Salı, Aralık 27

To Kill a Mockingbird / Bülbülü Öldürmek (1962)



50. yılında TO KILL A MOCKINGBIRD, Bülbülü Öldürmek…

Düşünmeden edemedim, bu filmi Çağan Irmak çekseydi, herhalde seyircinin gözyaşı pınarlarını kuruturdu. Ajistasyona kaçmadan derdini anlatan yerli yerinde, sakin ve bulunduğu yeri fazlasıyla hakeden bir film.

1963 yılında en iyi erkek oyuncu, en iyi sanat yönetimi ve en iyi uyarlama senaryo dallarında 3 oskar almış. Yönetmen Robert Mulligan. Başrolde Gregory Peck ve çocuk oyuncular var.

Avukat Atticus Finch, büyük ekonomik buhran yıllarında, tecavüzle suçlanan Tom Robinson isimli zenci gencin savunmasını üstlenmiştir. Bu durum kasabadaki beyazların tehditleri ve tepkisiyle karşılaşsa da yolundan dönmeyecek, karizması, zekası ve kararlılığı ile adalet arayacaktır.. 1930’lardaki ekonomik krizin etkileri, Amerikan yaşam tarzı, ırkçılığın-adaletsizliğin boyutları, baba-evlat ilişkileri, 6 yaşında Scout adında bir kız çocuğunun gözünden anlatılıyor. Cahillik, önyargılar ve uzlaşma da filmin anahtar kelimeleri arasında..




Filmle ilgili notlarım:

-Çocuklarına bülbül öldürmenin büyük günah olduğunu söylüyor Atticus. Bülbül bir sembol olmalı. Örneğin adalet, masumiyet.

-Film Harper Lee’nin aynı isimli ödüllü otobiyografik romanından uyarlanmış. Türkiye’de de kitap geniş bir çevre tarafından biliniyor. Özellikle kolejlerde orijinal dilinde okutulmuş.



-Walk Like the Egyptian şarkısı ve klibi Bülbülü Öldürmek’ten esinlenmiş olabilir. Jem ve Scout’un Mısırlıların yürüyüşünü canlandırdığı bir sahne var.


-Birçok filmde zencilere karşı hala varolan önyargının izlerini görmemiz mümkün.. Mesela yakınlarda izlediğim bi tanesinde, her karşılaştığın zenciyi uyuşturucu satıcısı sanıyorsunuz diye bir replik vardı.


-Karısını birkaç yıl önce kaybetmiş Atticus’un oğlu Jem ve kızı Scout’la konuşmaları, aralarındaki sevgi ve saygı ilişkisi rol model olacak seviyede. Atticus Scout’a okula gitmeden okuma yazma öğretmiştir.. Okulun ilk günü Scout’u öğretmeni azarlar. Kızcağız bir daha okula gitmek istemez. Babası bu sorunu yaklaşımıyla çözer: Sadece şu numarayı öğrenirsen her insanla çok daha iyi geçinebilirsin… İnsanı gerçekten anlamanın tek yolu olaylara onun açısından bakmaktır… Uzlaşma ne demektir biliyor musun?... Uzlaşma karşılıklı kabulle yapılan bir anlaşmadır… Şöyle olur: Sen okula gitmenin gerekli olduğunu kabul edersin. Ve biz de her akşam yaptığımız gibi kitap okumaya devam ederiz..


-Atticus ev işlerine yardımcı olan kadına: “Gece geç saatlere kadar kalmanı istesem nasıl karşılarsın?” diye sorar. Bu yaklaşım özellikle dikkatimi çekti. Bir zorunluluk anında dahi, evinde çalışan kadına emrivaki yapmıyor. Uzlaşma yoluyla gereğinin yapılmasını sağlıyor.


-Yardımcı kadın huysuzluk yapan Scout’ı sofradan kaldırıp mutfağa çağır: O çocuk senin misafirin. Masa örtüsünü yemek istese bile sesini çıkarmayacaksın!


-Scout bir zenciyi neden savunuyorsun diye sorar: Atticus: “Bunun birkaç nedeni var. Ama başlıcası şu: Onu savunmasaydım kasabada başım dik gezemezdim… Sana ve Jem’e bile bişeyi bir daha yapmamanızı söyleyemezdim.”



-Mahkeme sahnesinin tamamı ve Atticus’un yaptığı konuşma sinema tarihinin unutulmazları arasındadır: “Mahkemelerimiz büyük eşitleyici kurumlardır. Mahkemelerimizde bütün-tüm insanlar eşit sayılır. Ben mahkemelerimizin ve jüri sistemimizin dürüstlüğüne inandığım için bir idealist değilim. Bu benim için bir ideal değil, yaşayan ve işleyen bir gerçektir…”


-Siyahların Atticus mahkeme salonundan çıkarken ayağa kalkmaları çok alımlı bir sahne idi. “Bayan Scout, ayağa kalkın lütfen.. Babanız geçiyor.”

-Böyle filmleri örneğin 50.yılında sinemalarda yeniden vizyona soksak ve eserin geniş bir kitleye ulaşmasını sağlasak ne güzel olurdu değil mi?

Cumartesi, Aralık 17

Entelköy Efeköy'e Karşı (2011)





Yüksel Aksu’nun Dondurmam Gaymak’tan sonra çektiği ikinci filmi sinemada seyircinin kahkaha krizine girmesine neden oluyor.

Entelköy Efeköy’e karşı her ne kadar amatörlük ve tiyatro kokan bir eser gibi görünse de Türk komedi klasikleri arasında girerse şaşmamak lazım.

Aklıma bir çırpıda gelen: Pandomim sanatı kullanılarak yapılan eylemin köy imam ve muhtarının ilahi ve dualarıyla baltalanması, muhtarın sarhoş olup entelköyü basması, bereket tanrıçası ve ekürisinin geçtiği sahneler ve sınıf bilincinin aşılandığı sahne.. Bu sahnedeki diyaloglar:

(K)öylüler: Eline düştük aykırı, sana danışmaya geldik, bir yol göster.
(A)ykırı köylü: Önce sınıfınızı bileceksiniz!
K: Ne sınıfı?
A: Cumhuriyet İlkokulu 5.sınıfı
K:??
A: Yani, işçi misiniz, köylü mü, burjuva mı?
K: E, köylüyüz tabi
A: (Nah) köylüsünüz.. Sütü marketten alıyonuz, yoğurdu marketten alıyonuz…

Filmin konusu: Şehir yaşamından kopup komün yaşama geçmek için Ege’de bir köy seçen entel grubu, muhtar ve köylülerce çoşkuyla karşılanır, ağırlanır. Köylüler topraklarını ve bazı eşyalarını, hayvanlarını büyük bir hevesle yeni komşularına ederinin 4-5 katı fiyatla satarlar. Herşey yolunda gidiyorken, köye termik santral yapılacağının anlaşılması ile birlikte enteller yaptıkları eylemlerle bu girişime karşı çıkar. Başta muhtar olmak üzere diğer köylüler ise istimlak bedelleri sayesinde zengin olacaklarını düşündüklerinden entelleri durdurmaya çalışırlar. Ortaya çıkan çatışma ortamı filmin adını ve sahnelerini belirliyor.

Yüksel Aksu, hayatın birtakım gerçeklerini, kendi felsefesini lafı çok dolandırmadan işi karmaşıklaştırmadan anlatıyor:

-Organik tarım dedemizin atamızın zaten yaptığı geleneksel tarımdı. Kimyasal gübreler ve tarım ilaçları kullanılmıyordu. Mevcut tarım teknikleri ile doğayı ve dolayısı ile kendimizi ve gelecek nesilleri zehirliyoruz.
-Köylü kendine yabancılaştı. Sütü-yoğurdu marketten alır oldu. Kolaycılığa kaçıyor; zamanının büyük kısmını kahvede okey oynayarak geçiriyor.
-Türkülerimize,kültürümüze değer vermeliyiz. Herbirinin ne anlattığını bilmeliyiz.
-Tarıma, toprağına, ülkene sahip çık.
-Son ve özet olarak da Sakıp Ağa’nın dediği gibi: Hoşgörü, hoşgörü, hoşgörü...

