Çarşamba, Ekim 10

To Rome with Love / Roma'ya Sevgilerle (2012)


Woody Allen’in Roma’ya Sevgilerle isimli 2012 model filmi, internet’te yaptığım araştırmaya göre ülkemizde pek sevilmedi..  Allen takipçilerini, beklenti içinde olanları  hayal kırıklığına uğrattı. To Rome With Love’ın  İmdb’de 6,6 / 10  gibi vasat bir oy aldığı görülüyor. Ayrıca Roma’nın Midnight in Paris’in gölgesinde kaldığını da görüyoruz.. 100 kişiye soranız 99’u Paris’i seçer herhal.

Her ne olursa olsun  ben pek bi severek  izledim.. Sevdim çünkü, filmlerde aradığım basit birkaç temel özelliğe sahipti:
-Tarihi bir kenti filmi izlerken geziyorsunuz.
-Sağlam oyuncular ve oyunculuklar var.
-Eğlenceli vakit geçirmek için ideal. Lunapark  gibi renkli ve heyecan verici..
-İlginiz dağılmadan, saate bakmadan filmin sonunu getirebiliyorsunuz.

Yönetmen artık  ABD’de film çekebilmek adına gerekli finansmanı sağlayamadığı için Avrupa’nın en bilindik, renkli  merkezlerini mekan seçiyor.. Kentler ve şirketler  belki de Allen’i davet ediyor.. Belki son filmler sipariş üzerine yapılmış.. Çok bilinmeyenli denklemin içinde boğulmaya gerek yok.  Arka planda her ne var ise önemli değil, ortaya çıkan sonucu genelin aksine  gayet tatmin edici buluyorum.
Aslında mekan dışında ilk bakışta çok fazla ortak yönünü keşfedemediğimiz  4 hikayenin anlatıldığı filmde alışılagelen;  hikayelerin birbirine finalde bi yerde bağlanması ritüeli  gerçekleşmiyor.. Bu birbirinden bağımsız hikaye yapısı seyirciye yadırgatıcı gelmiş  olabilir, hoşnutsuzluk yaratabilir. Sinema tarihinde denenmemiş bir teknik olmadığını söylemek  isterim..


-Hikayelerden birinde hergün saat 07:00’de kalkan klasik bir memur var. Herşey o kadar rutinde gidiyor ki,  sabah kahvaltısında yenilenler, çocukları ve eşi, arabanın durduğu yer.. Ne bileyim tamı tamına hergün aynı.. Adamımız  çok rahatsız değil.. Gayet mutlu görünüyor hatta tüm bu sıradanlığın içinde basit bir hayatın keyfini çıkarmakta.. Derken nasıl oluyorsa, bir sabah medyanın ilgi odağı haline geliyor ve absürdlükler kovalamacaya başlıyor. Sıradan adamımız kendini kırmızı halılarda, ünlülerle beraber bir hayatın içinde buluyor.. Diyorsun ki, ne güzel bak adama piyango çıktı.. Şansa bak.. Ama kazın ayağı öyle değilmiş.. Ünlü olmanın da bir sürü iyi yanı olduğu gibi, kötü yanları da var.. Peki birden aynı medya ilgiyi yeni bir sıradan vatandaşa çevirdiğinde ne oluyor? Özlediğin sıradan hayata geri mi dönüyorsun, yoksa ilgi çekmek için delirmiş bir adam  haline mi geliyorsun?.  Etrafımızda çokça gördüğümüz, haketmediği halde sırf medyanın  itelemesiyle-zorlamasıyla meşhur olan adamlar geldi aklıma..  Medyanın ilgisini devam ettirebilmek adına ne acayiplikler yapmadılar ki? Hikaye’de ünlü olmanın faydalarını da  görüyoruz tabi.. Belki Woody Allen ünlü olmasından ne faydalar sağladığını pelikül  arasında gözümüze sokmuş oluyor..


-İkinci hikayede yeni evli bir çift var.  Hem gezmek için hem de yeni bir iş ve hayat ümidiyle Roma’ya geliyorlar.. Otel odasına yerleştikleri anda,  genç ve toy kadın saçını yaptırmak için dışarı çıkıyor.. Gidiş o gidiş.. Roma’da kayboluyor.. Bu sırada Anna isminde bir fahişe, odaya giriyor.. Adamımıza niye geldiğini anlatana kadar,  yeni çifti ziyarete gelen zengin akrabalar odayı basıyor ve yanlışlıklar komedisi  başlıyor.. Anna’yı eşi olarak tanıtmak zorunda kalıyor.. Diğer yandan da karısı Roma sokaklarında en sevdiği aktörle karşılaşıp, yemek teklifini geri çevirmeyince aslında birbirine paralel günahlar aynı anda genç ve saf çiftimizin başına çoraplar örüyor..


-Üçüncü hikayede yalnız bir Amerikalı turist kadın, meşhur “Aşk Çeşmesi”ni  aramaktadır..  Aşk Çeşmesi’ni arayan gerçek aşkı mı buluyormuş acaba? Kesin böyle bir tevatür vardır... Yolda Romalı, yakışıklı bir delikanlı ile karşılaşır.. Gayet temiz İngilizce konuşan  avukatlık yapan  adamımız çeşme’ye varmadan, aşkı buldurtmuştur güzel kıza.. Ne demişler:  Su testisi su yolunda kırılır.. Olaylar hızlı gelişir bizim düşündüğümüzden de, araya ebevenlerin tanıştırılması girer. İki aile  arasındaki kapitalist ve sosyalist bakış açılarının yarattığı gerilim bir drama ve eğlenceye  dönüşür.. Zor olsa da ortak bir yol bulurlar.. Damadın babası dünürü sayesinde hayallerini gerçeğe dönüştürür; (Amerikalılar’ın “dreams come true” söylemi misali) ama tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkanıdır der.. Sade yaşamına dönmeyi tercih eder. Şöhreti elinin tersi ile iter.


Son hikayede ise mimarlık öğrencisi adamımız sevgilisi ile Roma’nın tenha ve onlarca yıldır hiç değişmemiş bir ara sokağında kalmaktadır.. Sokağın yakınlarında  idolü olan meşhur Amerikalı meslektaşıyla karşılaşması ve akabinde sevgilisinin kız arkadaşının ziyaretlerine gelmesi ile insan bünyesinin dayanmakta pek bir güçlük çekeceği bir sürü felsefik konuşmanın,  seçim yapmak zorunda kalmanın, doğru ile yanlışı ayırt etme mecburiyetinin içine düşecektir. Kararını tam verdiği anda, herşey yeniden şekillenmeye başlar.. Bana göre en acayip hikaye buydu.. Yani anlamadığım şey, yaşlı mimar bir hayal miydi? Hayal ise kimdi? Mimarlık öğrencisi adamımızın alt benliği filan mıydı? Neydi? Roma’da eskiyle yeninin, geçmişle bugünün ve geleceğin bir arada yaşamasına basılan bir parmak olabilir mi? Dün yönünden gelip yarın yönüne devam eden otobüsümüz  bugün denen Roma durağında mola mı verdi? Yaşlı mimar zaman makinesi icat edilseydi, kendi gençliğine vermek istediği tüyoları mı aktarmaktadır? Gerçekle düş içiçe geçiyor..

