psikolojik film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
psikolojik film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Eylül 16

Shutter Island / Zindan Adasi (2010)


2010 yılı yapımı filmde yönetmen Martin Scorsese ve başroldeki Leonardo DiCaprio öne çıkıyor. Dr. John Cawley’i oynayan Ben Kingsley’i de unutmamak lazım gelir.

1954’ün ABD’sinde topluma zarar verme ihtimali yüksek olan, ağır cezalık suçlar işlemiş akıl hastaları bir adaya kapatılmaktadır.

Adamımız Teddy Daniels adli polistir ve ada-hapishaneden kaçan bir hastayı aramak için görevlendirilir. Henüz tanıştığı, Portland aksanı ile konuşan Seattle’lı partneri Chuck ile birlikte tek ulaşım aracı olan feribota binip adaya gelir. Güvenlik önlemlerinin had safhada olduğunu, buradan kaçmanın mümkün görünmediğini ilk sahnelerden söyleyebiliriz. Bununla birlikte adadan anakaraya yüzerek ulaşabilmek de olasılıksız.

Teddy’i feribotta deniz tutmuştur. El titremesi ve kusma sorunu yaşar. Suya karşı hassasiyeti var.

Adadaki disiplin, güvenlik aşmış durumdadır. Polislerin bile silahla dolaşmasına izin vermezler. Silahlarını gardiyana teslim edecekler. Chuck bu sahnede bir türlü kılıfından çıkarıp silahı veremez. İlginç ve şüphe uyandıran bir detaydır. Polisin en becerikli olması gereken konu hızlı silah çekebilmek değildir de nedir?

Adamımız 3 öz çocuğunu suda boğarak öldürdüğü için adaya kapatılan, kaçtığı düşünülen kadın için hasta, gardiyan, hizmetli ve doktorlarla görüşür. Kadının kaldığı koğuşa bakar. Yerde gizlenmiş bir not bulur. THE LAW OF 4 / WHO IS 67? 4’ün kanunu / 67 kim?. Koğuşta iki çift ayakkabı vardır. Demek ki ayakkabısız kaçmıştır. Ayakkabıların hiç de kadın ayakkabısına benzemediği görülüyor.


Teddy’nin partneri Chuck, kaçak mahkumu tedavi eden doktorun olaydan sonra izin alıp adadan ayrıldığı söylenince pek nadir yaptığı bir iş yapıp devreye girer: Hangi mantıkla izin verirsiniz? der. Psikiyatr Sheehan’a telefonla ulaşmaya çalışırlar ama ne mümkün…

Bu noktada filmin Inception (Başlangıç) ile örtüştüğü birkaç madde sıralayayım:

- Başrol oyuncusu
- Başrolün geçmişi
- Gerçekle rüya-halüsinasyonların birbirine karışması…
- Rüya içinde rüya

Adada konuşulan kişiler, dolaşıldıkça edinilen bilgiler ve izlenimler şüpheli durumun artmasına ve şiddetlenmesine neden olur. Geçmişiyle ilgili bir takım rüyalar ve halüsinasyonlar gören adamımızın neden adada olduğunu anladığımızı sanırız: Adada kayıtlarda ve ortalarda görünmeyen bir mahkum daha vardır; Teddy’nin karısının ölümüne neden olan bir kundakçıdır.

Adamımızın sanrılarında artışlar başlamıştır. Gündüz gözüyle ölen karısıyla konuşabilmektedir.

Kayıp hasta kadını hapishane yönetimi bulur. Fakat bir acayiplik vardır: Fırtına gibi bir dolu sıkıntıdan kadın dışarıda bulunduğu süreçte hiç de etkilenmiş gibi görünmemektedir.. Sapasağlamdır. Bunun dışında adamımız kısa süre sonra gerçek kaçağı da bulmuştur. Bir sürü acı gerçeği onun ağzından öğrenir. Başının ciddi belada olduğunu, adadan kurtulmanın kolay olmayacağını anlar.. Bu sahnedeki önemli detay ise, uçurumdan aşağıya inmesine neden olan sigara izmariti rüzgara rağmen yerinde durmaktadır. Filmin bazı yerlerinden bazı nesnelerin bir kaybolup geri gelmesi de ilginç bir durum.. Örneğin, mahkum bir kadının sorgu sırasında elindeki bardak görüntüden kaybolur.. Teddy’nin ölen eşinin elindeki viski şişesi buharlaşır filan..

