Cuma, Aralık 31

Yeopgijeogin Geunyeo / My Sassy Girl / Benim Hırçın Sevgilim (2001)



Kore sinemasının güzel örneklerinden birini izlemek istiyorsanız "benim hırçın sevgilim" tam size göre. Ho-sik Kim'in aynı adlı romanından uyarlanan filmin yönetmenliğini Jae-young Kwak yapmış; Tae-hyun Cha (Kyun-woo) ve Gianna Jun (Ji-hyun Jun) başrollerde oynamış.

Üniversite öğrencisi Kyun-woo bir gece metro istasyonunda evine gitmek üzere tren beklemekteyken; ayakta durmakta zorlanan, tren yoluna düşmek üzere olan bir kız görür. Bir anlık el çabukluğuyla kızı kurtarır. Trende türlü taşkınlıklar yaptıktan sonra düşüp sızan kızı metro banklarından birine taşıyan Woo tam yoluna devam edip metrodan çıkacak iken içi elvermez ve dönüp kızı sırtlanır ve yakındaki bir otele bırakır. Buraya kadar izlediklerimiz, aynı zamanda kaderin ağlarını ördüğü uzun metrajlı bir oyunun da ilk pasajlarıdır.


Ha, uzun metraj demişken filmimizin -hele ki diğer Kore sineması örnekleriyle karşılaştırıldığında- epey uzun olduğunu söyleyebilirim. 135 dk civarı süren film başlarda sizi biraz sıkabilir. Ama sabretmekte yarar var: sabrın sonu selamete filmin son 40 dakikalık kısmı da olayların bağlandığı, seyir zevki yüksek, duygu yüklü, "vay be" dedirten bir finale çıkmakta...

Ji-hyun Jin, çevresindeki insanlara kaba ve sert davranan, zamanda yolculuğun bir gün gerçekleşeceğine inanan, kendince içinde kendisinin de oynadığı aksiyon dolu fantastik kısa öyküler yazan, güldüğünde bile gözlerinden hüzün okunan güzel bir kız.
Kyun-woo ise, üniversitede okuyan, zeki fakat çalışmayı sevmeyen; gelecekte ne olmak ya da ne yapmak istediğine karar verememiş bir genç. Her ikisi de ailesiyle yaşamakta. Film boyunca, Kore (ve genellemek gerekirse uzakdoğu) kültüründen gelen aileye bağlılık ve saygı unsurlarını çok kez görüyoruz.



Film boyunca "iyilikten maraz doğar" dedirten oğlan tarafıyla, " asabiyiz ama bir sebebi var" tavırlı kız tarafının inişli çıkışlı ilişkilerini ve macera dolu anılarını izlerken buluyoruz kendimizi.İster istemez, evin yakışıklı oğluyla mektep okuyan beslemelik kız arasında birşeyler olmasını bekleyen ve "oldu bu iş" nidalarıyla sevinçler yaşayıp birbirine sarılan aynı evin hizmetçisi ve aşçısı tadında hisler içinde oluyoruz. Tamam daha fazla karikatürleştirmeyeyim filmi. Oysa ki bu film bir kader, kesişen yollar, anlayış, fedakarlık ve aşk filmi. Film yeni dünyada da dikkat çekmiş olmalı ki, her sevilen uzakdoğu filmine yapılageldiği üzere 2008'de bir Hollywood versiyonu çekilmiş. Aynı tadı vermiş mi?, izlemedim bilmiyorum ama sanmıyorum.


Kader sevdiğin insan için tesadüflerden bir köprü inşa etmektir.


Gökyüzü neden mavi biliyor musun ?
Ateş neden sıcak ?
Niçin 4 mevsim var ?
Ve sen neden burada doğdun ?

Hepsi benim için. Ben öyle istediğim için.




Ama bazen acılarımızı boşluğa savurmamız gerekir duyulmayacağını bile bile. Sessiz çığlıklar atmak lazım gerek. Sırf kendimizi rahatlatmak için. Denemek gerek bir şekilde en azından...



Ya da itiraf etmeliyiz duygularımızı, belki bir kağıda dökmeliyiz. En çok da kendimize anlatmak istercesine. Ve koymalıyız onları bir zaman kapsülüne belki gelecekteki kendimize ulaştırmak için. Sırlarımızı vermeliyiz yeri geldiğinde çıplak ve yalnız bir ağaca. Ve tekrar duymak için onları randevular vermeliyiz kendi kendimize o yalnız ağacın altında. Karşılaşacağımız "ben" artık yeni bir "ben" olacak ama...



Ve yaşamaya devam etmek istiyorsak, bizi durduran şeylerden kurtulmalıyız belki de. Onları dipsiz nehirlerin dibine atmalıyız.



..Ve kadere inanmalıyız belki.




IMDB linki için tıklayınız

Filmin fragmanı için tıklayınız

Cuma, Aralık 24

YASAK BOLGE

YASAK BÖLGE 9 - DISTRICT 9

Bu haftasonu 25.Aralık.Cumartesi ve 26.Aralık.Pazar günleri Hurriyet gazetesi ile birlikte DVD olarak veriliyor. Sitemizde yorumu yayınlanan filmi kaçırmayın.
Uzaylıları 9 köyden kovmuşlar.. 10.köye yerleştiriyorlar :)

Pazar, Aralık 19

Av Mevsimi (2010)



Sinekiyatri’de 2010 mahsulü Av Mevsimi’nin film yorumunu yapmak lazım geldi. Gösterime girer girmez 3.Aralık günü izledik. Yavuz Turgul senarist ve yönetmen koltuğunda. Başrollerde Cem Yılmaz, Şener Şen, Okan Yalabık, Melis Sözen ve Çetin Tekindor var.

Yorumlarımı satır satır yapmak istiyorum: Pragraflar arası sıra ve akıcılık sağlamak gerçekten zor iş. Arada kolayı seçmek lazım.

-Cem Yılmaz’ın filmdeki varlığı özellikle genç seyircilerin filme ilgisini arttırıyor. Gişede başarılı olması büyük ihtimaldir. Hayde isimli şarkı internet’te en çok izlenen videolar arasında girmiş.


-Yılmaz’ın oynadığı İdris rolü, filmdeki en baskın karakter. Kendini en çok izlettiren, lakabı gibi deli dolu bir adam vücut bulmuş. Bazı yerlerde abartı rol, örneğin duvara dayanıp yere yığıldığı an komik görünüyor. Yani adamımızın inandırıcılıktan uzak halleri de yok değil.

