komedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
komedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Mart 7

Terms of Endearment / Sevgi Sözcükleri (1983)



5 Oskar ödüllü 1983 yapımı filmde başroller Shirley MacLaine (Aurora), Debra Winger (Emma), Jack Nicholson (Garrett) ve Jeff Daniels (Flap) arasında paylaşılmış. Yönetmen ise aynı zamanda senaryoyu kitaptan uyarlayan James L.Brooks..  The Simpsons’lardan tanıyoruz kendisini..

Ödülleri; en iyi film, yönetmen, kadın aktris (MacLaine), yardımcı erkek aktör (Jack Nicholson) ve uyarlama senaryo dallarında.

Her şeyden önce günümüz oskarlı filmlerinden çok ileride bir yapım olduğunu belirtmek gerek.. Sade, anlaşılır ve sıcak bir hikayesi var. 2 saati aşan süresine rağmen seyircinin ilgisini ekranda tutmayı başarıyor.

Schindler’s List’in başta olduğu bir sıralamada en acıklı film kategorisinde üçüncü sırada yer alırken, anne-kız ilişkisine odaklanan en iyi filmler kategorisinde de Terms of Endearment’i (Sevgi Sözcükleri) birincilikte görüyoruz..


Hollywood sinemasının daha naif, bozulmamış, insanı kavrayan döneminden kalma bir film. Anne-kız, kadın ve toplum, büyükşehir-taşra, karı-koca arasındaki ilişkileri sorgulayan bir dram.. Aynı zamanda özellikle Jack Nicholson’un göründüğü sahnelerde de komediye meyil veren bir yapısı var. Ama söylemeden geçmeyelim: Kitap sevgisi de filmde göze çarpacak şekilde yer alıyor.

30 yıla yayılan yaşam öyküsünde Aurora’nın kızı Emma için bebekliğinden bu yana tutkulu ve takıntılı bir yaklaşımı olduğunu farkediyoruz.. Bebeğinin beşikte nefes almadığını düşünüyor.. Yanına yaklaşıyor. İyice emin olmak için çimdikleyip uyandırıyor ve “işte şimdi nefes alıyor” diyerek rahatlıyor.

Anne ve kızı arasında sevgi-nefret sınırlarında gezen bir ilişkinin varlığı görülüyor. Emma liseyi bitirir bitirmez Flap ile evlenmek ister.. Aurora bu evliliği onaylamaz.. Ancak bildiği yoldan dönmeyen Emma evlenip kısa sürede çocuk da yaparak tipik bir ev kadını, eve hapsolmuş bir taşra insanına dönüşür. Halbuki çocukluk arkadaşı Patsy üniversiteye devam etmiş, New York’ta başarılı bir iş kadını olmuştur.. Patsy’nin davetiyle New York’u ve insanlarını gören Emma ortamı yadırgar.. Patsy “onlar senin gibi arkadaşlarım değil” der.. Şehirdeki insan ilişkilerinin yapmacıklığına bir vurgu yapar film. Filmin ortalarındaki bir sahne: Yaşadıkları taşradaki market’te Emma’nın parası çıkışmayınca kasiyerin sergilediği tutumu “yaptıklarınız hiç insani değil, nerelisiniz siz? New York’lu mu?” diyerek sıradaki bir müşteri eleştirir..


En eğlenceli sahneler ise Aurora ve yan komşusu Garrett arasında geçer.. Garrett eski bir astronot olarak şimdinin iflah olmaz bir çapkınıdır.. Genç kızlarla gününü gün eder. Aurora’nın hayatına girmesi zaman alsa da, film sonuna kadar izleyiciyi gülümseten diyalogları hiç bitmez.. Aurora gece vakti beklenmedik bir ziyaret yapar: Garret havuzdan çıkıp kapıda  onu gördüğünde; “şansımız var ki sadece 8 tur yüzdüm” der.

Filmin sonu ise beklenmedik gelişmelerle örülür ve anne ile küçük çocuklarının birbirlerine sarıldığı sahne, sinema tarihindeki unutulmazlar arasında yerini alır.

Özetlemek gerekirse, içindeki dram-komedi gibi sağlam unsurlarla birlikte diyaloglardaki özgünlük-espri ve gerçekçilik ile sinemadan çıktığında kafasında cevap aradığı sorular olmasını seven, hayata dair yeni bir şeyler öğrenmenin hazzını yaşamak isteyenlere tavsiye edilir..


Çarşamba, Ekim 10

To Rome with Love / Roma'ya Sevgilerle (2012)


Woody Allen’in Roma’ya Sevgilerle isimli 2012 model filmi, internet’te yaptığım araştırmaya göre ülkemizde pek sevilmedi..  Allen takipçilerini, beklenti içinde olanları  hayal kırıklığına uğrattı. To Rome With Love’ın  İmdb’de 6,6 / 10  gibi vasat bir oy aldığı görülüyor. Ayrıca Roma’nın Midnight in Paris’in gölgesinde kaldığını da görüyoruz.. 100 kişiye soranız 99’u Paris’i seçer herhal.

Her ne olursa olsun  ben pek bi severek  izledim.. Sevdim çünkü, filmlerde aradığım basit birkaç temel özelliğe sahipti:
-Tarihi bir kenti filmi izlerken geziyorsunuz.
-Sağlam oyuncular ve oyunculuklar var.
-Eğlenceli vakit geçirmek için ideal. Lunapark  gibi renkli ve heyecan verici..
-İlginiz dağılmadan, saate bakmadan filmin sonunu getirebiliyorsunuz.

Yönetmen artık  ABD’de film çekebilmek adına gerekli finansmanı sağlayamadığı için Avrupa’nın en bilindik, renkli  merkezlerini mekan seçiyor.. Kentler ve şirketler  belki de Allen’i davet ediyor.. Belki son filmler sipariş üzerine yapılmış.. Çok bilinmeyenli denklemin içinde boğulmaya gerek yok.  Arka planda her ne var ise önemli değil, ortaya çıkan sonucu genelin aksine  gayet tatmin edici buluyorum.
Aslında mekan dışında ilk bakışta çok fazla ortak yönünü keşfedemediğimiz  4 hikayenin anlatıldığı filmde alışılagelen;  hikayelerin birbirine finalde bi yerde bağlanması ritüeli  gerçekleşmiyor.. Bu birbirinden bağımsız hikaye yapısı seyirciye yadırgatıcı gelmiş  olabilir, hoşnutsuzluk yaratabilir. Sinema tarihinde denenmemiş bir teknik olmadığını söylemek  isterim..


