Çarşamba, Mayıs 29

The Color of Paradise / Rang-e Khoda / Cennet’in Rengi (1999)





Sinekiyatri’de yerini alan Cennet’in Çocukları’ndan sonra yeni izlediğim 1999 yapımı The Color of Paradise / Rang-e Khoda / Cennet’in Rengi; ayrı bi dokunaklı geldi bana… Ajitasyona kaçmadan, seyirciyi mendil masrafına sokmadan anlatıyor çok dramatik, iç burkan bir hikayeyi.. Yönetmen Majid Majidi bana göre izleyiciyi iç dünya ve vicdan muhasebesi yapmaya  davet ediyor..

Muhammed rolündeki amatör oyuncu Mohsen Ramezani’yi ve baba rolündeki Hossein Mahjoub’u çok beğendiğimi söyleyeyim.. Ayrıca filmin geneliyle birlikte bazı görüntüler ayrı muhteşem: Kız isteme faslında arka fonda turuncu perde bulunan sahne ile hastalanan nineyi çektikleri arkada köy odası detayları ve gaz lambası olan kareler favorim..

Bir de beni çok vuran sahneleri sıralayayım:

*Babası Muhammed’i uzaktan sevgi kırıntısı içermeyen gözlerle bir süre süzer.. Müdür’ün odasına yönelir.

*Baba, gelin adayının evinde Muhammed’den bahsetmez: İki kızı olduğunu söyler.

*Kör marangoz Muhammed’in ağladığını eline düşen damladan anlar...

*Nine oğluna, “ben senin için endişeleniyorum, onun (Muhammed) için değil” der.. Adam suratına tokat yemiş gibi, biz seyirciyle birlikte sarsılır..

Cennet’in Rengi’ni izlememle birlikte Mohsen Namjoo ve şarkısı Ey Sareban ile tanıştım.. Üç günde 100 kez dinledim desem az olur..

Filmi çok detay vermeden özetlemeye çalışayım: Açılış sahnesinde karanlık bir ekran ve sesler.. Yönetmen seyirciye Muhammed’i anlamaya ısındırıyor.. Köyde körler okulu olmadığı için Muhammed Tahran’da yatılı bir okuldadır.. Dersler bitmiş ve öğrencilerin velileri okuldan çocuklarını almaya gelmişler. Bir tek Muhammed kalır. Boynu bükük şekilde. beklerken bir yavru kuşun yuvasından yere düştüğünü seslerden anlar. Kuşun annesi telaşlıdır. El yordamı ile yavruyu bulur, yerden yuvasına binbir güçlükle çıkarır..

Babası sonunda gelir. Muhammed’i uzaktan süzer.. Okul müdürünün yanına çıkar. Ben karımı kaybettim yıllar önce.. Fakir bir adamım.. Muhammed’e bakamam. Burada kalsın.. Öğretmenler kabul etmezler.

Çaresiz; Muhammed’le birlikte köye doğru yola koyulurlar. Otobüste camdan kollarını çıkaran Muhammed rüzgarı tutmak ister. Geçtikleri yolun kenarında neler olduğunu sorar babasına... Anlarız ki, doğaya – hayata gören gözlerden daha meraklı küçük Muhammed..


Köyde iki kız kardeşi ve ninesi ile hasret giderir.. Çoşkulu ve sevimli; umut dolu bir sahnedir köye ulaştıkları an ve hemen sonrası..

Muhammed doğadaki her şeye dokunarak, sesleri dinleyerek kendince yorumlar, körler alfabesine çevirir..

Babası evlenmek istemektedir. Bir gelin adayı var. Nişanlısı ölmüş, ailesi bir an önce evlendirmek istiyor. Kızı istemeye gider.. Traş olur dere kenarında, duyduğu garip sesler ve kırılan ve suya atılan ayna habercisidir bişeylerin..

Babası Muhammed’i yeni hayat düzeninde bir ayakbağı olarak görmektedir. Nine karşı çıkar:


Onun için kaygılıyım, bir sanat erbabının yanına verirsem geleceği kurtulur diyen oğluna, “Muhammed için mi, kendin için mi kaygılısın? der…

Karşı çıkmalara aldırmaz: Onu kör bir marangoza çırak olarak verir.. Muhammed, babası gittikten sonra ustasıyla konuşurken gözyaşlarına boğulur:  Filmin en çok akılda kalan repliği bu sahnededir…:

Öğretmenimiz, Allah'ın bizleri diğer kullarından daha çok sevdiğini söylüyor ama, ben de diyorum ki, madem öyle, bizi kör yaratmazdı. ki böylece O'nu görebilelim.

Öğretmenimiz dedi ki,
"Allah görünmezdir."
"O her yerdedir.
O'nu hissedebilirsin."
"O'nu parmağının uçlarını
kullanarak görebilirsin."

Allah'ı bulana kadar ellerimle her yere dokunacağım. Ve bulduğumda da, kalbimin
bütün sırları dahil, her şeyi anlatacağım.

Ninesi Muhammed’i kurtarmaya kararlıdır.. Zorlu bir yolculuğa koyulur.. Tıpkı Muhammed’in yavru kuşu kurtardığı gibi, sığ suda ölmek üzere olan bir balığı eliyle tutar, göle bırakır.. Oğlu peşine düşer ninenin.. Bulur yolda onu: Eve geri götürür. Muhammed’i geri getirmemi ister misin diye sorar annesine.. “Ben Muhammed için değil, senin için endişeliyim” cevabını alır..

Yaşlı ve bilge kadının endişeleri boşa değildir.. Filmin devam eden sahneleri finale eşlik eder.. Bizi oturduğumuz yere bir süre çiviler.

Şimdi bütün bu bilgiler ışığında hikayenin aslında kimi anlattığına dair bir yorum getirmeye, yazıyı bağlamaya çalışalım.. Muhammed ve ninesinin aydınlık tarafta olduğuna şüphemiz yok. Karanlık tarafta ise baba karakteri var.. Kendi hayatına, mutluluğuna odaklanarak oğlu Muhammed’i hayatından çıkarmaya çalışan bencil adam, belki de günlük yaşamın koşturması içinde insanlığına yabancılaşan geniş kitleleri, bizleri temsil ediyor.. Seyirciye kalan ise Haneke filmlerinde olduğu gibi aklında ve kalbinde macerasına devam eden, süzülüp gelen damıtık bir hikaye… Rang-e Khoda; Muhammed’i değil, babasını anlatıyor...