Filme küfürlerle insanları güldürmeye çalışıyorlar şeklinde bir eleştiri gelebilir. Ege’de özellikle köy ortamında yaygın kulanılan atasözleri  ve özdeyişler  olduğunu biliyoruz. Beni rahatsız etmedi. Ancak rahatsız olabilecekler vardır diye düşünmek lazım gelir.

Sinema ortamında izlemenizi, seyircinin tepkileriyle filmin daha bir lezzetli hale geldiğini belirtir, iyi seyirler dilerim.

not: filmle ilgili güzel bir yaziyi asagidaki linkte bulabilirsiniz:
http://ozgurgurbuz.blogspot.com/2012/01/entelkoyluler-ve-asrlar-birlessin.html#comment-form

Pazar, Aralık 4

Dedemin İnsanları (2011)


Çağan Irmak’ın filmlerini takip etmeye çalışıyorum. Sitede de yer alan “Karanlıktakiler” son izlediğimdi. Prensesin Rüyası’na bir türlü ayağım gitmedi. Okuduklarımdan etkilendim belki.. Belki de sinemada fantastik mavzulara hep mesafeli yaklaştım, ondandır. Dedemin İnsanları ise gösterime girdiği ilk gün izleyecek kadar beni heyecanlandırmıştı.


Senaryonun odağında “mübadele” var. Cumhuriyetimiz’in kurulduğu 1923 yılında Anadolu’da yaşayan Rumlar ile Yunanistan’da yaşayan Türkler göç ettirildi. Bu göçlerin her iki yakada farklı yansımaları vardı. Herşeyden önce o yıllardaki şartlar nedeni ile salgın hastalığa bağlı ölümler oldu. Yaşayanlar acı hatıraları ömür boyu beyinlerinde taşıdılar. Ana topraklarından ayrı yaşamanın travmasını yaşadılar, hiçbir yere ait olamamanın ikilemini belki de yeni nesillere taşıdılar. Ne var ki, Türkiye’de mübadele, pek bilmediğimiz bir konu olarak kaldı.




Mübadele kavramı Girit’ten ataları göçeden bir minyatür sanatçısının, aile geçmişini, tarihini oğluna aktardığı eseriyle birkaç yıl önce dikkatimi çekmişti. Resimdeki geminin ismi yine Gülcemal’di.. Ve bana göre en ilginç ayrıntı geminin etrafında denize bırakılmış, kundağa sarılı bebeklerdi.. Sorup öğrenmiştim, salgın hastalıkla ilgili olduğunu. Minyatürü bulup buraya koymaya çalışacağım.


Göçün nedenleri neydi? Doğdukları yeri terkedenler neler yaşadı ve hissetti. Şimdi torunları neredeler, neler hissediyorlar. Herşeyden önce film bu soruların peşine bizi düşürmesi ve odağındaki konuyla ilgili “ilk” olması nedeniyle önemli. Örneğin İzmir’de Karantina diye bir semt olduğunu yıllardır biliyordum da, isminin nerden geldiğini hiç duymamıştım. Filmde hakikaten şaşırdım. Bu detayı neden bilmiyordum diye.



İki saatten fazla sürmesine rağmen, sürenin nasıl geçtiğini anlamadan, sizi içine çeken, duygulandıran, öfkelendiren, sevindiren bir film. Ne zamandır böyle yoğunlaşarak dünyadan soyutlanarak ekrana kilitlenmemiştim. Sinema atmosferinde izlenmesi tavsiye olunur. Birçok insanla aynı anda ortak duyguları paylaştığını hissetmek iyi bir terapi yöntemi..


Filmi kendi kelimelerimle özetlemeye çalışayım: 1923’ten 1990’lı yıllara kadar uzanan, önemli kısmı 1970’li yıllarda geçen gerçek bir hikayeden yola çıkarak senaryolaştırılmış. Çağan Irmak’ın dedesini, ailesini ve özellikle de çocukluğunu izliyoruz. Başroldeki dede; Mehmet Bey (Çetin Tekindor) Girit göçmenidir. Yunanca’yı unutmamıştır hala. Kızdığı zamanlarda ilginç küfürler eder. Doğduğu toprakları ve evi, mektup gönderemediği için şişe içine notlar yazıp denize bırakacak kadar derin bir duygusallıkla özler. Küçük esnaftır. Kasabada herkesin büyük saygı duyduğu bir adamdır. Sözü sayılır. Yoksula, muhtaca kol kanat gerer. Yoldan geçerken insanlar ayağa kalkar.. Çok güzel giyinir. Aile ve komşularla süren sakin ve mutlu hayatın geçmişle karşı karşıya gelmesi hikayeyi hareketlendirir. Torun Ozan (Durukan Çelikkaya) kendisine ve dedesine gavur denmesine şiddetle karşı çıkar, yalnızlaştırılmaktan korktuğu için mahalledeki çocuklarla beraber diğer göçmenlere kafa tutar, onların evini taşlar.


Mehmet Bey, Ozan’a iyiyle kötüyü, doğruyla yanlışı ayırt etmesi için yoğun çaba göstermesine rağmen oldukça zorlanır. Torunu’na kime benzedin sen? diye çıkışır.. Bu arada ülkenin geçirdiği değişim, darbe aileyi de derinden etkilemektedir. Mehmet Bey’in içinde bulunduğu durumu Can Yücel’in bir Şekspir çevirisi şiiri ile anlatıp özete son noktayı koyalım:


"vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,

değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.

değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,

değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,

değil mi ki ayaklar altında insan onuru,

o kız oğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,

ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,

ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,

değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,

değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,

doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,

değil mi ki kötüler kadı olmuş yemen’e,

vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,

seni yalnız komak var, o koyuyor adama."


Yıl 1988’di. Hatay’dan Bornova’ya taşınmıştık. İlk ve ortaokulu okuduğum semtten ayrılmanın derin bir hüznü kaplamıştı içimi. Her defasında traş olmak için eski evimin yakınındaki berbere gittim. Çocukken iki semt arası iki şehir arası kadar uzak gelirdi. Zaman alırdı. Ona rağmen yola katlanıp, mahallemi ziyaret ettim. Yıllar boyu sokaklarında oynadığım yerleri görmek için çaba harcadım. Otobüsle ana caddeden geçerken sokağımı görmek için baktım. O zamanlar bana gökdelen gibi gelen apartmanların aslında 4 katlı olduğunu fark ettim. Bu anlattığım basit detay filmden çok etkilenmeme neden oldu. Doğduğu yeri terk etmek zorunda kalanların ne hissettiklerini, Mehmet Bey ve onun gibilerin nasıl bir ruh hali içinde olduklarını anlayabildiğimi düşünüyorum..


Oyunculuk olarak Çetin Tekindor sanatının doruklarına çıkıyor. İzlemeniz dileği ile.

Cuma, Ekim 21

Stranger Than Fiction / Lütfen Beni Öldürme (Kurgudan da Öte) (2006)





Bir çarkın dişlisi olma.
Kurgusallık.
Bağlantısallık.
Rastgelelik.
Yaşam.
Ölüm.
Yazgı / kader.
Kesişen hayat anları.
Rutin.
Domino etkisi.
Kelebek etkisi.
Hayatı özel kılan şeyler.
Hayatı sınırlayan fikirler / alışkanlıklar.
Takıntılar.
Değişime direnme.
Kendini tanıma.
Ve farkındalık...


"Kurgudan da öte" tüm bu kavramları hızlıca zihnimizden geçirten, yaşamınız üzerine sizi düşünmeye davet ederken kendinizi küçük bir maceranın içinde bulabileceğiniz bir film. Zekice yazılmış senaryolu, sıcak, sizi içine çeken, tuhaf, nereye koyacağınızı bilemediğiniz güzel bir bağımsız sinema örneği.








Hayatımızı günlük rutininde yaşarken, kendinizi -başrolünde kendinizin oynadığı- bir filmin karakteri olarak bulsanız ne yapardınız?