-Hikayelerden birinde hergün saat 07:00’de kalkan klasik bir memur var. Herşey o kadar rutinde gidiyor ki,  sabah kahvaltısında yenilenler, çocukları ve eşi, arabanın durduğu yer.. Ne bileyim tamı tamına hergün aynı.. Adamımız  çok rahatsız değil.. Gayet mutlu görünüyor hatta tüm bu sıradanlığın içinde basit bir hayatın keyfini çıkarmakta.. Derken nasıl oluyorsa, bir sabah medyanın ilgi odağı haline geliyor ve absürdlükler kovalamacaya başlıyor. Sıradan adamımız kendini kırmızı halılarda, ünlülerle beraber bir hayatın içinde buluyor.. Diyorsun ki, ne güzel bak adama piyango çıktı.. Şansa bak.. Ama kazın ayağı öyle değilmiş.. Ünlü olmanın da bir sürü iyi yanı olduğu gibi, kötü yanları da var.. Peki birden aynı medya ilgiyi yeni bir sıradan vatandaşa çevirdiğinde ne oluyor? Özlediğin sıradan hayata geri mi dönüyorsun, yoksa ilgi çekmek için delirmiş bir adam  haline mi geliyorsun?.  Etrafımızda çokça gördüğümüz, haketmediği halde sırf medyanın  itelemesiyle-zorlamasıyla meşhur olan adamlar geldi aklıma..  Medyanın ilgisini devam ettirebilmek adına ne acayiplikler yapmadılar ki? Hikaye’de ünlü olmanın faydalarını da  görüyoruz tabi.. Belki Woody Allen ünlü olmasından ne faydalar sağladığını pelikül  arasında gözümüze sokmuş oluyor..


-İkinci hikayede yeni evli bir çift var.  Hem gezmek için hem de yeni bir iş ve hayat ümidiyle Roma’ya geliyorlar.. Otel odasına yerleştikleri anda,  genç ve toy kadın saçını yaptırmak için dışarı çıkıyor.. Gidiş o gidiş.. Roma’da kayboluyor.. Bu sırada Anna isminde bir fahişe, odaya giriyor.. Adamımıza niye geldiğini anlatana kadar,  yeni çifti ziyarete gelen zengin akrabalar odayı basıyor ve yanlışlıklar komedisi  başlıyor.. Anna’yı eşi olarak tanıtmak zorunda kalıyor.. Diğer yandan da karısı Roma sokaklarında en sevdiği aktörle karşılaşıp, yemek teklifini geri çevirmeyince aslında birbirine paralel günahlar aynı anda genç ve saf çiftimizin başına çoraplar örüyor..


-Üçüncü hikayede yalnız bir Amerikalı turist kadın, meşhur “Aşk Çeşmesi”ni  aramaktadır..  Aşk Çeşmesi’ni arayan gerçek aşkı mı buluyormuş acaba? Kesin böyle bir tevatür vardır... Yolda Romalı, yakışıklı bir delikanlı ile karşılaşır.. Gayet temiz İngilizce konuşan  avukatlık yapan  adamımız çeşme’ye varmadan, aşkı buldurtmuştur güzel kıza.. Ne demişler:  Su testisi su yolunda kırılır.. Olaylar hızlı gelişir bizim düşündüğümüzden de, araya ebevenlerin tanıştırılması girer. İki aile  arasındaki kapitalist ve sosyalist bakış açılarının yarattığı gerilim bir drama ve eğlenceye  dönüşür.. Zor olsa da ortak bir yol bulurlar.. Damadın babası dünürü sayesinde hayallerini gerçeğe dönüştürür; (Amerikalılar’ın “dreams come true” söylemi misali) ama tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkanıdır der.. Sade yaşamına dönmeyi tercih eder. Şöhreti elinin tersi ile iter.


Son hikayede ise mimarlık öğrencisi adamımız sevgilisi ile Roma’nın tenha ve onlarca yıldır hiç değişmemiş bir ara sokağında kalmaktadır.. Sokağın yakınlarında  idolü olan meşhur Amerikalı meslektaşıyla karşılaşması ve akabinde sevgilisinin kız arkadaşının ziyaretlerine gelmesi ile insan bünyesinin dayanmakta pek bir güçlük çekeceği bir sürü felsefik konuşmanın,  seçim yapmak zorunda kalmanın, doğru ile yanlışı ayırt etme mecburiyetinin içine düşecektir. Kararını tam verdiği anda, herşey yeniden şekillenmeye başlar.. Bana göre en acayip hikaye buydu.. Yani anlamadığım şey, yaşlı mimar bir hayal miydi? Hayal ise kimdi? Mimarlık öğrencisi adamımızın alt benliği filan mıydı? Neydi? Roma’da eskiyle yeninin, geçmişle bugünün ve geleceğin bir arada yaşamasına basılan bir parmak olabilir mi? Dün yönünden gelip yarın yönüne devam eden otobüsümüz  bugün denen Roma durağında mola mı verdi? Yaşlı mimar zaman makinesi icat edilseydi, kendi gençliğine vermek istediği tüyoları mı aktarmaktadır? Gerçekle düş içiçe geçiyor..

Özetlersek; 4 hikayede nelerin ortak olduğuna dair ipuçlarını bulabiliriz:
-Ünlü olmak – sade bir yaşam sürmek  arasındaki farklar
-Tanınmış biri olmanın sağladığı avantajlar
-Ünsüz ve ünlü bir ilişki yaşadığında neler ortaya çıkar?
-İtalyan ve Amerikan mentalitesi, hayata bakış açısı  arasındaki farklar..

Yazımın sonunda kısa notlar halinde filmle empati kurma kılavuzu yapmaya çalışayım:

Woody Allen ömrü boyunca aklına gelen her fikri, ilginç bulduğu herşeyi kağıtlara yazıp bir çekmeceye depolamış. Filmde birbiriyle ilgisi olmayan hikayeler ve bunların kesişmemesi bu durumla ilişkilendirilebilir.

Filmi izleyen İtalyan sinemacılar peyniri fazla kaçmış pizzaya benzetmişler filmi.. Artık peynir yerine neyi koyarsanız sizin kararınız..:) Bizde bir söz vardır: Delifişek atlar ve adamlar için “arpası fazla geldi” derler.. Özellikle de acayip bişey yaptıktan hemen sonra..

Roma’ya Sevgilerle’yi daha iyi anlamak için, yönetmenin İtalyan sinemasında özellikle  hayranı olduğu yönetmenleri ve filmleri de incelemek icap eder.

Arada kaçan esprileri anlamak için ikinci – üçüncü defa izlemek faydalıdır.. Yeniden izlenmeyi gerektiriyor  ve hakediyor..

Cumartesi, Aralık 17

Entelköy Efeköy'e Karşı (2011)





Yüksel Aksu’nun Dondurmam Gaymak’tan sonra çektiği ikinci filmi sinemada seyircinin kahkaha krizine girmesine neden oluyor.

Entelköy Efeköy’e karşı her ne kadar amatörlük ve tiyatro kokan bir eser gibi görünse de Türk komedi klasikleri arasında girerse şaşmamak lazım.