Özetlersek; 4 hikayede nelerin ortak olduğuna dair ipuçlarını bulabiliriz:
-Ünlü olmak – sade bir yaşam sürmek  arasındaki farklar
-Tanınmış biri olmanın sağladığı avantajlar
-Ünsüz ve ünlü bir ilişki yaşadığında neler ortaya çıkar?
-İtalyan ve Amerikan mentalitesi, hayata bakış açısı  arasındaki farklar..

Yazımın sonunda kısa notlar halinde filmle empati kurma kılavuzu yapmaya çalışayım:

Woody Allen ömrü boyunca aklına gelen her fikri, ilginç bulduğu herşeyi kağıtlara yazıp bir çekmeceye depolamış. Filmde birbiriyle ilgisi olmayan hikayeler ve bunların kesişmemesi bu durumla ilişkilendirilebilir.

Filmi izleyen İtalyan sinemacılar peyniri fazla kaçmış pizzaya benzetmişler filmi.. Artık peynir yerine neyi koyarsanız sizin kararınız..:) Bizde bir söz vardır: Delifişek atlar ve adamlar için “arpası fazla geldi” derler.. Özellikle de acayip bişey yaptıktan hemen sonra..

Roma’ya Sevgilerle’yi daha iyi anlamak için, yönetmenin İtalyan sinemasında özellikle  hayranı olduğu yönetmenleri ve filmleri de incelemek icap eder.

Arada kaçan esprileri anlamak için ikinci – üçüncü defa izlemek faydalıdır.. Yeniden izlenmeyi gerektiriyor  ve hakediyor..

Cumartesi, Eylül 1

Das Weisse Band / Beyaz Bant (2009)


Michael Haneke’nin Beyaz Bant’ı Türkiye’ye DVD olarak  gelir diye uzun süre beklememe rağmen ne yazık ki yayınlanmadı. Almanca orjinal seslendirme ve İngilizce altyazı kombinasyonunu daha önce denememiştim. Altyazıyı takip etmek çok kolay olmadı.. Filmde kaçırdığım detaylar vardır..

Siyah beyaz çekilme nedeni olarak yönetmen “hikayenin  inandırıcılığını arttırma” gayesini  ön plana çıkarıyor..
İkinci Dünya Savaşı özellikle ilgimi çeken bir konu. Film, kitap ve belgesel gördüm mü, elimden geldiğince peşine düşüp izlerim, okurum. Bütün Dünya’yı içine alan bu korkunç savaş nasıl çıktı, nasıl gelişti, sonuçları neler hep merak etmişimdir.. Okudukça ve izledikçe merak etmeye devam ediyorsunuz.

Beyaz Bant  ise Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen önce bir Alman Köyü’nde yaşanılanları toplumun bir örneklemesi-aynası olarak  ortaya koymakta. Haneke bazı soruların cevaplarını yine seyirciye bırakıyor...
Filmdeki çocuklar ileride, II. Dünya Savaşı’nda önemli kademelerde yer aldılar diye düşünebilirsiniz.

- İnsan doğduğunda masum mudur?
-Kötülüğün kaynağı nedir?
-Disiplin eğtimin odağında yer aldığında nelerle karşılaşabiliriz.

Haneke seyirciyle yine kendi tarzıyla  bir köprü kuruyor.. Olağanın dışına çıkan yöntemleriyle, takipçilerini  hem şaşırtıyor, hem de daha çok düşünmeye ve araştırmaya zorluyor.. Diğer filmlerinde olduğu gibi film bittikten sonra  geriye konuşacak ve tartışacak çok şey kalıyor..

Haneke’nin bu tarzı, ana-akım filmlere alışmış seyirciye itici gelebilir. Filmin sonunda hayalkırıklığı yaratabilir. Yıllar önce bir film izlemiştim Yılmaz Güney’in. Bi dere kenarında maden mi arıyorlar, altın mı eliyorlar.. Herneyse.. Küt diye bitti.. Hiçbişe anlamamıştım. Meğer böyle bir sinema ekolü varmış.. Gerçi Beyaz Bant o kadar da yarım kalmışlık hissi bırakmıyor.. ya da bunu çok daha profesyonelce yapıyor diyelim.

Filmi özetleyeyim: Yıl 1913.. Birinci Dünya Savaşı arifesinde bir Alman Köyü’nü anlatıyor öğretmen.  İleriki yıllarda gelişecek  olayları anlayabilmemize yardımcı olabileceğini söylüyor aktardıklarının. Köyün doktorunun iki ağaç arasına gerilmiş  ince bir tele atıyla evine dönerken takılıp düşmesi ile başlıyor gariplikler. Doktor ağır yaralanıyor. Tuzağı kimin kurduğu bulunamıyor.. Ancak failin çok yakınlarda bi yerde olduğu seziliyor.
Benzer olaylar birbirini izliyor.  Suçlusu bulunmayan eylemler köydeki herkesin huzurunu kaçırıyor.
En çarpıcı sahne köprü kokuluğunda yürüyen çocuk.. Hikeyeyi anlatan öğretmen kendisini farkedince ne yapıyorsun_? Hemen oradan in.. Diyor. Çocuk  cevap verir: “Tanrı beni sevmiyorsa, cezalandırması için ona fırsat veriyorum” ...

Çocukların özellikle aile içinde yetiştiriliş yöntemlerine odaklanan film, bize savaşların nedenlerini anlamamızda birtakım ipuçları uzatıyor..

Filmin başında ağır yaralanan doktorun, filmin sonralarında içindeki şeytanı kusması ve bizim onu bütün çıplaklığı ile tanımamız da kim yaptı sorusunun peşine düşenleri aydınlatabilecek ayrı bir detaydı.. 

Beyaz Bant ilginizi çektiyse, Milgram Deneyi'yle ilgili yazımı okumanızı öneririm:


İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN
 II. Dünya Savaşı’nda katliamlar yaşandı. Savaş sonunda suçlular mahkemelerde yargılandı. Yargılananlar sadece üstlerinden gelen emirlere itaat ettiklerini söylediler. Savunma bu temel üzerine kurulmuştu. Bu durumda geriye tek suçlu kalıyordu. Kimseden emir almayan Hitler. Ancak, savunma işe yaramadı, savaş sonrası kin duygularının tazeliği ile birçok sanık suçlu bulundu ve asıldı. Savaştan bir süre sonra insanlarda yaygın bir düşünce vardı. Alman tabiatındaki birşeyler onları zalim yapıyor. İnsanların davranışlarını genleri şekillendiriyor. Zalimlik genlerden geliyor.
 Stanley Milgram 1963’te bu yargıyı sorguladı. Belirli şartlar altında bir ulus başka bir ulusa zalimce davranabilir diye düşünüyordu. Otoriteden gelen bir emir ile insanlar gaddarca suçlar işleyebilir, zulüm yapabilir kanısındaydı. Hipotezini laboratuvar ortamında test etti. Gazetede yayınlanan, “bir saatinizi bize ayırın 4$ kazanın” başlıklı reklamla denekleri buldu. Aranan koşullar basitti. Herhangi bir deneyim, meslek, eğitim aranmıyor, 20-50 yaş arası olmak yetiyordu. Lise ve üniversite öğrencileri kabul edilmiyordu sadece. Katılımcılarla Yale Üniversitesi’nde,  hafıza ve öğrenme üzerine bir çalışma yapılacağı yazılıydı duyuruda. Duyurunun altındaki formu doldurup, çağrıldığınızda, üniversitenin laboratuvarına gidiyorsunuz. Sizi beyaz gömlekli, soğuk görünüşlü genç bir adam karşılıyor ve kendini araştırıcı olarak takdim ediyor. Yanında duran güleryüzlü orta yaşlı şişman bir adamın da kendiniz gibi araştırmaya denek olarak katılmak üzere sizden az önce gelmiş olduğunu öğreniyorsunuz. Araştırıcı, cezanın öğrenmeye etkisi konusunda bir deneye katılacağınızı; birinizin öğretmen, birinizin öğrenci olacağını ve öğrenci yanlış yaptığı zaman ceza olarak öğretmenin ona elektrik şoku vereceğini bildiriyor. Kura çekiliyor ve siz kura sonucu öğretmen olacağınızı öğrendiğiniz zaman biraz rahatlıyorsunuz çünkü odadaki büyük bir şok jenaratörü oldukça korku verici bir görünüşe sahip.  Üstünde 15 volttan 450 volta kadar 15’er volt aralıklı şok düğmeleri var. 300 voltluk düğmenin üzerinde     << Çok Kuvvvetli Şok>>; 450 voltluk düğmenin üzerinde ise: <> yazmaktadır. Öğrenilmesi gereken işlem; öğrenme psikolojisi deneylerinde genellikle kullanılan kelime çiftleri dizisidir. Öğrenci, kelime çiftlerini ezberleme durumundadır. Kelimeleri doğru olarak hatırlayamazsa, öğretmen olarak sizin jenaratörle ona elektrik şoku cezası vermeniz gerekmektedir. Her yanlışta bir sonraki düğmeye basılacak, yani öğrenciye her yanlışta bir öncekinden 15 volt daha kuvvetli bir şok verilecektir. Güleryüzlü orta yaşlı “öğrenci”, kalbinden biraz rahatsız olduğunu söyleyerek araştırıcıya şokun tehlikeli olup olmadığını sorar. Araştırıcı, kuvvetli şokun can acıtabileceğini fakat tehlikeli olmadığını söyler. Bundan sonra öğrenci yandaki bitişik odaya götürülerek bir iskemleye oturtulur ve elleri elektrodlara bağlanır. Şok hakkında bir fikir sahibi olmanız için size de hafif bir şok verilir. Bu şok canınızı acıtmaz fakat sizi biraz sarsar. Araştırıcı kaç voltluk olduğunu tahmin etmenizi ister; siz 75 volt olarak tahmin edersiniz; sadece 45 voltluk olduğunu söyler. Bu durum size şokların şiddeti hakkında fikir verir. Öğrenme işleri önce iyi gider. Fakat sonra “öğrenci” yanlışlar yapmaya, siz de ona şok vermeye başlarsınız. 75, 90 ve 105 voltluk şoklarda içerdeki odadan, artan inleme sesleri duyulmaya başlar. 120 voltluk şoktan sonra “öğrenci” , araştırıcıya bağırarak şokların acı vermeye başladığını bildirir. Araştırıcıya dönüp “bağırıyor” dediğiniz zaman, araştırıcının buradaki ve daha ileri aşamalardaki cevabı şunlardan biridir: -          Lütfen devam edin
-          Araştırma için devam etmeniz gerekiyor
-          Araştırma için devam etmeniz kesinlikle çok önemli
-          Başka bir seçeneğiniz yok, devam etmek zorundasınız
 135 voltta “öğrenci” acı ile daha çok inler ve 150 voltta, “Araştırıcı, beni buradan çıkarın! Benim kalbim var, çıkarın! Deneye devam etmeyeceğim!” diye bağırır. Siz araştırıcıya dönüp “çıkmak istiyor, ne yapayım?” diye sorunca, araştırıcının cevabı kat’idir. “Araştırma devam etmelidir. Öğretmen, lütfen devam edin.” 150 volttan sonra olanlar ise şöyledir;-          180 voltta öğrenci “acıya dayanamıyorum” diye bağırır.
-          270 voltta şoka tepkisi, ızdırap çeken bir insanın çığlığıdır.
-          300 voltta, çaresizlik içinde, artık teste cevap veremeyeceğini söyler.
-          315 voltta da müthiş bir çığlıktan sonra deneye katılmadığını kızgın bir sesle bildirir.
-          Bundan sonra hiçbir soruya cevap vermez, sadece her şok verilişinde işkencedeki bir adamın çığlıkları duyulur.
 Siz bu durumda devam eder miydiniz? Sizce, bu durumda kalan deneklerin acaba yüzde kaçı devam ederdi? Yani ne kadarı 450 volta kadar “öğrenciye” şok vermeye devam ederdi? Bu soru bir grup psikoloji öğrencisine sorulmuştur. Onların tahmini, insanların ancak %1’inin bu durumda en yüksek voltajlı şokları verebileceği şeklinde olmuştur. Bir grup psikiyatrdan da aynı tahmini yapmaları istenmiş, onlar da deneklerin çoğunun 150 volttan öteye geçemeyeceklerini tahmin etmişlerdir (150 volt, “öğrencinin” ilk olarak serbest bırakılmayı istediği noktadır). Ayrıca; psikiyatrlar, 300 volta gelindiğinde deneklerin ancak %3.73’ünün emre itaat edeceğini ve ancak %1 deneğin 450 voltluk şoku da vereceğini tahmin etmişlerdir. Bu tahminleri bulgularla karşılaştırmadan önce, bu ürkütücü deneyin arkasındaki gerçeği açıklamakta yarar olabilir. Aslında “öğrenci”, araştırıcının asistanıdır. Kura çekilen kağıtların her ikisinde de “öğretmen” yazmaktadır, yani sizin “öğretmen” rolünü almanız kesindir. Şok jenaratörü sahici değildir. “Öğrenci”nin bağırma ve inlemeleri aslında bir teypten gelmektedir ve “öğretmen” rolüne sokulan bütün denekler bu teypten gelen aynı sesi duymaktadır. Ancak, araştırma ortamı son derece inandırıcı olmuş, denekler tarafından tamamen gerçek olarak yorumlanmıştır. Bu, deneklerin, “öğrenci”nin inleme ve çığlıklarından çok rahatsız olmalarından anlaşılmaktadır. Ayrıca, araştırmadan sonra her deneğe birşeyden şüphelenip şüphelenmediği sorulmuş ve hiçbiri durumdan şüphelendiğini söylememiştir.       Yukarıda ayrıntılarıyla açıklanan bu ilk araştırma ABD’de Yale Üniversitesi’nde yapılmış, çeşitli yaş ve meslekteki 40 kişiden hiçbiri 300 volttan önce durmamıştır! -          5 denek 300 volttan sonra
-          4 denek 315 volttan sonra
-          5 denek de seride daha sonra durarak araştırmaya devam etmeyi reddetmişlerdir.
-          Geriye kalan 26 denek, yani bütün deneklerin %65’i sonuna kadar devam ederek 450 voltluk şoku da “öğrenci”ye vermiştir!
 Bu sonuçlar hem kamuoyunu, hem de psikologları şaşırtmış, basında bu sonuçlara geniş yer verilmiş, araştırma filme alınmış, hatta bir duruşmada delil olarak kullanılmıştır. 40 denekten 26’sının suçsuz bir insana emre itaat sonucu zarar ve ızdırap vermeleri olayı, bu 26 kişinin kişisel özellikleriyle, örneğin sadist olmalarıyla ya da saldırganlık güdüsüyle açıklanabilir. Ancak, bu tür açıklamalar yeterli olmayacaktır çünkü aynı araştırma bazı değişikliklerle birçok kereler tekrarlanmış ve 1000’e yakın birey denek olarak kullanılmıştır. Genel sonuç ilk araştırmanınkinden farklı olmamış, sonuna kadar araştırmaya devam ederek 450 voltluk şoku veren deneklerin oranı %50’nin üstünde olmuştur. Çeşitli sosyo-ekonomik düzeylerde bulunan farklı eğitim ve mesleklere sahip, çeşitli yaşlardaki kadın ve erkek yetişkinlerden tesadüfi şekilde seçilen bu 1000 kişinin hepsinin de sadist olması olanaksızdır. Ayrıca, deneklerin, şokları “öğrenci”ye vermekten memnun olmadıkları da açıkca görülmüştür. Tersine, deneklerin büyük çoğunluğu terlemek, kekelemek, titremek, dudaklarını ısırmak, inlemek ve tırnaklarını ellerine batırmak gibi sinirlilik ve rahatsızlık belirtileri göstermişlerdir. Bunlardan ötürü, bu araştırma bulgularını deneklerin kişilik özellikleri ile açıklamak yerine, bir sosyal etki olayı olarak yorumlamak daha geçerli olacaktır. Otoritenin etkisinin bu tür aşırı itaati nasıl oluşturduğuna tarihi bir örnek, Nazi Almanyası’dır.
  Kaynaklar      : İnsan ve İnsanlar, Çiğdem Kağıtçıbaşı, Beta Basım, İstanbul 1983
: http://www.garysturt.free-online.co.uk/milgram.htm

