yabancılaşma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yabancılaşma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Nisan 14

Kavsak (2010)



Yönetmen Selim Demirdelen reklam filmleri, müzikleri, Eşkıya filmi yönetmen yardımcılığı ve bir dizi yönetmenliği ile sektörün göbeğinden gelen bir sanatçı. Yazdığı, yönettiği, müziklerini yaptığı ilk filminde Güven Kıraç ve Sezin Akbaşoğulları başrolde. Kavşak ne üzerine bir film? Bir izleyici olarak bu soruya filmin diyalogları gibi kısa cevaplar vereyim: Yalnızlık ve kesişen hayatlar ilk aklıma gelenler. Büyükşehirlerde insanların derin yalnızlıkları var. Bazen psikolojik rahatsızlıklara dönüşen çıkmazların içindeler. Hikaye önemli bir toplumsal olguya parmak basıyor ve seyirciyi düşündürtüyor. Birbirinden çok farklı görünen birden fazla hayat çeşitli kavşaklarda buluşuyor ve birbirini derinden etkileyebiliyor. Kendimizden sorumlu olduğumuz kadar, hayatın kendisine de, diğer insanlara da borçluyuz. Filmde alışageldiğimizin tersine, karşılıklı uzayıp giden konuşmalar yerine, kısa cümleler ve çoğunlukla da sessizlik ve yüz ifadeleri birçok şey anlatıyor bize. Mesela Güven’i Arzu’nun kullandığı arabadaki haliyle çok iyi anladığımı düşünüyorum. Ciddi bir surat, boşluğa bakan bir adam, sanki yüzyıllardır konuşmuyor gibi duran kapalı bir çift mühürlü dudak. Çektiği acıyı çok gerçekçi yansıtıyor. İncisini vermek istemeyen istiridye gibi kapalı.

Yönetmenin pek hoşuna gitmese de, müzikler kimi zaman ön plana çıkıyor. Filmden daha fark edilir hale geliyor.. Nasıl gelmesin ki? Bülent Ortaçgil’in sesini duymak zaten benim için bambaşka bir deneyim. Konuya gelince: Güven, ismi gibi “güvenli” bir yaşamın içinde. Çalıştığı yer, oturduğu bina ve hayatından daha çok sevdiği bir ailesi var. Her şey o kadar düzenli ki, her akşamüzeri dörtte telefonu çalıyor. Kızıyla konuşuyor. Bir gün odasına işe yeni giren Arzu gelir. Arzu kısa sürede yeni oda arkadaşının hayatında bir takım gariplikler olduğunu kavrar. Merakının peşinden gider ve “sen işine bak, ben işime” uyarısı ile karşılaşır. Filmin sonlarına doğru da kavşak ismi nerden geliyormuş öğreniriz. Senaryoyu yazarken Demirdelen iki olayın kendisini etkilediğini söylemiş.. Milliyet’te devamını okuyabilirsiniz: Amerika’daki bir gökdelene 30 sene önce gelen ve eline süpürgeyi alıp binayı temizlemeye başlayan altmış-yetmiş yaşlarında bir adamın ne bordrosu ne de maaşının olduğu yıllar sonra fark edilmiş. "Herkes tanıyor adamı, o binanın temizlikçi John amcası fakat ortaya çıkmış ki herhalde bir gün yalnızlık canına tak etmiş, binaya girmiş ve 30 senedir orayı temizliyor" Kavşak, Türk Sineması’nda kendi tarzıyla fark edilen, izlenmesi gereken bir film. Gişede başarılı olmamasını önemsemiyorum. Selim Demirdelen’in yeni projelerini takip edeceğiz. Umarım döndüğü kavşaktan üzerine koyarak yoluna devam eder.




Çocuklar gibi çaresiz

Büyükler kadar doyumsuz

Susamış ve su bulamamış gibi

Kalktım sana geldim

Herkes kendinden biraz kaçar

Yataklarda aynı iz

Aynalarda aynı yüz

Cebinde yeni bir şey var mı diye

Kalktım sana geldim...

Cumartesi, Ekim 3

Blindness (2008)


2008 yapımı film, aynı yıl Cannes Film Festivali açılışında oynamış. Nobel ödüllü, Portekizli yazar Jose Saramago'nun aynı isimli kitabından uyarlanmış. Brezilya - Japonya - Kanada yapımı.

Brezilyalı Fernando Meirelles tarafından yönetilmiş. Filmi yazar ve yönetmen birlikte izlemişler. Saramago ağlıyor ve film bittiğinde "kitabı yazıp bitirdiğimdeki kadar mutlu oldum" diyor Meirelles'e...

Kitabı okumayanların filmi izledikten sonra kitabını da okuma isteği duyacaklarını söyleyebilirim.

Film için alternatif bir sonu kolayca üretebiliriz: Dünya'daki bütün insanlar kör oluyor ve ya buradan bir çıkış yolu buluyorlar, kör oldukları halde ya da insanlığın sonu geliyor..Çünkü görmeyen gözlerle buğdayı ekmeğe dönüştürmek bile imkansız...

İsmi belli olmayan gayet modern bir şehirde, oyuncuların filmdeki isimleri de belli değil. Aklıma televizyonda izlediğim Oslo'daki Vigeland Parkı gelid. Bronz ve granit 212 çıplak insan heykelini yaratan Gustav Vigeland da aynı sebeple, zamana meydan okumak ve evrensel bir değer elde etmek gayretindeydi herhalde.

Bu tip ipuçları filmin (kitabın) bir felaket filmi değil, liberal sisteme bir uyarı ve eleştiri olduğunu öğrenmemizi sağlıyor. Liberal sistemin insanlığı sona götüreceği de tartışılabillir.

Nedeni belli olmayan bir şekilde insanlar körleşmeye başlıyorlar..Durum, bildiğimiz körlük tanımına uymuyor. Doktorlar gözde herhangi bir anormallik tespit edemiyorlar. Hastalar süt dolu bir havuzda yüzmek gibi tabirini kullanıyorlar. Hastalığın nasıl bulaştığı da belli değil...İlk kör olan adamın temas ettiği kişiden başlayarak hızlıca yayılıyor...Körleri toplumdan tecrit ediyorlar. Toplama kamplarında bir başlarına bırakıyorlar.

Saramago diyor ki; insanlar toplumsal olaylara duyarsızlaşıyor, körleşiyor. Derya içre olup denizi bilmeyen balık gibiler. Gocuklu celep kaldırınca sopasını sürüye katılıveriyorlar. Kendine yabancılaşmış insan, insan değildir.

Evet, film yavaş ilerliyor...Buna rağmen bir yerinde yakalıyor seni ve sonuna kadar merak içinde izleniyor.

Related Posts with Thumbnails