Aklıma bir çırpıda gelen: Pandomim sanatı kullanılarak yapılan eylemin köy imam ve muhtarının ilahi ve dualarıyla baltalanması, muhtarın sarhoş olup entelköyü basması, bereket tanrıçası ve ekürisinin geçtiği sahneler ve sınıf bilincinin aşılandığı sahne.. Bu sahnedeki diyaloglar:

(K)öylüler: Eline düştük aykırı, sana danışmaya geldik, bir yol göster.
(A)ykırı köylü: Önce sınıfınızı bileceksiniz!
K: Ne sınıfı?
A: Cumhuriyet İlkokulu 5.sınıfı
K:??
A: Yani, işçi misiniz, köylü mü, burjuva mı?
K: E, köylüyüz tabi
A: (Nah) köylüsünüz.. Sütü marketten alıyonuz, yoğurdu marketten alıyonuz…

Filmin konusu: Şehir yaşamından kopup komün yaşama geçmek için Ege’de bir köy seçen entel grubu, muhtar ve köylülerce çoşkuyla karşılanır, ağırlanır. Köylüler topraklarını ve bazı eşyalarını, hayvanlarını büyük bir hevesle yeni komşularına ederinin 4-5 katı fiyatla satarlar. Herşey yolunda gidiyorken, köye termik santral yapılacağının anlaşılması ile birlikte enteller yaptıkları eylemlerle bu girişime karşı çıkar. Başta muhtar olmak üzere diğer köylüler ise istimlak bedelleri sayesinde zengin olacaklarını düşündüklerinden entelleri durdurmaya çalışırlar. Ortaya çıkan çatışma ortamı filmin adını ve sahnelerini belirliyor.

Yüksel Aksu, hayatın birtakım gerçeklerini, kendi felsefesini lafı çok dolandırmadan işi karmaşıklaştırmadan anlatıyor:

-Organik tarım dedemizin atamızın zaten yaptığı geleneksel tarımdı. Kimyasal gübreler ve tarım ilaçları kullanılmıyordu. Mevcut tarım teknikleri ile doğayı ve dolayısı ile kendimizi ve gelecek nesilleri zehirliyoruz.
-Köylü kendine yabancılaştı. Sütü-yoğurdu marketten alır oldu. Kolaycılığa kaçıyor; zamanının büyük kısmını kahvede okey oynayarak geçiriyor.
-Türkülerimize,kültürümüze değer vermeliyiz. Herbirinin ne anlattığını bilmeliyiz.
-Tarıma, toprağına, ülkene sahip çık.
-Son ve özet olarak da Sakıp Ağa’nın dediği gibi: Hoşgörü, hoşgörü, hoşgörü...

Filme küfürlerle insanları güldürmeye çalışıyorlar şeklinde bir eleştiri gelebilir. Ege’de özellikle köy ortamında yaygın kulanılan atasözleri  ve özdeyişler  olduğunu biliyoruz. Beni rahatsız etmedi. Ancak rahatsız olabilecekler vardır diye düşünmek lazım gelir.

Sinema ortamında izlemenizi, seyircinin tepkileriyle filmin daha bir lezzetli hale geldiğini belirtir, iyi seyirler dilerim.

not: filmle ilgili güzel bir yaziyi asagidaki linkte bulabilirsiniz:
http://ozgurgurbuz.blogspot.com/2012/01/entelkoyluler-ve-asrlar-birlessin.html#comment-form

Pazartesi, Ağustos 15

HORRIBLE BOSSES / PATRONDAN KURTULMA SANATI (2011)




Uzun zamandır sinemada izlediğim bir filme bu kadar gülmemiştim desem sanırım abartmış olmam. Usta oyuncuların bu tarz projelerde işbirliği içerisinde bir araya gelmeleri -hele ki senaryo güzelse- tadından yenmeyecek işler çıkartıyor.

Horrible Bosses "patrondan kurtulma sanatı" diye çevrilerek sinemalarımızda oynatılan bir komedi filmi. Türü tam olarak "comedy" / "crime". Nasıl yani demeyin, tür gerçekten filme cuk oturuyor.

Üç arkadaş, farklı farklı işlerde çalışıyorlar ve günün yorgunluğunu akşamları takıldıkları pubda birbirleriyle laflayarak atıyorlar. Ortak noktaları ise korkunç patronları...




Nick (Jason Bateman) bir finans şirketinde sabah 6 dan gece yarılarına kadar hafta sonları da dahil çalışan, patronu tarafından finansal işler müdür yardımcılığına atanmasını bekleyen, bu sebeple de patronunun (Kevin Spacey) kendisine yaptığı her türlü duygusal şiddete ve ağır iş temposuna katlanan bir çalışan.

Kurt (Jason Sudeikis) ise kimya sektöründe faaliyet gösteren bir aile şirketinde çalışıyor. İşini çok severek yapıyor. Patronuyla ise dost, her şeyini paylaşıyor. Onun tarafında işler yolunda. Ta ki, ani bir kalp krizi sonucu ölen patronunun yerine tam bir baş belası olan oğlu (Colin Farrell) işin başına geçene kadar...

Dale'in (Charlie Day) ise bambaşka bir derdi var. Bir diş doktorunun yanında asistan olarak çalışıyor, musevi, nişanlısıyla evlilik hazırlıkları yapmakta ve tamamen bir yanlış anlamadan kaynaklı cinsel taciz sabıkası var. İroni bu olsa gerek: Dale'in patronu Julia da (Jennifer Aniston) bir nemfomanyak!.. Sürekli Dale'i klinikte hastalara lokal anestezi yaptığı esnada taciz ediyor.




Pubda hangisinin daha bahtsız bir çalışan olduğu konusunda konuşurlarken, işlerin çığırından çıktığı bir akşam bir "pub idea" olarak akıllarına patronlarını ortadan kaldırmak gelir. Başta "onlar olmasa hayatımız ne güzel olurdu" şeklindeki masum bir iç geçirme olarak gelişen fikir, bir anda uygulamaya değer bulunur. Bundan sonrası ise yer yer bir durum komedisine, yer yer ise zekice uyarlanmış senaryo komedisine dönüşür.





Yönetmenliğini Seth Gordon'ın yaptığı film 18 yaş ve üstü izleyici kitlesi için. Filmde bol bol küfür ve argo kullanılmış. Erotik birkaç sahne de var. Ama öyle sanıldığı gibi küfür ve argoyla güldürmeyi amaçlayan bir film değil.




Daha önce hiçbir sabıkası olmayan, saf ama köşeye sıkışmış kafadarlarımız patronlarını ortadan kaldırabilecekler midir? Yüzlerine gözlerine bulaştırmadan hayatlarını düzene sokabilecekler midir?

Bizden bu kadar, gerisini izleyin ve görün.

İyi eğlenceler.