Çarşamba, Şubat 29

Another Earth (2011)


2011 yapımı Another Earth yönetmen Mike Cahill’in ilk filmi. Aynı yıl gösterime giren Melankoli ile çok karşılaştırılıyor. Lars Von Trier’in filmini henüz izleyemediğim için beklemedeyim.


Başrollerde Rhoda’yı Brit Marling, John’u ise Lost dizisinde Ethan Rom olarak tanınan William Mapother oynuyor. Ethan Rom isminin manifestoda olmayan yolcu için “other man” kelimesinin yerleri değiştirilerek elde edildiğini bir not olarak ekleyelim.


Düşük bütçeyle çekilen dram-bilimkurgu kategorisindeki Another Earth, yavaş akan ve insan ruhuna işleyen ritmiyle dikkat çekiyor. Maalesef Türkiye’de gösterime girmediği anlaşılıyor. DVD’si çıktığında farkedip kiraladım. Bir kez izleyebildim. Sonunu anlayamadım. Eksik parçalar kaldı.


Internet’in de yardımı ile son sahneyi anladım. Ve Another Earth’i izlenmesi gereken önemli filmler kategorisine yazdım...


Rhoda 17 yaşında MIT’e kabul edilir. İçki içilen kutlama akşamından sonra yola koyulur. Radyo’da İkinci Dünya olarak isimlendirilen bir gezegenin keşfedildiği haberine kulak kesilince, kavşakta bir ailenin yokolmasına neden olur. Kazadan sadece ailenin babası John komaya girdiği halde kurtulmuştur. Reşit olmadığı için John’a Rhoda’nın ismi verilmez.


Rhoda 4 yıl hapishanede yatar. Çıkacağı günlerde İkinci Dünya ile iletişime geçilmiş, seyahat planları yapılmakta. Sadece ellerini kullanabileceği, insanlardan uzak bir iş arar. Bir okulda hademe olarak çalışmaya başlar.


Bu arada internet’te “İkinci Dünya’ya neden sizin gitmeniz gerektiğini yazın. Kazanan olursanız, uzay mekiği için bir bilet kazanacaksınız.” İlanını görür. İkinci Dünya’ya gitmek milyonlarca dolardır. Rhoda bu şansını tereddüt etse de kullanmak ister. İçinde bulunduğu ruh halini de ifade eden anlamlı bir yazı gönderir: Yeni kıtaları keşfeden gemilerde toplumun dışladığı en alttakiler vardı der...


Televizyonda dünyalararası ilk bağlantıya tüm insanlar canlı yayında şahit olurlar. Kontakt kuran biliminsanı ile karşı taraftaki kişi aynı isimdedir.. Farkederler ki, çocuklukları aynıdır..vs.. Paralel evren keşfedilmiştir!


Bir yandan derin ve acımasız pişmanlık Rhoda’yı John’u bulmaya iter. John yaşadığı trajik olaydan beri derin depresyonda evinde yaşamaktadır. Temizlik elemanı olduğunu söyleyen, ücretsiz evini temizlemek isteyen yabancının kim olduğunu anlamaz. Gelip gitmeler yakınlaşmayı da beraberinde getirir.


John ve Rhoda’nın birer sevgiliye dönüşeceğini beklediğiniz sahneden sonra dikkatle izlenmesi gereken yerler başlıyor: Bir sürü sorunun peşine düşebilirsiniz artık:

-İkinci Dünya mevcudunun gerçekten bir paralel evreni midir? Bu dünyanın aynası mıdır?

-Eğer bir aynadan bahsediyorsak, peki biz onların bir yansıması olamaz mıyız?

-Orda da John’un ailesi ölmüş müdür? Rhoda perişan mıdır?

-İkinci Dünya’ya gitme şansınızı başkasıyla paylaşır mıydınız?

-Ölmeniz yüksek ihtimal bile olsa bu seyahati yapar mıydınız?

-Yoksa herkes kaderini mi yaşar...


Filmin fragmanı için tıklayınız.

Pazartesi, Şubat 20

MEDIANERAS (2011)


“Nerde arayacağımızı bilmiyorsak aşkı nasıl bulabiliriz?”

Yönetmen: Gustavo Taretto (Arjantin)

Mariana (Pilar Lopez de Ayala) : 
mimar diplomalı....vitrin dekorasyonu yaparak geçimini sağlıyor. 
4 yıllık birliktelikten sonra, sevgilisiyle aslında ayrılık biriktirdiklerini birdenbire farketmiş...yalnız düşmüş...
 yarasını sarmaya çalışıyor. 
Gözlerinin altı mor halkalı güzel bir kızcağız.
“Suyun insanı sakinleştirdiği söylenir, yüzmeye başlamak lazım…”







Martin (Inés Efron)
30lu yaşlarında… web sayfaları ve bilgisayar oyunlari tasarlıyor. Birçok fobisi var, endişe atakları geçiriyor. Gözkenarlarındaki çizgiler hafiften kendini belli etmeye başlamış. Uzun süre ekran karşısında hareketsiz kalmaktan boynundaki omurlar çatırdıyor,
“yüzmeye başlamak lazım!”

Martin, Mariana ve  binlerce ve binlerce ve binlerce insanı kuşatan, hapseden devasa bir şehir…Buenos Aires.

Çarpık kentleşme, baz istasyonu-kablo-anten kirliliği, kalabalık caddeler, itiş kakış…

Bir hengamenin ortasında nefes almaya çalışan genç insanlar, gencecik insanlar...Martin ve Mariana örneğin:
aynı cadde üzerindeki iki farklı apartman dairesinde, birbirlerinden habersizce hayatı sürüklüyorlardı…birbirlerine o denli ihtiyaçları varken aynı kaldırımda farklı yönlere yürüyen iki yabancı olarak.

Üç milyonluk şehirde, bu iki gencin umutsuzca adımladığı yollar en sonunda birbirine bağlanır mı?

