Pazartesi, Aralık 28

BIR ZAMANLAR BATIDA (1969)

Çoğu yaşıtım gibi ben de çocukluğum boyunca, pazar günleri televizyonda ‘kovboy’ filmleri izledim. Ailecek iştirak edilen bu pazar eğlencelerine sebep babam, kendi kuşağının tommiks-teksas okuyarak büyümüşlüğünden bahsederdi bize. Kovboy filmlerinin altın çağını yaşadığı o yıllarda (50 li yılların ortaları), filmlerle yetinmeyen çocuklar foto romanlara sarılıyorlardı anlaşılan.

Pazar sinemalarının birbirine benzeyen onlarca filmi arasında, nadir de karşılaşılsa, hatta tüm filmin belki küçücük bir parçasını bile oluştursa, şu iki temayı severdim (inanın vardı öyle filmler):

çocuk yaşında bir şekilde kızılderili kabilesine dahil olmuş ve onların geleneklerini benimseyerek büyümüş beyaz insanın hikayesi, ve kızılderili kıza aşık beyaz erkek. :)

Tarihte haksızca kapanmış bir sayfanın, tersine çevrilemiyeceğini bilmenin çaresizliği içinde...
bir kez olsun eşitlik sağlansın isterdim.
Western adı altında sınıflandırılan film türü zaten bana biraz da beyaz adamın çirkin zaferini meşrulaştırma çalışması veya bir tarih çarpıtma çabası gibi geliyor.

Lakin, bu türün içinde, (aslında bir yanıyla da dışında, ötesinde),spaghetti western’ diye anılan bir çeşit var ki, bu yaşımda hala severek izliyorum. Işte bu hafta hatırlatmak istediğim film, bu türün en bilinen örneklerinden: Bir Zamanlar Batıda.



Öncelikle kilit bir ismi, yönetmenin adını söyleyelim: Sergio Leone.
Bir Avuç Dolar İçin, Iyi Kötü Çirkin, Bir Avuç Dinamit, Bir Zamanlar Amerika gibi unutulmaz filmlerin Italyan yönetmeni 60’li yılların başında düşüşe geçen western tarzına yeni bir nefes olmuş [1]. Bir Zamanlar Batıda filminin senaryosunu üç büyük yönetmenin (Dario Argento, Bernardo Bertolucci ve Sergio Leone) yazdığı dikkatimi çekiyor. Filmin çarpıcı müziği Ennio Morricone’un eseri.
Film "Batida Kan Var" ismiyle de biliniyor.

Böylesine zengin bir filmi karikatürleşmeden anlatmanın zorluğunun farkındayım ama denemekten ne çikar?




-o-
Issız bir alanda kurulmuş, bomboş bir tren istasyonunda, 3 kovboyun, ‘birini’ beklediği ölümsüz açılış sekansı, aynı zamanda uzun bir giriş jeneriğidir [1].

Uzun bekleyişin ardından gelen trenden hiç yolcu inmez.
Üç kovboy tam gitmeye yeltediği anda, istastondan ayrılmakta olan trenin arkasından, beklenilen isimsiz kovboy ya da 'Armonika' (Charles Bronson) gizemli melodisiyle belirir.
Filmin ilk düello sahnesinden önceki konuşma çok uzun olmaz.



—Ya Frank?
— Frank bizi yolladı.
— Bana at getirdiniz mi?
— (kenarda bağlı 3 atı işaret ederek, ve pis pis gülerek)
Görünen o ki, bir at eksiğimiz var.
— Hayır. Fazladan iki tane getirmişsiniz.

Böylece daha filmin başında, başrol kalitesindeki 3 karakter sahneden silinir. Bu izleyiciyi saşırtır, algıyı açar, gizemi arttırır.


-0-
Diğer yanda, ‘ileriyi gören’ çılgın bir irlandalı, kimsenin tenezzül etmediği ıssız, uzak, ama üzerinde su kaynağı olan bir toprak parçasını (yüzlerce hektarlık büyük bir parça!) çok ucuza satın almış, buraya ‘sweetwater’ (tatlısu) ismini vermiş, ve yıllarca sabırla beklemiştir.
Neyi mi beklemiş? Bunu film ilerledikçe anlıyoruz.

Irlandalı göçmen o gün, bir ay önce şehirde tanışıp gizlice evlendiği yeni eşi Jill'i (Claudia Cardinale) beklemektedir. Fakat kutlama masalarını hazırladıkları sırada 3 çocuğuyla birlikte katledilir. Jill çiftliğe vardığında, Irlandali ve çocuklarını, kırmızı-beyaz kareli örtülerle süslenmiş masaların üzerine upuzun yatırılmış bulur. Hemen pılıyı pırtıyı toplayıp geldiği yere, şehre geri kaçacağı tahmin edilen kadın, beklenenin tersine, evlilikten dolayı artık kendisinin olmuş çiftliğe yerleşir.


O herhangi bir kadın değildir.


'Remarkable' bir kadın olduğunu film ilerledikçe anlıyoruz.
Jill’i görür görmez hemen vakıf oldugumuz bir şey var gerçi:
muhteşem güzelliği…:)


Bu arada hedef saptırmak amacıyla, cinayetin faili olarak, hapisten yeni kaçmış Cheyene (Jason Rabords) gösteriliyor. Cheyene’in suçlama hakkındaki yorumu dikkate değer:




— Herşeyi öldürebilirim ama bir çocuğu asla. Bu, rahip öldürmek gibi birşey…hem de Katolik bir rahip.

Çetesiyle birlikte cinayeti işleyen Frank (Henry Fonda) ise, başka bir gücü, yani parayı elinde tutan ve bölgede ilerlemekte olan demiryolu inşaatının patronu olan Morton’un (Gabriele Farzetti) adamıdır. Demiryolu inşaatı önüne çıkan ufak tefek engelleri temizleyen, ama aynı zamanda kontrol edilmesi zor bir adam.


Söylesene, hepsini öldürmen gerekli miydi? Sana sadece korkutmanı söylemiştim.
— Insanlar ölürken daha iyi korkuyorlar.


Olay örgüsü içinde birdenbire kadın kahraman Jill, üç erkeğin (Armonika, Cheyene ve Frank ) merkezine yerleşir. Konu kadının bırakıp gitmek istemediği mülk ve zengin olma hayali çevresinde döner gibi görünse de, Armonikanın Frank ile çok eskilere dayanan bir hesabı da olduğu aşikardır.

Tabii ki bir western filminde, bir hesabın kapatılmadan bırakıldığı görülmüş değildir.

