suç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
suç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Ocak 19

Bir Zamanlar Anadolu'da (2011)




Bir Zamanlar Anadolu’da, çeşitli önyargılar sebebi ile Nuri Bilge Ceylan sinemasından uzak durmuş benim gibi seyircileri bile 157 dakika boyunca ekrana kilitlemeyi başaran bir film. Yönetmen süre konusunu, sinema sektöründeki 90 dakikalık film yapma dayatmasına tepki olarak açıklıyor röportajda.. Filmin ilk yarısında sinemadan çıkan seyircileri elemek istemiş..

Her bir oyuncu yeteneklerinin limitlerini zorlamış görünüyor.. Özellikle muhtar, savcı, doktor ve Arap Ali’yi daha çok beğendiğimi belirtmek istiyorum.. Yılmaz Erdoğan’a ise ayrıca değinmek lazım gelir. Futbolda bazı oyunculara teknik direktör sınırsız özgürlük tanır.. Belli bir mevki ya da görevi yoktur. Serbest oyuncu denir. Yılmaz Erdoğan’ın durumu da bana öyle geldi işte.. Beğendim beğenmesine.. Velhasıl oyunculuğu eski rollerini hatırlatmadı değil. Fırat Tanış çok az konuşuyor. Amma velakin duruş bakış 10 numara.

Filmdeki komedi unsurları, detaylar enternasyonel düzeyde algılanabilir mi? Emin değilim.. Pek ihtimal vermiyorum hatta. Eğer öyle olabilseydi, eser çok daha iyi yerlere gelirdi.

Film bittiğinde örneğin Haneke’nin Cache filminde olduğu gibi bir sürü soru işaretini seyircinin kucağına koyuyor, düşünmeye itiyor.
-Savcı’nın hikayesindeki kadın kimdi? –Bu sorunun cevabı basit.
-Gündüzler torbaya mı girdi de, ceset gece aranıyor?
-Doktor otopside cezayı arttıracak bir gerçeği neden gizlemek istedi? (Sağol kelimesi tek başına yeterli miydi?)
-Katil acaba doktorun saf duruşundan az ceza alabilmek adına faydalandı mı?
-Bu hikayeyi kimin ağzından dinliyoruz? Doktor’un mu?

Coen’lerin Fargo’sunda olduğu gibi: Acımasızca işlenen cinayet ve soruşturması etrafında dönen birsürü komedi unsuru..
-Savcı’nın en trajik sahneleri izlediğimiz sırada espri yapıp cesedi Clark Gable’a benzeterek kendi gençliğindeki lakabını etraftakilere dolaylı yoldan aktarması.
-Arabaya maktülle birlikte konan, tarladan aşırılmış kavunlar.
-Muhtar’ın evinde cinayete yardımla suçlanan çocuğun kola istemesi..

Almodovar’ın Volver’i de anıldı belki: Günler önce ölen adamın bir gün önce kasabada dolaştığı, “göründüğü” rivayeti var...

Pulp Fiction’da uzayıp giden ayak masajı sahnesiyle de Bir Zamanlar Anadolu’da filminde manda yoğurdu üzerine dönen muhabbeti benzeştirebiliriz sanırım.

Sinekiyatri’de çok güzel bir yazı ile aktarılan Bir Zamanlar Batıda’ya ise ismi, uzun tek planları ve ters köşeleri ile yaklaşıyor diyebiliriz. Bir an önce Sergio Leone’nin unutulmaz filmini izlemek istiyorum.

Diğer yandan da Vavien’i hatırlattı: Kasabada geçmesi suç unsurunun etrafında dönen kara mizah öğeleri barındırması.. Kasaba’daki bürokratik hiyerarşiye değinmesi vb.

"Bir Zamanlar Anadolu’da"nın İran Sineması’nı andırdığını anlatan yazılar okudum. Filmleri bulursam izlerim.

Bir Zamanlar Anadolu'da komedi unsurunun temel öğesi birçok zıtlık ve çelişki barındırıyor:
-Doktor en baştan beri gerçeğin ortaya çıkması için otopsiyi savunurken, gerçekleri otopside örtme yolunu seçiyor.
-Domuzbağı ile niye bağladınız diye sorarlarken, yine çözümü domuzbağı yapmada aramaları.
-Savcı espri yapıp ortamdaki ciddi havayı kendi dağıttığı halde, insanları ciddiyete davet ediyor.
-Arabın ve köy muhtarının karşılıklı olarak birbirlerini “eşekçi” olmakla suçlamaları.


Yönetmen sinemayı çok sevmediğini, edebiyata meyil verdiğini söylüyor.. Zaten film de bir kitap gibi.. Bir solukta okunup bitirilen cinsten.. Özellikle Çehov’un hikayelerine bakmak lazım NBC’yi anlamak için...

Sarsılan elma ağacından düşüp bayır aşağı yuvarlanan elmayı gözünüzü kırpmadan izliyorsunuz. Hipnotize edici bir an..