Ya da:

  • 50 daireli bir apartmanda yaşadığımız halde kendimizi nasıl bu denli yalnız hissedebiliriz?
  •  Internet üzerinden gerçekleştirilen iletişim bizi birbirimize yaklaştıriyor mu yoksa daha kalın duvarlı bir tecrit kalesi mi inşaa ediyoruz?
  •  ileriyi görenler gelecekteki iletişiminin fiber optik kabloda olduğunu söylüyorlar… işyerinden çıkarken bir düğme ile evdeki kaloriferi çalıştıracakmışız… Sıcak bir evde kapıyı açıp sizi karşılayacak biri olmadıktan sonra neye yarar ki ?



Bu filmi kimler izlemeli ?:

-  gerçek aşkı aradığını iddia edenler,
-  gerçek aşkı bulamadığından şikayet edenler,
-  uzun aramalardan sonra gerçek aşkı bulduğunu hissedenler,
-   hayatının bir döneminde okumak veya çalışmak amaçlı, adı Istanbul olan kaynayan kazanda ikamet etmiş olanlar, hala ikamet etmek zorunda kalanlar,
-   metropollerdeki hayat tarzına  mizahi, zekice ve oldukça estetik bir bakış düşürmek isteyenler (özellikle mimar ve şehir plancıları),
-   kişisel facebook profili olmayanlar ve açmamakta dinazorvari bir inadı sürdürenler,
-   şu cümleyi okuduğunda altını çizen, kenarına notlar alan ya da gönlündeki işaretlerden birine karşılık geldiğini hissedenler:


"...insan mutlu olmak için aşık olmaz.
Aşk bir kaçınılmazlıktır " (*)

Yaşamın, hiç de aramazken karşınıza çıkarıverdiği küçük bir mutluluk anı gibi akan bu filmi sakın ISKALAMAYIN !…







(*): Sairin Romanı, Murathan Mungan, Metis Yayınları, 2011.

Pazar, Ocak 29

MR. NOBODY / BAY HİÇKİMSE (2009)



Unutuluş melekleri, işaret parmaklarını dudaklarımıza götürür ve dudaklarımızın üstünde bir çukur bırakarak bu dünyaya gelmeden önce olduğumuz yerde gördüklerimizi hatırlamamamız ve söylemememiz için mühürlerler.


Ama beni mühürlemeyi unuttular...


Zaman tek yöne akıp gidiyor. Geçmişe doğru hatırlayabiliyoruz ancak geleceği göremiyoruz. Ama ben görebiliyorum. Çünkü ben Nemo'yum yani "Bay Hiçkimse"...

***

Bu film; rastlantısallık ve kelebek etkisi gibi kavramlar üzerinden, "her seçim aslında bir vazgeçiştir" prensibini alaşağı edercesine, sonsuz olasılıklı bir yaşamın mümkünlüğünü savunuyor. En azından bu ütopya üzerine düşünmemizi istiyor. "Aslında gerçekten var mıyız?" diye izleyiciye sorgulatıyor. Filmin aynı zamanda senaryo yazarı da olan yönetmeni Jaco van Dormael filmini şu sözlerle özetlemiş:

"herkesin karşılaşabileceği sonsuz olasılıklar hakkında gerçekten de yüksek bütçeli deneysel bir film"

Eğer geleceği görebilseydik, bu, yaşayacağımız olumsuz şeyleri eleyip, filtreleyip bizi temiz ve sıkıntısız bir yaşama mı kavuştururdu? Yoksa, sürekli hayatımızdaki nirengi noktalarına dikkat etmemiz konusunda bize baskı yapan sıkıcı bir karabasana mı dönüşürdü?

Peki ya hiç seçmek zorunda kalmasaydık, verdiğimiz ve veremediğimiz kararların sonuçlarına katlanmak zorunda olmayıp sonsuz olasılığı birlikte yaşasaydık? Hayaller, hatıralar, düşler birbirine geçse bununla baş edebilir miydik?



15 yaşındaki flörtünüze onu sevdiğinizi söylemek varken, ergenliğin kontrol edemediğimiz dürtüleriyle ters bir söz söylemeseydiniz ikinizin yaşamı acaba nasıl akardı?

Güzel bir günde evde oturmak yerine dışarı çıksaydınız acaba hayatınızın aşkıyla mı karşılaşacaktınız?

İnternette gördüğünüz o iş ilanına "niye beni seçsinler ki" karamsarlığıyla CV'nizi göndermekten vazgeçmeseydiniz acaba hayalinizdeki işi yapıyor olup daha mı mutlu olacaktınız?

Bunları asla bilemeyeceğiz...

Peki bu hayattaki yol ayrımlarına geri dönüp denemediğiniz yolu seçme şansı elimizde olsa alternatif hayatımızın ne olduğunu görmek dahası yaşayarak deneyimlemek ister miydiniz?


"Yaşayabileceğim tüm hayatlardan vazgeçtim. Seninle birlikte olabilmek için..."

Filmimiz kelebek / domino etkisi, karma felsefesi ya da adına ne derseniz deyin, ilgisiz gibi görünen olayların ve tavırların birbiriyle ilintili olduğunu ve yaşadığımız gerçekliği etkileyebileceğini savunuyor.



Siz hiç aşkınızı, daha ucuz diye almayı tercih etmediğiniz bir kot markasının üretildiği fabrikanın kapatılması sonucu işini kaybeden bir işçinin evinde umutsuzca yumurta haşlarken oluşturduğu klimatik bir etkiyle iki ay sonrası sebep olduğu ani bir yağmurun bir damlasıyla elinizde tuttuğunuz ve sevgilinizin telefon numarasının yazılı olduğu kağıdı ıslatarak mürekkebini akıtması sonucu numarayı kaybettiğiniz ve onu arayıp bulamadığınız için yitirdiniz mi?



YARATICI FİKİRLER

Çocuk halimizle ve çocuk gözümüzle, yaşadığımız anıları / düşünceleri aklımızdan geçirirken bunun izleyiciye sahnede bir tiyatro izliyormuşçasına nakledilmesi.

Aralarda belgesel tadında çok orijinal bilgilerin ve teorilerin izleyiciye verilmesi. "Big Bang" i hepimiz biliyoruz peki "Big Crunch" hakkında fikriniz var mı?

ÇOK GÜZEL ÇEKİMLER

Sahneler arası yaratıcı geçişler

Bir yağmur damlasının yeryüzüne düşüşünün gökyüzünden görüntülenmesi

Çürüyen bir tabak meyvenin ve ölmüş bir sıçanın nasıl değişim geçirdiğini gösteren sahneler

Zamanı geri döndürürcesine yapılan geri çekimler

Hızlı ve yavaş çekimlerin aynı karelerde birleştirilerek kullanılması

GÜZEL BENZEŞMELER

Paralel evrenlerde farklı yaşamlar arası geçişlerde doğanın / çevrenin kurgu şeklinde bir puzzle parçası gibi şekillenmesi, Truman Show'da düzmece dünyanın setlerini çağrıştırdı.

Daktiloyla yazılan bir senaryonun filmleşmiş görüntülerinin daktiloya her tuşlayışta kesintiye uğraması; bir yaşamın senaryo kurgusuyla şekillenmesi fikri yine sinekiyatri'de yer verdiğimiz "Stranger Than Fiction" filmine göndermeler yapıyor gibiydi.

Yaşam kararlarını bir paranın üzerine evet / hayır şeklinde yazıp ne geldiyse ona göre hareket etmesi Luke Rheinhart'ın "Zar Adam" kitabında rastlantısallık teorisine göre yaşam seçmeyi andırıyordu.