Filmin fragmanı için tıklayınız

IMDB linki için tıklayınız

Salı, Ağustos 2

Some Like It Hot / Bazilari Sicak Sever (1959)



Bazıları Sıcak Sever, 1959 yılında Billy Wilder tarafından çekilmiş. Marilyn Monroe, Tony Curtis ve Jack Lemmon'un başrolde oynadığı önemli bir film.

Filmi önemli kılan, bazı sahnelerde yerimizden oynatan komik sahneleri ve diyalogları. Komik bir film bulmak çok zor diye düşünüyorum. Yabancı film bulmak ise daha bir imkansız.. Some Like it Hot şaşırtıcı bir deneyim oldu bu nedenle. Charlie Chaplin’in yanına yaklaşan herhalde yoktur diyordum.. Kazın ayağı öyle değilmiş. Unutmadan hemen yazayım: Favori sahnem, Tony Curtis’in kaptan kılığında sahilde Marilyn Monroe’yu yere düşürmesi ile gelişen sahne.

Joe (Tony Curtis) ve Jerry (Jack Lemmon) saksafon ile kontrbas çalan iki müzisyen. Hayatı günlük yaşıyorlar. Kıtkanaat geçinip ekmek parası peşinde koşarken gangasterlerin yaptığı bir toplu infaza şahit olurlar. Son anda ölümden kurtulsalar da, artık hayat çok daha zordur. Şikago’dan kadın kılığında bir müzik grubuna Miami’ye gitmek üzere katılarak bir taşla iki kuş vururlar.. Hem iş bulmuşlardır, hem de takipçileri tarafından tanınmalarına neredeyse imkan yok gibidir.. Trende Sugar Kane (Marilyn Monroe) ve diğer müzisyen kızlarla tanışırlar..

Kadın kılığındaki Joe ve Sugar Kane’in arasındaki arkadaşlık ilerler. Kane’in bütün zaaflarını öğrenen Joe’nun zengin bir erkek görünümüne bürünüp onu tavlaması zor olmayacaktır.

Favori sahnemdeki diyalogta, Joe, Kane’i Shell’in veliahtı olduğuna doğalmış gibi akan repliklerle inandırır..

I only come ashore twice a day when the tide goes out. It's on account of these shells. That's my hobby. (Sular çekildiğinde denizkabukları için günde iki kez sahile gelirim. Hobim bu..)

- You collect shells? (Denizkabukları mı topluyorsun?)
- So did my father and grandfather. (Babamın ve dedemin yaptığı gibi…)

You might say we had a passion for shells. (Denizkabuklarına takıntılıyız diyebilirsin..)

That's why we named the oil company after it. (Şirketimizin adının nerden geldiği belli)

- Shell Oil? (Shell Petrol)
- Please, no names. Just call me Junior. (İsim kullanmayalım lütfen. Sadece Junior -genç- de bana.)

http://girlfridayfilms.wordpress.com/2010/09/09/some-like-it-hot/
http://www.script-o-rama.com/movie_scripts/s/some-like-it-hot-script.html

Cuma, Şubat 4

MELINDA & MELINDA (2004)



Hayat bir trajedi midir yoksa bir komedi mi?
Hangisi hayatı daha iyi yansıtır?

Yönetmen ve yapımcıların olduğu bir masada başlayan bu felsefi tartışma, içlerinden birisinin anlattığı bir hikayeyle uygulamalı olarak devam eder...

"... otobüsten yeni inmiş yalnız bir kadın, Melinda. Sokak lambalarının aydınlattığı loş sokakta elinde çantası ve adres yazılı bir kağıt parçasıyla ilerliyor. Uzun yıllardır görüşmediği bir arkadaşına, önemli bir ev yemek partisi verdiği anda davetsiz olarak gelir ve kapıyı çalar."

Hikaye böyle başlar.




Yapımcılardan biri bu hikayenin komik, romantik ve pozitif yanlarından yola çıkarak romantik komedi tadında bir öykü anlatırken bize, bir diğeri trajik, acı dolu ve kırılgan yanlarından beslenerek gerçekçi bir dramla karşımıza çıkar.

Woody Allen bu filminde, bize kurgusu kabaca belli olan bir hikayeyi iyimser (komedi) ve kötümser (trajedi) açılardan ele alarak ustaca işlemiş. Bunu yaparken de, kesin çizgilerle ayırmadan ve izleyici kutuplaşmaya itmeden, olduğu gibi aktarmış. Komedi ve trajedi sahnelerinde Melinda'yı Avustralyalı aktrist Radha Mitchell hakkını vererek oynamış. Diğer oyuncular ise her iki hikayede farklı farklı. İzlerken, iç içe geçmiş, aynı kişiye ait iki ayrı hayatı gözlemliyormuş hissine kapılıyorsunuz. Komedi ve trajedi versiyonları arasında sahne geçişleri anlamında bir kopukluk yok. Allen, bunu bilerek tasarlamış olmalı.



Sahneler ilerledikçe, aslında komedi ve trajedi ağırlıklı yaklaşımla konuyu ele almanın bir farkı olmadığını görüyoruz. Aynı konu, komedi unsuru taşıyan repliklerden arındırılsa bir trajedi olarak değerlendirilebilir. Benzer şekilde, trajedi gibi görünen hikayenin içerisine birkaç eğlenceli replik serpiştirilse aslında durumun ilginç rastlantılardan oluşmuş komik bir yanının olduğu fark edilebilir.

Her şey biraz hayatı nasıl gördüğümüze ve onu nasıl değerlendirdiğimize bağlı galiba. Bu biraz empati yapma, biraz bencilliğimizden sıyrılıp kozmik düşünmeyle de alakalı. Salt "bardağın yarısı boş mu / dolu mu" meselesi değil yani. Allen, bu filmiyle bunun altını kuvvetlice ve ustaca çizmiş.



Woody Allen, bu filmiyle her zamanki gibi ikili ilişkileri, aşkı, sadakati ve hayatı sorguluyor. Filmin kurgusunu, karakterlerin kırılganlığı ve romantizm çevresinde oluştururken aynı zamanda çağımızın önemli hastalığına işaret ediyor: Karşılıklı iletişimsizlik...




Film boyunca aklıma takılan kimi komik, kimi hüzünlü kimi de hayat hakkında aforizmalar içeren diyaloglar vardı. Birkaçını paylaşmak istiyorum:

Earl çok çekici bir adam, aynı zamanda bir dişçi.
"Çekici bir dişçi mi?" Söylediğindeki çelişkiyi görebiliyor musun?

Bu gözyaşları nereden geliyor? Neşeden mi, üzüntüden mi?
Ne fark eder, sonuçta gözyaşı değil mi?


I want to "want to live"


Hayat kısa. Dokunabildiğin ve sana dokunanlardan başka bir şey değil.



Filmin bitiş cümleleriyle ben de yazımı tamamlıyorum.