-Polisiye Türk Filmi’ne pek rastlamıyoruz. Bu açıdan baktığımızda eleştirmek yerine desteklemeye çalışmak daha doğru.. Ancak dünyadaki örneklere baktığımızda, polisiyenin hakkını vermediğini söylemek mümkün. Çünkü seyirci, filmin ortalarında bi yerde sonu tahmin edebiliyor.. En büyük beklenti, şaşırtıcı, zeka dolu bir gidişat ve son.. Fakat bunlardan eser yok neredeyse.. Polisiye hayranları büyük ihtimalle, çok kitap okumuş, çok film seyretmiş kişilerdir.. Öyle kolay kolay kül yutmazlar..



-Oturup 20-30 tane akla yatmayan, anlamsız ya da mantıksız gelen yer için soru hazırlamak mümkün. Mesela: Kapalı kapı, ne zaman açıldı? Cevaplarının olmadığı da çok aşikar.

-Ortaokul’da hocanın verdiği konuyla ilgili resim yapardık.. Kağıt üzerinde 23 Nisan’ı ne bileyim pazar yerini anlatırdık. Resmin bi yerine kocaman, 23 Nisan Kutlu Olsun, ya da bilmem ne pazaryeri yazısını kondururdum. Öğretmen kızardı: “Yazı yazma, çizimle, renkle anlat”… Şener Şen’in uzun uzun neler olduğunu anlattığı sahne bana böyle bir “kolaya kaçmayı” hatırlattı… Sadece bu değil ki, bi sürü var.



-Anlatım bi yerlerde uzuyor.. Sıkıcı bir hal alıyor.. Bazı kritik noktalar ise birden pat diye geçip gidiyor? Seyirci olarak, bu kadar kolay mı bu işler diye sormadan edemiyorsunuz? Detaylardan bahsetmek mümkün fakat sonunu baştan bilirseniz herhalde izleme zevkini tümden yitirirsiniz…

-Öğrendiğime göre, yazımı 6 yıl sürmüş senaryonun. İyi bir kadro ve takım çalışması ile zihinleri tırmalayan yerler bu kadar sürede düzeltilebilirdi diye düşünüyorum. Aceleye gelmiş gibi bir hal var oysa.

-Uzun lafın kısası, filme gittiğim için bir pişmanlığım yok, fakat iyi bir izleyiciyi, analitik düşünme yeteneği olan insanları Av Mevsimi’nin tatmin etmeyeceğini söylemek istiyorum.

Perşembe, Aralık 2

Illégal (2010)



Rus asıllı Tania’nın, oğlu ile beraber Belçika’ya sığınma talebi reddedilmiştir.
Ancak Tania, oğluna güvenli ve mutlu bir gelecek kurma hayali ile ülkeyi terk etmez.
Mafyadan satın aldığı sahte kimlikleri kullanarak Belçika'da kaçak ikamet etmeye başlarlar ve de 8 yıl boyunca yakalanmamayı başarırlar.

Tania kendi ülkesinde fransızca öğretmeni olduğu halde Brüksel’de temizlik isçisi olarak çalışıp hayatını sürdürmekte ve oğlunu okula gönderebilmektedir.
Bir gün korkulan şey başa gelir: Tania yakalanıp, üstelik 14 yaşındaki çocuğundan ayrı, hapishane benzeri bir göçmen-tutuklama merkezine kapatılır…
Hakkındaki resmi soruşturma sonuçlanana kadar bu merkezden dışarı çıkma hakkı yoktur…

Sınırdışı edilme tehdidi ile karşı karşıyadır, fakat diğer pek çoklari gibi O da ne pahasına olursa olsun, ülkedeki konumunu korumaya, ve oğluna kavuşmaya kararlıdır…









Anne Coesens. Belçikalı oyuncu, filmdeki rusça kısımları doğru bir telafuzla konuşabilmek için  5 ay boyunca iki tiyatrocu tarafından çalıştırılmış.




Bir haber programında konuyu tesadüfen izleyip etkilenerek, göçmen sorununa eğilmeye karar veren 1971 doğumlu Belçikalı yönetmen, Olivier Masset-Depasse’in ikinci uzun metrajlı filmi.
Fransa-Belçika-Lüksemburg ortak yapımı.
Süre : 1saat 35 dakika




Mayıs 2010’da Cannes film festivali, Quinzaine Des Realisateurs Bölümünde gösterilmeye hak kazanmış.
Tanıtım filmini buradan izleyebilirsiniz:
 http://www.illegal-lefilm.be/index.php

 
Bence iyi niyetli, samimi bir çalışma. Karikatürleştirme hatasına düşmemiş, oldukça gerçekçi olmayı başarmış…Herşeyden önce bir annenin çocuğuna kavuşma çabası var ve insanı yüreğinden yakalıyor.

Dar açılı, yakın çekimler, kapalı mekanlar, çaresizlik, yağmurlu ve puslu hava (Belçika klasiği), donuk renkler ile… ve konusu itibariyle, doğal olarak iç sıkıntısı yaratan bir film.


Her sene bu ülkeye göçmek için uzun ve yorucu resmi işlemlerle boğuşan -örneğin Emirdağlı- vatandaşlarımıza, toplu seanslar halinde gösterilmesi, kritik adımı atmadan önce son birkez daha düşünmeleri açısından oldukça faydalı olurdu.
-*-

Yönetmen Olivier Masset-Depasse, bir röportajında filmi hakkında şunları ifade ediyor [1] :

Ben Tania’yı değil, fakat insan haklarına saygılı olması beklenen ama hiç de öyle olmayan ülkelerimizdeki,  göçmen-tutuklama merkezlerini illegal görüyorum. Sistemin kendisi illegaldir. Bu merkezlerde tutulan mültecilerin büyük bir çoğunluğu, açlıktan, diktatörlükten, ya da savaştan kaçarak aşırı tehlikeli, ve zor bir yolculuk sonucu bize ulaştığında, biz de onları hapishaneye atarak karşılıyoruz. Onlara adi suçlular gibi davranıyoruz.

Pek çok film bu insanların bize kadar ulaşabilmek için nelere göğüs gerebildiklerini işledi. Ben ise, ülkelerine dönsünler diye, BIZIM onları nelere dayanmak zorunda bıraktığımızı göstermek istedim.

Birgün evime sadece 15 km mesafede, böyle bir tutuklu merkezi olduğunu öğrendiğimde, konu hakkında daha çok şey bilmek istedim. Bir gazeteci ve bir insan hakları yasal danışmanı yardımı ile göçmenler, göçmen yakınları, polis ve gardiyanlarla pekçok görüşme yaptık. Bir tutuklu-merkezine girip incelemeler yapmayı başardık. Ayrıca gerçek bir sınır-dışı edilme operasyonuna tanık olmama izin verildi. Filmde gördüklerimizin tümü gerçek hayatta mutlaka meydana gelmiş şeyler. Ayrıca, polis ve gardiyanların da sistemin kurbanları olduklarını göstermeye çalıştım.