Hesaplar kapatılır, ...
olması gerektiği biçimde…



-0-
Beni filme bağlayan unsurları sanırım şöyle ifade edebilirim:
Bu ve benzeri filmlerde anlatılanlar, her yönüyle mükemmel kahramanların değil ama anti-kahramanların (anti-héros) hikayesidir. Sözkonusu olan kişiler, bütün gün at tepesinde olduğu halde ütüsü bile bozulmamış tertemiz gömlekleri ve afilli şapkalarıyla yakışıklı, iyi kovboylar değil, hayatta kalma mücadeleleri, çıkar çatışmaları, kendilerine has değer yargıları, prensipleri, iğneli espri anlayışları ve romantizmi sergilenen anti-kahramanlardır. Yüze ve özellikle gözlere odaklı yakın plan sahnelerde, yüzlerinin her ayrıntısıyla ve özellikle de bakışlarıyla gerçek insanlar izleriz, mitleştirilmiş kahramanlar değil.

Bu filmlerdeki kovboylar, iyi veya kötüyü ak ile kara gibi net sergilemezler. Kötüler hep ve katışıksız kötü olmadığı gibi, kanatsız melekler de yoktur. Herkes, içinde iyilik ve kötülükten payına düşeni barındırır.
Kazananlar ve kaybedenler bariz bir şekilde çizilmez.
Hatta değişen çağ karşısında hemen herkes birşeyler kaybetmektedir.

Filmin alt metninde gizli, bir zamanlar batıda neler olup bitiyordu sorusunu ise kendimce şöyle yanıtlayabildim:

Bir zamanlar batıda, her şeyi göze alarak, ve gemileri yakarak oraya ulaşmış göçmen insanlar, tozu dumana katarak, var güçleriyle çalışmaktadırlar.

‘Bir salyangoz sürünürken, arkasında demirden iki iz bırakıyor’.

Atlantik kıyısından başlayan tren yolları, raylar uç uca eklenerek Pasifik’e doğru ilerlemektedir. ‘Demir atların’ yani ‘medeniyetin’ geçtigi her yerde kurulan ve hızla genişleyen kasabalar görürüz. Serbest girişimcilik, amerikan rüyasının olmazsa olmazıdır elbet. Ama silahların izin verdiği ölçüde...
Sermaye sahipleri ile iyi silah kullanan çetelerin kol kola olduğunu görürüz. Ve akabinde doğal olarak, yasaların uygulanabilirliği ve adaletin yasal yollardan sağlanmasındaki güçlük belirir.

Bugünkü süper güç ABD’nin genetiği bozuk tohumları baş döndüren bir hızla toprağa serpilip bol kanla sulanmaktadır.


Not: Henry Fonda’nın film boyunca yüz ifadesine özellikle bakışlarına yaptığı kötülükleri hiç yakıştıramamıştım. Sonradan Fonda’nın bu filmde ilk kez kötü adam canlandırdığını ve bunun izleyicide hafif bir şok bile yarattığını okudum. :)

Cuma, Aralık 25

Cherry Crush / Kör Tutku (2007)


Okulda kız arkadaşlarının sanatsal ama müstehcen fotoğraflarını çeken, onlara kullandıkları rujlara göre isim veren ve bunları internetten yayınlayan bir genç: Jordan Welles (Jonathan Tucker).

Hayattaki tek arzusu yılda sadece 4 burslu öğrenci kabul eden bir müzik okulunda okumak olan, bunun için her şeyini verebilecek, muhteşem çello çalan, çok güzel bir kız: Shay Bettencourt (Nikki Reed).


Çektiği fotoğrafların fark edilmesiyle okuldan uzaklaştırılan Jordan başka bir okulda okumaya başlar ve orada fotoğrafını çekmek için tam kriterlerine göre olan güzel Shay ile karşılaşır. Shay, kendisinin çıktığı adamla gizli fotoğraflarını –gerektiğinde şantaj yapabilmek için- çekmesi ve kendisine vermesi karşılığında Jordan’a fotomodellik yapabileceğini söyler.

“Fotoğraflara karşılık fotoğraflar!”


Jordan, Shay’in fotoğraflarını çektikçe ve hayatını dışarıdan bir gözle izledikçe Shay’a aşık olur. Bu tutku, Jordan’ı tahmin bile edemeyeceği olayların içine çeker.

Yönetmenliğini Nicholas DiBella’nun yaptığı “cherry crush”, ülkemizde “kör tutku” ismiyle gösterime girmiş. Bence, “vişne çürüğü” daha doğru ve yerinde bir isim olurdu. Bu film sayesinde, “ruj fetişizmi” diye bir fetişten de haberdar oluyoruz :)


Filmden aklıma takılan sözler ise şunlar:

“Doğal bir zarafetle yaşanan kurgulanmış hayatlar”
“İyi bir fotoğrafçı konuyu yakalar, iyi bir konu da fotoğrafçıyı”
“Bazı şeyler yüksek sesle dile getirilince yok olur!”
“İnsanların kafalarında yaşadığı hayat gerçekte yaşadığı hayattan daha iyidir!”
“Hayat yaptığımız yanlışları düzeltebilmek için ikinci bir şans verir mi?”

Kim bilir ?

IMDB linki için tıklayınız.
Filmin fragmanını izlemek için tıklayınız.

Mies Vailla Menneisyyttä / The Man Without A Past / Geçmişi Olmayan Adam (2002)


Trenle gece yolculuğu yapan bir adam, Helsinki’de bir bankta yorgunluktan uyuklarken üç sokak serserisince öldüresiye dövülür. Bitkisel hayattayken kalbi duran adam birden canlanır ve hastaneden kaçar. O artık kim olduğunu bilmeyen, geçmişi olmayan bir adamdır.

Kendisini Helsinki banliyölerinde bulan ve yaşama tutunmaya çalışan geçmişi olmayan adam, çevresindeki insanların takdirini ve sevgisini kazanır ve aralarına kabul edilir. Etrafındaki insanların hayatlarına renk ve yeni tatlar katmaları için küçük fikirleriyle katkıda bulunur.

Markku Peltola

Yeni ve zor yaşamında aşkı yeniden bulan adamımız, sevgiyi aktarabilmek ve karşısındaki sunabilmek adına basit ve etkili tavırlarıyla bence izleyiciye güzel mesajlar da veriyor.



Filmden aklımda kalan güzel replikler:
Bir ağaç düşen yaprağı için yas tutar mı?
Hafızanı kaybetmiş de olsan hiçbir zaman umudunu kaybetme!
Bu acılı adamı nasıl unutabilirim?

Kati Outinen
(Irma rolüyle 2002 Cannes Film Festivali En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü aldı)

Filmin Aldığı Ödüller:- 2002 Cannes Film Festivali Jüri Büyük Ödülü
- 2002 Cannes Film Festivali En İyi Kadın Oyuncu Ödülü
- 2002 Kiliseler Birliği Ödülü
- 2002 Fibresci Yılın En İyi Filmi Ödülü
- 2003 Oscar® En İyi Yabancı Film Adaylığı

Filmin IMDB linki için tıklayınız.