"Komik ya da trajik. En önemli şey hayattan keyif almak. Çünkü dünyaya bir kez geliyoruz.
...Ve bitince de bitiyor."




Filmin fragmanı için tıklayınız
Filmin IMDB linki için tıklayınız

Cuma, Ekim 22

Eden is West / Cennet Batida (2009)


Yunan asıllı Fransız yönetmen Costa Gavras’ın 2009’de çektiği son filmi Eden is West adını taşıyor.. 2010 yılında sinemalarda gösterildi, Eylül ayında da Cennet Batı’da ismiyle DVD’si yayınlandı..

Costa Gavras çektiği politik filmlerle tanınıyormuş.. Henüz ilk filmini seyrettim.

Başrolde, Serseri Mayınlar’ın bize tanıştırdığı Riccardo Scamarcio var.. Elias’ı oynuyor.. Film Elias’ın uzun yol hikayesini anlatıyor:

Deniz’in ortasında küçük bir teknede onlarca kişi. Nereli olduklarını anlayamıyoruz ama, Pakistanlı, Filistinli ya da Lübnanlı’lar diye tahmin ediyoruz. Elias içlerinde kolayca ayırt ediliyor. Fazlaca yakışıklı.

Teknede gelen talimat üzerinde pasaportlar, kimlikler yırtılıp denize atılıyor. Az sonra da gemi diyebileceğimiz daha büyük bir deniz taşıtına geçiyorlar.. Bu sefer sayıları yüzlere ulaşıyor.. Belli ki doğudan gelip batıya giden Avrupa’da bir ülkeye iltica etmek isteyen, daha iyi bir yaşam ve iş bulma ümidiyle hayatını riske atmış, geçmişini uzaklarda bırakmış insanlar.


Elias tipiyle olduğu gibi uyanıklığı ve ataklığı ile de diğerlerinden ayrılıyor.. Mesela bir yıl boyunca Fransızca çalışmış. İyi-kötü konuşuyor. Yanındaki adam ise yan gelip yatmış, Elias’a yakınıyor: Nasıl benden çok daha iyi konuşuyorsun?

Gecenin bir vakti gemi kaptanı sahil güvenlik botunun geldiğini dürbünle görür.. Mürettebat anında gemiyi terkeder.. Elias yakalanmamak için üzerindeki elbiselerin bir kısmını çıkarıp denize atlar.. Yüzme bilen birkaç kişi daha peşinden gider.. Ama çoğunluk mülteci gemidedir, yakalanır..

Ertesi sabah kıyıya, kumsala baygın bir şekilde don gömlek kıyafeti ile vurmuştur. Uyandığında kulağına gelen sesler bir tatil beldesinde olduğunu düşündürtüyor. Nitekim tesadüf bu ya, büyükçe bir turistik tatil köyüne düşmüştür.. Hem de çıplaklar kampı olan bir yer.

Kıyafet konusunun sorun olmaması ne kadar iyi diye düşünüyoruz.. Üzerindeki iki parça örtüyü çıkarıp direkt ortama uyum sağlıyor bizimkisi. Hatta çıplak halde denizin içinde voleybol oynayan kadınlardan davet bile alıyor.. İki dakika geçmeden..

Şimdi buraya kadar olan bölümü özetleyelim: Çünkü filmin başlangıç bölümü ismini açıklamak için yeterli.. Çok film izledim, film bitti, bu filmin ismi niye buydu diyip bulamadık.. Ama Eden is West öyle değil. Sırrını çabuk veriyor: Elias doğudan gelmiş. Batı’ya Avrupa’ya kaçak olarak gitmekte.. Cennet diye düşündüğü yere ulaşmak istiyor ve gerçekten denizden karaya çıktığı yer Eden isimli bir tatil köyü ve cennet ismiyle kendini nitelendiren bir yer.. Çıplak turistler var. Yediğin önünde yemediğin arkanda şeklinde bir bolluk ve lüks .. vs.. Komik bir metafor olmalı bütün bunlar.

Elias’ın düştüğü Cennet’te büyük yol macerası başlıyor.. Çıplaklar kampı kendini pek de rahat hissedeceği bir yer olmadığı için hemen üzerine bi elbise buluyor. Personelin elbisesini çalıyor.. Üzerinde Eden Club yazdığı için otel personeli ve misafirler kendisinden bi sürü iş yapmasını istiyor.. Bir süre yakalanmamak adına kendisine ne işe veriliyorsa yapıyor. Hatta bir turistin tuvalet temizliği talebini bile geri çeviremiyor.. Ağzına kadar pislikle dolu klozete kolunu sokuyor.

Bütün bunlar olurken tatil köyüne kaçak göçmenlerin ulaşmış olabileceğini düşünen görevliler her yeri arıyorlar.. Aramaya katılan otelin erkek müdürü kuytu bir köşede sıkıştırdığı Elias’ı dudaklarından öper, taciz eder. Onun bir kaçak olabileceğinden şimdilik hiç şüphelenmez.


Ertesi gün gemiden atlayıp boğulan iki mülteci bulunur kumsalda.. Bu sırada turistin biri cep telefonuyla canlı yayın yapmaktadır arkadaşına.. Şu anda bunlar oluyor diye heyecanla, soğukkanlılıkla cesetlerin görüntülerini çekiyor.

Elias bir ara yakın arkadaşının da yakalanışına tanık olur ama hiçbirşey yapamaz.. Eli kolu bağlıdır.

Alman kadın turist bizim adamdan otel personeli olarak yardım alırken, odada bir elektrik oluşur.. Elias’ı sahiplenir. Ondan faydalanır.. Kısa süre içinde uzun süre birarada olamayacaklarını ikisi de anlar.. Yolların ayrılması gerekmektedir. Halbuki Elias, Hamburg’a birlikte gidelim dense, dünden razıdır.

Filmin kritik yerlerinden birisi otelde gösteri yapmaya gelen sihirbaz ile Elias’ın tanışmasıdır.. Elias’a bir gecelik performansında iki küçük rol verir.. İşleri bittiğinde kartvizitini uzatır.. “Paris’e gelirsen beni gör” der..