Filmin bir yerinde tutuklu-merkezinin personelinden bir kadın (tüm iyi niyetiyle) şu soruyu soruyor:

- değer mi??  bu kadar pisliğe, sıkıntıya değer mi? ülkene geri dönmen gerçekten bu kadar mı zor?


bu soruya filmde yanıt verilmiyor fakat aşağıdaki paragraflar, açıklamalar yönünde atılmış bir ilk-adım gibi :

" Güney Afrika'da klasik apartheit biterken, dünya ölçüsünde bir apartheit sistemi kurulmuş bulunuyor. Yeryüzünün beyazları, Amerika, Avrupa, Japonya, Avustralya gibi ülkelerin ulusları, yeryüzünün siyahlarını, 'üçüncü dünya' denilen rezervuara hapsediyor [2].


Amerika, çin seddi benzeri yüksek teknolojili duvarlar örüyor Meksika'nın kuzeyine,... benzerini Avrupa başka biçimlerde Asya'nın batısına ve Afrika'nın kuzeyine yapıyor.


[...] Örülen duvarlar, beyazların etrafına değil, siyahların etrafına örülmektedir, ama siyahlar öylesine büyük ve çoktur ki, ilk bakışta bu görülememektedir. Bu rezervuar koskoca bir hapishanedir ve oradan artık kimsenin kaçmasına müsaade edilmemektedir.
Kaçmaya kalkanlar, ya hapishane yapılmış adadan kaçmaya kalkanlar gibi, nehirlerde ve denizlerde boğulmakta, balıklara yem olmakta, dağlarda donmakta ya da duvarlara takılıp kalmaktadır. [...]
Batı uygarlığı, bir yandan globalleşir ve globalleşmeden söz ederken, sermaye, kàrlar ve mallar hiç sınır tanımadan dünyanın her yerine kolaylıkla geçebilirken, iş gücünün ve insanların serbest dolaşımının önüne koyulan ulusal devletin sınırlarının akıl ve insanlık dışılığını gizlemek için, çok kültürlülük ya da etniklik diye yalan uyduruyor. [2]"




Not: Ilgilenenler için aynı temada başka filmler ‘Cennet Batıda’ ve 'Lorna'nın Sessizliği' sinekiyatri sayfalarında tanıtılmıştı.

Yine, sorunun ABD’de yaşanan bir kesiti ‘The Visitor’ isimli filmde oldukça sade ve başarılı bir şekilde işlenmiş. (http://www.imdb.com/title/tt0857191/)

Göçmen sorununun ekonomik ve politik boyutları ile ilgili uzman yorumları aşağıdaki sayfada bulunabilir (fransizca):
http://www.illegal-lefilm.fr/category/paroles-experts

[2]: D. Küçükaydın, Denemeler, Köksüz Yayınlar, sayfa34-35.



Pazar, Kasım 14

Skyline / Yukarıdaki Tehlike (2010)



13 Kasım 2010 Cumartesi.
Dünya günlüğünden..


Bu kez güncel bir filmle, sıcağı sıcağına karşınızdayız. Popüler bir sinema alt kültürü olarak bilim kurgu ile gerilimin bir araya geldiği filmler -hele ki güzel prodüksiyonlarsa- ilgimi çekmiştir hep. Sizlere Skyline (Yukarıdaki Tehlike) filmini fazla da "spoiler" vermemeye gayret ederek tanıtmaya çalışacağım.

Uygarlığımız, yaşadığımız Dünya'yı keşfettikçe onun da içinde bulunduğu evrenin sınırlarını merak edegelmiştir hep. Teknolojik gelişmemize paralel olarak, bu merak "acaba bizim yaşadığımıza benzer başka yaşanabilir dünyalar da var mı?" noktasından hareketle, evrende zeki başka yaşam formlarını arayışa itmiştir. Bunu da gayet barışçıl ve saf bir tavırla, uzayın her noktasına yine teknolojimizin el verdiği ölçüde radyo sinyalleri göndererek başta Nasa ® aracılığıyla yıllardır yapıyoruz. Bu yayınlar, medeniyetimize ait belli başlı her dilde yapılmakta. Evrensel olabileceğini düşündüğümüz her sembolü içermekte... Yalnız unuttuğumuz bir şey var. Yaşam sürdüğü dünyayı her geçen gün kirleten, katleden, kendisinden başka yaşam formlarına saygısızca yaşama hakkı tanımayan biz insanoğlu değil miyiz? Ve bunu da, bu dünya üzerindeki tek akıllı yaşam formu bizleriz diyerek yapmıyor muyuz? Peki, bizden çok daha teknolojik veya bizim anlayamayacağımız bir kavrayış noktasına erişmiş ve daha zeki başka yaşam formları varsa; bu komik iletişim kurma çabamız acaba bize zarar verebilir mi?



Filmimiz işte bu noktadan hareket ediyor ve geçtiğimiz aylarda çok ses getiren ve medyada yer bulan İngiliz fizikçi ve evrenbilimci Stefan Hawkins'in

Dünya dışı yaşam formları bizden çok zeki olabilir ve tehdit oluşturabilir. Eğer uzaylılar bizi ziyaret ederse, bence netice yerliler için sonucu hiç de iyi olmayan Kristof Kolomb'un Amerika'yı keşfini andıracak. Kavrayamayacağımız biçimlerde hayat ve zeka olabileceğinden kuşkulanıyorum

sözlerini doğrularcasına ilerliyor.



Skyline bir "uzaylı istilası" filmi. Ana tema daha önceki yapılmış filmlerle benzerlik gösterse de bence diğerlerinden ayıran farklı bir yanı var: kesinlikle daha gerçekçi, daha fantastik ve daha ürkütücü. Ansızın büyük bir koloni şeklinde semalarda beliren uzay gemileri, parlak, mavi ve hareketli bir ışınla şehirleri hedef alıyor ve yer ile gemiler arasında oluşturulan bu ışık koridorunda insanlıkla temas kuruyor. Amaç, tüm insanları toplamak!.. Mavi, parlak ve cezbedici ışına belli bir süreden fazla bakanlar büyülenmiş gibi hareketsiz kalıyorlar, vücutlarında birtakım değişiklikler oluyor ve gözleri bu ışığın etkisiyle korkutucu bir hal alıyor. Yaşam gerçekliğinden kopan insanları ise toplayıcı yaratıklar bir vajinaya benzer ağızlarıyla yutuyor ve ana gemiye götürüyor.





Bu bir anda gelen tehdit üzerine insanlar ise ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Perdeleri kapatarak bu cezbedici ışından korunmaya çalışmak geçici bir çözüm olarak ilk yaptıkları. Ancak daha fazlasına ihtiyaçları var. Saklanmak ya da kaçmak bir çözüm olabilir mi? Sanmıyorum. Ya savaşmak?..


Modern savaş uçaklarıyla bir noktaya kadar mümkün elbet. Ancak karşınızdaki yakaladığı insanların beyinlerini kullanarak rejenerasyon yeteneğine sahip ölümsüz yaratıklar.