Yapmakta olduğunuz şeylerin bir anlatıcıya ait iç ses ile size fısıldanması sizi ne kadar rahatsız edebilir?





Harold Crick, bir saat gibi işleyen hayatında saplantılı takıntıları ve ona sıradan gibi gelen muhteşem yetenekleriyle yaşayıp giderken, aslında, önceden yazılmış bir kurguya göre hayatının aktığını farkeder. Hayat, sanki ucundan tutulduğunda esrar perdesini kaldıracak bir ipucu uzatmış gibidir.





Hayatınızın 3 dakika önce geride kalan ayrıntılarını size fısıldayan bir iç ses duyduğunuzda kime müracaat edebilirsiniz?





Size bir psikolog mu yoksa bir edebiyatçı mı daha çok yardımcı olabilir?





Harold, ipuçlarını değerlendirerek ve yardım alarak hayatının kurgulayıcısına ulaşır. Hem hikayenin yazarı hem de baş kahramanı olan kendisi için şok edici bu an, izleyen olarak bizleri de yaşamımızı sorgulatarak sarsıyor.






Yaşamımızdaki serbest irademiz nereye kadardır?

Yazgı diye bir şey var mıdır? Değiştirilebilir mi?

Geleceği önceden öğrenerek yaşamak güzel mi yoksa tatsız bir şey midir?

"Son" lar tekrardan yazılabilir mi?





En ulaşılmaz hayalimiz nedir peki?

Gitar çalmayı öğrenmek mi?

Bir uzay kampına kaydolmak mı?

İnsanları yaptığınız nefis kurabiyelerle mutlu etmek mi?

Bir Cranberries konserine gitmek mi?





"Kurgudan da öte" aslında çok basit bir fikir etrafında dönen bir senaryoya sahip. Ancak bu basitlik daha önce akıl edilmemiş yeni bir düşünce olunca ortaya çok özgün bir sinema eseri çıkmış.






Film bazı yönleriyle bana başka filmleri de çağrıştırdı. Aynada dişlerini fırçalayan adamımız, "The Truman Show" da traş olurken aynada herşeyin farkına varan Jim Carrey'in sahnesini anımsattı. Birbirinden habersiz kaderleri aynı yaşam karesinde kesişen insanlar "Magnolia" ve "Babel" i; bir hareketin, jestin domino etkisiyle başka şeyleri etkilemesi "Kelebek Etkisi" ve "Chaos Theory" gibi filmleri çağrıştırdı.






Başrollerini Will Ferrell, Dustin Hoffman, Emma Thompson, Maggie Gyllenhaal ve ünlü bayan rap şarkıcısı Queen Latifah'ın oynadığı bu ilginç filmi özellikle bağımsız sinema örneklerini beğenen herkese tavsiye ederim.






Bir dipnot olarak şunu söylemeliyim. Film ülkemizde 15 Aralık 2006 tarihinde "lütfen beni öldürme" ismiyle gösterime girmiş. Ben yukarıda okuduğunuz yorum kısmında adını bilerek orjinaline daha yakıştığını düşündüğüm "kurgudan da öte" ismiyle ele aldım. Filmi edinmek isteyen takipçilerimiz için bu bilgiyi de vermiş olalım.






Filmin fragmanı için tıklayınız

Filmin IMDB linki için tıklayınız

Pazartesi, Eylül 26

MELANCHOLIA (2011)


Bu sene Cannes film festivalinde, Lars von Trier adından epey söz ettirmiş gibi görünüyor:
En çok çalkantıyı sanırım ‘kendisinin bir nazi olduğu, nazilere sempati duyduğu’ yollu açıklamaları ile yarattı. ARTE ünlü yönetmenin filmlerinden maddi desteğini çekti [1]

Triers ise yanlış anlaşılmaktan şikayetçi…
şiddetli tepkilerdan anlıyorum ki Cannes’da gerçek bir tabuya dokunmuşum
Triers artık basın açıklaması yapmama kararı aldığını bildiriyor. 

Tıpkı (Hayat Ağacı’nın yönetmeni) Terrence Malick gibi [2].



Zaten Triers’in son filmi Melancholia’nın açılış bölümü de Hayat Ağacı’nın pek çok sahnesini andırıyor.

Hatta bu durum beni epey endişelendiriyor…
Böyle sürüp giderse hayat ağacındaki hayal kırıklığım tekrarlanacak!!

Neyse ki öyle olmuyor:
Görsel efektlerin ve müziğin başarılı şekilde kullanıldığı ve fazla uzun olmayan birinci bölüm, seyirciyi belli bir fikir ve duygu yoğunluğuna sokarak filme hazırlıyor
ve ardından gelen iki ayrı bölüme anlam bütünlüğü içinde bağlanıyor.

Iki bölüm, iki kadın. 
(Trier kadınları, kadın psikolojisini anlatmayı seviyor.)

Ilk kadın: Justine (Kirsten Dunst).
Filmin başında O çok güzel bir gelin.
Uysal.
Anlayışlı.
Gülücükler ve öpücükler içinde, 
bir limuzinin arka koltuğunda…
düğününe gidiyor.
Ablası ve eniştesi tarafından organize edilmiş ‘şahane’ bir düğün.
Herşey planlı programlı, elit, çok şık, ve çok çok pahalı.
Böyle bir gecede Justine’nin üzerine düşen TEK şey var:  
mutlu olmak!


Fakat, yapamiyor.  Mutlu olmayı beceremiyor.

Bazılarına içinden gelmediği halde, 
herkes bunu bekliyor diye gülümsemek çok zordur.
Yönetmenin tabiriyle görünenlerin üzerindeki vernik ve cilayı kazıdığımızda altından yapay bir plastik parçası çıkıyor ortaya…
o düğün gecesinde.


Ikinci kadın Claire (Charlote Gainsbourg):
Evli, mutlu(?), çocuklu. :)
Sosyal statüsünün gerektirdigi gibi
oturan kalkan, giyinen, gülen, kadeh kaldıran, organize eden bir kadın. 
Justine’in varlık içinde yaşayan zengin kocalı ablası.

Düğün bir çözülme, dağılma, sorgulama, kaçış, fiyasko, kirli çamaşırların ortaya çıkması, kozların paylaşılması,
ve daha pekçok şeyin karışımı bir şekilde sonlandığında, 
ve Justine derin bir depresyona girdiğinde (belli ki bu ilk defa gelmiyor başına)
Claire O’nu -kardeştir atamazsın, satamazsın yaklaşımı ile- evine alıyor...
(‘ev’ kelimesini biraz açmak lazım gelirse: dönümlerce arazinin içinde, güzel manzaralı kocaman terası, golf sahası, at çiftliği vs olan bir şato yavrusu diye tarif edebiliriz)


Bu arada, dünyamız ile ölüm dansı yaparak yaklaşmakta olan Melancholia isimli gezegen herkesin gündemine oturuyor.
Claire’in kocası uzay bilimi ile ilgilidir.
Oğlunu da yanına alarak, terasa kurduğu alet edevatlarıyla, Melacholia’nın dünyaya yaklaşma ve –bilim adamlarının yaptığı hesaplara göre-  teğet geçip gitme aşamalarını heyecanla izlemektedir.

Kadınların tepkileri ise huzursuzluk verici:

Justine’e sorarsan dünya zaten kötülüklerle dolu mutsuz bir yer, Melancholia gelip çarpsin, yok etsin dünyayı. Hatta bu yokoluş kaçınılmaz...

Claire için ise dünya oğlunun yaşayıp büyümesi gereken yer. 
Kalmalı, yok olmamalı! 
Claire endişe krizleri geçiriyor.


Melancholia Dünyanın sonu mudur? 
 Bitmek bilmez bir mutsuzluk mudur?
Yoksa bu ikisinin aslında birbirinden farkı yok mudur?




-*-*-*-*-
Filmin finali bana çok çarpıcı geldi. sersemlemiş bir halde sinemayı terkettim.
Dünya birkaç saat içinde yok olacaksa son saatlerinizi nasıl değerlendirirdiniz?