Pazar, Nisan 14

Oblivion (2013)





2013 Nisan’da gösterime giren filmin başrolünde  Tom Cruise (Jack), Andrea Riseborough (Victoria), Olga Kurylenko (Julia), Morgan Freeman (Beech) var. Yönetmen ve senarist Joseph Kosinski. Hikaye 2005 yılında Kosinski’nin kaleme aldığı 8 sayfalık çizgi romandan geliştirilmiş. Eleştiriye açık yönlerine rağmen bilimkurgu severleri tatmin edecek bir yapım.



Oblivion bize nükleer kıyamet sonrası Dünya’nın acıklı halini başarılı bir şekilde sunuyor. Yerle bir olmuş devasa binalar, çöle dönmüş uçsuz bucaksız araziler. Suları çekilmiş okyanuslar. Maymunlar Cehennemi’nin finalini andıran sahneleri açılışta izliyoruz.

2017 yılında uzaylılar ile bir bağlantı kurulur. Gezegenlerindeki yaşamsal sorunlar nedeni ile Dünya’ya saldırmışlar. Ay’ı parçalamışlar ve bütün Dünya kaosa sürüklenmiş. Savunma amaçlı kullanılan nükleer silahlarla birlikte artık yeryüzü yaşanmaz bir alana dönüşmüş. Tipik bir Pirus Zaferi görüntüsü; her şey kaybedilerek kazanılmış bir savaş..

İnsanlar Satürn gezegeninin uydusu Titan’da  yaşamaya başlamışlar.

Yıl 2077 olmuş: Eski asker, şimdinin insansız hava aracı teknisyeni Jack Harper, Victoria ile birlikte Dünya’da hala varlıklarını sürdüren istila ordusuna ait canlıların saldırılarına karşı enerji istasyonlarını koruyan ekiplerdendir.. Uzaylıları yok etmek için geliştirilen insansız hava araçlarını;  “drone”ları tamir ediyor.


Jack’in geçmişe ait rüyaları ve anıları hafıza silme işleminin tam sonuç vermediğini ve “insan” tarafının hala ayakta olduğuna işaret etmekte. Nitekim yere düşen bir uzay mekiğinin uyku kapsülündeki mürettabatını drone’lara karşı korumaya çalışır. Sadece bir tanesini kurtarabilir.


Mekik’ten kurtulan Julia ve filmin sonlarına doğru hikayeye katılan, Morgan Freeman’ın oynadığı Beech karakteri Jack’in doğru bildiklerini sorgulamasına ve sanal ile gerçeği ayırt etmesine yardımcı olacaktır..


Oyunculuk adına elle tutulur bir performans görülemiyor. Özellikle Olga, neredeyse diyalogsuz.. Karakterlerde bir derinlik oluşturulmamış. Morgan Freeman dahi filmi bu anlamda kurtaramıyor. Durumu yönetmenin bilimkurgu ve görsellik yönünün gelişkinliği ile açıklayabiliriz belki..


Hikayenin iskeleti çok iyi.. Ancak bir tutarlılık, inandırıcılık problemi olduğu kesin. Filmin belli bir kesmindeki performans, ikinci yarıda yok. Bu yönüyle AI (Artificial Intelligence) filmini hatırladım. AI’da sanki ikinci yarıyı başka birileri yapmış gibi, ikinci yarı dolgu malzemesi gibi bir hisse kapılmıştım.. Wall-E gibi, Matrix gibi bir çok filmin kolajı olduğunu söyleyenler çok olacaktır.


Özetlemek gerekirse, aksiyon ve bilimkurgu severlere, sinemayı bir eğlence aracı olarak görenlere tavsiye ederim.. Örneğin; kütüphane sahnesi nabız arttıran koltuğa saplanıp kalmanızı sağlayan cinstendi..

Cumartesi, Mart 30

Amour / Aşk (2012)





… film ekranda izlenip tüketilen bir şey olmaktan çıkar ve aklımızda, kalbimizde hatta içimizde serüvenine devam eder. (M.Haneke)

Sinekiyatri’de yer alan Haneke’nin Cache’iyle ve Funny Games’le en önemli benzerliği sadece başrol karakterleri: Anne ve George Laurent isimleri değildir elbette.. Benzer bir aile, orta-üst sınıf entelektüel bir yaşam. Yine eve dışarıdan bir saldırı  sözkonusu. Amour’da diğerlerinden farklı olarak çiftin korunaklı dünyasını tehdit eden soyut bir çift düşman vardır: Zaman ve ölüm.



Oyunculuklar en üst düzeyde.. Anne Laurent rolündeki Emmanuelle Riva’yı çok başarılı buldum. George’u oynayan Jean-Louis Trintignant da kusursuz. Filmdeki gerçekçiliği zirveye taşıyan başta yönetmen, başroller ve kamera çekimleri..

“Konu aşk mı yoksa değil mi?” tartışması sinemaseverler arasında hiç bitmeyecek. Amour’u: Hayat, aşk, yaşlılık, hastalık ve ölüm duygusu üzerine bir başyapıt diye özetlemek şimdilik yeterli. İMDB’de her yaş ve cinsiyet grubundaki seyirciden 8 ve üzerinde yüksek bir değerlendirme notu aldığını görüyoruz.




Korku filmlerine taş çıkaran 4-5 sahne olduğunu unutmadan not düşeyim..  Bu türün tutkunu ve artık rutine binen yapımlardan sıkılmış izleyicinin ilgisini çekecektir.

Haneke filmlerini izlemek ortalama bir seyirci için pek kolay değil. Rahatsız edici, şaşırtıcı, izleyiciyi şok eden bir tarzı olduğu kesin. Bireyin ve toplumun kendisine sormaya çekindiği sorularla sizi bir anda yüzleştirir. Öylece kalakalırsın. Ben olsam ne yapardım? Şimdi bu da nereden çıktı? Ee sonra ne oldu? ve benzeri sorularla birlikte filmin sahneleri kafanızda dönüp durmaya başlar.

İlgimi çekti: “Kes kis pas? / Kes kise pase?” kelimesini özellikle George’un ağzından sıklıkla duyarız Amour’da.. Ne oluyor? Ne oldu? Hayatımızda bir şeyler ters gittiğinde çokça sorular sormaya başlar, ne olduğunu anlamaya çalışırız.. Bir çaresizlik ve tehdit algısı barındırır bu tip sorular.. Korunaklı kalemizde kendi yarattığımız dünyanın kontrolden-hayal ettiğimiz rotadan çıktığına dair işarettir..