Filmde, daha önce izlediğimiz bilim kurgu filmlerinle benzeşmeler de oldukça fazla. Ahtapot gibi kolları ve duyargaları olan, her yöne ani olarak çok hızlı hareket edebilen yaratıklar Matrix' deki "sentinel" lere çok benziyor. Yine, kaçırılan ve vücutları ele geçirilen insanlar Matrix'teki gibi organik yapılarla bağlanmış durumda. Matrix'de vücut ısıları bir enerji kaynağı bir batarya gibi kullanılan insanlar, Skyline'da uzaylı yaratık üreten bir doğum makinesinde oluşturulan yeni uzaylılara beyin olarak kullanılmak üzere organik bir yedek parça vazifesi görmekteler.

Bir apartman boyu büyüklüğünde olan devasa yaratıklar ise bizlere Stefan King'in romanından uyarlanan Frank Darabont'un yönettiği "Sis" filminin final sahnesinde gördüğümüz yaratığı anımsatıyor. Tüm bu benzerlikler sanırım tesadüfi değildir. Daha önce izleyicide oluşan algının sürekliliğini sağlamak adına ve uzaylı istilası alt kategorisinde analoji kurulması açısından bilerek tasarlanmış ayrıntılar gibi geliyor bana.

Her "insanoğlunun zorluklarla baş etme ve var olma mücadelesi" temalı filmde olduğu gibi ziyaretçilerimiz düşünmüşler düşünmüşler ve istilayı gerçekleştirmek için yine Amerika Birleşik Devletleri'ni seçmişler. Filmin sonlarına doğru yıkılmamış ve dimdik ayakta gördüğümüz özgürlük heykeli artık içimizi bayıltan bir klişe durumunda yine. Yine tüm dünyadaki durumu gösterirken İngiltere'deki yeni sembol "London Eye" da gösterilmekte...

Filmdeki görsel sahneler gerçekten etkileyici. Universal Stüdyo'larında prodüksiyonu gerçekleşen filmimiz için yüklü bir bütçe harcanmış. Makyaj açısından da iyi çalışılmış sahneler çoğunlukta. İzleyici yorumları ise gösterimin ilk iki günü için pek tatmin edici görünmüyor. Benim yorumum ise türünün en güzel örneklerinden biri olduğu yönünde. Bilimkurgu hayranları için kaçırılmaması gereken bir film. Ancak sinemada izlenmesi şart. Evde aynı tadı vereceğini sanmıyorum.



Film, her "eğer başarılı olursa devamını da çekeriz" mantığıyla çekilen filmde olduğu gibi sonunda ikinci bölümü adresleyerek bitiyor. Ancak bir yandan da, daha ilki çekilirken bu filmin ikileme ya da üçleme şeklinde izleyiciye sunulacağı anlamında yanıltıcı olmayan tüyolar veriyor. Başrollerde ise pek de tanınmamış oyuncular var: Eric Balfour, Scottie Thompson, Brittany Daniel, Crystal Reed, Neil Hopkins.


Filmi izlemek isteyen, hatta geleceği günü bekleyen sinemaseverler için küçük bir de uyarı yapmak lazım sanırım. Film 12 Kasım 2010 da vizyona girdi. Ancak, Amerika zaman metrik gösteriminde ay/gün/yıl şeklinde bir sıralama olduğu için filmi 11 Aralık 2010'da gösterime girecek sanan izleyiciler olabilir. Yanılmayın. Gidin izleyin. Pişman olmazsınız.

IMDB linki için tıklayınız
Filmin fragmanı için tıklayınız

Salı, Ekim 26

Bin Jip / 3 - Iron / Boş Ev (2004)



Sun-Hwa (Seung-yeon Lee) motorsikletiyle sokaklarda dolaşan ve evlerin kapılarına fast food yiyeceklere ait reklam broşürleri asan, varlıklı bir genç. Garip bir huyu var: İçinde kimsenin olmadığını anladığı evlere gizlice girmek ve birkaç gününü o evde geçirmek. Gün boyu astığı broşürler, eğer evde yaşayan birileri varsa kapı açıldığında yerlerinde olmuyorlar. Ancak, astığı yerde duran broşürler ise Sun - Hwa'nın beklediği şeyi müjdeliyor: Boş Ev.



"HEPİMİZ KİLİTLERİMİZİ AÇACAK KİŞİYİ BEKLEYEN BİRER BOŞ EVİZ"

Amacı hırsızlık yapmak veya sapıklık yapmak değil. Her seferinde yeni bir hayata ortak olmak istiyor, en azından bir süreliğine. Evin bir ferdi gibi yaşıyor, buzdolabından yiyecekleri çıkartıp yemekler hazırlıyor, banyo yapıyor, evde yaşayanların kirli çamaşırlarını yıkıyor, çiçeklere su veriyor, etrafı toparlıyor, bir evde ne yapılabiliyorsa onları yapıyor. Ev ahalisinin resimlerine bakıp onları tanımaya çalışıyor, ve mutlaka bulunduğu yerde fotoğraf çekiliyor. Bastığı her deklanşör, ödünç olarak ortak olduğu yaşamların bir kanıtı, bir kaydı adeta. Çok da becerikli. Evde çalışmayan bir alet, cihaz ne varsa tamir ediyor. Kendince bir teşekkür, bir hatıra bırakıyor evin gerçek sahiplerine.



Son girdiği evde ise başına gelen beklenmedik şey onu garip ve sonu aşk dolu bir oyuna çekiyor. Boş zannettiği evde kocasından fiziksel ve duygusal şiddet gören bir kadın var. Hee Jae (Hyun-kyoon Lee). Her zaman temkinli olan ve kendini gizleyen adamımız, fark etmediği evin hanımı tarafından izleniyor. Kocasının Hee Jae'ye yaptığı hakaretlere dayanamayıp, bahçedeki mini golf oyun sahasında yaptığı atışların yönünü değiştirip kocasını hedefliyor ve kadını bu işkence gibi yaşamdan kurtarıyor, özgür bırakıyor. Onlar artık beraberce Boş Ev'ler arayan bir ikili.






Birbirlerinin yaralarını saran, konuşmadan anlaşan, birbirlerini bütünleyen, biri diğeri için yaşama sebebi olan bir ikili...



Boş Ev, ünlü yönetmen Kim-ki Duk'un en önemli başyapıtlarından biri. Lirik bir masal gibi, şatafatsız bir şölen gibi, büyüleyen, düşündüren, yaşamdan sizi bir buçuk saatliğine alan film. Başrol oyuncularının hiç konuşmadığı, alt yazıların neredeyse olmadığı, her gün yaşanılan evlerde geçen, duyguların alabildiğine güzel bir görsellikle anlatıldığı harika bir film.