Ana temayı yönetmen “kasaba ahlakı” olarak açıklıyor.. Kasaba ahlakı ne demek? Komiserin şoförlüğünü yapan Arap Ali, adliyenin şoförü Tevfik’i çekiştiriyor. Savcı komiseri, komiser savcıyı... Böyle böyle bir bakıyorsunuz film boyunca devam eden bir dedikodu, bir çekememezlik, kendini beğenmişlik.. Yetki tartışması ve kavgasının yarattığı aksaklıklar.. Aslında bu aksaklıklar sadece kasabalara özgü değil. İçinden bürokrasi geçen her yerde görülebilir.

Kazma ve kürek taşıyan iki adam var: Komiser bunları hep “kazma-kürek” diye çağırıyor.. Ancak ikisinde de sadece kürek olduğunu anladığımız an çok tanıdık ve komik geldi nedense.. Ceset torbası unutulmuş. Cesedin konabileceği bir ambulans vb. yok ortada..

Filmde diğer bir çelişkili durum ise görünürde kadın olmamasına rağmen gerek komiserin karısı gibi telefonla arayarak, gerekse savcının ve doktorun geçmişinde olduğu gibi.. ve hatta bi ara filmin orta yerinde muhtarın evinde karşımıza kısa süreliğine çıkıp ağırlıklarını olanca gücüyle hissettiriyorlar. Hatta komiser diyor ki, nerede bir cinayet var orada kadın arayacaksın.

Sistemin insanları yabancılaştırdığına dair güçlü duygular hissettim izlerken: Filmin bütününde ölümün karakterlerce algılanış biçimi. Acımasızca işlenen cinayete karşın kişilerin yaklaşımları vb.

Çocuklar büyüklerin günahlarının bedelini ödemektedirler ve sistemin çarkları onları da içine çekmiştir. Babasının katiline taş atar. Morg’da otopsiyi bekler ve sonra hayatın rutinine devam eder.. Çocuğun topu okul bahçesine geri gönderme sahnesinde "normal hayata geri dönüş" mesajı seyirciye güçlü bir şekilde veriliyor diye düşünüyorum.

Arap Ali’nin diğer karakterlere göre dertleri daha bi derindir sanki.. Biz hep buradayız, siz bir gün gideceksiniz manasında: “Ne olacak ki, bir zamanlar Anadolu’da başıma şöyle şöyle işler gelmişti dersin anlatırsın çocuklarına, bir masal gibi…”

Muhtar rolü ile gönülleri feteden Ercan Kesal 50 yaşında bir tıp doktoru. Senaryo’da önemli bir payı olsa gerek. Çünkü mesleğinin ilk yıllarında Keskin’de görev yapmış. Filmde doktorun diğer karakterlerden bir farkı göze çarpıyor: Herkes bişeyler alıp götürme telaşında iken doktor cinayet şüphelisine sigara veriyor. Arap Ali elma, kavun topluyor başkasına ait tarlalardan, köylülerden bazlama istiyor. Savcı muhtardan bal alıyor. Komiser ilaç peşinde. Ama otopsi sahnesinde anlıyoruz ki, bizim doktor da herkes gibi olmuş.

Kimler izlemeli:
-Şimdiye kadar Nuri Bilge Ceylan sinemasına uzak duranlar.
-Anadolu’da görev yapmış devlet memurları.
-Herbir saniyesi fotoğraf karesi dokusunda filmleri sevenler.
-Coen sinamasını takip eden, kara mizahtan hoşlananlar.
-Çehov okuyanlar. (...Yalnızca uzaklarda, çok uzaklarda, herhalde kasabanın dışında, bir köpek ince kısık sesiyle havlayıp duruyor. Ortalık neredeyse aydınlanmak üzere...)
-Neşet Ertaş sevenler. Aklıma geldi de: Ne güzel gitmiş arabada yağmurlu havada Neşet Ertaş.. Keskin ilçesi yıllar sonra Neşet Usta’yla yeniden buluşmuş. O arabada olmak istedim bir an..

Salı, Aralık 27

To Kill a Mockingbird / Bülbülü Öldürmek (1962)



50. yılında TO KILL A MOCKINGBIRD, Bülbülü Öldürmek…

Düşünmeden edemedim, bu filmi Çağan Irmak çekseydi, herhalde seyircinin gözyaşı pınarlarını kuruturdu. Ajistasyona kaçmadan derdini anlatan yerli yerinde, sakin ve bulunduğu yeri fazlasıyla hakeden bir film.

1963 yılında en iyi erkek oyuncu, en iyi sanat yönetimi ve en iyi uyarlama senaryo dallarında 3 oskar almış. Yönetmen Robert Mulligan. Başrolde Gregory Peck ve çocuk oyuncular var.