Film, açılış sahnesinde bugünü gösterip flashback’le o sahneye nasıl geldiğimizi bize iki saat boyunca anlatıyor. Durgun, sabit kamera.. Röportaj ekranı hissi veren koltuklar – ikili diyalog.. Bunun yanı sıra baştan sona kalp hızı ritminde devam eden tempoya rağmen ilginin ekranda kalabilmesini sağlamak gerçekten çok önemsediğim bir yetenek. İzlerken; Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filminin akış hızı ve fotografik görselliği gözümün önüne geldi.. Nitekim Haneke; yıllardır süregelen Robert Bresson hayranlığı ile birlikte son dönemde Çehov’a meyil verdiğinden bahsediyor. NBC’nin Çehov takipçisi olduğunu hatırlatayım.

Amour’da müzik olarak La Pianiste’de olduğu gibi Schubert’i dinleriz..  Çektiği filmlerde hemen hemen hiç müzik kullanmamasını, diğer yönetmenleri kastederek: “…bir sahne iyi işlemediğinde müzikle destekleyerek yapay duygu ya da gerilim yaratmaya çalışırlar.” sözüyle açıklar.


Çok dar bir alanda çekilmiş ve sinema tarihine geçmiş belki de akla hemen gelen on tane film sayılabilir. Buried (Toprak Altında) fazla tanınmış bir film olmasa da “dar alan” çıtasını en üste koymuş: Tabut içinde geçen enteresan bir yapım.. Kategorinin en tanınmışı ise Reservoir Dogs (Rezervuar Köpekleri) olmalı.. Yine Sinekiyatri’de yer alan dar mekan filmi: 127 Saat seyircinin filmle bağlantısını koparmamayı başaran önemli bir eser..

Gelelim filmimize:

Apartman görevlisinin ihbarı üzerine gelen itfaiye ve polis evin kapısını kırarak açar. Odadan müthiş bir koku yayılmaktadır. Kilitli olan kapıyı açınca trajik ve merak uyandıran bir sahne ile karşılaşırlar. Flashback’le buraya nasıl geldiğimizi izlemeye başlarız.

Anne Laurent  ve George Laurent 80’li yaşlarda evli bir çift. Müzik öğretmenliğinden emekli olmuşlar. Konserde görürüz onları. Anne’in yetiştirdiği bir öğrenciyi dinlemeye gelmişler. Otobüsle eve dönerler. Kapı zorlanmıştır. Birileri eve girmek istemiştir. Ürperirler.

Anne bir gün kahvaltı masasında donup kalır. George ne olduğunu anlayamaz bir süre. Doktor kontrolünden sonra ortaya çıkar:  Kadının sağ yanına felç inmiştir. Ameliyat olur. Başarısız geçen operasyondan sonra Anne George’a “Söz ver!! Beni bir daha hastaneye götürmeyeceksin” der.

Film ilerledikçe özellikle George zihinsel bir değişim içindedir.. Anne ise daha çok fiziksel bir başkalaşım geçirir gözümüzün önünde.

İki kişiden oluşan ve apartman dairesinde kurulu dünyalarına hastabakıcılar, yardımcılar, kızları, öğrencileri ve hatta güvercinleri çeşitli sebeplerle ziyarete gelse de, aslında kimseyi istemezler.. Aralarında konuşulmamış ama birlikte sergiledikleri bir tavırdır.. Geçmişteki güzel günleri hatırlatacak ya da bugünü sorgulayan birine tahammül etmeleri mümkün değildir.

Tekerlekli sandalye ve kocasının yardımına bağlı bir hayat sürmek zorunda kalan Anne, bu durumla başa çıkmaya çalışırken birkaç defa pes eder. George’un kuvvetli desteği ile ayakta kalır bir süre daha. Ama sonrasında durum artık insanın baş edebileceği sınırları aşar. Anne ve George geri dönülmesi mümkün olmayan bir limandan ayrılmışlardır artık.. Yönetmen yine bizi, filmin sonunda, bir düzine soru ile baş başa bırakır.

Amour’dan ve Haneke’den Notlar:

-Adı Aşk olan bir filmin Paris’te geçmesi ve Fransızca çekilmesi pek sürpriz değil sanırım Paris’i görmesek de.
-Güvercin sahnesi izleyiciler arasında çok tartışılmış. Bana göre George’un yaşadığı değişimin bir anlatımı. Birincisinde güvercine geldiği yolu gösterip dışarı çıkarıyor.. İkincisinde kuşu yakalamaya çalışıyor. Çok fazla üzerinde durulması anlamlı değil.
-Haneke’nin en sevdiğim yönü, seyirciyi özgür bırakması.. İstediğin şeyi düşünebilirsin film hakkında. Bir sınırlaması yok. Sanatın doğası bu zaten.
-Senaryonun Haneke’yi büyüten ve 95 yaşında ölen halasının hayatıyla  yakın bir ilişkisi var.
-Yönetmenin ilk dönem filmlerinden 7.Kıta ile Amour’un önemli benzerlikler taşıdığı anlaşılıyor.
-Kızları Eva babasına: “Küçükken sevişmelerinizi dinlediğimi hatırladım. Benim için iç rahatlatıcı bişeydi: Hiç birbirinizden ayrılmayacağınızı düşünürdüm.” der.
-Eva hasta yatağında durumu ağırlaşan annesi ile sohbet etmektedir. Daha çok bir monolog gibi görünen bu sahne boyunca; banka faizleri, ev alıp kiraya verme gibi maddi konulardan bahseder. Sonra salona, babasının yanına döner: “Sadece anlamsız sesler çıkarıyor” diyerek hıçkırarak ağlar.. Yönetmenin ironi yaptığını düşünüyorum: Aslında anlamsızlığın dipsiz kuyularında boğulan Eva’nın ta kendisidir..
-Emmanuelle Riva'nın rolüne ısınmak için felçli hastaları incelemekten kaçındığı, oyuncuyu role Haneke'nin hazırladığını da yazmadan geçmeyelim.

Sinedebiyatro isimli sitedeki Haneke röportajını okumanızı tavsiye ederim.

Pazar, Mart 17

Children of Heaven / Cennet'in Çocukları (1997)




1997 İran yapımı Children of Heaven, orijinal ismiyle Bacheha-Ye aseman yönetmen Majid Majidi’nin senaryosunu da yazdığı film. Ülkemizde Cennet’in Çocukları olarak gösterilmiş. İki kardeş arasında paylaşılan bir çift yırtık-çok eski bez spor ayakkabının etrafında dönen müthiş bir hikaye.

Birçok sinemaseverin “en iyi 10 film” sıralamasını güncelletecek özellikler taşıyor. Internet’teki yazılarda bir klasik olan Bisiklet Hırsızları ile karşılaştırıldığını görüyoruz. Masalsı, insan ruhuna işleyen, çocuk saflığında bir yapısı var. İyilik ve dürüstlüğe, dayanışmaya dair önemli vurgular içeriyor. Kendini iyi hisset ve kalp ısıtan filmler kategorisine de sokabiliriz.