Not vermeyi pek sevmiyorum ama ilk defa bu yazıda denemek istiyorum:
3/5 veriyorum. :)
Kirsten Dunst, Cannes’da en iyi kadın oyuncu ödülünü aldı. Lars von Trier ‘in dediğine gore Dunst‘un gerçek hayatta da depresyona girip çıkmış biri olması yönetmene çok yardımcı olmuş.


Kaynaklar:



Pazartesi, Eylül 19

Biutiful (2010)







Biutiful acı bir film. Herkesin dayanabileceği cinsten değil. İnsanın midesine taş gibi oturuyor. Yaklaşık 2,5 saat sürüyor. Ama günışığı yüzünü neredeyse hiç göstermiyor. Ana tema büyük kent varoşlarındaki elle tutulur hale gelmiş yoksulluk, karanlık dünya, göçmen sorunu, aile dramı. Afrikalı ve Çinli göçmenlerin İspanya'daki durumu da filmin ana eksenlerinden biri.. Benim için önemli noktalar:  Hikayenin gerçekçi, toplumsal bir olaya değiniyor ve iki senaristle beraber yönetmenin kaleminin de kan damlatması..

Alejandro González Iñárritu’yu bundan gayri takip etmek lazım gelir. Amores Perros’ta 3 ayrı hayatın bir trafik kazasında kesişmesi güzel filmin en sıradan, kolaycılığa kaçılmış kısmıydı diye düşünüyorum. Senaryoda yönetmen katkısı olduğu için Biutiful diğerlerinden ayrı bir yere konmalı...



Zaman makinesi hissi veren baba-oğul sahnelerini zekice bir detay olarak görüyorum.. Hislendiren ve heyecan veren bir bölüm idi.



Hayat döngüsü gibi film de dairesel bir rota izliyor.


Michael Haneke gibi Inarritu da belli ki seyirci rahasız etmeyi, beynini tokatlamayı, onu ters köşeye yatırmayı seviyor.. Ters köşe derken; mesela Barcelona’yı hiç böyle görmeyi beklemiyorduk..


En iyi erkek oyuncu ödülünü alan Javier Bardem'i sevenler bayram edecek, tanımayanlar sevecek: Her karede o var.. Ve öyle böyle değil tam ekran, yakın çekim en ince detaylarıyla, yüzünün milimetrekaresini gösterecek şekilde... Inarritu filmi Bardem için yazdığını söylemiş.. Nitekim söylediğini fazlasıyla yapmış görünüyor.. Sinema dergisinden Burçin Yalçın’ın dediği gibi Uxbal’ın karısını oynayan Marambra rolündeki Maricel Alverez de gayet başarılı.. Almodovar’ın umutsuz kadınlarla dolu bir filminden kaçıp gelmiş gibi duruyor J Marambra bişeylerden kaçıyor.. Herşeyden önce kendisinden.. Manik yarısı, depresif öbür yarısından.





Neden beautiful değil de biutiful?: Filmin ismi Uxbal’ın cahilliğini vurgulamak niyetiyle beautiful yerine biutiful yapılmış diye düşünenler olabilir.   Bozulan güzellik diye bir mana taşıyor kanaatindeyim.. Bütün renkler hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler...
Zaten filmde bozuk olmayan pek bişey yok.


Yönetmen film isimlerini sanırım çok tartıyor.. Vurucu – yaratıcı ve zekice isimler seçmek konusunda başarılı. Amores Perros’un da birden farklı anlam taşıdığını duymuştum.. Köpek gibi aşık olmak mesela.


Şairin dediği sanırım çoğunluk için doğrudur: Her mihnet kabulüm, yeter ki eksilmesin günışığı penceremden.. Yaşama sevincini kaybeden insan, herşeyini yitirmiş demektir.. Mal- mülk yalan olur zaten varsa da.. Uxbal’ın karanlık dünyasını sadece çocukları aydınlatıyor. Onların varlığı ile nefes alıyor.



Filmimiz bugüne kadar televizyonda dahi bize gösterilmeyen Barselona’nın arka sokaklarında, varoşlarında geçiyor. Real Barcelona?!
Otobüsle İzmir'e eski garajına inmiştim bir gün.. Hatay semtine doğru yolalan servisin içindeydim. Yeşildere'den geçerken 5-6 yaşlarında bir çocuk annesinin elinden çekiştirmeye başladı.. Hani İzmir Çorum'dan güzeldi? Niye getirdin beni buralara diye huysuzlandı.. Filmde de öyle. Barselona'nın arka sokaklarını gören turistler acaba ziyaret planlarından vazgeçer mi?


Uxbal 4 yaşında oğlan ve 10 yaşında kız olmak üzere iki çocuk babası. Manik-depresif, içkiyi su gibi, sigarayı ucuca ekleerek içen karısından boşanmış, gecekondu – apartmanlardan birinde hayata tutunmaya çalışıyor. Çocuklarına bakabilmek adına tek yapabildiği kirli işler çevirmek: Göçmenlere iş bulmak, onlardan komisyon almak. Annesiz – babasız büyümüş olmanın acısını evlatları da yaşasın istemiyor. Çabalıyor, didiniyor.

Cahil adam elbisesi Uxbal’ın üzerine bir türlü oturmuyor nedense.. Yaptığı ölümcül, ağır cezalık hatalara rağmen seyirci nefret etmek yerine onu sevmeye devam ediyor. Filmden geriye süzülüp kalan tek şey sevginin, sorumluluk(?) duygusunun gücünü hissedebilmek. Bazen Uxbal’ın yerine koyuyorsunuz kendinizi. Onun yerinde olsam ne yapardım? Çok zor bir soru...
Ama daha önemli bir soru: Neden insanlar ülkelerini ölme tehlikesini gözönüne alarak terkediyorlar? Anavatanlarından binlerce kilometre uzakta, ikinci sınıf bile denemeyecek hayatlar sürmeye mahkum oluyorlar? İtilip kakılıyorlar? Belki artık yollarda hedeflediği ülkeye varamadan havasızlıktan, denizde boğularak ölen onlarcası haber bile olmuyor.. Kimsenin ruhu duymuyor…



Büyük insanlık

gemide güverte yolcusu

trende üçüncü mevki

şosede yayan

büyük insanlık…


Ama ümidi var büyük insanlığın

Umutsuz yaşanmıyor

(N.Hikmet)



NOTLAR:

Balkanlar'dan gelen bir arkadaşım, Sırbistan'da da Çinliler olduğunu ve artık 2-3 nesildir orda olduklarından, çekik gözlü Sırp isimli ülke vatandaşları haline geldiklerini söylemişti.


Ölünün küllerini kremotoryumdan alma sahnesi The Big Lebowski’yi hatırlattı..


Filmin fragmanı burada:


Film müziği burada:

Cumartesi, Ağustos 20

Maymunlar Cehennemi Baslangic / Rise of the Planet of the Apes (2011)

Maymunlar Cehennemi serisinden bir filmi ilk ne zaman izledim hatırlamıyorum. Temanın ilgimi çok çektiği kesin.