Avukat Atticus Finch, büyük ekonomik buhran yıllarında, tecavüzle suçlanan Tom Robinson isimli zenci gencin savunmasını üstlenmiştir. Bu durum kasabadaki beyazların tehditleri ve tepkisiyle karşılaşsa da yolundan dönmeyecek, karizması, zekası ve kararlılığı ile adalet arayacaktır.. 1930’lardaki ekonomik krizin etkileri, Amerikan yaşam tarzı, ırkçılığın-adaletsizliğin boyutları, baba-evlat ilişkileri, 6 yaşında Scout adında bir kız çocuğunun gözünden anlatılıyor. Cahillik, önyargılar ve uzlaşma da filmin anahtar kelimeleri arasında..




Filmle ilgili notlarım:

-Çocuklarına bülbül öldürmenin büyük günah olduğunu söylüyor Atticus. Bülbül bir sembol olmalı. Örneğin adalet, masumiyet.

-Film Harper Lee’nin aynı isimli ödüllü otobiyografik romanından uyarlanmış. Türkiye’de de kitap geniş bir çevre tarafından biliniyor. Özellikle kolejlerde orijinal dilinde okutulmuş.



-Walk Like the Egyptian şarkısı ve klibi Bülbülü Öldürmek’ten esinlenmiş olabilir. Jem ve Scout’un Mısırlıların yürüyüşünü canlandırdığı bir sahne var.


-Birçok filmde zencilere karşı hala varolan önyargının izlerini görmemiz mümkün.. Mesela yakınlarda izlediğim bi tanesinde, her karşılaştığın zenciyi uyuşturucu satıcısı sanıyorsunuz diye bir replik vardı.


-Karısını birkaç yıl önce kaybetmiş Atticus’un oğlu Jem ve kızı Scout’la konuşmaları, aralarındaki sevgi ve saygı ilişkisi rol model olacak seviyede. Atticus Scout’a okula gitmeden okuma yazma öğretmiştir.. Okulun ilk günü Scout’u öğretmeni azarlar. Kızcağız bir daha okula gitmek istemez. Babası bu sorunu yaklaşımıyla çözer: Sadece şu numarayı öğrenirsen her insanla çok daha iyi geçinebilirsin… İnsanı gerçekten anlamanın tek yolu olaylara onun açısından bakmaktır… Uzlaşma ne demektir biliyor musun?... Uzlaşma karşılıklı kabulle yapılan bir anlaşmadır… Şöyle olur: Sen okula gitmenin gerekli olduğunu kabul edersin. Ve biz de her akşam yaptığımız gibi kitap okumaya devam ederiz..


-Atticus ev işlerine yardımcı olan kadına: “Gece geç saatlere kadar kalmanı istesem nasıl karşılarsın?” diye sorar. Bu yaklaşım özellikle dikkatimi çekti. Bir zorunluluk anında dahi, evinde çalışan kadına emrivaki yapmıyor. Uzlaşma yoluyla gereğinin yapılmasını sağlıyor.


-Yardımcı kadın huysuzluk yapan Scout’ı sofradan kaldırıp mutfağa çağır: O çocuk senin misafirin. Masa örtüsünü yemek istese bile sesini çıkarmayacaksın!


-Scout bir zenciyi neden savunuyorsun diye sorar: Atticus: “Bunun birkaç nedeni var. Ama başlıcası şu: Onu savunmasaydım kasabada başım dik gezemezdim… Sana ve Jem’e bile bişeyi bir daha yapmamanızı söyleyemezdim.”



-Mahkeme sahnesinin tamamı ve Atticus’un yaptığı konuşma sinema tarihinin unutulmazları arasındadır: “Mahkemelerimiz büyük eşitleyici kurumlardır. Mahkemelerimizde bütün-tüm insanlar eşit sayılır. Ben mahkemelerimizin ve jüri sistemimizin dürüstlüğüne inandığım için bir idealist değilim. Bu benim için bir ideal değil, yaşayan ve işleyen bir gerçektir…”


-Siyahların Atticus mahkeme salonundan çıkarken ayağa kalkmaları çok alımlı bir sahne idi. “Bayan Scout, ayağa kalkın lütfen.. Babanız geçiyor.”

-Böyle filmleri örneğin 50.yılında sinemalarda yeniden vizyona soksak ve eserin geniş bir kitleye ulaşmasını sağlasak ne güzel olurdu değil mi?

Pazartesi, Ocak 24

Funny Games / Ölümcül Oyunlar (2007)


Funny Games Haneke’nin 1997’de gösterime giren aynı isimli eserinden 10 yıl sonra yeniden çektiği film. Yönetmen, orijinalin amaçladığı izleyiciye yeterince ulaşmadığı düşüncesiyle Amerikan versiyonunu çektiğini söylüyor. Oyuncular ve mekan farklı olsa da, anladığım kadarıyla, filmler kamera açısı, sahneler vs. birebir aynı.