Çarşamba, Aralık 23

Avatar (2009)


Avatar; Hint mitolojisinde, Tanrı’nın Dünya’ya inmiş hali… Bir insan, ağaç ya da eşya… Film’de avatarı olan insanlar Pandora gezegeni yerlisi, bir Na’vi kılığına girebiliyorlar… Bu işin şekli Suretler filmindekiyle aynı: Bir cihazın içine yatıyorsunuz. DNA'nız kullanılarak genleriyle oynanmış, sizin suretiniz bir Na’vi'yi beyninizle yönetiyorsunuz…

Na’vi kılığına girmekteki amaç, yerlilerin içinde yaşadıkları muhteşem doğanın, toprağın altında yatan paha biçilmez maden… İnsanlar önce avatarlar yardımıyla kendi dillerini öğretip onları “medenileştirmeye-özgürleştirmeye” çalışıyor… Yerliler esas amacı anlayıp karşı durunca, avatarlar elçi görevi üstleniyor: Tatlı bir dille: “Başka yere taşının, yoksa bombalar yağacak üzerinize” diyorlar…

District 9’da uzaylılar, insan ırkı tarafından eziliyordu… Avatar’da da benzer bir durum var… Farklı olan bu sefer deplasmana giden istilacı insanlar…

Na’vi’ler tipleriyle, yay-okları, doğayla kenetlenmeleri ve atlarıyla Kızılderililer’i çağrıştırıyor.

Askerlerin içine girip, hareketleriyle yönettiği robotlar Robocop’u anımsattığı gibi, District 9’da bundan bir adet mevcut. Nintendo Wii oynama isteği uyandırıyor…

Filmin %60’ının bilgisayarda yaratıldığı belirtilmekte… Hangi sahneler olduğunu tahmin etmek kolay fakat aradaki farkı anlamak zor.

Yönetmen James Cameron’un Titanik, Terminatör, Aliens, Abyss gibi filmleri çektiğini düşünerek, filmi izlemeden önce beklentilerimizi çok da yüksek tutmamak faydalı olacaktır…

Tanıtımına 150 bin dolar ayrılması nedeniyle, medyada sıkça, “sinema tarihinde çığır açacak bir yapıt” diye bahsediliyor kanaatindeyim… Eğer farkı yaratan 3D IMAX teknolojisi ise, tanışmak henüz mümkün olmadı, ayrı konu. Avatar, 3D filmlerin daha sık çekilmesine ön ayak olabilir…

İzleyen sayısı arttıkça IMDB’de ilk 5’e gireceğini tahmin ediyorum… Özellikle gençlerden yüksek oy alacağı kesin.

Sigourney Weaver’in filmdeki ismi gözümden kaçmadı: Grace… Oynanan rolle isimler arasındaki uyumluluk artık dikkatimi çekmeye başladı…

Elephant / Fil (2003)



Bir Amerikan lisesinde (Watt High School) sıradan gibi görünen bir gün. Her biri okul öğrencisi olan karakterler: John, Elias, Nathan, Carrie, Acadia, Eric, Alex, Michelle, Benny, Brittany, Jordan, Nicole…

Okul büyük bir yaşam kompleksi gibi: Spor salonları, futbol sahası, derslikler, laboratuarlar, fotoğraf kulübü, kütüphane, yemekhane…

Filmin sade konusu, çekimleri, hayattan bir kesiti çoğu zaman yorumsuz bir şekilde izleyiciye sunuyor.



Yönetmen ve -bu filmde aynı zamanda- senarist Gus Van Sant yine yapmış yapacağını.

Çevre seslerinin verildiği, diyalogsuz, klasik müzik eşliğinde yakın plan takip çekimler; etrafta dolaşıyormuşsunuz da kamera sizin gözlerinizmiş ve sağı solu kolaçan ediyormuşsunuz hissi veriyor.

Filmin birbirinden habersiz karakterlerinin birbirleriyle karşılaşmaları ve diyalogları; hangi karakterin gözünden bakıyorsak ona göre her seferinde farklı çekim açılarıyla tekrar tekrar nakledilmiş.

Mavi – yeşil gökyüzünün fırtına bulutlarıyla yavaş yavaş kaplanıp kararması, filmdeki dönüm noktasına da görsel olarak işaret ediyor.


Internetten rahatça silah ve mühimmat satın alabilen ve kargo yoluyla sorgusuz sualsiz ellerine teslim alabilen Eric ve Alex okullarında dehşet verici, anlamsız bir katliama girişiyorlar.

Sıradan geçmesi gereken bir okul günü umulmadık bir şekilde son buluyor. Geride izleyicinin kendi kendine sorduğu bir yığın sorular bırakarak.

Değişik izlenimler:
- Filmdeki tüm karakterler, gerçek hayattaki isimlerini kullanmışlar.
- Elias’ın kendi isminin yazılı olduğu montu ve çataldan yapılmış bileziği ilginç ve güzel aksesuarlar.
- Hiçbir sahnede kameraya doğrudan bakan oyuncu yok.

Film boyunca değişik yerlerde çalan Beethoven’in piyano konçertosu ve ay ışığı sonatı harika bir derinlik katmış.

Eric'in de dediği gibi: "hiç bu kadar adi ve adil bir gün görmemiştim..."

Kaçırılmayacak bir film olduğunu düşünüyorum.

Filmin Aldığı Ödüller:
2003 Cannes Film Festivali – Altın Palmiye Büyük Ödül
2003 Cannes Film Festivali – En iyi yönetmen ödülü

IMDB link için tıklayınız.

Cuma, Aralık 18

Paranoid Park (2007)

Ailesi dağılmak üzere olan, 16 yaşında, tek tutkusu kaykaya binmek ve yazmak olan bir genç: Alex Tremian (Gobe Nevins).

Ufak bir macera yaşamak isteyip bir yük trenine asılarak kaçak yolculuk yapmaya çalışan Alex; kendini savunurken yaptığı refleks hareketin bir insanın ölümüne yol açabileceğini elbette ki bilemezdi. (Bize bir an için “sleepers” filmini anımsatıyor.)

Çocuğun yaşadığı şaşkınlık, üzüntü, korku, endişe ile olay karşısında aklıselim ve soğukkanlı davranma çabaları arasında yaşadığı gelgitler güzel nakledilmiş. Alex rolü, Dostoyevski’nin ünlü başyapıtı Suç ve Ceza romanındaki Raskolnikov’u anımsatıyor.

Film boyunca Alex’in annesi ve babası, -sanki “Alex’in yaşamında çok az yer kaplıyorlar” mesajını vermek istercesine- çok az ve yarım kadraj görünüyorlar. Yönetmen izleyicinin sadece öyküye odaklanmasını, bunun dışındaki detaylarla konsantrasyonunun bozulmamasını istiyor. Gereksiz gördüğü detay görüntüleri yakın çekim kamera kullanarak flu aktarıyor, gereksiz gördüğü diyalogları sessizleştirip müzik eşliğinde ve çoğu zaman “slow motion” aktarıyor. Dahiyane bir fikir olduğunu söyleyemem ama izleyiciyi yönlendirdiği kesin.