Kim - ki Duk, gerçeklik ile rüyayı ve hayali iç içe kullanmayı çok seven bir yönetmen. Hemen her filminde tamamen gerçek, sıradan, kanlı canlı yaşayan karakterleri ele alıyor, ancak izlediklerinizin bir rüya veya hayal olup olmadığına emin olamadığınız bir finalle bize veda ediyor... Birbiriyle kucaklaşmış iki sevgili bir baskülde ağırlıksızlar.



Sahi, aşk kaç kilo çeker?
Ya hayaller ?



"İÇİNDE YAŞADIĞIMIZ DÜNYANIN GERÇEK Mİ HAYAL Mİ OLDUĞUNU SÖYLEMEK ÇOK ZOR..."

Filmin müziği ise muhteşem. Fas asıllı Belçika'lı şarkıcı Natacha Atlas'ın eşsiz yorumuyla "Gafsa" film boyunca birçok sahnede karşımızda. Bir müzik bir filmle bu kadar mı özdeşleşebilir? Mutlaka dinlemelisiniz.

Filmin IMDB linki için tıklayınız
Filmin fragmanı için tıklayınız

Pazartesi, Ekim 25

YASAK MEYVE (Kielletty hedelmä - Forbidden Fruit)

Yapım: 2009 ~ Finlandiya, İsveç

Tür:      Dram
Yönetmen: Dome Karukoski
Oyuncular: Amanda Pilke, Jarkko Niemi, Joel Mäkinen, Malla Malmivaara, Marjut Maristo, Olavi Uusivirta
Senaryo:    Aleksi Bardy



Bazı filmleri anlamak ve sıkılmadan izlemek o konuda yaşanmışlık gerektirir. Eğer o çeşit filmlerde kendinizden bir şeyler bulamazsanız sonunu beklemeden kapatır, onca emeği tarihin derinliklerine gömer gidersiniz. "Yasak Meyve" de bu çeşit filmlerden bence. Aslında konusu hem çok basit hem de çok derin. Bir çoklarınız "the village" filmini hatırlar. Hani şu kendilerini teknolojiden ve değişimden uzak tutmak isteyenlerin kurduğu izole köyü anlatan film. "Yasak meyve" de bu seriden bir film aslında. Ama iki film arasında çok derin bir "anlam" farkı var. Bir de "hayatın renkleri" isminde bir film vardır, siyah-beyaz başlayan ama "renkli" biten. Konusu biraz da buna benziyor "Yasak Meyve"'nin. Ama yine de çok derin farklar var iki film arasında.

Finlandiya'da bir tarikat varmış, incili harfi harfine yaşamak isteyen. Bu tarikatta yetişkinler her şeyi kabullenmiş bir şekilde huzur içinde yaşarlarken her zaman olduğu gibi gençlerden meraklı olanlar rahat durmazlarmış.

Maria ve Raakel de bu meraklı haylazlardan ikisi. Film bu iki meraklı kızın başından geçenleri anlatıyor.


Bazen düşünüyorum da acaba yorumlar filmi izledikten sonra mı okunmalı yoksa önce mi? Aslında her yorum film izlendikten sonra bir daha okunmalı bence. Ancak o zaman anlaşılır yorumlayan kişinin gerçekte ifade etmeye çalıştığı şey.


Filmin sonu çok şaşırtıcı gibi görünse de aslında çok düşündürücü. Kimin daha cesur olduğu üzerine düşünmeye sevk ediyor insanı. Özellikle son göz yaşı çok derin anlamlarla süzülüyor yanaktan.




Filme dair çok az ipucu verdiğim satırların ardından filmden birkaç alıntı:

-Hepimizin sevdiği biri O. Bizden daha fazla test ediliyor,

-Onun koruyucu meleği ol. Yolunu kaybetmiş bir koyunun sürüye dönmesini sağla,

-Her öpüşmenin sonu seks değildir,

-İnsanın yalnız ekmekle yaşayamayacağını söyledi İsa,

-Başkalarının sahip olduklarına asla imrenme,

-Şeytanın çok bulunduğu yerde yaşamak çok tehlikelidir,

-Bir gölgeyim, bir başka dünyadan çekilmiş 3 boyutlu bir resim. Aslında burada değilim,

-Tüm günahlarınız yüce İsa'nın kanı adına affedilecektir,

-Sen şeytanın içinde olmadığını düşünüyorsun, bu nedenle en kolay seni ele geçirecektir,

-Ateş var ve Su. Birlikte külleri ortaya çıkarırlar. Ateş de iyidir su da ama kül hiçbir şeydir.

-Tüm günahlarınız yüce İsa'nın kanı adına affedilecek,

-Öz çocuğumun cehennemde yanacak olmasını bilmek berbat bir hismiş.



Bir işe nasıl başlarsanız öyle gider. Hayat da öyledir.


Raakel yeni hayatında mutlu olabilir mi?


Zincirleri kırmak acaba daha mutlu olmak için mi, yoksa daha özgür olmak için midir?



not: BU YAZIYI SiTE OKURLARIMIZDAN BiR DOSTUMUZ BiZiMLE PAYLASTI.















Cuma, Ekim 22

Eden is West / Cennet Batida (2009)


Yunan asıllı Fransız yönetmen Costa Gavras’ın 2009’de çektiği son filmi Eden is West adını taşıyor.. 2010 yılında sinemalarda gösterildi, Eylül ayında da Cennet Batı’da ismiyle DVD’si yayınlandı..

Costa Gavras çektiği politik filmlerle tanınıyormuş.. Henüz ilk filmini seyrettim.

Başrolde, Serseri Mayınlar’ın bize tanıştırdığı Riccardo Scamarcio var.. Elias’ı oynuyor.. Film Elias’ın uzun yol hikayesini anlatıyor:

Deniz’in ortasında küçük bir teknede onlarca kişi. Nereli olduklarını anlayamıyoruz ama, Pakistanlı, Filistinli ya da Lübnanlı’lar diye tahmin ediyoruz. Elias içlerinde kolayca ayırt ediliyor. Fazlaca yakışıklı.

Teknede gelen talimat üzerinde pasaportlar, kimlikler yırtılıp denize atılıyor. Az sonra da gemi diyebileceğimiz daha büyük bir deniz taşıtına geçiyorlar.. Bu sefer sayıları yüzlere ulaşıyor.. Belli ki doğudan gelip batıya giden Avrupa’da bir ülkeye iltica etmek isteyen, daha iyi bir yaşam ve iş bulma ümidiyle hayatını riske atmış, geçmişini uzaklarda bırakmış insanlar.


Elias tipiyle olduğu gibi uyanıklığı ve ataklığı ile de diğerlerinden ayrılıyor.. Mesela bir yıl boyunca Fransızca çalışmış. İyi-kötü konuşuyor. Yanındaki adam ise yan gelip yatmış, Elias’a yakınıyor: Nasıl benden çok daha iyi konuşuyorsun?