Öncelikle Funny Games US’i heyecanla izlediğimi söylemek istiyorum. Korku Burnu ile Otomatik Portakal filmlerini anımsattı. Çoğu filmden farklı olarak filmin beni içine çeken üslubu var. Ver yumurtayı gitsin, vazgeçme çitten atla, şimdi ekmek yemenin sırası mı? gibi kendi kendime söylendim. Bazı yerlerde acayip bir nefret duygusu, kimi zaman gerilim.. ki bütün bunları filmi bilgisayardan uygun olmayan şartlarda izlediğim halde hissettim. Filmin sonunda beliren surata yumruk atma ihtiyacı duydum. Neden bu anlamsız şiddet? Sorusunu son dakikaya kadar kovaladım.


Orta halli-zengin bir aile arabalarıyla göl kenarındaki yazlıklarına gidiyorlar. Üç kişiler: Anne, baba ve 10 yaşlarındaki oğlanları. Arabanın arkasında küçük bir yelkenli tekne çekiyorlar.

CD sürücüde klasik müzik çalıyor. Gayet sakinken her şey ve herkes, aniden sert bir metal müzik devreye giriyor.. Tedirgin edici.. Daha çok da rahatsızlık verici.. Aniden beklemediğiniz bir anda beklemediğiniz bir durum.. Yönetmen seyircisini şaşırtmayı ve rahatsız etmeyi seviyor.. Zaten Cache filmiyle ilgili röportajında bundan bahsetmişti.. Amacım rahatsız etmek. Düşündürmek vs.

Yazlığa vardıklarında eski komşuları ile selamlaştılar. Beyaz pantolon-tişört, golf eldivenleri ile iki gençle tanışıyorlar.


Her şey gençlerden Peter’in (Brady Corbet) 4 yumurta istemeye gelmesi ile başlıyor.. Ann (Naomi Watts), yumurtaları veriyor. Peter kapıdan çıkarken yumurtaları düşürür. Sonra ikinci kez 4 yumurta ister. Ann gönülsüzce yeniden verir. Genç adam kapıdan çıkarken köpekle karşılaşır. Yumurtalar yeniden kırılır. Bu noktadan sonra diğer genç Paul (Michael Pitt) ve Ann’in kocası George (Tim Roth) devreye girer. Üçüncü kez yumurtalar istenir.

Peter ve Paul’ün aileyi rehin alması ve ertesi sabaha kadar üçünün de öleceğine dair bahse girmeleri ile gerilimin dozajı yükselir. Film boyunca devam eder.


Alışılagelmiş gerilim filmi klasiklerinden hiçbiri gerçekleşmez. Filmin başında görünen bıçak bir işe yaramaz.. Seyircinin beklediği son ekrana gelmez. Telefon çalışmaz. Çocuk yüksek giriş kapısından, çitten atlayamaz. Peter’in hiç beklemediğimiz bir anda öldürüldüğünü sanıp rahatlarız ama, Paul buna izin vermez.. Filmi geri sarar..

Filmi geri sarma anı alışık olmadığım bir sahne. Aslında seyircinin şiddete meyilinin, talebin, arzı yarattığının belki de bir eleştirisi.. Nefret o kadar büyüktür ki, seyirci öldürülme anını yeniden izlemek ister. Filmi geri alır.


Kısa notlarım aşağıda yer alıyor:

-Beyaz elbise içindeki gençleri psikopat yapan şey nedir? Sorunun cevabını öğrenemesem de, özellikle Amerika’da ve Avrupa’da, silahla okul basıp onlarca kişiyi öldüren canilerin toplumda bulunduğunu biliyoruz.

- Orta-üst sınıf toplumun tehlikeli diye nitelediği kesminden kendini izole ederken, güvenlik tedbirleri alırken, gerçekte kendine kaçamayacağı bir tuzak hazırlıyor olabilir.

- Ann’in kocasını oynayan Tim Roth, filmi asla izlemeyeceğini söylemiş. Filmdeki çocuğun kendi oğluna benzemesi onu çok rahatsız etmiş.

- Peter’in yumurta almak için mutfağa kadar girmesi, hal ve hareketleri, beyaz eldivenleri ta en baştan sizi rahatsız ediyor.

- Haneke’nin seyirciyi ters köşeye yatırdığının en somut göstergesi ise, beyazın yerleşik anlamını bozması: Bütün renkler hızla kirleniyordu. Birinciliği beyaza verdiler.. Demesi.

Cuma, Ekim 15

Taxi Driver / Taksi Soforu (1976)


Birçok sinamaseverin en iyi ilk 100 filmi listesinde üst sıralarda bulunduğuna inandığım, 1976 senesine ait bir yapıt... Yönetmen Martin Scorsese ve Robert DeNiro lokomotif konumdalar... Eşlik edenler : Jodie Foster, Harvey Keitel ve Mavi Ay’dan tanıdığımız Cybill Shepherd..