Elias’ın artık bir hedefi vardır.. Paris’e gitmek.. Otelden ayrılmak zorunda kaldığında belki binlerce kilometre sürecek yola koyulur Alman kadından gizlice aldığı paralarla.. Daha dakika bir yolda üçkağıtçının tekine kaptırır parasını.. Böyle yol boyunca bir sürü erkek – kadın Elias’ı kandırır ya da ondan faydalanır.. Alman kamyon şoförleri, Yunanlı zengin ve agresif çift, Rum bir kadın... Bir dolu komik ve heyecanlı macera geçer başından.. En son Paris’e ulaşır.. Sihirbazı zor bela bulur.. Sihirbaz onu tanımaz: Sen kimsin der? Bizimki, “Paris’e gelirsen beni gör demiştin? Gelen cevap doğru ama kahredicidir: “Bravo, ikisini de başardın.. Geldin ve beni gördün”... Elias’a bir sihirli değnek verir ve çekip gider arabasıyla.. Elias’ın değneği bir işe yarayacak mı? Filmi izleyince görürsünüzJ

Gavras’ın kaçak göçmen sorununa diğer filmlerden farklı bir bakış getirdiği kesin.. Bence mizah dramatik, acıklı konularda bile etkili bir anlatım sanatı.. Sonuçta bana göre yönetmen meramını fazlasıyla anlatmış: Avrupalılar bir yandan nefret ederken göçmenlerden bir yandan da onların etinden ve sütünden olabildiğine faydalanıyorlar. Göçmenler ise daha iyi bir hayat ümidiyle düştükleri yolda büyük oranda hayal kırıklığına uğruyorlar.. Yönetmenin kendisi de Fransa’ya vakti zamanında göç etmiş...

Elias’ın nereye gideceğini ve ne yapacağını bilmemesi ilginç bir durum.. Otelde karşılaştığı sihirbazın bir sözü nedeni ile Paris’e gitmek için elinden gelen herşeyi yapması ilginç.

Birçok sahnede, arka planda film çekimi yapıldığını gözümüze sokan dev mikrofonların, film ekibinin ne işe yaradığını henüz anlayabilmiş değilim..

Modernleşen hayatın insanları yalnızlaştırdığına dair izler de görüyoruz filmde.. Kadın cep telefonu ile konuşuyor çok meşgul.. Sürdüğü bebek arabasındaki çocuğunun önünde ise bir dvd player... Çizgi film izliyor.. O da kendi dünyasında.

Filmin biçok sahnesinin çekildiği yer bir Yunan adası.. Ama filmde bahsi geçmiyor bu mekanın..

Benim için en komik sahnelerden biri, Elias tuvaletten çıkarken para vermeye niyetinin olmadığını anlayan görevli kadın, para dolu tabağı uzatır.. Elias bozuklukları almaya çalışır.. Sonra kovalanır.. Bi diğer sahnede de kendine ceket beğenir lokantanın askılığından.. Dolaşırken yolda, müzisyenlerden biri farkeder, kendi ceketi olduğunu.. Kovalamaca başlar. Biraz Charlie Chaplin kokan sahneler tabi..

Cennet Batıda, Im Juli’yi anımsattı.. Yol hikayesi olması bakımından.. 150 dakika sürmesine rağmen oldukça akıcı, kolay izlenebilen, eğlenceli bir film.. İyisiyle ve kötüsüyle hayatın yaşamaya değer olduğunu da söylüyor.. Amelie gibi, “kendini iyi hisset” film kategorisine de sokabiliriz.

Cumartesi, Ağustos 14

Mine Vaganti / Serseri Mayinlar (2010)


Cahil Periler'i hatırlamak çok kolay değil. Uzun zaman oldu izleyeli, izler bıraktığı ve bir gün yeniden izleyeceğim kesin... Bi kere, gizemli, merak uyandıran ya da şaşırtan bir sonla biten film olduğunu söylemek mümkün. Serseri Mayınlar ondan kalan tadın uzağında olsa da eğlenceli.


Sinekiyatri'de yer alan Cache (Saklı) ile karşılaştırmak size fikir verebilir: Cache'te de hijyenik, izole, üst sınıf bir aile başrolde. Bu ailenin büyük bir derdi var ve sorundan yola çıkıp Fransa-Cezayir ilişkilerinin sorgulanması, geçmişteki karanlık olayların aydınlanması vs. ile Haneke'nin filmi çok ayrı bir yere oturuyor... Serseri Mayınlar'da ise çok zengin ailenin dert edindiği ve şiddetle karşı çıktığı şey çocuklarının cinsel tercihleri.

Sorunu küçümsemek gibi bir niyetim yok. Fakat Avrupa'dakilerin dünyanın diğer bölgelerine göre çok daha şanslı oldukları bir gerçek.. Yönetmen dram-komedi tarzını seçerek yıllardır dillendiremediği meramını anlatmış. Eşcinselliğin yerine yazımın sonundaki söyleşide yer aldığı gibi akrobatlığı da koyabilirsiniz… Yönetmenin babası yaşarken oğlunun cinsel tercihini bilmiyormuş… Bu açıdan film Özpetek ve arkadaşlarının yaşamından-anılarından bir kolaj olarak düşünülebilir.


Lecce'de atadan-dededen kalan makarna fabrikasının başına 3 kardeşten büyük abi Antonio geçecektir... Küçük erkek kardeş Tommaso ise bütün ailenin bir araya geleceği akşam yemeğinde bu kararın açıklanması ile birlikte herşeyi göze alarak eşcinsel olduğunu söyleme niyetinde.. Böylelikle üzerindeki büyük bir yükten kurtulduğu gibi, kendini üniversite okuduğu Roma'da inzivaya çekip edebiyata ve aşka verecektir. Fakat Antonio sürpriz yapar, işin rengi değişir.


Müzikler filmi izledikten sonra yeniden dinleme eğilimi yaratıyor.. Film izleyip daha önce hiç duymadığım şarkıların peşine düşmek bir alışkanlık halinde geldi: Nina Zilli’den 50 mila , Pink Martina’dan Una Notta A Napoli. Baştan sona İtalya, Lecce ile örülü filmin bir yerinde karşınıza aniden çıkan Sezen Aksu'nun kadife sesi, yönetmenin kim olduğunu hatırlatıyor.. Hayret, hiç duymamıştım Kutlama'yı... Klas şarkı.. Sözleri de pek hoş.

Memleketime çoktan bahar gelmiştir,
Başakları şimdiden göğe ermiştir,
Dağlarını gelincik basmıştır,
Yer, gök ve yürek çiçek açmıştır.

Kirazlar olmadan tez vakitte,
Asmanın sürgün veren dallarında,
Nergisin, zerenin taç yapraklarında,
Seninle baharı kutlamaya geliyorum...
...

Yurtdışındaki vatandaşlarımızı ağlatacak cinsten... Özellikle gurbetteki İzmirliler'i...

Tommaso’nun gözleri Serra Yılmaz'ı anımsattı bana. Özpetek filmlerinin olmazsa olmazı haline geldği için gözlerimiz Serra'yı aradı.

Görüntü kalitesi, çekim açıları, vs,, Artık birçok ünlü yönetmenin filminde renkler insanın içini ısıtıyor..