Gecenin bir vakti gemi kaptanı sahil güvenlik botunun geldiğini dürbünle görür.. Mürettebat anında gemiyi terkeder.. Elias yakalanmamak için üzerindeki elbiselerin bir kısmını çıkarıp denize atlar.. Yüzme bilen birkaç kişi daha peşinden gider.. Ama çoğunluk mülteci gemidedir, yakalanır..

Ertesi sabah kıyıya, kumsala baygın bir şekilde don gömlek kıyafeti ile vurmuştur. Uyandığında kulağına gelen sesler bir tatil beldesinde olduğunu düşündürtüyor. Nitekim tesadüf bu ya, büyükçe bir turistik tatil köyüne düşmüştür.. Hem de çıplaklar kampı olan bir yer.

Kıyafet konusunun sorun olmaması ne kadar iyi diye düşünüyoruz.. Üzerindeki iki parça örtüyü çıkarıp direkt ortama uyum sağlıyor bizimkisi. Hatta çıplak halde denizin içinde voleybol oynayan kadınlardan davet bile alıyor.. İki dakika geçmeden..

Şimdi buraya kadar olan bölümü özetleyelim: Çünkü filmin başlangıç bölümü ismini açıklamak için yeterli.. Çok film izledim, film bitti, bu filmin ismi niye buydu diyip bulamadık.. Ama Eden is West öyle değil. Sırrını çabuk veriyor: Elias doğudan gelmiş. Batı’ya Avrupa’ya kaçak olarak gitmekte.. Cennet diye düşündüğü yere ulaşmak istiyor ve gerçekten denizden karaya çıktığı yer Eden isimli bir tatil köyü ve cennet ismiyle kendini nitelendiren bir yer.. Çıplak turistler var. Yediğin önünde yemediğin arkanda şeklinde bir bolluk ve lüks .. vs.. Komik bir metafor olmalı bütün bunlar.

Elias’ın düştüğü Cennet’te büyük yol macerası başlıyor.. Çıplaklar kampı kendini pek de rahat hissedeceği bir yer olmadığı için hemen üzerine bi elbise buluyor. Personelin elbisesini çalıyor.. Üzerinde Eden Club yazdığı için otel personeli ve misafirler kendisinden bi sürü iş yapmasını istiyor.. Bir süre yakalanmamak adına kendisine ne işe veriliyorsa yapıyor. Hatta bir turistin tuvalet temizliği talebini bile geri çeviremiyor.. Ağzına kadar pislikle dolu klozete kolunu sokuyor.

Bütün bunlar olurken tatil köyüne kaçak göçmenlerin ulaşmış olabileceğini düşünen görevliler her yeri arıyorlar.. Aramaya katılan otelin erkek müdürü kuytu bir köşede sıkıştırdığı Elias’ı dudaklarından öper, taciz eder. Onun bir kaçak olabileceğinden şimdilik hiç şüphelenmez.


Ertesi gün gemiden atlayıp boğulan iki mülteci bulunur kumsalda.. Bu sırada turistin biri cep telefonuyla canlı yayın yapmaktadır arkadaşına.. Şu anda bunlar oluyor diye heyecanla, soğukkanlılıkla cesetlerin görüntülerini çekiyor.

Elias bir ara yakın arkadaşının da yakalanışına tanık olur ama hiçbirşey yapamaz.. Eli kolu bağlıdır.

Alman kadın turist bizim adamdan otel personeli olarak yardım alırken, odada bir elektrik oluşur.. Elias’ı sahiplenir. Ondan faydalanır.. Kısa süre içinde uzun süre birarada olamayacaklarını ikisi de anlar.. Yolların ayrılması gerekmektedir. Halbuki Elias, Hamburg’a birlikte gidelim dense, dünden razıdır.

Filmin kritik yerlerinden birisi otelde gösteri yapmaya gelen sihirbaz ile Elias’ın tanışmasıdır.. Elias’a bir gecelik performansında iki küçük rol verir.. İşleri bittiğinde kartvizitini uzatır.. “Paris’e gelirsen beni gör” der..

Elias’ın artık bir hedefi vardır.. Paris’e gitmek.. Otelden ayrılmak zorunda kaldığında belki binlerce kilometre sürecek yola koyulur Alman kadından gizlice aldığı paralarla.. Daha dakika bir yolda üçkağıtçının tekine kaptırır parasını.. Böyle yol boyunca bir sürü erkek – kadın Elias’ı kandırır ya da ondan faydalanır.. Alman kamyon şoförleri, Yunanlı zengin ve agresif çift, Rum bir kadın... Bir dolu komik ve heyecanlı macera geçer başından.. En son Paris’e ulaşır.. Sihirbazı zor bela bulur.. Sihirbaz onu tanımaz: Sen kimsin der? Bizimki, “Paris’e gelirsen beni gör demiştin? Gelen cevap doğru ama kahredicidir: “Bravo, ikisini de başardın.. Geldin ve beni gördün”... Elias’a bir sihirli değnek verir ve çekip gider arabasıyla.. Elias’ın değneği bir işe yarayacak mı? Filmi izleyince görürsünüzJ

Gavras’ın kaçak göçmen sorununa diğer filmlerden farklı bir bakış getirdiği kesin.. Bence mizah dramatik, acıklı konularda bile etkili bir anlatım sanatı.. Sonuçta bana göre yönetmen meramını fazlasıyla anlatmış: Avrupalılar bir yandan nefret ederken göçmenlerden bir yandan da onların etinden ve sütünden olabildiğine faydalanıyorlar. Göçmenler ise daha iyi bir hayat ümidiyle düştükleri yolda büyük oranda hayal kırıklığına uğruyorlar.. Yönetmenin kendisi de Fransa’ya vakti zamanında göç etmiş...

Elias’ın nereye gideceğini ve ne yapacağını bilmemesi ilginç bir durum.. Otelde karşılaştığı sihirbazın bir sözü nedeni ile Paris’e gitmek için elinden gelen herşeyi yapması ilginç.

Birçok sahnede, arka planda film çekimi yapıldığını gözümüze sokan dev mikrofonların, film ekibinin ne işe yaradığını henüz anlayabilmiş değilim..

Modernleşen hayatın insanları yalnızlaştırdığına dair izler de görüyoruz filmde.. Kadın cep telefonu ile konuşuyor çok meşgul.. Sürdüğü bebek arabasındaki çocuğunun önünde ise bir dvd player... Çizgi film izliyor.. O da kendi dünyasında.

Filmin biçok sahnesinin çekildiği yer bir Yunan adası.. Ama filmde bahsi geçmiyor bu mekanın..