Scorsese özellikle suç ve suçun kökeni ile ilgili filmler üzerinde çalışmış.. En son izlediğim Departed (Köstebek) yine aynı konu üzerine, meşhur bir film. Suç makinesi haline nasıl gelinir? Bunda devletin ve toplumun rolü nedir...? Sorularına cevap niteliğinde filmler diyebiliriz.. Ayrıca psikolojik problemli insanları da Scorsese filmlerinde çokça görüyoruz.

İnsanın kafasına kazınan o kadar çok replik var ki... Yıllardır unutulmamış / unutulmayacak.


Are you talking to me? DeNiro ayna karşısında bu repliği doğaçlama yapmış. Senaryoda bu söz yok. DeNiro rolüne mental ve fiziksel olarak hazırlandığını belli ediyor. Akıl hastalıkları konusunda bilgi toplamış. Taksicilik yapmış. Vücut çalışmış.

Jodie Foster filmde oynadığı rolle aynı yaşta. Leon’daki Matilda’yı andırıyor durumu..



Zindan Adası gibi, filmin sonunda bariz bir netlik yok.. İnsan ister istemez Travis’in hayalleri mi? Yoksa gerçek mi bunlar diye düşünüyor..

En önemli tema bana göre “yalnızlık”... Yalnız insan merdivendir, hiçbir yere ulaşmayan... İstanbul’da mesela İstiklal’de yürüyorsun.. Kalabalığın içinde.. Tanımadığın insanlar.. Yalnızsan daha bir ağır geliyor.. Halbuki orada bulunma sebebin insanların arasına karışmaktır. Bi de yalnızlığın bir hali daha var: Teoride etrafında çok insan var.. Fakat pratikte yalnızsın. Öyle hissediyorsun.. Kocaman şehirlerde yalnız insanlar, milyonların içinde binlerce... Gece yalnız uyursun ekran karşısında.. Bir ses olsun istersin evde.. Televizyonu açık bırakıp yatarsın..

Travis rolünde Robert DeNiro genç yaşına rağmen çok başarılı... Travis karakteri senaryo ve oyunculuk anlamında çok inandırıcı...

Vietnam savaşından yeni dönen Travis uykusuzluk hastalığına çözümü geceleri taksi şoförlüğü yapmakta arar. New York’un en belalı yerlerinde çalışır.. Uyuşturucu satıcıları, gangasterler, fahişelerle dolu bir bölge. Seçim kampanyasında başkan adayı Paladin için çalışan Beatsy ile tanışır.. Onunla tanışması da pek normal değildir.. Bir süre takip eder çalıştığı yerin etrafında.. Sonra yanına gider.. İkna eder güzel kadını... Çay – kahve içtikten sonra, bir sonraki buluşmada sinemaya gidilecektir. Yanlış bir film seçimi herşeyi berbat eder. Travis bir sonraki görüşmeleri için telefonda Beatsy’i çok arar.. Başarılı olamaz. Yönetmenin dediğine göre en kritik sahne budur.. Kamera Travis’ten koridor’a, boşluğa döner. Issız Adam’ı andıran bir sahne..

Beatsy’den artık geriye öfke kalmıştır.. Öfkesini aday Paladin’e yöneltir... Beceremez.. Toplum için bişeyler yapmak zorunda hisseder kendini.. Iris'i kurtaracaktır.. Kadın satıcılarıyla mücadele etmeye karar verir.. Daha kolay bir hedef sonuçta.. Ama ortalık kan gölüne döner.... Kendince yağmur rolü üstleniyor.. Yağınca bütün pislikleri temizleyen bir yağmur..


Taxi Driver sürükleyici bir klasik film.. İçimizdeki ve etrafımızdaki Travis’leri farketmemizi, düşünmemizi sağlıyor. Tek başına Robert DeNiro için bile izlenebilir.

Cumartesi, Mayıs 1

Fargo (1996)


Suç filmleri arasında ismi unutulamayacak bir yapıt. Son derece basit görünen fidye suçunun seri cinayetlere dönmesi ile içinden çıkılmaz bir hal alması gerçekçi ve aynı zamanda komik bir dille anlatılmış. Tema müziği defalarca dinlenir… Norveç folk şarkısı.

Far ve Go kelimelerinden gitmek için çok uzak bir yer olduğu tahmininde bulunuyoruz. Karlar altındaki uçsuz bucaksız bembeyaz düzlükler insanı hipnotize ediyor..

Açılışta gerçek bir olaydan esinlendiği söylense de, filmin sonunda yazılar geçerken, kurmaca bir öykü olduğunu anlıyoruz… Yönetmenlerin dediğine göre, birbirinden bağımsız gerçek olayların bir kolajı... Örneğin odun biçme makinesi sahnesi yaşanmış...

Vavien bu filme benziyor. Adamın karısı hakkında, kaçırılma/öldürme planı yapması, planın düşündüğü gibi gitmemesi... Sorunlu, ergen bir erkek evlat. Saf ve ailesini çok seven bir ev kadını... Kayınpederin kızını kocasından sakınan tavırları.. Zengin oluşu.. Daha sayılabilir..