Ortaokulda resim öğretmenimiz nükleer savaşı konu alan bir resim çizmemizi istemişti. Sene 1987 filan artı eksi 1... İnsan evladının ilk olarak aletli tarım yaptığı dönemin temsili resmini görmüştüm bir kitapta. Aldım elime pastelleri, saatlerce uğraştım: Çalışmamda kitaptaki gibi birçok figür vardı. Ayağa kalkmış maymuna benzeyen ilkel insanlar, tarım aletleri, bitkiler, tarla-dağlar-taşlar… Savaşı konu alan bir resmin savaşa dair hiçbir unsur içermemesi, ayrıca renk kullanımı gibi bazı teknik detayların zayıf olması nedeni ile vasat bir not aldım… 10 üzerinden 6. Ayrıca anlaşılamamak da yaralamıştı.. Eğer bütün dünya bir daha savaş yaparsa, kullanılacak kitle imha silahları insan ırkını yeryüzünden silecek ve en başa döneceğiz gibi bir mesajı iletebilmem için gerekli şey zekice bir detaydı.. Arka fonda bir Özgürlük Anıtı heykeli kalıntısıJ

Sıra arkadaşım ise haşarı, fırlama bir çocuktu. Benim de sonraları içselleştirmeye çalıştığım, “basit olan iyidir” mantığını doğarken almış, becerikli bir öğrenciydi.. Çizdiği resim gözümün önünde: Üç tane figür var: Beyaz ve devasa, kağıdı bir köşeden öbür köşeye kaplayan, üzerinde USA yazan bir nükleer füze. Ateşlendiğini gösteren arkasında koyu kırmızı alev.. Füze gizlendiği kocaman çalıları yararak yerden çıkıyor.. Birkaç tane de ağaç.. Basit, dikkat çekici, renkler ahenkli ve konuya oturan bu resim tam not almıştı…

Bu hatıra önemli ölçüde ilgimi açıklıyor sanırım. Bilimkurgu filmlerde akla yatan, gerçeğe yaklaşan senaryo ayrı bir güzel gelir bana…

Yeri gelmişken Bertrand Russell’e ait bir anıyı anlatmak istiyorum: Russell hayvanat bahçesini gezer. Ertesi gün arkadaşına izlenimlerini anlatırken:

-Can sıkıntısı zeka belirtisidir der..

-Nerden çıkardın şimdi?

-O kadar hayvan gördüm sadece maymunların canı sıkılıyor gibi geldi bana..

Neyse, yine uzun uzun yazıp filme gelemedik: Bilim adamımız Will (James Franco), maymunlar üzerinde araştırmalar yapmaktadır.. 2011 yapımı serinin son halkasını diğerlerinden ayıran en önemli unsur, senaryonun günümüzde geçmesi… Will’in babası da Alzheimer hastasıdır ve deneyler beyinde meydana gelen hasarları tamir edecek bir ilaç geliştirme üzerine odaklanır.

Kullanılan ilaç beyinde hasar yokken zekada inanılmaz hızlı gelişmeler sağlar. Projenin sunum günü ana denek saldırganlaşır. Kendisiyle beraber diğer maymunların (şempanzelerin) öldürülmesine, projenin iptaline neden olur. Karnında bir bebek taşımaktadır.. İyi adamımız Will, bebeği evine götürmek zorunda kalır..

İlaçlar genetik yollarla ya da kan yoluyla Sezar’a geçmiştir ve olaylar gelişir..:)

Hürriyet yazarı Ömür Gedik’in film hakkındaki yorumundan bir bukle herhalde izlenmeye değer mi sorusuna iyi bir yanıt olacaktır:

Hikaye 1967 yılı “Maymunlar Cehennemi” filminin başına bağlanıyor. Hem de büyük bir incelikle. “Maymunlar Cehennemi: Başlangıç”, kült sayılabilecek ilk filmden sonraki en iyi “Maymunlar Cehennemi” filmi diyebilirim…

Pazartesi, Ağustos 15

HORRIBLE BOSSES / PATRONDAN KURTULMA SANATI (2011)




Uzun zamandır sinemada izlediğim bir filme bu kadar gülmemiştim desem sanırım abartmış olmam. Usta oyuncuların bu tarz projelerde işbirliği içerisinde bir araya gelmeleri -hele ki senaryo güzelse- tadından yenmeyecek işler çıkartıyor.

Horrible Bosses "patrondan kurtulma sanatı" diye çevrilerek sinemalarımızda oynatılan bir komedi filmi. Türü tam olarak "comedy" / "crime". Nasıl yani demeyin, tür gerçekten filme cuk oturuyor.

Üç arkadaş, farklı farklı işlerde çalışıyorlar ve günün yorgunluğunu akşamları takıldıkları pubda birbirleriyle laflayarak atıyorlar. Ortak noktaları ise korkunç patronları...




Nick (Jason Bateman) bir finans şirketinde sabah 6 dan gece yarılarına kadar hafta sonları da dahil çalışan, patronu tarafından finansal işler müdür yardımcılığına atanmasını bekleyen, bu sebeple de patronunun (Kevin Spacey) kendisine yaptığı her türlü duygusal şiddete ve ağır iş temposuna katlanan bir çalışan.

Kurt (Jason Sudeikis) ise kimya sektöründe faaliyet gösteren bir aile şirketinde çalışıyor. İşini çok severek yapıyor. Patronuyla ise dost, her şeyini paylaşıyor. Onun tarafında işler yolunda. Ta ki, ani bir kalp krizi sonucu ölen patronunun yerine tam bir baş belası olan oğlu (Colin Farrell) işin başına geçene kadar...

Dale'in (Charlie Day) ise bambaşka bir derdi var. Bir diş doktorunun yanında asistan olarak çalışıyor, musevi, nişanlısıyla evlilik hazırlıkları yapmakta ve tamamen bir yanlış anlamadan kaynaklı cinsel taciz sabıkası var. İroni bu olsa gerek: Dale'in patronu Julia da (Jennifer Aniston) bir nemfomanyak!.. Sürekli Dale'i klinikte hastalara lokal anestezi yaptığı esnada taciz ediyor.




Pubda hangisinin daha bahtsız bir çalışan olduğu konusunda konuşurlarken, işlerin çığırından çıktığı bir akşam bir "pub idea" olarak akıllarına patronlarını ortadan kaldırmak gelir. Başta "onlar olmasa hayatımız ne güzel olurdu" şeklindeki masum bir iç geçirme olarak gelişen fikir, bir anda uygulamaya değer bulunur. Bundan sonrası ise yer yer bir durum komedisine, yer yer ise zekice uyarlanmış senaryo komedisine dönüşür.





Yönetmenliğini Seth Gordon'ın yaptığı film 18 yaş ve üstü izleyici kitlesi için. Filmde bol bol küfür ve argo kullanılmış. Erotik birkaç sahne de var. Ama öyle sanıldığı gibi küfür ve argoyla güldürmeyi amaçlayan bir film değil.




Daha önce hiçbir sabıkası olmayan, saf ama köşeye sıkışmış kafadarlarımız patronlarını ortadan kaldırabilecekler midir? Yüzlerine gözlerine bulaştırmadan hayatlarını düzene sokabilecekler midir?

Bizden bu kadar, gerisini izleyin ve görün.

İyi eğlenceler.

Filmin fragmanı için tıklayınız

IMDB linki için tıklayınız

Cuma, Ağustos 12

127 HOURS / 127 SAAT (2010)



Hayattaki en büyük güç, insanın yaşama duyduğu sevgidir.


En sonda söyleyeceğimizi hemen en başında dallandırıp budaklandırmadan söyleyelim.
Bu bir doğa , mücadele filmi ve aynı zamanda bir iç hesaplaşma filmi. Basit, yalın bir anlatım; abartısız sahneler ve iliklerinize kadar hissedeceğiniz gerçeklik. Tüm bunları yaratabilmek için aksiyon dolu, hareketli, bol diyaloglu ve çok aktörlü/aktrisli bir film izleyeceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. "Slumdog Millionare " ile Oscar'ı kucaklayan yönetmen Danny Boyle, tüm bunlara gerek kalmadan gerçek bir yaşam öyküsünün uyarlandığı 127 saat filmiyle başarılı bir filme daha imza atmış.

Aron Ralston (James Franco), hafta sonlarını çeşitli doğa sporları etkinlikleriyle geçiren iflah olmaz doğa tutkunu bir mühendis. Fırsat bulduğu her hafta sonu aracına atlayıp, bisikleti ve kamp malzemeleriyle soluğu doğayla iç içe yerlerde alıyor. Tutkunu olduğu Moab Kanyonu ise onun vazgeçilmez oyun parkı.







Enerjisini kanyon turu yaparak ve gizemli yerleri kah tırmanarak, kah sürünerek geçmekten zevk alan Aron bu sefer iki kız kanyoncuyla karşılaşır. Yollarını kaybetmiş bu iki çömez kanyoncuya yol gösterir. Doğa mucizesi, büyük blok kayalıklar arasındaki incecik ve daracık çatlaklar arasında rehberlik eden Aron ve kızların saklı mağara gölündeki yüzme maceraları nefes kesici güzellikteydi.