Filmin oyuncularının “mySpace” den seçildiği, çok düşük bir bütçeyle çekildiği, çoğu Portland da “Burnside Skatepark” ta yapılan çekimlerin 18 gün sürdüğü de rivayetler arasında.

Film müzikleri her telden şarkıyı barındırıyor: Rap, Heavy Metal, klasik, country, …

Film birkaç ödül de almış:
- BSFC (Boston Society of Film Critics) Ödülü / En iyi sinematografi ve en iyi yönetmen (2008)
- Cannes Film Festivali / 60. Yıl Özel Ödülü (2007)
- Independent Spirit / Yapımcı Ödülü (2008)

Yönetmen: Gus Van Sant

Filmin IMDB linki için tıklayınız.

Çarşamba, Aralık 16

Frozen Land / Paha Maa / Buz Diyarı (2005)


Soğuk coğrafyanın insanlarının yaşam savaşlarına tanık olduğumuz “Frozen Land” bizlere uzak kültürlere ait insanların gri yaşamlarını anlatıyor. Burada yaşayan herkes sanki tek başına, herkes sanki kalabalıklar içinde yalnız. Alkol ve uyuşturucu bağımlısı olmak genci – yaşlısı herkes için sanki sıradan bir şey. Yaşam siyah-beyaz bir sinema sahnesi gibi ve her an “the end” diye bir yazı çıkıp bitecekmiş gibi…


Buz Diyarı, Skandinav ülkelerindeki bilmediğim ama uzaktan uzağa merak edip deneyimlemek istediğim yaşamdan çok uzak geldi bana. Kar ve soğuk insanların ruhuna işlemiş, bu coğrafyanın insanının bu denli soğukkanlı olmasına şaşmamak gerek. Karısının ölüm haberini alan biri bu kadar mı anlayış ve sükunetle karşılar?

Filmde anlatıma derinlik katan öğeler olarak ilk göze çarpan; öyküdeki insanların bir an için yaşamdan soyutlanıp koptukları sahnelerde sesin ve konuşmaların yerini boğuk bir müziğe bırakması.




Filmde işlenen “kesişen hayatlar” teması Magnolia, Babel gibi filmleri çağrıştırıyor. Sanki yapılan bir yanlışın bedelini zincirleme olarak herkes ödüyor. Müreffeh bir yaşam seviyesi olduğunu sandığım Finlandiya’da insanların işlerini kaybetmesi ve beş parasız bir yaşama ve dolayısıyla suça mahkum olmaları pamuk ipliğine bağlı.

Filmlerin orijinal dillerinde izlenmesi gerektiği fikrim bu filmle bir kez daha pekişti. Filmde bence abartılmış hiçbir sahne yok. Her şey doğal ve hayatın içinden. Öylesine ki, olayların kesişmesi bile bu doğallığın dışında hayret verici gelmedi bana. Tüm oyunculuklar iyiydi ancak Mikko Leppilampi bana göre bir iki adım öne çıkmış. Rolüyle anlatılacak duyguları çok iyi aktardığını düşünüyorum.


Film bittiğinde güneş gözlüklerimi takıp bir kumsalda güneşlenmek, arkadaşlarımla ve dostlarımla sohbet etmek istedim.

Filmi izlerken gözüme takılan birkaç kare oldu:
- Yılbaşı ağacında Finlandiya bayrağına en yakın mesafede bir Türk bayrağı var.
- Eşini kaybeden adam evinde çocuklarından kalan oyuncaklara bakarken elinde mıknatıslı ve tahtadan yapılmış bir IKEA treni tutuyor
- Çılgın partiler, asansörü olmayan apartmanların teras katlarında veriliyor.


Frozen Land (Türkçesi Buz Diyarı, orijinal adı Paha Maa) birçok ödülü de silip süpürmüş:
- Leeds Uluslararası Film Festivali / Altın Baykuş Büyük Ödülü
- Bergen Uluslararası Film Festivali /Büyük Ödül
- Atina Uluslararası Film Festivali / En iyi senaryo
- Göteborg Film Festivali / Kuzey Film Ödülü – Fipresci Ödülü – Kodak Kuzey Bakışı Ödülü
- Moskova Uluslararası Film Festivali / Özel Jüri Ödülü

Filmin IMDB linki için tıklayınız.

Cumartesi, Aralık 12

Respiro / Nefes Alıyorum (2002)


Filmin fragmanı ile başlayalım bu sefer… Harika bir müzik fragmana eşlik ediyor.

Yazar ve yönetmen Emanuele Crialese.. Roma doğumlu, Sicilya asıllı.

Kipa’da indirimdeki filmlere bakarken, Cannes 2002’de 3 önemli ödül birden alan Nefes Alıyorum’la karşılaştım…

Yönetmen filmi yazarken, birçoğu adanın yerlisi olan oyunculara ev sahipliği yapan Lampedusa’daki bu heykelden, balıkçı ve çıplak kadın figüründen esinlenmiş olabilir? Heykel filmin özeti bir nevi…:)


Denize sıfır, büyük ihtimalle sit alan olduğu için ruhsat alamamış, yarım kalmış yazlık site… Sitenin yıkıntıları arasında avladığı kuşları pişiren çocuklar. Kapıya tırmanan çocuk.. Kuş ya da balık avlamak için larva kullanmak. Serum lastiğinden yapılmış sapan yapmak… Berrak ve turkuaz renkli deniz, bulutsuz masmavi bir hava… Yazlık mekanların ulaşım aracı: Vespa’lar. Dar yollar. 3 tekerlekli küçük kamyonetler… Beyaz renkli, palmiyeli, ağaçlı çiçekli evler… Bizim evin 4 sene önceki perdesi… Sicilya’ya bağlı, Afrika’nın dibinde, bir ada kasaba… Kasaba davetkar… Güzelliği ile sizi çağırıyor…Buram buram Akdeniz kokan bir film… İzlerken genzinize iyotlu deniz kokusu kaçıyor… İnsanları bize, mekanları ülkemize benziyor…

Balıkçı kasabasında, insanların rutin günlük yaşamları var.. Belki de yüzlerce yıldır böyle… Erkekler balık tutuyor.. Kadınlar balık temizliyor, paketliyor... Çocuklar kayalıklarda oynuyor, mahalle kavgasına tutuşuyor… Bütün bu olağanlıkların içinde başroldeki Grazia (Valeria Golino) güzelliği, farklılığı ve özgür ruhu ile kasabanın delisi olarak ön planda… Komşuları artık bıkmıştır Grazia’dan, Milan’a bir psikiyatri enstitüsüne gitmesi gerektiğine dair tam mutabakat sağlamışlar…
Küçük yerlerde insanların farklılıklara tahammülü yok...
Grazia; asi fakat insanları, çocukları, müziği, hayvanları, denizi, Vespa’ya binmeyi seven kadın… Etrafındakilere kriz zamanları dışında, çoğu kez çok kibar davranıyor... İki erkek bir kız çocuğu, yakışıklı ve onu seven bir kocası var… En küçük oğlan önemli bir aktör olabilir büyüdüğünde… Erkek çocukların ablasını ve annesini sahiplenmesi bizim kültüre benziyor… Zaten mekanlar da çok sıcak ve tanıdık…
Respiro; gökyüzü, deniz ve kasabanın görüntüsü ile size bir Akdeniz tatili yaptıracak kadar çarpıcı…