Oldukça düşük bir bütçesi ve anlamlı mesajıyla; tüketim toplumuna dönüştürülen dünyanın en azından bir an durup düşünmesini sağlayabilmiştir belki..

Filmi özetleyip, izlerken aldığım notları paylaşmak istiyorum:

Ali 9 yaşında, ilkokul 3’te okuyan, Tahran’ın yoksul kesiminde yaşayan bir çocuk. Kardeşi Zehra’nın pembe, büyük fiyonklu, eski mi eski ayakkabısını tamir ettiriyor. Bir sonraki durağı fırından ekmeği de alır. Elindekileri girişte kasaların arasında koyup,  patates almaya manava girer. Yoldan geçen eskici, manavın çöpleri arasından torbaları vesaireyi toplarken yanlışlıkla ayakkabıyı da arabasına atar.



Ali ne yaptı ne ettiyse bir türlü bulamaz ayakkabıları. Üzgün ve çaresiz eve gelir. Zehra’nın ilk işi ayakkabısını sormaktır. Ali durumu anlatmak zorunda kalır.. Bir yandan da büyük bir korku taşırlar: Aile çok fakirdir ve babaları bu durumu öğrenirse ikisini de dövecektir.. Yenisini alacak paraları dahi yok.

Artık iki kardeşin küçük dünyalarında paylaştıkları büyük bir sırları vardır. Çözüm hızlı bulunur: Sabah Zehra okula Ali’nin spor ayakkabılarını giyerek gidecek, öğleci olan Ali de okul yolunda bi yerde onu bekleyip terlik ayakkabı değişimi yapacaklar.

İşler planlandığı gibi gitmez. Ali bütün gayretine rağmen okula geç kalmaya başlar. Zehra kendine büyük gelen ayakkabıyla sorunlar yaşar. Zehra ayakkabısını okulda kendi yaşlarında bir kızın ayağında görse de, nihai çözüm için daha büyük bir mücadele gerekmektedir.

-Babaları cami imamının eve gönderdiği büyük parçalar halindeki şekerleri, küp şeker boyutuna getirmek için yerde kırıp ufaltırken Zehra çay doldurup getiriyor. “Kızım; şeker de ver” diyor adam.. “Her yer şeker işte babacım”. “Olur mu hiç, bunlar caminin şekeri, bize emanet gelmiştir”…

-Yoksul insanların dayanışması, birbirlerinin malını çorbasını paylaşması, hasta olana komşuların destek vermesi göze çarpıyor.


-Büyümüş de küçülmüş diye bir laf vardır. Zeki ve bilmiş bilmiş konuşan çocuklar için söylenir daha çok.. Ali ve Zehra’nın durumu böyle özetlenebilir.. Ancak bir yetişkin gibi davranmalarını sağlayan şey daha çok şartların zorlamasıdır.. Film, çabuk büyüyen çocukların ortak hikayesi…

-İnsanın özünde “ihtiyacın kadar tüket” kodu vardır.. Bunu manipüle eden bir sistem kurulmuş: Daha fazlasını iste, daha fazlasını tüket mesajı özellikle reklamlar aracılığı ile beyin altına işleniyor.. Doğada mesela hiç fazla kilolu aslan gördünüz mü? Görmek mümkün değil çünkü, fazla kilosu olan bir avcı ceylanın hızına ulaşamaz. Fazlası varsa bile kendiliğinden normal kilosuna kısa sürede geri döner.

-Ali başta önemsemediği koşu yarışmasının 3.lük ödülünün spor ayakkabısı olduğunu öğrenince, yarışmaya katılmak için büyük bir azim ve kararlılık gösterir.. Beden eğitimi öğretmenini ikna etmek için alttan girer üstten çıkar. “Herkesi yenebilirim, söz veriyorum: Birinci olacağım”

-Filmde fakirlik elle tutulur haldedir: Elbise ve ayakkabıların durumu, aylardır ödenmeyen kira, esnaftan borç defterine yazdırarak alışveriş yapmak, eski kazağın; yenisini örmek için sökülerek yumak haline getirilmesi vb.

-Ali’yi film boyunca ordan oraya koşarken, çeşmeden su içerken ve hep bi yarı ağlamaklı hüzünlü ifade ile görürüz.. Yaşıtlarının oyun çağrılarını reddetmek, hayat denen kavganın içinde çelik adımlarla yürümek zorundadır.

-Ailesini, ev işlerini, hayatı çocuk yaşında sırtlaması ile birlikte Ali’nin hem derslerindeki hem spordaki başarısını yönetmenin altını kalın çizdiği bir mesaj olarak görüyorum. Bir arkadaşınızla izleme şansınız olursa filmden sonra uzun uzun konuşulabilecek bir detay.

-Güzel keyifli anların yaşanacağı zaman havuzda kırmızı süs balıklarını görürüz. “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” şiirini hatırlarız hemen..

-İran’da film çekmenin devlet kontrolünde olduğunu not olarak düşelim..

-Cennet’in Çocukları ile ilgili çok güzel bir yazı okumak isteyenlere Adab-ı Haşarat isimli bloğu tavsiye ederim.

Perşembe, Mart 7

Terms of Endearment / Sevgi Sözcükleri (1983)



5 Oskar ödüllü 1983 yapımı filmde başroller Shirley MacLaine (Aurora), Debra Winger (Emma), Jack Nicholson (Garrett) ve Jeff Daniels (Flap) arasında paylaşılmış. Yönetmen ise aynı zamanda senaryoyu kitaptan uyarlayan James L.Brooks..  The Simpsons’lardan tanıyoruz kendisini..

Ödülleri; en iyi film, yönetmen, kadın aktris (MacLaine), yardımcı erkek aktör (Jack Nicholson) ve uyarlama senaryo dallarında.

Her şeyden önce günümüz oskarlı filmlerinden çok ileride bir yapım olduğunu belirtmek gerek.. Sade, anlaşılır ve sıcak bir hikayesi var. 2 saati aşan süresine rağmen seyircinin ilgisini ekranda tutmayı başarıyor.

Schindler’s List’in başta olduğu bir sıralamada en acıklı film kategorisinde üçüncü sırada yer alırken, anne-kız ilişkisine odaklanan en iyi filmler kategorisinde de Terms of Endearment’i (Sevgi Sözcükleri) birincilikte görüyoruz..


Hollywood sinemasının daha naif, bozulmamış, insanı kavrayan döneminden kalma bir film. Anne-kız, kadın ve toplum, büyükşehir-taşra, karı-koca arasındaki ilişkileri sorgulayan bir dram.. Aynı zamanda özellikle Jack Nicholson’un göründüğü sahnelerde de komediye meyil veren bir yapısı var. Ama söylemeden geçmeyelim: Kitap sevgisi de filmde göze çarpacak şekilde yer alıyor.