Dibi görünmeyen bir uçurumdan kendini bırakıp serin mavi sulara dalmak nereden baksanız tavan yapmış bir adrenalin seviyesini garanti eder.
Kızlarla ertesi gece verecekleri party de buluşmak üzere sözleşip ayrılan Aron tehlikeli ama adrenalin dolu kanyon gezisine devam eder. Yine bir çatlak içinde yol alırken tutunduğu kaya parçası yerinden oynar ve çatlağın dibinde Aron'ın sağ elini hareket etmesini imkansız hale getirecek şekilde sıkıştırarak onu hapis eder. Filme ismini veren 127 saatlik esaret aynı zamanda doğaya ve zamana karşı meydan okumaya dönüşen bir yaşama mücadelesi olacaktır.

Bu kaya parçası daha bir meteorken, uzaydan buraya düşerken beni bekliyormuş.

Hemen burada yerinde bir uyarı yapalım. Bu film klastrofobisi olanlar için pek uygun değil. Bırakın başınıza gelmeyi, izlerken bile içi daralanlardansanız bence bu filmden uzak durun.


Aron düştüğü yerde bilincini kaybetmeyip, böyle bir talihsiz durumda yapılabilecek en mantıklı hareketleri yapıyor. Direniyor, çabalıyor, düşünüyor... Mücadelenin dışında kalmamak için kendisiyle konuşuyor, durumunu video kamerasına kaydediyor. Ancak yemeği ve en önemlisi suyu çok kısıtlı. Üstelik de kayaya sıkışmış kolu her dakika kangren olmaya doğru ilerliyor. Zamanın her saniyesi önemli ve bir o kadar da ızdırap dolu.









Filmin önemli bir kısmı, bu kanyonun çatlağının dibinde sıkışmış bir vaziyetteki Aron'ın mücadelesini bizlere izlettiriyor. Dar bir ortam, tek bir aktör, birbirini tekrarlayan saatler ve günler...Ama tempo bir an bile düşmüyor. Su matarasının içinden yapılan çekimler bu sahnelerde çok orjinal görüntüler vermiş. Aron'ın kendi kendini kameraya çektiği anlardaki söyledikleri, itirafları, kimi zaman umutsuz kimi zaman ise şov yaparcasına konuşmaları yaşanılan trajediye derinlik katıyor. Suyun ve dahası kameranın şarjının bitmesi ile yaşamın sona ermesi arasında insan ister istemez bağlantı kurmaya çalışıyor filmi izlerken...







Aron'ın gördüğü halüsinasyonlar, aklına gelen anılarını sanki o an gerçekleşiyormuşçasına yaşaması filmi sürekli canlı tutuyor. Kendinizi nefesinizi tutmuş, aynı acıyı ve aynı susuzluğu çekerken buluyorsunuz.

Hayatta değer verdiğimiz kişilere, özellikle ailemize ayırmadığımız zamanlar, görüşmediğimiz her telefon konuşması ve söyleyemediğimiz her güzel söz; bu dünyanın unuttuğu çatlakta hatırımıza gelir ve bizi artık telafi edilemeyecek duygulara salar. Böyle bir durumda bizi ayakta tutacak tek şey insanlara ve yaşama duyduğumuz sevgidir, gerisi ise hikayedir...


Yönetmen Danny Boyle, bu filminde de yine Hint müzisyen A.R. Rahman ile çalışmış.



Filmin IMDB linki için tıklayınız
Filmin fragmanı için tıklayınız


Pazar, Ağustos 7

FACTOTUM (2005)



Hayatı dümdüz yaşayan bir adam.
Planlar, projeler yok.
Hırs ya da beklenti de öyle...
Bir düzen tutturmak yok.

Ne var peki ?
İçki, sigara, kadın ve at yarışları...
Henry Chinaski için hayat bu dört ayaklı küçük bir taburenin üzerinde sallanmadan ve düşmeden ayakta kalmaya çalışmaktan ibaret.


Başka?
Başkası ve en önemlisi koşullar ne olursa olsun bitmek bilmeyen "yazma sevdası". Sadece kendisini anlatan ve yaşadıklarından yola çıkarak yazdığı küçük öyküler var. Yazmak onun için belki de boş verdiği, uğruna çaba göstermenin mantıksız ve gereksiz olduğunu düşündüğü yaşamın temiz havaya açılan tek penceresi. Yanıt alamasa da, ya da yanıt alacağı sürekli bir adresi olmasa da, usanmadan -çıkardığı dergiyi sevdiği bir editöre- yazdıklarını postalıyor.


Factotum; sözlük anlamıyla "ne iş olsa yapan" demek.
Chinaski, yaşamını sürdürebilmek ve içki - sigara parasını kazanabilmek için her türlü günlük ve küçük işte çalışıyor. Kimilerinde haftalık, kimilerinde günlük ve çoğunda da saatlik sürelerle...
Bir depoda ürün tasnifi yapmak, barlarda kullanılmak üzere hazırlanan buzları kırmak, turşu fabrikasında salatalıkları ayıklamak, bir müzede dev heykelleri temizlemek... Sonuç: Her seferinde işten kovulmak.

Henry Chinaski bilerek ve isteyerek aylaklığı seçmiş bir adam. Bir alkolik. Kendi çapında isyankar. Ancak isyanı agresif, kırıp döken, dış dünyaya ve insanlara değil. Kendine... Illegal bir tutumu ve duruşu var. Sanki enerjisini öldürmek ister gibi, bunun için de alkol ve sigarayı alet eder gibi bir hali var. İçinde bulunduğu durumu seviyor, gelişen güzel bir şeyin bunu bozacağını hissettiği anda otonom bir refleks olarak sanki geri çekiliyor, işten ya da evden kendisini kovduruyor, bariz bir sebep olmadığı halde ilişkisini bitiriyor, kendisini harcıyor.



Film, bilindiği üzere yazar Charles Bukowski'nin kitabından uyarlanmış bir film. Yazarın tüm kitaplarında kullandığı ve aslında kendisinin takma adı gibi görebileceğimiz Henry Chinaski karakterinin yaşamından bir kesit üzerine dönüyor. Bu rolü oynayan Matt Dillon gerçekten iyi oyunculuk çıkarmış. Bakışları, tavrı ve oyunculuğuyla Chinaski'ye hayat vermiş. Ancak, yine de bir şeyler eksik diye düşünmeden edemiyor insan. Bu filmi ben de çeksem bu rolü yine Dillon'a verirdim belki. Ama kitaplardan okuyup da kafamızda canlandırdığımız Chinaski sanki biraz daha yaşlı bir insan olmalıydı. Bu algıyı sağlayan şey sanırım filme uyarlanan eserlerin, kitaplardaki o her şeyi okuyucuya bırakan sonsuz olasılıktan herhangi biriyle tıpatıp uyuşmaması. Bir kitabı kaç kişi okuyorsa o sayıda farklı film dönüyor kafalarda. Bir diğer sebebi de belki aşağıdaki Bukowski fotoğrafı ...



Sanırım Chinaski'nin kadınlarından birini oynayan Jan rolündeki Lili Taylor'dan bahsetmemek haksızlık olur. Hem minyon bir tipe sahip olan sanatçı fiziksel olarak bu role süper uymuş hem de tutkulu, ihtiraslı ve ne istediğini bilen kadın tiplemesini güzel oynamış.



Film boyunca Bukowski'nin yazdığı şiirlerden iki tanesini soundtrack olarak dinliyoruz. Norveç'li sanatçı Kristin Asbjørnsen "I Wish to Weep" ve "Slow Day" adlı müthiş şarkılarla filme güzel bir katkı yapmış.

Bukowski'nin 75 yılında kaleme aldığı "factotum" ülkemizde 94 yılından beri Avi Pardo'nun çevirisiyle Metis yayınlarından yayınlanmaktadır.




Filmin IMDB linki için tıklayınız.