Polis’in dar sokaklarda Vespa’yı kovaladığı sahneye dikkat: Arkada yeni havalanan bir yolcu uçağı göreceksiniz…Yarım saniyelik bir an… Bu ipucundan yola çıkarak kasabayı buldum… Google Earth’de Lampedusa Airport yazarsanız… Ada’ya ulaşırsınız… Uçak pisti ile sokakların dik kesişiyor olması, ayrıca kayalık yapısı doğru yerde olduğumuza dair bir kanıt… Uçak Türkiye’ye, doğu yönüne havalandığına ve o yükseklikte olduğuna göre, sahne hangi sokakta geçiyor en fazla üç tahminde bulabiliriz…

Diğer bir detay: Çocuklar avlanan balıkları para gibi, değişim aracı olarak kullanıyor… Zaten filmde paranın esamesi okunmuyor…

Deniz kestanesi derinize battığında, sadece zeytinyağı değil, patates ve hıyarın da tedavi için kullanıldığını göreceksiniz..

Filmin başlarında yer alan… la bambola, bomba şarkıymış :) Buradan dinleyebilirsiniz… Çok sevdim… 10 kere izlediğim sahnede bu müzik çalıyor… Sözlerini de ekşi sözlükten bulabilirsiniz.

Filmdeki çocukların nasıl seçildiğini gösteren kamera arkası… Io kelimesi “ben” anlamına geliyor İtalyanca’da…

İtalyanca isola, ada demek… Bizdeki izole kelimesini çağrıştırıyor... İzole olan sadece ada değil, adada yaşayan insanların beyni...

Başrol karakterinin ismi; Grazia, İngilizce’de grace, Türkçe’deki fazilet, nezaket, zerafet anlamında…

Filmde ateş günahı, deniz arınmayı temsil ediyor kanaatimce… Tren özgürlüğü…

no ragazzo no
no ragazzo no
del mio amore non ridere
non ci gioco più

Çarşamba, Aralık 9

Eternal Sunshine of the Spotless Mind / Sil Baştan (2004)

Eternal Sunshine of the Spotless Mind / Sil Baştan (2004)


Öykü rutin olarak güne başlayıp işine gitmek için istasyona gelen bir adamın son anda bilinmez bir dürtüyle Montauk’a giden bir trene binmesiyle başlıyor. Trende bir kızla tanışıyor ve birlikte güzel anlar yaşıyorlar. Film yaklaşık 15 dakika süren bu girişten sonra başlıyor.

Joel (Jim Carrey), Clementine (Kate Winslet) ile aralarında hızlı ve tatlı bir şekilde gelişen yakınlaşma üzerine sevgililer günü hediyesi vermek isteyip Clementine’in çalıştığı kitap mağazasına gider ancak sevgilisi Joel’i hayatında ilk kez görüyor gibidir. Joel bir posta kartı alır ve Clementine’in Joel ile yaşadıklarını hafızasından sildirttiğini öğrenir. Joel de aynı yerde aynı şeyi yaptırmaya, hafızasının Clementine ile ilgili bölümlerini sildirmeye karar verir.



…Ve pişmanlık.
Ya anılarımız bizi üzseler de onları unutmak istediğimizde yaşamamızın bir anlamı kalmıyorsa ?

Joel anılarını sildirirken Clementine’in kendisi için ne kadar önemli ve vazgeçilmez olduğunu düşünür ve zihninin kendisini ele verişinden ve geri dönülemeyecek silinişten kaçmaya başlar.

“Kaçabilirsin, ama saklanamazsın”

En iyi senaryo dalında Oscar alan bu hikayeyi gerçekten ilginç buldum. Hafızasından her ayrıntıyı silişinde boşluğa düşüş sahneleri, hatırlananların hafızanın karanlıklarında kaldığı sahnelerde arka planın yavaş yavaş kararması, anıların yaşandığı anların silme işleminin devam ettiği zamanda yaşananlarla karışıp değişmesi çok güzel ve farklı sahnelerdi. Anlatıma inanılmaz bir derinlik kattığını düşünüyorum.

İnsanın yıllar önce yaşadığı hatıralarla bugünün farkındalığıyla konuşması inanılmaz derecede çıldırtıcı geliyor bana.

…Keşke.

Filmin sonu bizi –belki de alışıldık- bir sürprize götürüyor. Yönetmen Michel Gondry’i tebrik etmek lazım.

Filmden aklıma takılan diyaloglar şunlar:

“Unutanlar şanslıdır çünkü hatalarının derdini çekmezler”
“Beni utancına sakla”
“Sen olmadan hiçbir şeyi hatırlayamıyorum”

LEKESİZ ZİHNİN SONSUZ IŞIĞI..

Tıklayın:
Filmin IMDB linki için
Film müziği (piyano ile)

Pazartesi, Aralık 7

Das Boot / Denizaltı (1981)




Wolfgang Petersen’in yönettiği 1981 yapımı film, İkinci Dünya Savaşı sırasında ağırlıklı olarak bir Alman denizaltısı, U 96’da geçiyor.

Başrolde denizaltının kaptanı olarak Jurgen Prochnaw var… Filmdeki bakışları resimdeki gibi, karizmatik.

Filmin başında 40.000 denizcinin U-boot’larda görev aldığını ve 30.000’inin evlerini bir daha geri dönemediğini öğreniyoruz…(U-boot=unterseeboot)

Savaş filmleri arasında özel bir yeri var. Daha önce İkinci Dünya Savaşı’nı Almanlar’ın gözünden izleme şansımız olmamıştı. Diğer savaş filmlerinde Nazi bayrakları, marşları, selamlaşmaları filmin yarısını kaplarken, Das Boot’ta Alman denizaltının Alman olduğunu filmi orta yerinden izlemeye başlarsanız hemen mümkün değildir.