Filmdeki gelenekçi baba gerçek hayatta gay diye bir bilgi var internet'te.. Araştırmak lazım.. Öyleyse, ilginç bir detay.. Tommaso ile Antonio ise eşcinsel olmadıkları için bazı sahnelerde zorlanmışlar belli ki…

Yazının bu bölümündeki yönetmenle yapılan röportaj, filmle ilgili bize ipuçları veriyor:

Özpetek: Yıllar önce, İtalya’ya geldiğimde yufka yürek babam, bana bir turizm işi bulmuştu. Cevabım netti: “Baba, bu işe girersem asla sinema yapamam. Maaşın konforuna alışırım, öyle geçip gider hayat, çok üzülürüm!” Tipik baba yaptırımı, “Harçlık yollamam, ne halin varsa gör” dedi. Ama biliyorum, endişe duymasına rağmen babamın kararıma saygısı da vardı.

Gazeteci: Garanti bekliyorlar galiba!

Özpetek: Evet. Ana baba, bildiği yoldaki mutluluğu, başarıyı çocuğuna dayatıyor. Bu sadece ‘gay’ olma tercihi ile ilgili değil, akrobat olmak isteyene de karşı çıkılıyor. Oysa bana hayat garantisi değil, kendi yolunda mutluluk imkânı verse! Aile, biten bir ilişki değil. 80 yaşımıza da gelsek, onların hoşuna gitmek istiyoruz. Onun için bir iltifat, ödül aldığımda hâlâ gözlerimin doluşu! Roma Üniversitesi’nden fahri doktoramı alırken de, çok çok mühim festivallerden avuntularla dönerken de, iltifatlara boğulurken de, aklımda hep o.

Bu kısım ise başka bir söyleşiden… Özpetek diyor ki:

Anne baba çocuğunun ne yaptığını değil, mutlu olup olmadığını sormalı kendine... Ben üniversiteyi hiç bitirmedim... Üç imtihanım var üniversiteden, kalmış yıllardır... "Hamam'ı yapmışım, Harem Suare'yi yapmışım, babam hala diyor ki: Şu üniversiteyi bitir, bir gün işe yarar..."

Bana fahri doktorluk verildi üniversiteden... Onu alırken babam yoktu... Ağlamaya başladım...

Pazartesi, Şubat 15

Hollywood Ending / Hollywoodvari Bir Son (2002)


Yaptığı güzel ve başarılı filmlerle 2 Oscar® kazandıktan sonraki 10 yıl içerisinde çaptan düşen ve ucuz reklam filmleri çekmek zorunda kalan bir yönetmen Val (Woody Allen). Onu şaşaalı eski günlerine döndürmek için altın bir şans yaratan eski bir eş Ellie (Téa Leoni) ve onu eski kocasından çalan havalı bir yapımcı Ed (George Hamilton). Yetmezmiş gibi, şimdilerde birlikte olduğu genç, güzel, aktrist olma hayalleriyle yanıp tutuşan, yarım akıllı bir sevgili Lori (Debra Messing)…

İşte bir Woody Allen komedisi için gerekli koşullar sağlanmış bile…


New York City üzerine “hiç uyumayan şehir” filmini çekecek usta bir yönetmen arayan yapımcı Ed, karısı Ellie tarafından işi eski kocası Val’e vermesi konusunda ikna edilir. Bu pek de kolay olmamıştır. Val, piyasada zorlu, çalışılması güç ve masraflı bir yönetmendir.
Val’in sevgilisi Lori ile filmi yönetmek isteyip istememesi üzerine yaptığı diyalog filmin kalanı için çok güzel tüyolar vermektedir:

- Biliyorsun, bir yanım bu filmi yapmayı çok istiyor
- Ya öbür yanın?
- Sorun da o. Diğer yanım da çok istiyor !

Val’in eski eşi Ellie ile bir restoranda yaptığı profesyonelce iş ve teşekkür görüşmesi, Val tarafından araya serpiştirilen artık son bulmuş evlilikleriyle ilgili sitemlere ve karşılıklı konuşmalara dönüşür. Tabi klasik bir Allen ağdalı gevezeliğiyle… Bir sahneye gülümserken bir diğerinin replikleri kulaklarınızı dolduruyor.


Val için eski günlerine dönme ve sefaletten kurtulma yolunda asla mahvedilmemesi ve çok iyi kullanılması gereken son şans; hastalık hastası ve takıntılı yönetmen tarafından nasıl kullanılacaktır? Bundan sonrası bir durum komedisine dönüşür. Çünkü Val aşırı heyecan ve stresten psikolojik geçici körlük yaşar. Artık bu görsel sanatın kör bir yönetmeni vardır.

Film boyunca görme ve algılama üzerine ustaca tasarlanmış; izlerken Metin Şentürk’ün kulaklarını çınlatacak espriler var.

Film kendini izlettirirken, Val ve Ellie de aralarında aslında tamamlanmamış bir şeyler olduğunu keşfedecektir.

Sonuç mu: Her koca bir süreliğine kör olmalıdır !


Woody Allen yazmış, yönetmiş, oynamış, daha ne yapsın? Bize de hani bana, hani bana deyip izlemek düşer :)


Filmin IMDB linki için tıklayınız

Filmin fragmanı için tıklayınız

Cumartesi, Ocak 30

Volver / Donus (2006)



Film La Mancha’da, kadınların mezar taşı temizliği görüntüleri ile başlıyor… Sert bir rüzgar var havada… Tozu dumanı birbirine katan. Çiçekler, yapraklar uçuşuyor…

Sole’nin ağzından köyde kadınların erkeklerden daha uzun yaşadığını öğreniyoruz. Filmdeki tek erkek karakter; Raimunda’nın (Penelope Cruz) kocasının da çok uzun yaşamayacağına dair bir işaret... Kadın ruhundan anlamayan, futboldan başka bişeyle ilgilenmeyen, alkolik itici bir tip… (Yönetmenin futbolla ilgili takıntısı olduğuna Carne Tremula’da değinmiştik.)

Köyde, insanlar ölmeden mezarlarını alırlar, kendi mezarlarının bakımını yaparlar... Komşuları Agustina’ya göre bu, vakit geçirmek için rahatlatıcı bir faaliyettir… Kaybettikleri yakınlarının mezarlarıyla da sürekli ilgilenirler...