Benim için en komik sahnelerden biri, Elias tuvaletten çıkarken para vermeye niyetinin olmadığını anlayan görevli kadın, para dolu tabağı uzatır.. Elias bozuklukları almaya çalışır.. Sonra kovalanır.. Bi diğer sahnede de kendine ceket beğenir lokantanın askılığından.. Dolaşırken yolda, müzisyenlerden biri farkeder, kendi ceketi olduğunu.. Kovalamaca başlar. Biraz Charlie Chaplin kokan sahneler tabi..

Cennet Batıda, Im Juli’yi anımsattı.. Yol hikayesi olması bakımından.. 150 dakika sürmesine rağmen oldukça akıcı, kolay izlenebilen, eğlenceli bir film.. İyisiyle ve kötüsüyle hayatın yaşamaya değer olduğunu da söylüyor.. Amelie gibi, “kendini iyi hisset” film kategorisine de sokabiliriz.

Cuma, Ekim 15

Taxi Driver / Taksi Soforu (1976)


Birçok sinamaseverin en iyi ilk 100 filmi listesinde üst sıralarda bulunduğuna inandığım, 1976 senesine ait bir yapıt... Yönetmen Martin Scorsese ve Robert DeNiro lokomotif konumdalar... Eşlik edenler : Jodie Foster, Harvey Keitel ve Mavi Ay’dan tanıdığımız Cybill Shepherd..



Scorsese özellikle suç ve suçun kökeni ile ilgili filmler üzerinde çalışmış.. En son izlediğim Departed (Köstebek) yine aynı konu üzerine, meşhur bir film. Suç makinesi haline nasıl gelinir? Bunda devletin ve toplumun rolü nedir...? Sorularına cevap niteliğinde filmler diyebiliriz.. Ayrıca psikolojik problemli insanları da Scorsese filmlerinde çokça görüyoruz.

İnsanın kafasına kazınan o kadar çok replik var ki... Yıllardır unutulmamış / unutulmayacak.


Are you talking to me? DeNiro ayna karşısında bu repliği doğaçlama yapmış. Senaryoda bu söz yok. DeNiro rolüne mental ve fiziksel olarak hazırlandığını belli ediyor. Akıl hastalıkları konusunda bilgi toplamış. Taksicilik yapmış. Vücut çalışmış.

Jodie Foster filmde oynadığı rolle aynı yaşta. Leon’daki Matilda’yı andırıyor durumu..



Zindan Adası gibi, filmin sonunda bariz bir netlik yok.. İnsan ister istemez Travis’in hayalleri mi? Yoksa gerçek mi bunlar diye düşünüyor..

En önemli tema bana göre “yalnızlık”... Yalnız insan merdivendir, hiçbir yere ulaşmayan... İstanbul’da mesela İstiklal’de yürüyorsun.. Kalabalığın içinde.. Tanımadığın insanlar.. Yalnızsan daha bir ağır geliyor.. Halbuki orada bulunma sebebin insanların arasına karışmaktır. Bi de yalnızlığın bir hali daha var: Teoride etrafında çok insan var.. Fakat pratikte yalnızsın. Öyle hissediyorsun.. Kocaman şehirlerde yalnız insanlar, milyonların içinde binlerce... Gece yalnız uyursun ekran karşısında.. Bir ses olsun istersin evde.. Televizyonu açık bırakıp yatarsın..

Travis rolünde Robert DeNiro genç yaşına rağmen çok başarılı... Travis karakteri senaryo ve oyunculuk anlamında çok inandırıcı...

Vietnam savaşından yeni dönen Travis uykusuzluk hastalığına çözümü geceleri taksi şoförlüğü yapmakta arar. New York’un en belalı yerlerinde çalışır.. Uyuşturucu satıcıları, gangasterler, fahişelerle dolu bir bölge. Seçim kampanyasında başkan adayı Paladin için çalışan Beatsy ile tanışır.. Onunla tanışması da pek normal değildir.. Bir süre takip eder çalıştığı yerin etrafında.. Sonra yanına gider.. İkna eder güzel kadını... Çay – kahve içtikten sonra, bir sonraki buluşmada sinemaya gidilecektir. Yanlış bir film seçimi herşeyi berbat eder. Travis bir sonraki görüşmeleri için telefonda Beatsy’i çok arar.. Başarılı olamaz. Yönetmenin dediğine göre en kritik sahne budur.. Kamera Travis’ten koridor’a, boşluğa döner. Issız Adam’ı andıran bir sahne..

Beatsy’den artık geriye öfke kalmıştır.. Öfkesini aday Paladin’e yöneltir... Beceremez.. Toplum için bişeyler yapmak zorunda hisseder kendini.. Iris'i kurtaracaktır.. Kadın satıcılarıyla mücadele etmeye karar verir.. Daha kolay bir hedef sonuçta.. Ama ortalık kan gölüne döner.... Kendince yağmur rolü üstleniyor.. Yağınca bütün pislikleri temizleyen bir yağmur..


Taxi Driver sürükleyici bir klasik film.. İçimizdeki ve etrafımızdaki Travis’leri farketmemizi, düşünmemizi sağlıyor. Tek başına Robert DeNiro için bile izlenebilir.

Çarşamba, Ekim 13

House of Fools / La Maison de Fous / Dom Durakov / Deliler Evi (2002)



Rusya - Çeçenistan sınırında bir akıl hastanesi. Tüm hastalar hastanenin hemen yakınlarından geçen treni bekliyorlar. Sanki ilk kez görüyormuşçasına merakla, umutla ve saygıyla bakıyorlar trene pencereden... Tren, hastalara uyumadan önce iyi geceler öpücüğünü veriyor her gece. Bu tren, izole yaşamlarında onların kendilerini yaşıyor hissettiren tek şey ve dış dünyayla kurdukları tek bağ. Her birinin gözleri, trene bakarken hayallerinde beliren ve yaşama sevincini oluşturan umutla parlıyor, yüzleri ise aydınlanıyor.



Hoş bir Bryan Adams şarkısı eşliğinde trenin geçiş sahnesiyle başlıyor filmimiz.



Bryan Adams filmimizin konuk oyuncusu. Başrol oyuncusu Çeçen hasta Janna'nın (Zhanna - Yuliya Vysotskaya) sürekli hayallerinde karşımıza çıkıyor. Adams, Janna'nın Rusya'daki hayali nişanlısı.



Deliler Evi'nde kimler yok ki?
Akordeon çalarak kendisi gibi hasta arkadaşlarını sakinleştiren, onlara spor yaptıran, hayallerinde Bryan Adams'ın kendisine geldiğini ve sevgilisi olduğunu gördüğü Çeçen bir hasta,
Faşizm düşmanı, eski bir direnişçi kadın,
Bir cüce,
Şiirden hoşlanan ve şiirler yazıp içlerinden beğendiklerini sırtından hiç çıkarmadığı heybesinde saklayan bir şizofren,
Üzerinde onlarca askeri madalya ile dolaşan ve her sabah merdiven dayayarak çıktığı damın tepesinde ezan okuyan bir Çeçen,
Sürekli dua eden ve hiçbir şey yememekte direten bir başka müslüman,
Kendini kadın olarak kabul etmiş bir adam,
Ve birçoğu...