Müziği bir klasik olacak nitelikte. Görüntü, ses ve oyunculuk; denizaltı atmosferine sizi çekmekte son derece başarılı. Kapalı alan fobisi olan biri herhalde bu üç saati geçen filmi izlerken zorlanacaktır.
U-boat’larla ilgili kısa bilgiler vereyim: Almanlar özellikle savaşın başlarında denizaltılarını çok etkin bir şekilde kullandılar… Müttefik devletlere ait yüzlerce ticari gemi batırdılar. U-boat bir konvoy tespit ettiğinde, etkin bir şekilde diğerleriyle haberleşerek, wolf-pack (kurt sürüsü) denen ekipleri kurup gemilere saldırırdı. Savaşın ilerleyen günlerinde, radarların geliştirilmesi, uçakların etkin kullanımı, yeni su altı bombaları, denizaltıların haberleşmek için kullandıkları şifreleme algoritması enigma’nın ele geçirilmesi, ticari gemilere savunma silahları yerleştirilmesi ve konvoyların destroyerlerle korunması gibi sebeplerle etkinlikleri sona erdi.

Das Boot isminde bir zamanlar TRT’de bir dizi yayınlandığını ve çok ilgi çektiğini öğrendim. Hatta DVD’sinin üzerinde director’s cut yazmasından, diziden yapılan kırpmalarla, 3 saati aşan bir filme dönüştürüldüğü sonucu çıkıyor.

Filmi izledikten bir süre sonra, Piri Reis isimli denizaltıyı gezme şansım oldu. Bir savaş gemisinin neredeyse minyatür hali. Ayakta durmak, bir bölümden diğer bölüme kafayı bi yerlere vurmadan geçmek bile antremansız kişiler için bir mesele... Yataklar bir insanın boyu ve eni genişliğinde. Fazlası yok... İnsanlardan daha çok bombaların rahatı düşünülmüş...Yatağınızın altında kocaman bir torpido duruyor mesela... İşte bu darlık yüzündendir ki, batırdıkları gemiden kurtulmaya çalışanları isteseler dahi esir alamazlar...


Mommo Kız Kardeşim (2009)





Henüz izlemediğim için filmin internet sayfasından aldığım aşağıdaki tanıtım paragrafını aktarmakla yetinmek istiyorum. Bu perşembe (10.12.2009) saat 19 :55’te TRT-1’de izlenebilir diyebilmek için gündeme getirdim.



Bir de Mustafa Uzunyılmaz’ın oyunculuğuna dikkat edelim derim. Hep başrollere takılı kalmamız sebebiyle belki hafızamızda yer etmeyen, ama her rolün hakkını vermeye çabalayan bu oyuncu, Her Şey Çok Güzel Olacak (Ömer Vargı), Filler ve Çimen (Derviş Zaim), ve Kader (Zeki Demirkubuz), gibi pek çok filmde var…peki hangi rollerde ? hatırlayanınız var mı?





Dokuz yaşında bir çocuk; hem ağabey, hem baba, hem anne, hem de bir bilge olabilir mi?

Ayşe için olur.

Ve hatta hiçbir şeyden korkmayan bir ağabeydir o.

Annesiz iki çocuğun içinizi ısıtacak, kimi zaman gözünüzü yaşartacak öyküsü.

Hem de gerçek.

Yalın bir dille köyü, köyün insanlarını, kardeşlerin ilişkini anlatan film, sürpriz bir finalle bitiyor. Senaryosu Atalay Taşdiken tarafından yazılan filmin yönetmenliğini de Atalay Taşdiken yaptı. Görüntü yönetmenliğini Ali Özel’in üstlendiği filmde Mete Dönmezer, Mustafa Uzunyılmaz ve Mehmet Usta rol aldılar.

Elif Bülbül ve Mehmet Bülbül çocuk oyuncular.



http://www.mommofilmi.com/index.html

Pazar, Kasım 29

In Bruges (2008)


Sonsuzluğun geri kalanını Bruge’da geçirmek:

Filmin yönetmeni Martin McDonagh aynı zamanda senaristi… İrlandalı McDonagh’ın ilk filmi. Yönetmen Six Shooter ile 2006 yılında En İyi Kısa Film Oskar’ını kazanmış… In Bruges’un da adaylıkları ve aldığı ödüller oldukça fazla…

Colin Farrell (Ray) ve Brendan Gleeson (Ken), tetikçi olarak yaptıkları son işten sonra, patronları Ralph Fiennes (Harry) tarafından ortadan kaybolmaları için adını bile daha önce duymadıkları Belçika kenti Bruge’a yollanır…

Ray’in küçük bir çocuğu yanlışlıkla öldürmekten dolayı derin bir vicdan azabı var…

Patronlarından haber beklerken bir yandan da Bruge’un keyfini çıkarmaya çalışmaktalar… Ancak bu onlar için çok basit olmayacak…

Bruge görüntüleri sizi kente çekiyor. Müthiş bir görme isteği uyandırıyor. Oyunculuklar kalite… Özellikle Gleeson’u ön plana almak lazım… Tahminim yönetmenle can ciğer kuzu sarması oldukları yönünde… Oskar alan kısa filmde de birlikte çalışmışlar… Daha önce Arka Bahçe’de izlediğimiz Ralph Fiennes'in de özel bir oyuncu olduğu su götürmez...

Normal şartlarda filmlerin müziklerini çok rahat dinleyemem… Konsantre olunca, müziği maalesef kaçırırım… Ama bu filmde öyle olmadı… Müzikler çok iyi ve fark edilmeyecek gibi değil… Baskın… Özetle film bazılarının favori filmi olacak cinsten bir kara mizah ürünü… Imdb’de en iyi 250 film listesinde 183. sırada… Türkiye’de sinemalarda gösterilmemiş olması ilginç bir detay… Bu nedenle filmin Türkçe ismi yok…

Filmdeki fantastik diyaloglar ve anlardan bazılarına gelince:

Ray (çocuk katili) akşam yemeğine çıkardığı kıza; Chloe’ye restaurant’ta sorar: “Bir cüceye at sakinleştiricisini nasıl satarsın?”

Susturucu takılmış silahla, çocuk parkının bankında oturan Ray’e arkadan yaklaşan Ken… Ray’in elindeki silahı başına dayadığını görür. İntihar teşebbüsünü engeller:


Kendini öldürmeye hakkın yok!
Benim yok ama senin var? Öyle mi? Bu nasıl adalet?

Harry, Yuri’den silah temin etmeye çalışıyor: “Normal bir adam için normal bir silah istiyorum…”

Ken, Ray’i niye öldürmediğine dair açıklama yapar:

-Çocuk intihara meyilli Harry… Sadece yürüyen bir ölü…
-Ken, dün seni arayıp şunu mu söyledim: Bir iyilik yapıp Ray’in psikoloğu olur musun? Hayır! Sanırım sorduğum soru şuydu: Bir iyilik yapıp, Ray’in beynini dağıtabilir misin?