GÜZEL SÖZLER / REPLİKLER

"Seçim yapmadığın sürece her şey mümkün kalır"
"Dünya yaşıyormuş gibi davranmaya karar veren insanlarla dolu. Peki gerçekten yaşıyor muyuz?"
"Yaşayabileceğim tüm hayatlardan vazgeçtim. Seninle birlikte olabilmek için..."
"117 yaşındaki biri için doğum günü pastasındaki mumlar pastadan daha fazla para tutar"
"Hayat bir oyun bahçesidir"
"ZWANGZUNG: Bazen en iyi hamle hiç kıpırdamamaktır"
"Everything could have been anything else and it would have just as much meaning" (Tennessee Williams, Amerikalı oyun yazarı)



Filmin soundtrack müziğini yönetmenin abisi Belçikalı müzisyen Pierre van Dormael yapmış.

Filmde kullanılan diğer film müzikleri ise şunlar:

The Chordettes - Mr. Sandman
The Pixies - Where Is My Mind
Gabriel Fauré- Pavane Op. 50
Buddy Holly - Everyday

Bay Hiçkimse'yi Jared Leto oynamış, Sarah Polley ve Diane Kruger eşlik etmiş.

Film 29. İstanbul Film Festivali'nde ödül almış. Ayrıca 2009 Toronto Film Festivali ve 66. Venedik Film Festivali için de yarışmaya seçilmiş.

Filmin IMDB linki için tıklayınız
Filmin fragmanı için tıklayınız

Salı, Ocak 24

LE HAVRE (2011)


L'argent ne circule qu'au crépuscule
Para ancak alacakaranlıkta dolaşır…


İyi insan olmakla ilgili duygular, 
bizim büyük çaresizliğimiz filminden hatıra kalan sahnelerle zihnimde dönedursunlar… 

kafadengi programındaki kafa dengi abiler, 
tam da güzellik=iyilik=gerçek diyerek sohbeti derinleştirirken…



sevdiklerimden uzakta bu gri Pazar öğleden sonrasını nasıl çekilir kılabilirim derdindeyim.

Belki şehre bir film gelir…?

iyi insanların, basit, organik, şakacı bağlarla yardımlaştığı bir film...

Senaryo, yapım, yönetim : Aki Kaurismäki


- Avrupa sinaması şimdiye kadar, sürekli olarak kötüye giden ekonomik, politik krizden, bunların da ötesinde, hiç çözülmemiş göçmen sorununa evrilen ahlaki krizden, göçmenlerin yabancı ülkelerden gelip Avrupa Birliği sınırları içine girmeye çalışırken genellikle maruz kaldıkları kötü muamelelerden pek söz etmedi.

Benim bu problemin çözümüne dair bir yanıtım yok, fakat yine de konuya (filmim gerçekçi olmasa da) değinmek istedim.

Işte bu amaçla yollara düşmüş Aki Kaurismäki… Italya'dan Hollanda’ya denize kıyısı olan ülkelerdeki limanları tek tek dolaşmış… malum, göçmenler yük gemileri, balıkçı tekneleri veya kayıklarla önce bu ülkelere (Yunanistan, Italya, Ispanya…) ulaşmaya çalışıyorlar.

Bu şekilde araya taraya filmin çekileceği liman şehrine karar veriliyor: Fransa’da Le Havre...
Le Havre limanında bir ülkeden diğerine aktarılmayı bekleyen içleri çeşit çeşit mallarla dolu yığınlarca kutu (konteyner) var. Bazı kutuların içinde ise aç-susuz-havasız bekleşip duran insanlar…


-Fransa’da bizim mottomuz « özgürlük, eşitlik ve kardeşlik »tir
(“Liberté, égalité, fraternité”).
Sanırım bunların içinden sizin filme dahil ettiğiniz « kardeşlik »idi ?

- Kaurismäki: Diğer ikisi zaten her zaman fazla iyimserdi. Fakat kardeşlik, …onu heryerde bulabilirsiniz, Fransa’da bile!

Fransa’daki kardeşlik Marcel Marx'in çevresinde (André Wilms) örülüyor filmde. Çok sevgili karısının, mahalle esnafının sade hayatları çevresinde… Tabii bir de sevimli köpeği Leika var.

Marcel Paris’teki yazarlık macerası başarısızlıkla sonuçlanınca kendini bu liman şehrinin hayata tutunabileceği bir mahallesine atmıştır... Ayakkabı boyayarak, evde bir çorba kaynatacak, akşamları da bir-iki tek atabilecek kadar kazanmaktadır…
Derken bu mahallenin odağına bir çocuk yerleşir.
Aslında Ingiltere’deki annesine ulaşabilmek üzere yola çıkmış ve Le Havre limanında polisle burun buruna geldiğinde kaçmayı başarmış Afrikalı Idrissa.


La Havre’daki kenar mahallelerde de tıpkı bizim toprağımızda olduğu gibi misafirin baş üstünde yeri var…davetsiz bile olsa.


Çürümekte olan insanlığa onurunu geri kazandırma çabası gibi belki, bir masal anlatıyor bize film.

Bugünün şartlarında pek de gerçekçi olmayan…herkesin hatta polis müfettişinin bile vicdanı değerleri olduğu bir masal.
- Kaurismäki: Her zaman masalların adil versiyonlarını tercih ettim, mesela kırmızı başlıklı kızın kurda yem olmadığı… Fakat gerçek hayatta, kurtları bile Wall Street’teki soluk yüzlü adamlara tercih ederim.
Aki Kaurismäki için milliyetler, diller, ülkeler bir sınır oluşturmuyor. O, insan davranışının heryerde aynı olduğunu ta 1990 yılında verdiği röportajlarında da söylemiş, şimdi de aynı çizgide duruyor. 2006 yılında 78. Akademi ödülüne Finlandiya’dan aday gösterildiğinde ABD’nin yabancılar politikasını protesto etmek amacıyla töreni boykot ediyor.
- Film festivalini değil, ABD hükümetini boykot ettim. Havaalanında elimde biletimle beklerken Abbas’ın ülkeye girişine izin verilmediğini duydum. Ve düşündüm ki, eğer ABD hükümeti Iranlı bir film yapımcısını istemiyorsa, Finlandalıyı da istemeyecektir. Ve ben istenmediğim yere gitmem.
Le Havre filminin sinematogrofik referanslarını geçmişte buluyoruz. Yönetmen, Bresson, Becker, Melville, Tati, René Clair, Marcel Carné hepsini bir parça göstermeyi istemiş…hatta kendinden pek fazla birşey katmadığını ifade ediyor [1,2]. Marcel Carné'nin bazı filmleri üzerinde özellikle çalıştığını

- Sinema 1962’de öldü, sanırım ekim ayındaydı.
Böyle konuşan bir yönetmenin günümüzde mi yoksa geçmişte mi geçtiği tam belirli olmayan bir film üretmesi şaşırtıcı değil. Her durumda sorun hep aynı sorun. 
Göçmen sorunu.
-0-
Film bitti.
Bu seferlik iyi bitti…
Erkenden tenhalaşmış meydandan, seri adımlarla uzaklaşırken,
Nedendir bilmiyorum, 
Aki’nin yaptığı işi Murathan Mungan’ın gölge kuşları’na(*) benzettim.
Le Havre’ı izlemek;
Sabırlı ve bilge gölge kuşlarının,

hüzünlü meydandan, zamana hiç aldırmadan süzülüp gitmesi gibiydi.
Kanatlarının meydan yerine ve kalbimize düşen gölgelerini,
HİÇBİR kaba kuvvetin, asla çiğneyip geçemeyeceğini bilmek gibiydi...
Böylece süzüldü, böylece kayboldu ufukta gölge kuşları,
Puslu bir liman şehrine doğru.
...