Rus - Çeçen savaşının patlak vermesiyle bir gün hastaların merakla ve umutla bekledikleri tren gelmez. Telefon ve telsiz hatlarının kesilmesinden savaşın çıktığını anlayan hastane personeli trenin artık geçmeyeceğini ve pencere önünde boşuna beklememelerini söyler.

"Bazen demir lokomotifler de yorulur"

Bir hastane dolusu savunmasız ve özürlü insan, bir sıcak savaşın içinde kendi kaderine terk edilmiştir.

Savaşın karanlık yüzü, anlamsızlığı filmde çok güzel işlenmiş. Rus yüzbaşının ağzından Tolstoy'un şu sözlerine yer verilmiş: "bir insan başka birini öldürünce neden mutlu olur? Mutlu olunacak ne var ki?". Her iki tarafın savaş sırasında öldürdükleri karşı tarafa ait cesetleri para karşılığı birbirlerini teslim ettikleri sahnede iki tarafın yüzbaşıları, Rus -Afgan savaşında aynı cephede savaştıklarını ve birbirlerini kurtardıklarını öğreniyorlar. Savaşı o an unutup çocuklar gibi gülüyorlar.




Savaşın sona ermesiyle, hastalar tekrar eski günlerine dönmek isteyecekler ve kendileri için bir hastaneden çok "yaşadıkları bir ev" olarak gördükleri yerde yaşamlarına kaldıkları yerden devam edeceklerdir.
Film boyunca, hastaların birbirleriyle olan ve belki çok anlamlandıramadığımız ilişkileri çok büyük bir ustalıkla ekrana taşınmış. Belki kendi hareketlerini kontrol edemeyen bu insancıklar söz konusu diğerleri olduğunda kollama, sahip çıkma dürtüsüyle hareket ediyorlar ve akıllılık ile delilik arasında belki de hiç var olmayan sınırı ortadan kaldırıyorlar.



Janna'nın söylediği şu replik ve oynandığı sahne için bile bu filmi tekrar izleyebilirim:
"Birileri bir yerlerde bizi sevdiği için hayatta olduğumuzu biliyor musun?"

Filmin yönetmeni Andrey Konchalovskiy konuyu çok güzel yakalayan çekimler kurgulamış. Janna'nın akordeounu eline alıp çaldığı sahnelerde, filmin genelinde kullanılan karanlık çekimin yerine güneşli, renkli ve parlak sahnelerin yer alması; sonra hayallerden gerçeğe dönüldüğünde tekrar eski halini dönmesi çok farklı bir anlatım katmış. Tıpkı güneşin bulutların arasına girdiği zaman, dünyayı daha koyu ve gerçekliğin tüm çıplaklığıyla görmemiz gibi. Yuliya Vysotskaya müthiş bir oyunculuk sergilemiş.


Andrey Konchalovskiy

IMDB linki için tıklayınız
Filmin fragmanı için tıklayınız

Cumartesi, Ekim 2

Le Silence De Lorna / Lorna's Silence / Lorna'nın Sessizliği (2008)


Lorna, kendisi gibi Arnavut sevgilisiyle evlenip Belçika'da yaşama ve bir cafe açma hayalleri olan genç bir kız. Hayalleri, gerçekleştirilmesi zor bir hedef onun için. Öncelikle Belçika vatandaşı olması gerek. Göçmen olmasını ve oturma belgesini almasını kolaylaştıracak bir yeteneği, eğitimi ya da mesleği yok. Bunu başarabilmek için yapabileceği tek şey sahte bir evlilik...




Bu konuda Fabio adında taksicilik yapan bir adam ve çetesiyle bir işbirliği yapan Lorna, Claudy adında Belçika vatandaşı bir eroinman ile düzmece bir evlilik yaşamaktadır. Claudy'ye para vererek gerçekleştirdiği bu evlilik ile Lorna'nın planı, Belçika vatandaşlığını aldıktan bir müddet sonra anlaşmalı bir şekilde boşanmak ve kendisi gibi Belçika vatandaşlığına geçmek isteyen Rus bir mafya babasıyla -bu sefer kendisi- para için evlenmektir. Bu sayede sevgilisi Sokol ile hep hayal ettikleri cafe için para biriktirebileceklerdir. Sokol'da bu konuda boş durmamakta ve kısa zamanda bol para getirecek tehlikeli işlere bulaşmaktadır (Almanya'da, nükleer bir reaktörde deneysel olarak bir müddet vakit geçirmek gibi...).




Fakat Lorna'nın bu anlaşmayı yaparken bilmediği bir şey vardır. Rus mafya lideriyle evlenebilmesi için ilk kocası Claudy'nin ölmesi gerekmektedir.

Lorna hayallerine bu kadar yaklaşmışken bu korkunç plana sadık kalabilecek midir?


Sessizliğini koruyabilecek midir?

Kendisine gün geçtikçe bağlanan, eroin bağımlılığından kurtulmak için parası dahil her şeyini güvenip kendisine emanet eden Claudy'ye sırtını çevirebilecek midir?



Lorna'nın iş yaptığı çetenin patronu Fabio'nun kesin kuralları vardır, hiçbir şeyi riske etmek istemez. Claudy'nin aşırı doz alarak ölmesini sağlayacaktır. Onun için "her keş günün birinde tekrar başlayacaktır" ve bu yolda aşırı dozdan ölmesi doğaldır...

Sessiz bir kabulleniş içindeki Lorna vicdanı ile baş başa kalarak Claudy için yapamadıklarını, içinde büyüttüğü hayali Claudy için yapmakta kararlıdır.



Kimilerine nefes almak kadar kolay olan ihanet, bazı hümanist bedenlerde aklı yitirten kabullenilemez bir acıya dönüşecektir.

Doğal tavırları ve yeteneğiyle Lorna karakterine hayat veren Arnavut oyuncu Arta Dobroshi'ye Claudy rolüyle Jeremie Renier eşlik ediyor.

Filmin hem yönetmenliğini hem de senaristliğini üstlenen Dardenne Kardeşler, Avrupa ülkelerinde vatandaşlık ve oturma / çalışma hakkı almaya çalışan binlerce insanın dramını ve çaresizlikten başvurdukları yolları gözler önüne serdiği bu filmiyle 2008 Cannes Film Festivali'nde "en iyi senaryo" ödülünü almışlar.



Jean-Pierre & Luc DARDENNE

IMDB linki için tıklayınız
Fragmanı izlemek için tıklayınız

Related Posts with Thumbnails