Ray’in Harry’ye: “Hayır, o çocuk değil, cüce…” Demeye çalışması…

Harry’nin dünyanın en prensipli katili olmasından dolayı tereddüt etmeden silahı, söz verdiği gibi, çenesine dayaması…

Yılbaşı önceleri gösterime giren “yılbaşı filmlerinden” ziyade; karlı, çam ağaçlı, ışıklı, harika binalarıyla yılbaşına hazırlanan Bruge’da çekilen in Bruges çok daha iyi bir tercih…

Filmlerdeki hataları yakalamak gibi bir takıntınız varsa, bira bardaklarına dikkat etmeniz lazım…
Ne yazık ki, DVD’de bir sorun çıktığı için filmin ikinci yarısını VCD’den Türkçe olarak izlemek zorunda kaldım… Filmin orijinal dilde, Türkçe altyazıyla izlenmesi tavsiye edilir… Çünkü kullanılan dil, filmin en önemli unsurlarından…

Film bitti, yıllar önceki bir öğretmenim aklıma geldi... Özür dileme kavramına karşıydı... "Sen adamı öldürüyorsun, ondan sonra da özür diliyorsun" derdi...



Pazartesi, Kasım 23

Les Quatre Cents Coups / 400 Darbe (1959)

400 Darbe, Francois Truffaut’un ilk uzun metrajlı filmi. Sinemada, “Yeni Dalga” diye bilinen akıma öncülük eden filmlerden. 1959 yılında Fransa’da 24 yönetmen ilk filmini çekti. Ertesi yıl, aynı akımı takip eden 43 film daha çekildi.

Filmin orijinal ismi, Les Quatre Cents Coups, Fransızca’da okulu kırmak, serserilik yapmak anlamına geliyor.

Yönetmen, 27 yaşında çektiği bu filmle kendi sorunlu çocukluğunu anlatır. Cannes 1959’da “en iyi yönetmen”i alan film, birçok başka ödül de aldı… En iyi yönetmen ödülünü, sanırım, bir sınıf dolusu çocukla başetmesine borçlu… Çocukların oyunculukları şahane…

Başroldeki Jean-Pierre Léaud, Antoine Doinel’i oynuyor. Jean-Pierre; Truffaut’un özyaşam öyküsünü anlatmaya devam ettiği 4 filmde daha yer aldı.

Özellikle, çocuk eğitimi ile ilgilenenlerin izlemesi gereken bir filmdir… Filmde bir çocuğun suçluya nasıl dönüşebileceğini görebilirsiniz… Sinemaya tutkun insanların da seyretmesi önemlidir, zira, bir yönetmenin nasıl yetiştiğine şahit olma şansına sahip olursunuz… Okuldan kaçıp kaçıp yüzlerce film seyretmiş bir çocuğun hikayesidir film… Yeni bir film kalmayınca, tekrar tekrar izler. Truffaut ilk filmi Andre Bazin’e adar. Bazin ona kol kanat geren tek kişidir.

Antoine’ın evde çıt çıkarmasına bile tahammül edemez annesi. Kitap sevgisi bu dönemde gelişir. Evin kuytusunda sessizce kitap okur… Balzac’ı o kadar sever ki, odasının bir köşesine sunak yapar, mum yakar… Fakat mum yangın çıkmasına ve dayak yemesine neden olur…

Evde yüzlerce kitap okuyan, okul zamanında da sınıftan kaçıp yüzlerce film izleyen bir çocuk… Truffaut “çocukların kötü yetiştirilip mutlu olmaları, iyi yetiştirilip mutsuz olmalarından daha iyidir” demiş… Kitaplar ve sinema demek ki, onu mutlu etmeye yetmiş… Zaten kitaplara olan sevgi boyutunu aşan ilgisini Fahrenheit 451’de, 400 Darbe’den 7 yıl sonra yeniden göstermişti…

İlgisiz bir anne, pasif bir üvey baba, ceza vererek okulu, öğrencileri yöneten müdür ve öğretmenler. Islahevine düşen bir çocuk...
Truffaut’un çocukluğunu anlattığı bu film sayesinde, diğer filmlerindeki kadın’ın yerini ve önemini farketmek daha kolay olacaktır…

Bir sahnede Hababam Sınıfı’nın Badi Ekrem’ini eken öğrencilerin nereden esinlendiklerini görürsünüz: Beden Eğitimi öğretmeni, öğrencileri okulun bulunduğu semtin sokaklarında koşuya çıkarır… Öğrenciler koşarken, sırayla üçer beşer kaybolur, gizlenir… Dersi kırarlar.

Filmin final sahnesi de entrasandır. Antoine deniz kenarındadır. Kıyıdaki dalgalar Antoine’ın ayak izlerini, karanlık geçmişini siler, hayatında sembolik temiz bir sayfa açar. Sahne donar ve film biter…

Donuk karenin kullanıldığı filmlerden birisi Martin Scorsese’nin 1990’da çektiği Sıkı Dostlar’mış (Good Fellas)… Bir sonraki filmim için adres belli oldu:)

Pazar, Kasım 22

Hotel Rwanda / Hotel Ruanda (2004)



Hotel Rwanda’nın yönetmeni Terry George… Kanadalı, İngiliz, İtalyan ve Güney Afrikalı firmaların ortak yapımı olan filmin başrol oyuncusu Don Cheadle; Paul rolünde.

Bu filmi izlerken insanın kendini filmdeki bir başrolün ya da yardımcı rolün yerine koyduğunu yeniden fark ettim… Genelde film kimin gözünden anlatılıyorsa, sen de osundur… Kamera senin gözlerin gibi izler olan biteni bazen de… Filmi izlerken sadece koltuğunda değil, bir tarafın yanında oturuyorsundur...

Belçika’lı Sebena grubuna bağlı, Ruanda’daki otelin müdürü Paul işte böyle biri… Çünkü; 1994 Raunda Soykırımı olarak bilinen, 100 günde yaklaşık 1 milyon insanın öldürüldüğü trajedide Oskar Schindler gibi onlarca insanı kurtarmaya çabalıyor. Hayır, onu bize bağlayan şey tam anlamıyla bu değil… Safça ağzından dökülen sözler:

“"Tüm Dünya basınının gözü burada.. Barış antlaşması imzalandı..Endişelenmeyin..."

“Saçmalık, barış yanlısı birini neden öldürsünler ki?..." (--Cumhurbaşkanı Hubirmanya'yı Tutsi asiler öldürdü-- haberini dinledikten sonra)

“Olsun, bütün dünya görsün...Zulme müdahele ederler..." (Otelden 800 metre ileride yabancı bir gazeteci hayatı pahasına çektiği görüntüleri dönüp otelde izlerken, Paul de görüntülere şahit olur…Kusura bakma senin izlediğini bilmiyordum der gazeteci…)


Bir sahnede saflıklara dayanamayan BM Albay'ı, (Nick Nolte oynuyor) Paul'e gerçeklerin ne olduğunu anlatır: “Anlamazdan gelme Paul, buradaki en zeki adamsın…"

Film bize şunları anlatıyor:

-Ruanda’yı sömüren Belçikalılar, ülkede suni bir bölünme yarattılar... Boy, burun, kafatası ölçüsü, güzellik vs.. gibi kriterlerle Tutsi’ler ve Hutu’lar diye sözde iki ırk meydana getirdiler. Herkesin kimliğinde ırkı da koca harflerle yazıyordu.