Hollywood herkesin beynini eritti. Eskiden, bir cinayet olurdu ve bu hikayeyi anlatmak için yeterliydi. Şimdilerde sırf izleyicinin dikkatini çekebilmek için 300bin kişi öldürmeniz gerekiyor.



Not 1: Le Havre’da 1971 yılında kurulmuş bir Fransiz rock grubu da (Little Bob) filmde mini bir konser veriyor.

Not 2: Geniş spektrumdaki müziklerin listesini aşağıdaki linkte bulabilirsiniz:

Not 3: Leike yönetmenin kendi köpeğiymiş ve 5 kuşaktır oyuncu olduğu iddia ediliyor...

Not 4: Aki Kaurismäki sevenler 1990 yılında verdiği şu röportajına bir gözatsın derim


Not 5: Bu arada sevenlerine bir müjde: Fransa’daki Le Havre, yönetmenin başka ülkelerin başka şehirlerinde çekmek istediği bir trilojinin ilk filmiymiş…

Not 6: Göçmen sorunu ile ilgili sinekiyatri sayfalarında gündeme alınan diğer filmler:

Cennet Batıda, Illégal, Lorna'nın Sessizliği, Sonsuzluk ve Birgün, Biutiful

Kaynaklar:


2- http://soundcolourvibration.com/film-reviews/le-havre-from-director-aki-kaurismaki/

(*): Murathan Mungan, "Sairin Romanı", Metis Yayinlari, 2011



Perşembe, Ocak 19

Bir Zamanlar Anadolu'da (2011)




Bir Zamanlar Anadolu’da, çeşitli önyargılar sebebi ile Nuri Bilge Ceylan sinemasından uzak durmuş benim gibi seyircileri bile 157 dakika boyunca ekrana kilitlemeyi başaran bir film. Yönetmen süre konusunu, sinema sektöründeki 90 dakikalık film yapma dayatmasına tepki olarak açıklıyor röportajda.. Filmin ilk yarısında sinemadan çıkan seyircileri elemek istemiş..

Her bir oyuncu yeteneklerinin limitlerini zorlamış görünüyor.. Özellikle muhtar, savcı, doktor ve Arap Ali’yi daha çok beğendiğimi belirtmek istiyorum.. Yılmaz Erdoğan’a ise ayrıca değinmek lazım gelir. Futbolda bazı oyunculara teknik direktör sınırsız özgürlük tanır.. Belli bir mevki ya da görevi yoktur. Serbest oyuncu denir. Yılmaz Erdoğan’ın durumu da bana öyle geldi işte.. Beğendim beğenmesine.. Velhasıl oyunculuğu eski rollerini hatırlatmadı değil. Fırat Tanış çok az konuşuyor. Amma velakin duruş bakış 10 numara.

Filmdeki komedi unsurları, detaylar enternasyonel düzeyde algılanabilir mi? Emin değilim.. Pek ihtimal vermiyorum hatta. Eğer öyle olabilseydi, eser çok daha iyi yerlere gelirdi.

Film bittiğinde örneğin Haneke’nin Cache filminde olduğu gibi bir sürü soru işaretini seyircinin kucağına koyuyor, düşünmeye itiyor.
-Savcı’nın hikayesindeki kadın kimdi? –Bu sorunun cevabı basit.
-Gündüzler torbaya mı girdi de, ceset gece aranıyor?
-Doktor otopside cezayı arttıracak bir gerçeği neden gizlemek istedi? (Sağol kelimesi tek başına yeterli miydi?)
-Katil acaba doktorun saf duruşundan az ceza alabilmek adına faydalandı mı?
-Bu hikayeyi kimin ağzından dinliyoruz? Doktor’un mu?

Coen’lerin Fargo’sunda olduğu gibi: Acımasızca işlenen cinayet ve soruşturması etrafında dönen birsürü komedi unsuru..
-Savcı’nın en trajik sahneleri izlediğimiz sırada espri yapıp cesedi Clark Gable’a benzeterek kendi gençliğindeki lakabını etraftakilere dolaylı yoldan aktarması.
-Arabaya maktülle birlikte konan, tarladan aşırılmış kavunlar.
-Muhtar’ın evinde cinayete yardımla suçlanan çocuğun kola istemesi..

Almodovar’ın Volver’i de anıldı belki: Günler önce ölen adamın bir gün önce kasabada dolaştığı, “göründüğü” rivayeti var...

Pulp Fiction’da uzayıp giden ayak masajı sahnesiyle de Bir Zamanlar Anadolu’da filminde manda yoğurdu üzerine dönen muhabbeti benzeştirebiliriz sanırım.

Sinekiyatri’de çok güzel bir yazı ile aktarılan Bir Zamanlar Batıda’ya ise ismi, uzun tek planları ve ters köşeleri ile yaklaşıyor diyebiliriz. Bir an önce Sergio Leone’nin unutulmaz filmini izlemek istiyorum.

Diğer yandan da Vavien’i hatırlattı: Kasabada geçmesi suç unsurunun etrafında dönen kara mizah öğeleri barındırması.. Kasaba’daki bürokratik hiyerarşiye değinmesi vb.

"Bir Zamanlar Anadolu’da"nın İran Sineması’nı andırdığını anlatan yazılar okudum. Filmleri bulursam izlerim.

Bir Zamanlar Anadolu'da komedi unsurunun temel öğesi birçok zıtlık ve çelişki barındırıyor:
-Doktor en baştan beri gerçeğin ortaya çıkması için otopsiyi savunurken, gerçekleri otopside örtme yolunu seçiyor.
-Domuzbağı ile niye bağladınız diye sorarlarken, yine çözümü domuzbağı yapmada aramaları.
-Savcı espri yapıp ortamdaki ciddi havayı kendi dağıttığı halde, insanları ciddiyete davet ediyor.
-Arabın ve köy muhtarının karşılıklı olarak birbirlerini “eşekçi” olmakla suçlamaları.


Yönetmen sinemayı çok sevmediğini, edebiyata meyil verdiğini söylüyor.. Zaten film de bir kitap gibi.. Bir solukta okunup bitirilen cinsten.. Özellikle Çehov’un hikayelerine bakmak lazım NBC’yi anlamak için...

Sarsılan elma ağacından düşüp bayır aşağı yuvarlanan elmayı gözünüzü kırpmadan izliyorsunuz. Hipnotize edici bir an..

Ana temayı yönetmen “kasaba ahlakı” olarak açıklıyor.. Kasaba ahlakı ne demek? Komiserin şoförlüğünü yapan Arap Ali, adliyenin şoförü Tevfik’i çekiştiriyor. Savcı komiseri, komiser savcıyı... Böyle böyle bir bakıyorsunuz film boyunca devam eden bir dedikodu, bir çekememezlik, kendini beğenmişlik.. Yetki tartışması ve kavgasının yarattığı aksaklıklar.. Aslında bu aksaklıklar sadece kasabalara özgü değil. İçinden bürokrasi geçen her yerde görülebilir.

Kazma ve kürek taşıyan iki adam var: Komiser bunları hep “kazma-kürek” diye çağırıyor.. Ancak ikisinde de sadece kürek olduğunu anladığımız an çok tanıdık ve komik geldi nedense.. Ceset torbası unutulmuş. Cesedin konabileceği bir ambulans vb. yok ortada..