Salı, Ağustos 2

Some Like It Hot / Bazilari Sicak Sever (1959)



Bazıları Sıcak Sever, 1959 yılında Billy Wilder tarafından çekilmiş. Marilyn Monroe, Tony Curtis ve Jack Lemmon'un başrolde oynadığı önemli bir film.

Filmi önemli kılan, bazı sahnelerde yerimizden oynatan komik sahneleri ve diyalogları. Komik bir film bulmak çok zor diye düşünüyorum. Yabancı film bulmak ise daha bir imkansız.. Some Like it Hot şaşırtıcı bir deneyim oldu bu nedenle. Charlie Chaplin’in yanına yaklaşan herhalde yoktur diyordum.. Kazın ayağı öyle değilmiş. Unutmadan hemen yazayım: Favori sahnem, Tony Curtis’in kaptan kılığında sahilde Marilyn Monroe’yu yere düşürmesi ile gelişen sahne.

Joe (Tony Curtis) ve Jerry (Jack Lemmon) saksafon ile kontrbas çalan iki müzisyen. Hayatı günlük yaşıyorlar. Kıtkanaat geçinip ekmek parası peşinde koşarken gangasterlerin yaptığı bir toplu infaza şahit olurlar. Son anda ölümden kurtulsalar da, artık hayat çok daha zordur. Şikago’dan kadın kılığında bir müzik grubuna Miami’ye gitmek üzere katılarak bir taşla iki kuş vururlar.. Hem iş bulmuşlardır, hem de takipçileri tarafından tanınmalarına neredeyse imkan yok gibidir.. Trende Sugar Kane (Marilyn Monroe) ve diğer müzisyen kızlarla tanışırlar..

Kadın kılığındaki Joe ve Sugar Kane’in arasındaki arkadaşlık ilerler. Kane’in bütün zaaflarını öğrenen Joe’nun zengin bir erkek görünümüne bürünüp onu tavlaması zor olmayacaktır.

Favori sahnemdeki diyalogta, Joe, Kane’i Shell’in veliahtı olduğuna doğalmış gibi akan repliklerle inandırır..

I only come ashore twice a day when the tide goes out. It's on account of these shells. That's my hobby. (Sular çekildiğinde denizkabukları için günde iki kez sahile gelirim. Hobim bu..)

- You collect shells? (Denizkabukları mı topluyorsun?)
- So did my father and grandfather. (Babamın ve dedemin yaptığı gibi…)

You might say we had a passion for shells. (Denizkabuklarına takıntılıyız diyebilirsin..)

That's why we named the oil company after it. (Şirketimizin adının nerden geldiği belli)

- Shell Oil? (Shell Petrol)
- Please, no names. Just call me Junior. (İsim kullanmayalım lütfen. Sadece Junior -genç- de bana.)

http://girlfridayfilms.wordpress.com/2010/09/09/some-like-it-hot/
http://www.script-o-rama.com/movie_scripts/s/some-like-it-hot-script.html

Cuma, Mayıs 27

The tree of life - Hayat ağacı (2011)


Sanırım bu film izleyicileri ikiye bölecek: hayal kırıklığına uğrayanlar ve diğerleri.


Ben hayal kırıklığına uğradım : Keşke aynı saatlerde başlayan ‘le gamin au vélo’ ya vakit ayırsaydım.



Yönetmen : Terrence Malick

Içimdeki ses :

- Önyargını dizginle !
- bak adam ‘The Thin Red Line’ı çekmiş,
- bak adam MIT’de felsefe eğitimi almış,
- bak adam kendi erkek kardeşini kaybetmiş, bu acısını filme katmış.



  • Tamam, okyanusta yüzen denizanasının, ya da çağlayıp coşan şelalenin o muhteşem görüntülerinin tadını dakikalarca çıkartabiliriz.

  • Evet, oğlunu birdenbire kaybeden bir anne, kardeşini kaybeden çocuk insanı olduğu yere zınk diye mıhlayabilecek bir ACI barındırır,

  • Evet, otoriter baba ile oğul arası ilişki hep yürek burkma potansiyeli taşır,

  • Elbette, dünya ve evrenin tarihöncesi çağlardan bu yana gelişi, dönüşümü üzerine kafa yormak, insanı delirtecek kadar sarsabilir…

Ama bütün bunlar neden etkisini kaybediverdi filmde?

Neden bütün unsurlar kesme yapıştırma tekniği ile ard-arda eklenmiş gibi geldi?

Ters giden neydi?


  • Bir zamanlar TRTde perşembe akşamları yayınlanan ‘inanç dünyası’ programının jeneriğinden fırlamış hissi yaratan, güneş tutulması ve volkan patlaması görüntüleri mi ? Aslında görüntüler değil ama bu görüntülerin anlam bütünlüğü sağlamadan eklenmesi mi ?


  • Konu insanların, özellikle de çocukların çevresinde dönerken kamera açılarının insanı rahatsız edici şekilde hoplayip zıplaması, darlaşması, görüntünün sık sık kararması mı ?


  • Zıra zıra ezici bir tavırla öne çıkan otoriter ruhlu müzik mi ?

  • 4 cepheli evinin, takıntılı şekilde düzgün biçilmiş çimleri üzerinde, kocaman barbeküde et kızartırken mükemmellikten bahseden Brad Pitt mi ?



Neydi, neydi?



Diyorlar ki film çağlar arası gezintiye çıkarıyormuş: ben yaya kaldım.

Diyorlar ki filmin kozmik ve felsefi uzantılı mesajları varmış: Hiçbirini yakalayamadım.

Diyorlar ki kadın başrol oyuncusu harikalar yaratmış: ellerini kollarını yanlara serbestçe sallayarak dans eden ve oğullarının başlarını zaten tüm annelerde olan bir şefkatle öpen temiz yüzlü bir kadın gördüm sadece.



Sabırlı ve beğenmeye açık bir izleyiciyim, film benim için sinemanın o büyülü kapısından girerken başlar.

Erkenden gidip koltuğuma oturduğumda zaten %90 beğenmeye kurulmuş gibiyimdir.

Her film küçük mutluluklar barındırır derim,

o gözle izlerim.

Ağız burun bükmem, emeğe saygısızlık sayarım.

Yine de bükmedim.

Ama itiraf ediyorum sonlara doğru bir kez esnedim.

E bunca şeyi niye söylüyorum?

Siz gidin, izleyin ve kaçırdıklarımı bana da anlatın, şu fakirin aydınlanma arzusuna derman olun. Lütfen!

Perşembe, Nisan 14

Kavsak (2010)



Yönetmen Selim Demirdelen reklam filmleri, müzikleri, Eşkıya filmi yönetmen yardımcılığı ve bir dizi yönetmenliği ile sektörün göbeğinden gelen bir sanatçı. Yazdığı, yönettiği, müziklerini yaptığı ilk filminde Güven Kıraç ve Sezin Akbaşoğulları başrolde. Kavşak ne üzerine bir film? Bir izleyici olarak bu soruya filmin diyalogları gibi kısa cevaplar vereyim: Yalnızlık ve kesişen hayatlar ilk aklıma gelenler. Büyükşehirlerde insanların derin yalnızlıkları var. Bazen psikolojik rahatsızlıklara dönüşen çıkmazların içindeler. Hikaye önemli bir toplumsal olguya parmak basıyor ve seyirciyi düşündürtüyor. Birbirinden çok farklı görünen birden fazla hayat çeşitli kavşaklarda buluşuyor ve birbirini derinden etkileyebiliyor. Kendimizden sorumlu olduğumuz kadar, hayatın kendisine de, diğer insanlara da borçluyuz. Filmde alışageldiğimizin tersine, karşılıklı uzayıp giden konuşmalar yerine, kısa cümleler ve çoğunlukla da sessizlik ve yüz ifadeleri birçok şey anlatıyor bize. Mesela Güven’i Arzu’nun kullandığı arabadaki haliyle çok iyi anladığımı düşünüyorum. Ciddi bir surat, boşluğa bakan bir adam, sanki yüzyıllardır konuşmuyor gibi duran kapalı bir çift mühürlü dudak. Çektiği acıyı çok gerçekçi yansıtıyor. İncisini vermek istemeyen istiridye gibi kapalı.