Yeri gelmişken, Alman askerlerinin kurşuna dizildiği sahnede de bir acayiplik var: Bütün silahların aynı anda ateşlenmesi beklenirken, sanki sırayla-arka arkaya tetiğe basılmış gibi, esirler domino taşları misali yere yığılmaktadır.

Son dönemde evde izlediğim DVD’ler içinde dikkatimi komple teslim alan, pür dikkat kesildiğim tek film olması ile birlikte filmin finali yeniden izleme arzusu yarattı.

Filmin mesajını gerçek ve gerçeğin görüntüsü farklıdır diye alıyorum. Gerçeğe ve doğruya ulaşmak hiç de kolay değil. Yönetmen bir sürü done vermesine rağmen gerçeği belki de kabullenmek istemediğimiz için göremiyoruz. Teddy ile özdeşleşiyoruz.

Hangi filme benziyor derseniz: Kelebek, Alcatraz Kuşçusu, Esaretin Bedeli gibi hapishaneli, adalı, kaçmalı filmler ilk akla gelebilir. Hitchcock’un Sabotajcı isimli filminde de benzer bir atmosfer olduğunu söylemek mümkün.. Savaştan yeni çıkmış ya da çıkmak üzere olan Amerika’nın paranoyaları dile getiriliyor... 6.His isimli filme izleyiciyi şaşırtmasıyla benzetebiliriz. Makinist’i de unutmamak lazım kardeş filmler kategorisinde. Gerilim sahnelerinin bazıları What Lies Beneath It’i hatırlattı. Akıl Oyunları, K-Pax, Momento ve American Psycho’yu da es geçmeyelim… Böylesine çok filmi akla getirmesinin tesadüfi olmadığını düşünüyorum.

Okuduğum ilk yorumlara aldanıp sinemaya gitmekten vazgeçmiştim.. Filmi iyi bir ses düzeni, sinema perdesi ve karanlıkta izlemenin çok daha etkileyici olacağına eminim. Gerilim ve gizem temalı filmleri sevenler için çok ideal. Artan gizem ve seyircideki tedirginlik elle tutulur cinsten. Müzikler gerilimin voltajını arttırmada çok başarılı... Belki tek başına dinlemek anlamlı olmayabilir ama filmle ciddi bir bütünlük sağlıyor.

Cuma, Ekim 16

Karanlıktakiler (2009)


Çağan Irmak'ın son filminde 30'lu yaşlarındaki Egemen ile aynı evde yaşadığı ciddi psikolojik sorunları olan annesi Gülseren'in hikayesi var...

Ana karakterin ismi neden Egemen? diye aklıma takıldı hemen... Anlatılan aile yapısının (Gülseren'in) çocuğa böyle bir isim vermesi ilginç geliyor.. Özensiz bir seçim mi diye düşünüyorum.. Belki bir bulamadığım anlamı vardır..Türkiye'deki egemen toplumun "kol kırılır yen içinde kalır" mentalitesi ile kırık hayatları tekrar tekrar kararttığını mı söylüyor bize Çağan Irmak?

Evin karanlığı ve antikalığı ile reklam ajansının tam zıt şekilde aydınlığı ve modernliği dikkat çekici...Evde insanın ruhu daralıyor, ajansta çalışanlar arasında gerilim olsa da kendini çok daha iyi hissediyorsun... Filmin sahneleri bir şekilde seni içine çekiyor ama, bazı izleyiciler "ben oraya oraya girmek istemiyorum" diyebilir:)


Meral Çetinkaya'nın oynadığı zor rol oskar alan/almak isteyen oyuncuların soyunduğu cinsten..Başarılı... Ama gerçekten filmde insanın içini sıkan bir hava var... Özellikle de Çetinkaya'nın oynadığı anne ekrana geldiğinde... Erdem Akakçe'yi de Egemen rolünde beğendim...

Hal böyleyken atmosferiyle Türk seyircisinin ilgisini çekebileceğini pek sanmıyorum...Babam ve Oğlum ile Issız Adam'ın reklamını seyirci yapmıştı...Karanlıktakiler'in olumsuz reklamını yine seyirci yapacak demektir ve gişede tahminim bir Issız Adam'ın yarısına ulaşması sürpriz olur şeklinde...

Egemen'in İstanbul'daki yalnızlığı ve buna bulduğu çözüm ise bazı işkolik vakaları açıklar nitelikte...Tanıdık geldi... Zaten Çağan Irmak'ın başarısındaki sır da bu bence... Filmlerindeki bişeyler çok tanıdık, çok yakın geliyor insana...

Filmi işten çıktıktan sonra izledim...Belki farklı bir zaman diliminde izlenmeliydi...
Related Posts with Thumbnails