Jerry’nin borçlarıyla başı beladadır… Şartlı tahliyeyle dışarı çıkmış, ortak bir tanıdık aracılığıyla iki haydut ile tanışır. Karısını kaçırmalarını ister. Salıverilmeye karşılık kayınpederinden 80 bin dolar alıp bölüşeceklerdir. Böylelikle hem kendisine istediği işleri, parayı birtürlü vermeyen kayınpederinden intikam alacak, hem de borçlarını ödeyecek.

Jerry anlaştığı adamlara 80 bin dolardan bahsetse de, acılı babaya fidye olarak 1 milyon dolar istendiğini söyler… Zaten her işinde bir üçkağıt çevirmektedir.

Korku filmleri klasiği olan etkileyici küvet-duş perdesi sahnesiyle birlikte kadın kar maskeli iki adam tarafından kaçırılır… Plakasız araçtan, arka koltuktan gelen gürültüden şüphelenen ve rüşvet teklifini kabul etmeyen polisin öldürülmesi ile başlayan cinayetler zinciri Jerry’nin planlarını berbat eder…

Oyunculuk anlamında fidyecileri oynayan Steve Buscemi (komik görünüşlü diye tarif edilen) ve Peter Stormare (ağzından sigara düşmeyen psikopat) ön plana çıkıyor… Olayları aydınlatan hamile polis Frances McDormand ise 1997’de en iyi kadın oyuncu Oskar’ını almış… Marge rolü komik ve zeki bir karakter canlandırması… Mimikleri, jestleri ve doymak bilmeyen haliyle sempatik bir kadın.

Marge bir nevi akil adamı oynuyor… Filmdeki tek aklı başında, işini kusursuz yapan, dürüst karakter… Zaten film sonundaki ağır mesajı da onun ağzından duyuyoruz: “Bütün bunlar bir avuç para için miydi?, Hayatta paradan çok daha değerli şeyler de var”
Filmin bana en ilginç gelen yerlerinden biri, komik olan fidyecinin, 960 bin doların üzerine konmasına rağmen, basit bir arabanın hesabını yapması... Psikopat olan diğerinin ise çıkan anlaşmazlık sonunda baltayla saldırısı... Zenginlik deniz suyu içmek gibi bişey galiba? İçtikçe susatmakta...
İki soyguncu başlarında maske, sırtlarında bankanın para çuvalları, arkalarında polis kan ter içinde kaçıyorlar: Biri diğerine; "hep söylerdim de inanmazdın, para sahibi olur olmaz dertler başlar diye" Sahne bu fıkrayı hatırlattı... Fidyecilere para sahibi olmak hiç yaramadı...

The Big Lebowski, No Country for Old Men ile birlikte izlediğim üçüncü film olan Fargo yönetmenlerin net bir çizgisi olduğunu göstermekte.

Çarşamba, Aralık 23

Elephant / Fil (2003)



Bir Amerikan lisesinde (Watt High School) sıradan gibi görünen bir gün. Her biri okul öğrencisi olan karakterler: John, Elias, Nathan, Carrie, Acadia, Eric, Alex, Michelle, Benny, Brittany, Jordan, Nicole…

Okul büyük bir yaşam kompleksi gibi: Spor salonları, futbol sahası, derslikler, laboratuarlar, fotoğraf kulübü, kütüphane, yemekhane…

Filmin sade konusu, çekimleri, hayattan bir kesiti çoğu zaman yorumsuz bir şekilde izleyiciye sunuyor.



Yönetmen ve -bu filmde aynı zamanda- senarist Gus Van Sant yine yapmış yapacağını.

Çevre seslerinin verildiği, diyalogsuz, klasik müzik eşliğinde yakın plan takip çekimler; etrafta dolaşıyormuşsunuz da kamera sizin gözlerinizmiş ve sağı solu kolaçan ediyormuşsunuz hissi veriyor.

Filmin birbirinden habersiz karakterlerinin birbirleriyle karşılaşmaları ve diyalogları; hangi karakterin gözünden bakıyorsak ona göre her seferinde farklı çekim açılarıyla tekrar tekrar nakledilmiş.

Mavi – yeşil gökyüzünün fırtına bulutlarıyla yavaş yavaş kaplanıp kararması, filmdeki dönüm noktasına da görsel olarak işaret ediyor.


Internetten rahatça silah ve mühimmat satın alabilen ve kargo yoluyla sorgusuz sualsiz ellerine teslim alabilen Eric ve Alex okullarında dehşet verici, anlamsız bir katliama girişiyorlar.

Sıradan geçmesi gereken bir okul günü umulmadık bir şekilde son buluyor. Geride izleyicinin kendi kendine sorduğu bir yığın sorular bırakarak.

Değişik izlenimler:
- Filmdeki tüm karakterler, gerçek hayattaki isimlerini kullanmışlar.
- Elias’ın kendi isminin yazılı olduğu montu ve çataldan yapılmış bileziği ilginç ve güzel aksesuarlar.
- Hiçbir sahnede kameraya doğrudan bakan oyuncu yok.