-Ülkenin yöenetimini azınlık olan Tutsi’lere verdiler. Tutsiler yıllarca, Hutular’a göre, rahat ve ayrıcalıklı bir hayat yaşadılar.

-Ruanda ile işi biten Belçika, ülkeden çekilirken, bu sefer yönetimi Hutular’a devretti. Yılların verdiği ezilmişlik duygusu ve intikam hırsıyla Hutular, Tutsiler’i ve ılımlı Hutular’ı katletti.

-Medeniyetin beşiği Batı, bu katliamı seyretti. 1 milyon kişi Çin malı, 10 centlik palalarla vahşice öldürüldü...

-Ruanda nüfusunun 10 milyon civarında olduğunu da not düşelim.

-Arka Bahçe, District 9 ve Hotel Rwanda, tamamen tesadüfi bir şekilde arka arkaya izlediğim bu filmler; Kenya, Güney Afrika ve Ruanda’yı anlatıyor... Üçü de Afrika filmi ve üçünde de basit, anlaşılır ve net bir mesaj var: Afrika gelişmiş ülkelerin günahlarını asla affetmeyecek.



Perşembe, Kasım 19

La Haine (NEFRET), 1995

50 katlı bir binadan tepetaklak düşen bir adamın hikayesidir bu. Adam, düşüşü boyunca, kendini rahatlatmak için sürekli tekrarlamaktadır:
buraya kadar sorun yok,
buraya kadar sorun yok,

buraya kadar sorun yok…

Ama önemli olan, düşüş değil, yere çarpma anıdır.






Paris yakınlarındaki bir toplu konut sitesinde yaşayan genç Abdel, gözaltındayken polis ‘hatası’ ile ağır yaralanıp komalık halde hastaneye kaldırılır. Bu olay sonucu çıkan ayaklanmaların ertesi sabahı, sözkonusu sitede yaşayan üç genç arkadaşın çevresinde film dönmeye başlar [1].

Gençlerden bir tanesi o sabah, günlük ‘olağan’ sorunlarına ek olarak biraz daha fazla öfke, biraz daha fazla kin ve intikam duygusunu da yanına alarak çıkmıştır dışarı.



Üstüne üstlük bu genç, polisin ayaklanmalar sırasında site’de kaybettiği silahı bulur. Bulur bulmaz da arkadaşlarına, eğer Abdel ölürse durumu eşitlemek için kendisinin de bir polis vuracağını bildirir.

Ortalıkta dolaşan üç genç,…


üç serseri mayın.


Pimi çekilmiş bir saatli bombanın tiktakları arasında,
giderek artan bir gerilimle ilerleyen,
ve üçlünün hayatına damgasını vuracak olan o günde,

silah nerde, nasıl ve kime patlar sizce ?



-0-


Yönetmeni, 69 doğumlu Mathieu Kassovitz filminden şöyle bahsediyor:
“La Haine, filmin geçtiği sitede yaşayanlara ve kendimize karşı mümkün olduğunca dürüst olmasını istediğimiz için gerçekleştirilmesi zor bir filmdi. La haine, bazılarının inandığı gibi, hayvanat bahçesine bir gezinti ya da ‘banliyöce konuşma sözlüğü’ değil. Filmin bir hikayesi var ve bugün Chirac (Jacques) tarafından sosyal kırılma ısrarcı terimi ile tanımlanan, büyük ve çözülmekte geç kalınmış bir probleme parmak basmayı deniyor.”

Kassovitz amacına fazlasıyla ulaşmış, sebepleri ve çözüm önerilerine değinilmese bile banliyöler çevresinde düğümlenen sorunlardan bir kesit, gerçekçi ve çarpıcı bir şekilde sunuluyor. Izleyici sarsılıyor. Hatta finalde tokat yiyen izleyici, tokatın etkisi dağılmadan salondan çıksın diye, bitiş jeneriği filmin başına alınmış.


Bu arada genç yönetmenimizi ‘Amélie’ filminin temiz yüzlü delikanlısı olarak da biliyoruz: hani Paris tren istasyonlarındaki bozuk parayla çalışan fotoğraf makinelerinde, insanlarin beğenmediği için yırtıp attığı vesikalıkları toplayıp, yapıştırıp kolleksiyon yapıyordu ya, işte o çocuk! ;-)

Kendisi de göçmen bir ailenin çocuğu olan Kassovitz, Paris’in yumuşacık romantik yüzünün keyfini çikartmadan önce, iyi tanıdığı perde arkasıyla yüzleşmeyi tercih etmiş…adeta bir felaket habercisi gibi…zira filmden 10 yil sonra, 2005’te iki göçmen gencin ölümü üzerine çıkan ayaklanmalarda Paris banliyöleri haftalarca yanmıştı [2].


Fransa, Belçika ve Ingiltere'deki banliyölerin, bizdeki ‘varoş’ kültürü ve barındırdığı olumlu/olumsuz potansiyellerden çok farklı olduğunu düşünüyorum. Karşılaştırmalı incelenmesi, bir sosyoloji tez konusu olabilirdi.

Izmirden gecekondu mahalleleri

-0-

Banliyöde, varoşlarda ya da başka şekillerde ... sonuçta;

Tepetaklak düşen bir toplumun hikayesidir bu, ve malesef:

buraya kadar sorun var,
buraya kadar sorun var,

buraya kadar sorun var!
…’

-0-

Nefret’i ilk kez Izmir Buca’da seyretmiştim. (Protesto ismiyle gösterildi.)
Bilenler bilir, böyle bir filmi izmir’de sinemada seyretmek Tayfun Kepsutlu gibi bir şövalye olmadan pek mümkün değildir. Izmir’li sinemaseverler, lütfen Tayfun Bey'in yillardır büyük bir özveriyle sürdürdüğü nitelikli film gösterme inadına sahip çıkın! Lütfen aşağıdaki iki sayfayi dikkatle okuyun:

http://yeryuzugunlugu.blogspot.com/2007/02/bucadan-ege-niversitesine-sinema.html




http://ebrukepsutlu.blogspot.com/



Kaynaklar:
[1]:
http://fr.wikipedia.org/wiki/La_Haine


[2] : http://www.tumgazeteler.com/?a=5605270

not: eğer filmi izlerseniz bana bir zahmet şunu yazın da rahatlıyım: hikayenin tam orta yerinde, umumi tuvaletten çıkıp, o sırada kendi aralarında didişmekte olan üç gence başından geçen ilginç bir olayı anlatan ve sonra da sakince çekip giden sevimli ihtiyar size ne düşündürdü? :-}

not2: geçenlerde gosterime giren Bornova Bornova filmi ile La Haine'in karşılaştırmalı incelemesini sinekiyatri'de bulabilirsiniz: http://sinekiyatri.blogspot.com/2009/11/bornova-bornova-2009.html

Related Posts with Thumbnails