Yönetmenin pek hoşuna gitmese de, müzikler kimi zaman ön plana çıkıyor. Filmden daha fark edilir hale geliyor.. Nasıl gelmesin ki? Bülent Ortaçgil’in sesini duymak zaten benim için bambaşka bir deneyim. Konuya gelince: Güven, ismi gibi “güvenli” bir yaşamın içinde. Çalıştığı yer, oturduğu bina ve hayatından daha çok sevdiği bir ailesi var. Her şey o kadar düzenli ki, her akşamüzeri dörtte telefonu çalıyor. Kızıyla konuşuyor. Bir gün odasına işe yeni giren Arzu gelir. Arzu kısa sürede yeni oda arkadaşının hayatında bir takım gariplikler olduğunu kavrar. Merakının peşinden gider ve “sen işine bak, ben işime” uyarısı ile karşılaşır. Filmin sonlarına doğru da kavşak ismi nerden geliyormuş öğreniriz. Senaryoyu yazarken Demirdelen iki olayın kendisini etkilediğini söylemiş.. Milliyet’te devamını okuyabilirsiniz: Amerika’daki bir gökdelene 30 sene önce gelen ve eline süpürgeyi alıp binayı temizlemeye başlayan altmış-yetmiş yaşlarında bir adamın ne bordrosu ne de maaşının olduğu yıllar sonra fark edilmiş. "Herkes tanıyor adamı, o binanın temizlikçi John amcası fakat ortaya çıkmış ki herhalde bir gün yalnızlık canına tak etmiş, binaya girmiş ve 30 senedir orayı temizliyor" Kavşak, Türk Sineması’nda kendi tarzıyla fark edilen, izlenmesi gereken bir film. Gişede başarılı olmamasını önemsemiyorum. Selim Demirdelen’in yeni projelerini takip edeceğiz. Umarım döndüğü kavşaktan üzerine koyarak yoluna devam eder.




Çocuklar gibi çaresiz

Büyükler kadar doyumsuz

Susamış ve su bulamamış gibi

Kalktım sana geldim

Herkes kendinden biraz kaçar

Yataklarda aynı iz

Aynalarda aynı yüz

Cebinde yeni bir şey var mı diye

Kalktım sana geldim...

Pazartesi, Nisan 4

PLEASANTVILLE / YAŞAMIN RENKLERİ (1998)

90'lı yılların sonunda yapılmış, eğlenceli, fantastik, komik ve dramatik bir film Pleasantville. David ve Jennifer, anneleriyle birlikte yaşayan iki kardeş. Okulda popüler olmaya çalışan, biraz sığ bir kız Jennifer. David ise kendi halinde, sessiz, 50'li yılların popüler dizisi "Pleasantville" i çok seven ve tekrar bölümlerini bile izleyen bir genç. Öylesine ki; diziyle ilgili bir yarışmaya katılıp büyük ödülü kazanma peşinde. Bir akşam eve çağrılmadan gelen gizemli ve yaşlı televizyon tamircisinin onlara verdiği kumandayı alıp kullanma konusunda kavga ederlerken kendilerini bir anda "pleasantville" dizisinin içinde, 1958 yılında bulurlar.



Her şeyin büyük bir hoşluk ama sinir bozucu bir sakinlik ve kabullenmişlik içinde yaşandığı kasabada, bu renksizliği yansıtırcasına her şey gri ve tonlarıyla yaşanmakta. Günlük işlerini aynı rutin içinde yapan, birbirlerine aynı diyaloglarla seslenen insanlar; ancak biz dizinin gerektirdiği şeyleri yapabiliyorlar, fazlasını değil...


Hep güneşli bir hava, yağmur nedir bilmeyen insanlar, tuvaleti olmayan restoranlar ve kafeteryalar, ateşin yanmadığı, yangının çıkmadığı bir kasaba.


Dizi bir kurgu ama içindeki insanlar, kanlı-canlı yaşayan insanlar. Duygularını yaşamayı bilmeyen, sevgi, aşk, seks gibi insani güzellikleri tatmamış bir dizi filmin dublörleri olarak yaşamlarını sürdürüyorlar.




Dizide Bud ve Mary-Sue Parker olarak yaşamlarını sürdürmeye başlayan iki kardeşin kasabaya adaptasyonu kolay olmayacaktır. Bud dizinin tüm bölümlerini izlediği ve replikleri ezbere bildiği için işi biraz daha kolaydır. Ancak Mary-Sue rolündeki Jennifer 40 yıl öncesine dönmenin yarattığı kültür farkını ve bunun zorluklarını yaşamaktadır.


Kasaba halkıyla iç içe yaşadıkça, karşılıklı etkileşimler de kaçınılmaz olmaktadır. Duyguları yaşayıp öğrenen kişilerin ruhları özgürlüğüne kavuştukça, gerçek renkleri de ortaya çıkmaktadır. Bu değişim bazılarını özgürleştirdiği için hoşlarına gitse de, bazı kasaba sakinlerinin ise pek hoşuna gitmeyecektir.




Pleasantville, özgün bir senaryoya sahip fantastik bir film olmakla birlikte bence oldukça devrimci bir yanı da var. Özgürlüğün olmadığı bir yaşamın gerçek olamayacağını tüm çıplaklığıyla yüzümüze vuruyor. Birbirinin aynı, bir klişe gibi, sorgulamadan, düşünmeden yaşanan bir hayatın, aslında renklerden yoksun, tatsız tuzsuz bir yaşam olduğunu bizlere söylüyor.


Sanat, edebiyat, müzik gibi güzellikler keşfedildikçe yaşamları değişen ve güzelleşen insanlar; kente, o yaşama özgü önceden tahmin edilemezliği, sürprizi, renkliliği ve rastgeleliği getirirler. Artık sonsuz varyasyon ve hür iradeyle seçilen yollar ve olası sonuçlarına katlanma vardır. Tekdüzeliğin yavan ama kanıksanmış mükemmelliği ise yok olmuştur. Artık potaya atılan her top girmeyecek, her bowling atışı strike ya da spare ile sonuçlanmayacaktır. İçi boş kitapların sayfaları dolacaktır. Ancak her toplumda olduğu gibi değişikliği, yaşamın ve insanların çeşitliliğini sindiremeyen, bundan korkan insanlar da vardır Pleasantville'de. Kaos ve vandalizm baş gösterecek ve "Hoşkent" artık hiç de hoş olmayacaktır. Talan edilen sanat eserleri, yakılan kitaplar ve yasaklanan renkler, müzikler...


Film boyunca yakılan ve aşağıdaki görüntüde resmedilen kitaplar gerçekten de bir dönemler türlü sebeplerle Amerika'da yasaklanmış kitaplar. Bu yönüyle de sadece fantastik bir öykü olmaktan öte, ciddi bir özeleştiri de içeriyor Pleasantville.




Film ile ilgili yorumlar arasında "The Truman Show" ve "Back to the Future" filmlerinin buluşması şeklinde değerlendirmeler var. Ben de katılıyorum; dış dünyaya kapalı, küçük bir kasabada geçmesi "The Truman Show" filmini, zamanda yolculuk ile de "Back to the Future" serisini andırıyor gerçekten. Ancak, kesinlikle çok zekice ve özgün bir fikir ve bunun etrafında ustalıkla şekillendirilmiş bir senaryo olduğunu düşünüyorum. Yönetmen ve senarist Gary Rose incelikli bir iş çıkarmış.


Yönetmen Gary Rose


Filmin başrollerinde usta oyuncu William H. Macy, "spiderman" serisinden de tanıdığımız Tobey Maguire, "dumb & dumber" filminden tanıdığımız Jeff Daniels ve "face off" filminden tanıdığımız Joan Allen var. Sinemanın klasikleri ve sinemaseverlerin de arşivlerine çoktan girmiş bu filmi kesinlikle tavsiye ediyorum.





IMDB linki için tıklayınız


Filmin fragmanı için tıklayınız


Fiona Apple - Accross the Universe (filmin soundtracki)

Related Posts with Thumbnails