30 yıla yayılan yaşam öyküsünde Aurora’nın kızı Emma için bebekliğinden bu yana tutkulu ve takıntılı bir yaklaşımı olduğunu farkediyoruz.. Bebeğinin beşikte nefes almadığını düşünüyor.. Yanına yaklaşıyor. İyice emin olmak için çimdikleyip uyandırıyor ve “işte şimdi nefes alıyor” diyerek rahatlıyor.

Anne ve kızı arasında sevgi-nefret sınırlarında gezen bir ilişkinin varlığı görülüyor. Emma liseyi bitirir bitirmez Flap ile evlenmek ister.. Aurora bu evliliği onaylamaz.. Ancak bildiği yoldan dönmeyen Emma evlenip kısa sürede çocuk da yaparak tipik bir ev kadını, eve hapsolmuş bir taşra insanına dönüşür. Halbuki çocukluk arkadaşı Patsy üniversiteye devam etmiş, New York’ta başarılı bir iş kadını olmuştur.. Patsy’nin davetiyle New York’u ve insanlarını gören Emma ortamı yadırgar.. Patsy “onlar senin gibi arkadaşlarım değil” der.. Şehirdeki insan ilişkilerinin yapmacıklığına bir vurgu yapar film. Filmin ortalarındaki bir sahne: Yaşadıkları taşradaki market’te Emma’nın parası çıkışmayınca kasiyerin sergilediği tutumu “yaptıklarınız hiç insani değil, nerelisiniz siz? New York’lu mu?” diyerek sıradaki bir müşteri eleştirir..


En eğlenceli sahneler ise Aurora ve yan komşusu Garrett arasında geçer.. Garrett eski bir astronot olarak şimdinin iflah olmaz bir çapkınıdır.. Genç kızlarla gününü gün eder. Aurora’nın hayatına girmesi zaman alsa da, film sonuna kadar izleyiciyi gülümseten diyalogları hiç bitmez.. Aurora gece vakti beklenmedik bir ziyaret yapar: Garret havuzdan çıkıp kapıda  onu gördüğünde; “şansımız var ki sadece 8 tur yüzdüm” der.

Filmin sonu ise beklenmedik gelişmelerle örülür ve anne ile küçük çocuklarının birbirlerine sarıldığı sahne, sinema tarihindeki unutulmazlar arasında yerini alır.

Özetlemek gerekirse, içindeki dram-komedi gibi sağlam unsurlarla birlikte diyaloglardaki özgünlük-espri ve gerçekçilik ile sinemadan çıktığında kafasında cevap aradığı sorular olmasını seven, hayata dair yeni bir şeyler öğrenmenin hazzını yaşamak isteyenlere tavsiye edilir..


Çarşamba, Ekim 10

To Rome with Love / Roma'ya Sevgilerle (2012)


Woody Allen’in Roma’ya Sevgilerle isimli 2012 model filmi, internet’te yaptığım araştırmaya göre ülkemizde pek sevilmedi..  Allen takipçilerini, beklenti içinde olanları  hayal kırıklığına uğrattı. To Rome With Love’ın  İmdb’de 6,6 / 10  gibi vasat bir oy aldığı görülüyor. Ayrıca Roma’nın Midnight in Paris’in gölgesinde kaldığını da görüyoruz.. 100 kişiye soranız 99’u Paris’i seçer herhal.

Her ne olursa olsun  ben pek bi severek  izledim.. Sevdim çünkü, filmlerde aradığım basit birkaç temel özelliğe sahipti:
-Tarihi bir kenti filmi izlerken geziyorsunuz.
-Sağlam oyuncular ve oyunculuklar var.
-Eğlenceli vakit geçirmek için ideal. Lunapark  gibi renkli ve heyecan verici..
-İlginiz dağılmadan, saate bakmadan filmin sonunu getirebiliyorsunuz.

Yönetmen artık  ABD’de film çekebilmek adına gerekli finansmanı sağlayamadığı için Avrupa’nın en bilindik, renkli  merkezlerini mekan seçiyor.. Kentler ve şirketler  belki de Allen’i davet ediyor.. Belki son filmler sipariş üzerine yapılmış.. Çok bilinmeyenli denklemin içinde boğulmaya gerek yok.  Arka planda her ne var ise önemli değil, ortaya çıkan sonucu genelin aksine  gayet tatmin edici buluyorum.
Aslında mekan dışında ilk bakışta çok fazla ortak yönünü keşfedemediğimiz  4 hikayenin anlatıldığı filmde alışılagelen;  hikayelerin birbirine finalde bi yerde bağlanması ritüeli  gerçekleşmiyor.. Bu birbirinden bağımsız hikaye yapısı seyirciye yadırgatıcı gelmiş  olabilir, hoşnutsuzluk yaratabilir. Sinema tarihinde denenmemiş bir teknik olmadığını söylemek  isterim..


-Hikayelerden birinde hergün saat 07:00’de kalkan klasik bir memur var. Herşey o kadar rutinde gidiyor ki,  sabah kahvaltısında yenilenler, çocukları ve eşi, arabanın durduğu yer.. Ne bileyim tamı tamına hergün aynı.. Adamımız  çok rahatsız değil.. Gayet mutlu görünüyor hatta tüm bu sıradanlığın içinde basit bir hayatın keyfini çıkarmakta.. Derken nasıl oluyorsa, bir sabah medyanın ilgi odağı haline geliyor ve absürdlükler kovalamacaya başlıyor. Sıradan adamımız kendini kırmızı halılarda, ünlülerle beraber bir hayatın içinde buluyor.. Diyorsun ki, ne güzel bak adama piyango çıktı.. Şansa bak.. Ama kazın ayağı öyle değilmiş.. Ünlü olmanın da bir sürü iyi yanı olduğu gibi, kötü yanları da var.. Peki birden aynı medya ilgiyi yeni bir sıradan vatandaşa çevirdiğinde ne oluyor? Özlediğin sıradan hayata geri mi dönüyorsun, yoksa ilgi çekmek için delirmiş bir adam  haline mi geliyorsun?.  Etrafımızda çokça gördüğümüz, haketmediği halde sırf medyanın  itelemesiyle-zorlamasıyla meşhur olan adamlar geldi aklıma..  Medyanın ilgisini devam ettirebilmek adına ne acayiplikler yapmadılar ki? Hikaye’de ünlü olmanın faydalarını da  görüyoruz tabi.. Belki Woody Allen ünlü olmasından ne faydalar sağladığını pelikül  arasında gözümüze sokmuş oluyor..