Film boyunca değişik yerlerde çalan Beethoven’in piyano konçertosu ve ay ışığı sonatı harika bir derinlik katmış.

Eric'in de dediği gibi: "hiç bu kadar adi ve adil bir gün görmemiştim..."

Kaçırılmayacak bir film olduğunu düşünüyorum.

Filmin Aldığı Ödüller:
2003 Cannes Film Festivali – Altın Palmiye Büyük Ödül
2003 Cannes Film Festivali – En iyi yönetmen ödülü

IMDB link için tıklayınız.

Cuma, Aralık 18

Paranoid Park (2007)

Ailesi dağılmak üzere olan, 16 yaşında, tek tutkusu kaykaya binmek ve yazmak olan bir genç: Alex Tremian (Gobe Nevins).

Ufak bir macera yaşamak isteyip bir yük trenine asılarak kaçak yolculuk yapmaya çalışan Alex; kendini savunurken yaptığı refleks hareketin bir insanın ölümüne yol açabileceğini elbette ki bilemezdi. (Bize bir an için “sleepers” filmini anımsatıyor.)

Çocuğun yaşadığı şaşkınlık, üzüntü, korku, endişe ile olay karşısında aklıselim ve soğukkanlı davranma çabaları arasında yaşadığı gelgitler güzel nakledilmiş. Alex rolü, Dostoyevski’nin ünlü başyapıtı Suç ve Ceza romanındaki Raskolnikov’u anımsatıyor.

Film boyunca Alex’in annesi ve babası, -sanki “Alex’in yaşamında çok az yer kaplıyorlar” mesajını vermek istercesine- çok az ve yarım kadraj görünüyorlar. Yönetmen izleyicinin sadece öyküye odaklanmasını, bunun dışındaki detaylarla konsantrasyonunun bozulmamasını istiyor. Gereksiz gördüğü detay görüntüleri yakın çekim kamera kullanarak flu aktarıyor, gereksiz gördüğü diyalogları sessizleştirip müzik eşliğinde ve çoğu zaman “slow motion” aktarıyor. Dahiyane bir fikir olduğunu söyleyemem ama izleyiciyi yönlendirdiği kesin.

Filmin oyuncularının “mySpace” den seçildiği, çok düşük bir bütçeyle çekildiği, çoğu Portland da “Burnside Skatepark” ta yapılan çekimlerin 18 gün sürdüğü de rivayetler arasında.

Film müzikleri her telden şarkıyı barındırıyor: Rap, Heavy Metal, klasik, country, …

Film birkaç ödül de almış:
- BSFC (Boston Society of Film Critics) Ödülü / En iyi sinematografi ve en iyi yönetmen (2008)
- Cannes Film Festivali / 60. Yıl Özel Ödülü (2007)
- Independent Spirit / Yapımcı Ödülü (2008)

Yönetmen: Gus Van Sant

Filmin IMDB linki için tıklayınız.

Pazar, Kasım 29

In Bruges (2008)


Sonsuzluğun geri kalanını Bruge’da geçirmek:

Filmin yönetmeni Martin McDonagh aynı zamanda senaristi… İrlandalı McDonagh’ın ilk filmi. Yönetmen Six Shooter ile 2006 yılında En İyi Kısa Film Oskar’ını kazanmış… In Bruges’un da adaylıkları ve aldığı ödüller oldukça fazla…

Colin Farrell (Ray) ve Brendan Gleeson (Ken), tetikçi olarak yaptıkları son işten sonra, patronları Ralph Fiennes (Harry) tarafından ortadan kaybolmaları için adını bile daha önce duymadıkları Belçika kenti Bruge’a yollanır…

Ray’in küçük bir çocuğu yanlışlıkla öldürmekten dolayı derin bir vicdan azabı var…

Patronlarından haber beklerken bir yandan da Bruge’un keyfini çıkarmaya çalışmaktalar… Ancak bu onlar için çok basit olmayacak…

Bruge görüntüleri sizi kente çekiyor. Müthiş bir görme isteği uyandırıyor. Oyunculuklar kalite… Özellikle Gleeson’u ön plana almak lazım… Tahminim yönetmenle can ciğer kuzu sarması oldukları yönünde… Oskar alan kısa filmde de birlikte çalışmışlar… Daha önce Arka Bahçe’de izlediğimiz Ralph Fiennes'in de özel bir oyuncu olduğu su götürmez...

Normal şartlarda filmlerin müziklerini çok rahat dinleyemem… Konsantre olunca, müziği maalesef kaçırırım… Ama bu filmde öyle olmadı… Müzikler çok iyi ve fark edilmeyecek gibi değil… Baskın… Özetle film bazılarının favori filmi olacak cinsten bir kara mizah ürünü… Imdb’de en iyi 250 film listesinde 183. sırada… Türkiye’de sinemalarda gösterilmemiş olması ilginç bir detay… Bu nedenle filmin Türkçe ismi yok…

Filmdeki fantastik diyaloglar ve anlardan bazılarına gelince:

Ray (çocuk katili) akşam yemeğine çıkardığı kıza; Chloe’ye restaurant’ta sorar: “Bir cüceye at sakinleştiricisini nasıl satarsın?”