Filmde diğer bir çelişkili durum ise görünürde kadın olmamasına rağmen gerek komiserin karısı gibi telefonla arayarak, gerekse savcının ve doktorun geçmişinde olduğu gibi.. ve hatta bi ara filmin orta yerinde muhtarın evinde karşımıza kısa süreliğine çıkıp ağırlıklarını olanca gücüyle hissettiriyorlar. Hatta komiser diyor ki, nerede bir cinayet var orada kadın arayacaksın.

Sistemin insanları yabancılaştırdığına dair güçlü duygular hissettim izlerken: Filmin bütününde ölümün karakterlerce algılanış biçimi. Acımasızca işlenen cinayete karşın kişilerin yaklaşımları vb.

Çocuklar büyüklerin günahlarının bedelini ödemektedirler ve sistemin çarkları onları da içine çekmiştir. Babasının katiline taş atar. Morg’da otopsiyi bekler ve sonra hayatın rutinine devam eder.. Çocuğun topu okul bahçesine geri gönderme sahnesinde "normal hayata geri dönüş" mesajı seyirciye güçlü bir şekilde veriliyor diye düşünüyorum.

Arap Ali’nin diğer karakterlere göre dertleri daha bi derindir sanki.. Biz hep buradayız, siz bir gün gideceksiniz manasında: “Ne olacak ki, bir zamanlar Anadolu’da başıma şöyle şöyle işler gelmişti dersin anlatırsın çocuklarına, bir masal gibi…”

Muhtar rolü ile gönülleri feteden Ercan Kesal 50 yaşında bir tıp doktoru. Senaryo’da önemli bir payı olsa gerek. Çünkü mesleğinin ilk yıllarında Keskin’de görev yapmış. Filmde doktorun diğer karakterlerden bir farkı göze çarpıyor: Herkes bişeyler alıp götürme telaşında iken doktor cinayet şüphelisine sigara veriyor. Arap Ali elma, kavun topluyor başkasına ait tarlalardan, köylülerden bazlama istiyor. Savcı muhtardan bal alıyor. Komiser ilaç peşinde. Ama otopsi sahnesinde anlıyoruz ki, bizim doktor da herkes gibi olmuş.

Kimler izlemeli:
-Şimdiye kadar Nuri Bilge Ceylan sinemasına uzak duranlar.
-Anadolu’da görev yapmış devlet memurları.
-Herbir saniyesi fotoğraf karesi dokusunda filmleri sevenler.
-Coen sinamasını takip eden, kara mizahtan hoşlananlar.
-Çehov okuyanlar. (...Yalnızca uzaklarda, çok uzaklarda, herhalde kasabanın dışında, bir köpek ince kısık sesiyle havlayıp duruyor. Ortalık neredeyse aydınlanmak üzere...)
-Neşet Ertaş sevenler. Aklıma geldi de: Ne güzel gitmiş arabada yağmurlu havada Neşet Ertaş.. Keskin ilçesi yıllar sonra Neşet Usta’yla yeniden buluşmuş. O arabada olmak istedim bir an..

Pazar, Ocak 8

Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2011)



Bu filmin TEK talihsizliği ismindeki ‘çaresizlik’ kelimesidir.


Anadolu coğrafyasında,
genel geçer, kemikleşmiş ve kronikleşmiş pekçok yargının
karşı cephesinde yer alıp da,
kadın-erkek ilişkisi ve dostluğa dair

bu denli alternatif bir önermesi olan bir filme bu ismi yakıştıramadım.

Film Barış Bıçakçı’nın aynı isimli romanından uyarlanmış… kitabın ismine sadık kalınması gerektigi düşünüldü belli ki...
bloglarda önceden romanı okuyup filmi tutuk bulanlara rastladım...ben de filmden çok keyif almış biri olarak tersini yaparak romandaki çaresizliğin peşine düşmek istiyorum.

izlerken hissettirdikleri: baştan sona ölçülü, gayet gerçekçi, çok leziz ve her dakikasi yüz güldüren bir samimiyette….tam kıvamında !
Tüm oyunculuklar iyi ama özellikle Ilker Aksum (Ender) ve Fatih Al (Cetin) rollerini nasıl da güzel giyinmişler…Canlandırdıkları karakterlere nasıl da yakışmışlar !!
Yönetmen Seyfi Teoman’in ikinci uzun metrajlı filmi ve geçtiğimiz yıl 61. Berlin Film Festivali’nde Yarışma bölümüne seçilmiş.

Filmin konusu kendi web sayfasında çok güzel özetlenmiş [1]:

 Lise yıllarından beri sıkı dost olan Ender ve Çetin, uzun yıllar ayrı kaldıktan sonra, Çetin’in Ankara’ya dönüşüyle tekrar biraraya gelmişler ve ilk gençlik hayallerini otuzlu yaşlarının sonunda gerçekleştirip, aynı evde yaşamaya başlamışlardır.
Günün birinde Almanya’da yaşayan yakın arkadaşları Fikret, Türkiye’de bir trafik kazası geçirir. Kazada Fikret’in Ankara’da yaşayan anne ve babası ölür, kendisi de yaralanır. Almanya’ya dönmesi gereken Fikret, Ender ve Çetin’den, Ankara’da üniversite öğrencisi olan kız kardeşi Nihal’in okulunu bitirene kadar, iki yıl boyunca, onlarla kalmasını ister.
Üçüncü birinin eve gelmiş olması ilk başlarda ikisini de rahatsız eder, ölümlerin travmasını atlatamayan Nihal de onlarla iletişim kurmak istemez, ama zamanla birbirlerine alışırlar. Aralarında ev merkezli üçlü bir yakınlık oluşur. Nihal çevirmen olan ve sürekli evde çalışan Ender’le daha entelektüel düzeyde bir iletişim kurmaya çabalarken, mühendis olan ve akşamları eve gelen Çetin’le daha çok gündelik hayatın pratiği üzerinden ilişki kurar. Kaçınılmaz olan gerçekleşir ve görünüşte koruyucu, kollayıcı, soğukkanlı, ne yapması gerektiğini bilen, Nihal yaşadığı felaketten makul adımlarla uzaklaşsın diye ona nerdeyse ebeveyn olan Ender ve Çetin, birbirlerinden habersiz bir şekilde Nihal’e âşık olurlar.

Tüm bu süreç Ender ve Çetin benzersiz dostluğu üzerinde hayat bulur: Aralarındaki aşka benzer yakın dostluk, ortak geçmişlerinin mitolojisi, zamanın geri döndürülemezliği...




Üniversiteli bir genç kız, orta yaşlarına merdiven dayamış iki ‘abi’ ile aynı evi paylaşmaya başlarsa eskiler bu duruma ATEŞLE BARUT der. :-)






Kadına şiddet,
Aile baskısı,
Kadın cinselliğinin istismarı gibi problemlerin artan bir sıklıkla yaşanıp tartışıldığı…
Tartışıldıkça kanıksanıp sıradanlaştırıldığı bugünün ortamında

Buyrun bir de bu filmin bize açtığı pencereden bakın ilişkilere…


Gönül ferahlığı ile tavsiye ediyorum.

Mutlaka izleyin.

Bu film sizde çok rafine tatlar bırakacak.
Ruhunuza ince ince sızan ve …
Herşey gelip geçer…
iyilikler ve dostluklar kalır diye düşündüren.



[1]: http://www.bizimbuyukcaresizligimiz.com/

Related Posts with Thumbnails