-İkinci hikayede yeni evli bir çift var.  Hem gezmek için hem de yeni bir iş ve hayat ümidiyle Roma’ya geliyorlar.. Otel odasına yerleştikleri anda,  genç ve toy kadın saçını yaptırmak için dışarı çıkıyor.. Gidiş o gidiş.. Roma’da kayboluyor.. Bu sırada Anna isminde bir fahişe, odaya giriyor.. Adamımıza niye geldiğini anlatana kadar,  yeni çifti ziyarete gelen zengin akrabalar odayı basıyor ve yanlışlıklar komedisi  başlıyor.. Anna’yı eşi olarak tanıtmak zorunda kalıyor.. Diğer yandan da karısı Roma sokaklarında en sevdiği aktörle karşılaşıp, yemek teklifini geri çevirmeyince aslında birbirine paralel günahlar aynı anda genç ve saf çiftimizin başına çoraplar örüyor..


-Üçüncü hikayede yalnız bir Amerikalı turist kadın, meşhur “Aşk Çeşmesi”ni  aramaktadır..  Aşk Çeşmesi’ni arayan gerçek aşkı mı buluyormuş acaba? Kesin böyle bir tevatür vardır... Yolda Romalı, yakışıklı bir delikanlı ile karşılaşır.. Gayet temiz İngilizce konuşan  avukatlık yapan  adamımız çeşme’ye varmadan, aşkı buldurtmuştur güzel kıza.. Ne demişler:  Su testisi su yolunda kırılır.. Olaylar hızlı gelişir bizim düşündüğümüzden de, araya ebevenlerin tanıştırılması girer. İki aile  arasındaki kapitalist ve sosyalist bakış açılarının yarattığı gerilim bir drama ve eğlenceye  dönüşür.. Zor olsa da ortak bir yol bulurlar.. Damadın babası dünürü sayesinde hayallerini gerçeğe dönüştürür; (Amerikalılar’ın “dreams come true” söylemi misali) ama tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkanıdır der.. Sade yaşamına dönmeyi tercih eder. Şöhreti elinin tersi ile iter.


Son hikayede ise mimarlık öğrencisi adamımız sevgilisi ile Roma’nın tenha ve onlarca yıldır hiç değişmemiş bir ara sokağında kalmaktadır.. Sokağın yakınlarında  idolü olan meşhur Amerikalı meslektaşıyla karşılaşması ve akabinde sevgilisinin kız arkadaşının ziyaretlerine gelmesi ile insan bünyesinin dayanmakta pek bir güçlük çekeceği bir sürü felsefik konuşmanın,  seçim yapmak zorunda kalmanın, doğru ile yanlışı ayırt etme mecburiyetinin içine düşecektir. Kararını tam verdiği anda, herşey yeniden şekillenmeye başlar.. Bana göre en acayip hikaye buydu.. Yani anlamadığım şey, yaşlı mimar bir hayal miydi? Hayal ise kimdi? Mimarlık öğrencisi adamımızın alt benliği filan mıydı? Neydi? Roma’da eskiyle yeninin, geçmişle bugünün ve geleceğin bir arada yaşamasına basılan bir parmak olabilir mi? Dün yönünden gelip yarın yönüne devam eden otobüsümüz  bugün denen Roma durağında mola mı verdi? Yaşlı mimar zaman makinesi icat edilseydi, kendi gençliğine vermek istediği tüyoları mı aktarmaktadır? Gerçekle düş içiçe geçiyor..

Özetlersek; 4 hikayede nelerin ortak olduğuna dair ipuçlarını bulabiliriz:
-Ünlü olmak – sade bir yaşam sürmek  arasındaki farklar
-Tanınmış biri olmanın sağladığı avantajlar
-Ünsüz ve ünlü bir ilişki yaşadığında neler ortaya çıkar?
-İtalyan ve Amerikan mentalitesi, hayata bakış açısı  arasındaki farklar..

Yazımın sonunda kısa notlar halinde filmle empati kurma kılavuzu yapmaya çalışayım:

Woody Allen ömrü boyunca aklına gelen her fikri, ilginç bulduğu herşeyi kağıtlara yazıp bir çekmeceye depolamış. Filmde birbiriyle ilgisi olmayan hikayeler ve bunların kesişmemesi bu durumla ilişkilendirilebilir.

Filmi izleyen İtalyan sinemacılar peyniri fazla kaçmış pizzaya benzetmişler filmi.. Artık peynir yerine neyi koyarsanız sizin kararınız..:) Bizde bir söz vardır: Delifişek atlar ve adamlar için “arpası fazla geldi” derler.. Özellikle de acayip bişey yaptıktan hemen sonra..

Roma’ya Sevgilerle’yi daha iyi anlamak için, yönetmenin İtalyan sinemasında özellikle  hayranı olduğu yönetmenleri ve filmleri de incelemek icap eder.

Arada kaçan esprileri anlamak için ikinci – üçüncü defa izlemek faydalıdır.. Yeniden izlenmeyi gerektiriyor  ve hakediyor..

Cumartesi, Eylül 1

Das Weisse Band / Beyaz Bant (2009)


Michael Haneke’nin Beyaz Bant’ı Türkiye’ye DVD olarak  gelir diye uzun süre beklememe rağmen ne yazık ki yayınlanmadı. Almanca orjinal seslendirme ve İngilizce altyazı kombinasyonunu daha önce denememiştim. Altyazıyı takip etmek çok kolay olmadı.. Filmde kaçırdığım detaylar vardır..

Siyah beyaz çekilme nedeni olarak yönetmen “hikayenin  inandırıcılığını arttırma” gayesini  ön plana çıkarıyor..
İkinci Dünya Savaşı özellikle ilgimi çeken bir konu. Film, kitap ve belgesel gördüm mü, elimden geldiğince peşine düşüp izlerim, okurum. Bütün Dünya’yı içine alan bu korkunç savaş nasıl çıktı, nasıl gelişti, sonuçları neler hep merak etmişimdir.. Okudukça ve izledikçe merak etmeye devam ediyorsunuz.

Beyaz Bant  ise Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen önce bir Alman Köyü’nde yaşanılanları toplumun bir örneklemesi-aynası olarak  ortaya koymakta. Haneke bazı soruların cevaplarını yine seyirciye bırakıyor...
Filmdeki çocuklar ileride, II. Dünya Savaşı’nda önemli kademelerde yer aldılar diye düşünebilirsiniz.

- İnsan doğduğunda masum mudur?
-Kötülüğün kaynağı nedir?
-Disiplin eğtimin odağında yer aldığında nelerle karşılaşabiliriz.