Susturucu takılmış silahla, çocuk parkının bankında oturan Ray’e arkadan yaklaşan Ken… Ray’in elindeki silahı başına dayadığını görür. İntihar teşebbüsünü engeller:


Kendini öldürmeye hakkın yok!
Benim yok ama senin var? Öyle mi? Bu nasıl adalet?

Harry, Yuri’den silah temin etmeye çalışıyor: “Normal bir adam için normal bir silah istiyorum…”

Ken, Ray’i niye öldürmediğine dair açıklama yapar:

-Çocuk intihara meyilli Harry… Sadece yürüyen bir ölü…
-Ken, dün seni arayıp şunu mu söyledim: Bir iyilik yapıp Ray’in psikoloğu olur musun? Hayır! Sanırım sorduğum soru şuydu: Bir iyilik yapıp, Ray’in beynini dağıtabilir misin?

Ray’in Harry’ye: “Hayır, o çocuk değil, cüce…” Demeye çalışması…

Harry’nin dünyanın en prensipli katili olmasından dolayı tereddüt etmeden silahı, söz verdiği gibi, çenesine dayaması…

Yılbaşı önceleri gösterime giren “yılbaşı filmlerinden” ziyade; karlı, çam ağaçlı, ışıklı, harika binalarıyla yılbaşına hazırlanan Bruge’da çekilen in Bruges çok daha iyi bir tercih…

Filmlerdeki hataları yakalamak gibi bir takıntınız varsa, bira bardaklarına dikkat etmeniz lazım…
Ne yazık ki, DVD’de bir sorun çıktığı için filmin ikinci yarısını VCD’den Türkçe olarak izlemek zorunda kaldım… Filmin orijinal dilde, Türkçe altyazıyla izlenmesi tavsiye edilir… Çünkü kullanılan dil, filmin en önemli unsurlarından…

Film bitti, yıllar önceki bir öğretmenim aklıma geldi... Özür dileme kavramına karşıydı... "Sen adamı öldürüyorsun, ondan sonra da özür diliyorsun" derdi...



Cumartesi, Ekim 10

Tanrı Kent (2002)

Yönetmenliğini Fernando Meirelles ve Katia Lund'un birlikte yaptığı film 2002 yılı, Brezilya -Fransa ortak yapımı.

Meirelles ile Blindness'ı izledikten sonra tanışmıştım. İyi ki de tanışmışım:) Artık takip ettiğim bir yönetmen daha var...Farklı bir tarzı olduğu ortada..İki filmde de görüntüler muhteşem. Tanrı Kent'te oyuncular amatör... Filmlere artık oyunculardan önce yönetmenin kim olduğuna odaklanarak bakıyorum. İzleyeceğim filmi böyle seçiyorum...

Bir sonraki filmim ise Francois Traffaut'tan Fahrenheit 451 olacak.. Traffaut'un 400 Darbesini İzlemiştim.. Onu da yeniden izleyip, yorumlamayı planlıyorum..

Gelelim Brezilya'nın Rio de Janerio kentine..Film gecekonduların yıkılması için, oturanların Rio'nun dışında bizdeki deprem evleri tarzı evlere yerleştiği Tanrı Kent'te geçiyor. Trainspotting ile Slumdog Millionaire'yi andırıyor... Ortak yönleri var.

Uyuşturucu, silah ve suç batağındaki belki ilkokul çağında bile olmayan çocukların, gençlerin gerçek hikayesi... Bu anlamda, film inanılmaz kategorisine giriyor... Birileri şiddeti sıradanlaştırdığını, kanıksattığını yani olağan bir şeymiş gibi gösterdiğini söyleyip filmin sinemalarda oynatılmasını engelleyebilir. Trainspotting filmi için de benzer bir suçlama vardı çünkü...Uyuşturucu kullanımını özendiriyor... Bense tam tersini düşünüyorum... Filmler toplumları uyarıyor... Mesela Körlük filmi, üzerimize almamız gereken bir ikaz:)

Filmde geri dönüşler (flashback), görüntüler, kimi sahnelerde ekranın ikiye bölünmesi, müzikler etkileyici...Hikaye sürükleyici...50'ye yakın ödül almış, IMDB'de 17.sırada görünüyor... Filmseverler arasında hakettiği ilgiyi görüyor..İzlenmesi şiddetle:) tavsiye olunur. En iyi 15 film listemi güncellemem gerekecek yakında...

Tanrı Kent'i Yoncalık Elektronik, 169 Sokak Küçükpark Bornova'da bulabilirsiniz...


Related Posts with Thumbnails