Haneke seyirciyle yine kendi tarzıyla  bir köprü kuruyor.. Olağanın dışına çıkan yöntemleriyle, takipçilerini  hem şaşırtıyor, hem de daha çok düşünmeye ve araştırmaya zorluyor.. Diğer filmlerinde olduğu gibi film bittikten sonra  geriye konuşacak ve tartışacak çok şey kalıyor..

Haneke’nin bu tarzı, ana-akım filmlere alışmış seyirciye itici gelebilir. Filmin sonunda hayalkırıklığı yaratabilir. Yıllar önce bir film izlemiştim Yılmaz Güney’in. Bi dere kenarında maden mi arıyorlar, altın mı eliyorlar.. Herneyse.. Küt diye bitti.. Hiçbişe anlamamıştım. Meğer böyle bir sinema ekolü varmış.. Gerçi Beyaz Bant o kadar da yarım kalmışlık hissi bırakmıyor.. ya da bunu çok daha profesyonelce yapıyor diyelim.

Filmi özetleyeyim: Yıl 1913.. Birinci Dünya Savaşı arifesinde bir Alman Köyü’nü anlatıyor öğretmen.  İleriki yıllarda gelişecek  olayları anlayabilmemize yardımcı olabileceğini söylüyor aktardıklarının. Köyün doktorunun iki ağaç arasına gerilmiş  ince bir tele atıyla evine dönerken takılıp düşmesi ile başlıyor gariplikler. Doktor ağır yaralanıyor. Tuzağı kimin kurduğu bulunamıyor.. Ancak failin çok yakınlarda bi yerde olduğu seziliyor.
Benzer olaylar birbirini izliyor.  Suçlusu bulunmayan eylemler köydeki herkesin huzurunu kaçırıyor.
En çarpıcı sahne köprü kokuluğunda yürüyen çocuk.. Hikeyeyi anlatan öğretmen kendisini farkedince ne yapıyorsun_? Hemen oradan in.. Diyor. Çocuk  cevap verir: “Tanrı beni sevmiyorsa, cezalandırması için ona fırsat veriyorum” ...

Çocukların özellikle aile içinde yetiştiriliş yöntemlerine odaklanan film, bize savaşların nedenlerini anlamamızda birtakım ipuçları uzatıyor..

Filmin başında ağır yaralanan doktorun, filmin sonralarında içindeki şeytanı kusması ve bizim onu bütün çıplaklığı ile tanımamız da kim yaptı sorusunun peşine düşenleri aydınlatabilecek ayrı bir detaydı.. 

Beyaz Bant ilginizi çektiyse, Milgram Deneyi'yle ilgili yazımı okumanızı öneririm:


İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN
 II. Dünya Savaşı’nda katliamlar yaşandı. Savaş sonunda suçlular mahkemelerde yargılandı. Yargılananlar sadece üstlerinden gelen emirlere itaat ettiklerini söylediler. Savunma bu temel üzerine kurulmuştu. Bu durumda geriye tek suçlu kalıyordu. Kimseden emir almayan Hitler. Ancak, savunma işe yaramadı, savaş sonrası kin duygularının tazeliği ile birçok sanık suçlu bulundu ve asıldı. Savaştan bir süre sonra insanlarda yaygın bir düşünce vardı. Alman tabiatındaki birşeyler onları zalim yapıyor. İnsanların davranışlarını genleri şekillendiriyor. Zalimlik genlerden geliyor.
 Stanley Milgram 1963’te bu yargıyı sorguladı. Belirli şartlar altında bir ulus başka bir ulusa zalimce davranabilir diye düşünüyordu. Otoriteden gelen bir emir ile insanlar gaddarca suçlar işleyebilir, zulüm yapabilir kanısındaydı. Hipotezini laboratuvar ortamında test etti. Gazetede yayınlanan, “bir saatinizi bize ayırın 4$ kazanın” başlıklı reklamla denekleri buldu. Aranan koşullar basitti. Herhangi bir deneyim, meslek, eğitim aranmıyor, 20-50 yaş arası olmak yetiyordu. Lise ve üniversite öğrencileri kabul edilmiyordu sadece. Katılımcılarla Yale Üniversitesi’nde,  hafıza ve öğrenme üzerine bir çalışma yapılacağı yazılıydı duyuruda. Duyurunun altındaki formu doldurup, çağrıldığınızda, üniversitenin laboratuvarına gidiyorsunuz. Sizi beyaz gömlekli, soğuk görünüşlü genç bir adam karşılıyor ve kendini araştırıcı olarak takdim ediyor. Yanında duran güleryüzlü orta yaşlı şişman bir adamın da kendiniz gibi araştırmaya denek olarak katılmak üzere sizden az önce gelmiş olduğunu öğreniyorsunuz. Araştırıcı, cezanın öğrenmeye etkisi konusunda bir deneye katılacağınızı; birinizin öğretmen, birinizin öğrenci olacağını ve öğrenci yanlış yaptığı zaman ceza olarak öğretmenin ona elektrik şoku vereceğini bildiriyor. Kura çekiliyor ve siz kura sonucu öğretmen olacağınızı öğrendiğiniz zaman biraz rahatlıyorsunuz çünkü odadaki büyük bir şok jenaratörü oldukça korku verici bir görünüşe sahip.  Üstünde 15 volttan 450 volta kadar 15’er volt aralıklı şok düğmeleri var. 300 voltluk düğmenin üzerinde     << Çok Kuvvvetli Şok>>; 450 voltluk düğmenin üzerinde ise: <> yazmaktadır. Öğrenilmesi gereken işlem; öğrenme psikolojisi deneylerinde genellikle kullanılan kelime çiftleri dizisidir. Öğrenci, kelime çiftlerini ezberleme durumundadır. Kelimeleri doğru olarak hatırlayamazsa, öğretmen olarak sizin jenaratörle ona elektrik şoku cezası vermeniz gerekmektedir. Her yanlışta bir sonraki düğmeye basılacak, yani öğrenciye her yanlışta bir öncekinden 15 volt daha kuvvetli bir şok verilecektir. Güleryüzlü orta yaşlı “öğrenci”, kalbinden biraz rahatsız olduğunu söyleyerek araştırıcıya şokun tehlikeli olup olmadığını sorar. Araştırıcı, kuvvetli şokun can acıtabileceğini fakat tehlikeli olmadığını söyler. Bundan sonra öğrenci yandaki bitişik odaya götürülerek bir iskemleye oturtulur ve elleri elektrodlara bağlanır. Şok hakkında bir fikir sahibi olmanız için size de hafif bir şok verilir. Bu şok canınızı acıtmaz fakat sizi biraz sarsar. Araştırıcı kaç voltluk olduğunu tahmin etmenizi ister; siz 75 volt olarak tahmin edersiniz; sadece 45 voltluk olduğunu söyler. Bu durum size şokların şiddeti hakkında fikir verir. Öğrenme işleri önce iyi gider. Fakat sonra “öğrenci” yanlışlar yapmaya, siz de ona şok vermeye başlarsınız. 75, 90 ve 105 voltluk şoklarda içerdeki odadan, artan inleme sesleri duyulmaya başlar. 120 voltluk şoktan sonra “öğrenci” , araştırıcıya bağırarak şokların acı vermeye başladığını bildirir. Araştırıcıya dönüp “bağırıyor” dediğiniz zaman, araştırıcının buradaki ve daha ileri aşamalardaki cevabı şunlardan biridir: -          Lütfen devam edin
-          Araştırma için devam etmeniz gerekiyor
-          Araştırma için devam etmeniz kesinlikle çok önemli
-          Başka bir seçeneğiniz yok, devam etmek zorundasınız
 135 voltta “öğrenci” acı ile daha çok inler ve 150 voltta, “Araştırıcı, beni buradan çıkarın! Benim kalbim var, çıkarın! Deneye devam etmeyeceğim!” diye bağırır. Siz araştırıcıya dönüp “çıkmak istiyor, ne yapayım?” diye sorunca, araştırıcının cevabı kat’idir. “Araştırma devam etmelidir. Öğretmen, lütfen devam edin.” 150 volttan sonra olanlar ise şöyledir;-          180 voltta öğrenci “acıya dayanamıyorum” diye bağırır.
-          270 voltta şoka tepkisi, ızdırap çeken bir insanın çığlığıdır.
-          300 voltta, çaresizlik içinde, artık teste cevap veremeyeceğini söyler.
-          315 voltta da müthiş bir çığlıktan sonra deneye katılmadığını kızgın bir sesle bildirir.
-          Bundan sonra hiçbir soruya cevap vermez, sadece her şok verilişinde işkencedeki bir adamın çığlıkları duyulur.
 Siz bu durumda devam eder miydiniz? Sizce, bu durumda kalan deneklerin acaba yüzde kaçı devam ederdi? Yani ne kadarı 450 volta kadar “öğrenciye” şok vermeye devam ederdi? Bu soru bir grup psikoloji öğrencisine sorulmuştur. Onların tahmini, insanların ancak %1’inin bu durumda en yüksek voltajlı şokları verebileceği şeklinde olmuştur. Bir grup psikiyatrdan da aynı tahmini yapmaları istenmiş, onlar da deneklerin çoğunun 150 volttan öteye geçemeyeceklerini tahmin etmişlerdir (150 volt, “öğrencinin” ilk olarak serbest bırakılmayı istediği noktadır). Ayrıca; psikiyatrlar, 300 volta gelindiğinde deneklerin ancak %3.73’ünün emre itaat edeceğini ve ancak %1 deneğin 450 voltluk şoku da vereceğini tahmin etmişlerdir. Bu tahminleri bulgularla karşılaştırmadan önce, bu ürkütücü deneyin arkasındaki gerçeği açıklamakta yarar olabilir. Aslında “öğrenci”, araştırıcının asistanıdır. Kura çekilen kağıtların her ikisinde de “öğretmen” yazmaktadır, yani sizin “öğretmen” rolünü almanız kesindir. Şok jenaratörü sahici değildir. “Öğrenci”nin bağırma ve inlemeleri aslında bir teypten gelmektedir ve “öğretmen” rolüne sokulan bütün denekler bu teypten gelen aynı sesi duymaktadır. Ancak, araştırma ortamı son derece inandırıcı olmuş, denekler tarafından tamamen gerçek olarak yorumlanmıştır. Bu, deneklerin, “öğrenci”nin inleme ve çığlıklarından çok rahatsız olmalarından anlaşılmaktadır. Ayrıca, araştırmadan sonra her deneğe birşeyden şüphelenip şüphelenmediği sorulmuş ve hiçbiri durumdan şüphelendiğini söylememiştir.       Yukarıda ayrıntılarıyla açıklanan bu ilk araştırma ABD’de Yale Üniversitesi’nde yapılmış, çeşitli yaş ve meslekteki 40 kişiden hiçbiri 300 volttan önce durmamıştır! -          5 denek 300 volttan sonra
-          4 denek 315 volttan sonra
-          5 denek de seride daha sonra durarak araştırmaya devam etmeyi reddetmişlerdir.
-          Geriye kalan 26 denek, yani bütün deneklerin %65’i sonuna kadar devam ederek 450 voltluk şoku da “öğrenci”ye vermiştir!
 Bu sonuçlar hem kamuoyunu, hem de psikologları şaşırtmış, basında bu sonuçlara geniş yer verilmiş, araştırma filme alınmış, hatta bir duruşmada delil olarak kullanılmıştır. 40 denekten 26’sının suçsuz bir insana emre itaat sonucu zarar ve ızdırap vermeleri olayı, bu 26 kişinin kişisel özellikleriyle, örneğin sadist olmalarıyla ya da saldırganlık güdüsüyle açıklanabilir. Ancak, bu tür açıklamalar yeterli olmayacaktır çünkü aynı araştırma bazı değişikliklerle birçok kereler tekrarlanmış ve 1000’e yakın birey denek olarak kullanılmıştır. Genel sonuç ilk araştırmanınkinden farklı olmamış, sonuna kadar araştırmaya devam ederek 450 voltluk şoku veren deneklerin oranı %50’nin üstünde olmuştur. Çeşitli sosyo-ekonomik düzeylerde bulunan farklı eğitim ve mesleklere sahip, çeşitli yaşlardaki kadın ve erkek yetişkinlerden tesadüfi şekilde seçilen bu 1000 kişinin hepsinin de sadist olması olanaksızdır. Ayrıca, deneklerin, şokları “öğrenci”ye vermekten memnun olmadıkları da açıkca görülmüştür. Tersine, deneklerin büyük çoğunluğu terlemek, kekelemek, titremek, dudaklarını ısırmak, inlemek ve tırnaklarını ellerine batırmak gibi sinirlilik ve rahatsızlık belirtileri göstermişlerdir. Bunlardan ötürü, bu araştırma bulgularını deneklerin kişilik özellikleri ile açıklamak yerine, bir sosyal etki olayı olarak yorumlamak daha geçerli olacaktır. Otoritenin etkisinin bu tür aşırı itaati nasıl oluşturduğuna tarihi bir örnek, Nazi Almanyası’dır.
  Kaynaklar      : İnsan ve İnsanlar, Çiğdem Kağıtçıbaşı, Beta Basım, İstanbul 1983
: http://www.garysturt.free-online.co.uk/milgram.htm

Related Posts with Thumbnails