Sole ile Raimunda’nın annesi Irene (Carmen Maura) kocasının kolllarında uyurken 2002’de bir yangında ölmüştür… Mezarlık ziyaretinden sonra, köydeki teyzelerini görmeye giderler… İlerleyen yaşına rağmen evde yemekler yapmasını, hayatını sürdürebilmesini hayretle karşılarlar… Annelerinden hala yaşıyor gibi bahsetmesi ise bunaklık işaretidir… İşin ilginç tarafı ev hala annelerinin kokusuyla dopdoludur, sigara böreği de sanki onun elinden çıkmış gibidir…

Karşı komşu Agustina’ya teşekkür etmek için uğrarlar. Yaşlı teyzelerinin hayata tutunmasında payı vardır elbet… Fakat Agustina’nın da acısı büyüktür. Köyün tek hippisi olan annesi, tesadüfün iğne deliği misali; Irene ve kocasının yanarak öldüğü gün ortadan kaybolmuştur… 3,5 yıldır sanki yer yarılmıştır da içine girmiştir… Bu sefer, daha önceki ortadan kaybolmalarına benzememektedir…

Köylülerin bir yandan ölümü çok doğal karşılamaları, diğer yandan da, ölenlerin "yeniden göründüklerine" dair bir sürü söylentiye ortak olmaları odaklanılması gereken bir detay... Yeniden görünme dedikodusu, insanları belki de büyük acılardan kurtarmanın bir yolu... Ölenleri hayal de olsa, diriltmenin şekli…

Sole, Raimunda ve kızı mezar ve köy ziyaretinden sonra, Madrid’e günlük hayatlarına dönerler…
Bir otobüsün belirir, üzerinde “VOLVER A SENTIR” (dönüşü hisset) yazan kırmızı bir otobüs ekranı kaplar…

Otobüs, Raimunda’nın kazağı, kızı Paula’nın tişörtü, durak… Her şey kıpkırmızı bu sahnede... Motosiklet, çanta, park etmiş araba, askıdaki eşofman da kırmızı. Çerçeveler… Bu kadar kırmızı hayra alamet değil tabi… Kanı çağrıştırmakta…

Paula, yıllardır babası bildiği Paco’nun tecavüz girişiminde bulunmasıyla, onu bıçaklayarak öldürür… Raimunda cinayetten bir süre sonra karşılaştığı kızına gerçek babasının o olmadığını anlatır, cesedi saklar. Kızının cinayetten dolayı bir zarar görmemesi için her türlü fedakarlığa hazırdır… Aynı gün, apartman girişindeki restoranın sahibi Barcelona’ya uzun süreliğine gitmektedir ve işlemeyen mekanın anahtarlarını taliplerine göstermek üzere Raimunda’ya teslim eder… Soul Kitchen gibi, hikayenin merkezine yerleşmese de, restoran filmin eğlenceli yerlerinden biri… Paraya ihtiyacı olan Raimunda gelen bir talep üzerine mekanı işletmeye karar verir… Kendi elleriyle ve arkadaşlarının yardımıyla yaptığı yemekler, mezeler, tatlılar yakındaki bir film seti çalışanlarının büyük beğenisini kazanır…


Derken anneleri, teyzelerinin öldüğü gün, Sole’ye –görünür-… Ama öyle böyle bir görünme değildir… Kanlı canlı karşısındadır… Gerçekleri ve Raimunda’nın geçmişte yaşadığı büyük dramı, annesinden bir zamanlar nefret etmesinin nedenini filmin ilerleyen sahnelerinde öğreniriz…

Raimunda rolündeki Penelope Cruz, Volver isimli şarkıyı gitar eşliğinde restoran müşterilerine söyler… Volver, annesinin kızına öğrettiği bir şarkıdır… Hikayede büyük bir önemi var, çünkü Raimunda bu şarkıyı söylediğinde annesinin öldüğünü düşünüyordu, fakat annesi onu dışarıdan gizlice izleyip ağlamaktadır… Dönüş gerçekleşmiştir... Volver diyen acıklı ve iç burkan, ölüyü dirilten muhteşem bir sesle annesini farkında olmadan geri getirmiştir…

Yönetmen için La Mancha, annesi demek... Volver de annesinin hatırlanması demek... Bu nedenle film boyunca bolca çiçek görürsünüz: Elbiselerin, masaların, duvar kağıdının, perdelerin, kaselerin, tabakların üzerinde.

Filmdeki kadınlar, Almodovar'ın çocukluk hatıralarından, gözlemlerinden kalma... Evlerde hiç erkek olmazmış... Büyürken vakti hep kadınlarla geçmiş...


Almodovar'ın doğduğu yer La Mancha. Don Kişot'un memleketi… Çok rüzgarlı bir yer... Yel değirmenlerinin yerini rüzgar tribünleri almış... Alaçatı'dakilerle aynı görünümleri…

Filmde Penolope Cruz Sophia Loren'e benziyor… Almodovar bu seçimin bilinçli olduğunu söylüyor…

Almodovar’ın ilk filmlerinde oynayan ünlü aktrist Carmen Maura ve yönetmen için, on yıldan sonra film bir dönüşü simgeliyor…

Sinema dergisinde tanıtımını gördüğüm ve izlemek istediğim, 2009’da en iyi yabancı film Oskar’ını alan Japon yapımı Okurbito filmini de iyice merak ettim… Ölümün yaşamın bir parçası olduğunu, her ölümün yeni bir hayatı müjdelediğini anlatmasıyla izlenecekler listeme girdi…

Çarşamba, Ocak 13

Soul Kitchen (2009)


“Life is what happens to you while you're busy making other plans” John Lennon’a ait bu laf afişte yer alıyor. “Hayat; siz başka planlarla meşgulken, olanlardır…” Ama bundan daha anlamlı, vurucu sözler Fatih Akın’a ait:

Soul Kitchen bir sevgi ve dostluk filmi olmasının ötesinde, bireyin hayatın dayatmaları kaşısındaki güçlü duruşunun ve teslim olmamasının filmidir…

Fatih Akın bu son filmini 2009’da çekti. Başrollerde Zinos (Adam Bousdoukus), abisi Illias (Moritz Bleibtreu), yetenekli ve asabi aşçı Shayn (Birol Ünel), sevimli garson Lucia (Anna Bederke) ve Zinos’un sevgilisi Nadine (Pheline Roggan) var.

Çekim yeri Hamburg’un kentsel dönüşüm projesinde yer alan Wilhelmsburg semti. Mekan ise arsasının değeri ile emlakçıların iştahını kabartacak genişce bir yer… Nedense film boyunca tavernaya dönüşeceğini hayal ettim…

Filmin tarz olarak “komedi” diye nitelenmesinin bir avantajı ve dezavantajı var: Espri anlayışı gerçekten evrensel bir şey değil… Hatta yakın arkadaş grubunda bile değişkenlik gösterir… Soul Kitchen’e ağzımız kulaklarımıza varacak diye gitseydik, herhalde tatmin olmazdık…

Diğer yandan komedi sınıfına girmesinin ise şöyle bir avantajı var: Zinos’un bazı belalardan Real Madrid’in futbolcusu Ronaldo’nun hızı ve çalımlarını kullanması gibi kolayca sıyrılmasını normal karşılıyoruz… Hatta bu durum ilaç kutusuna düğmenin uçtuğu sahnede zirve yapıyor :)

Müzikler filmden çıkar çıkmaz sizi soundtrack arayışına sokacak cinsten… İnternet’te ve dergilerde okuduğum yazılarda istisnasız bir mutabakat var.

Bazı kaynaklarda Fatih Akın'ın Soul Kitchen’i abisine ithaf ettiği yazılmıştı. Monica Bleibtreu’nun (Moritz Bleibtreu’nun annesi) geçtiğimiz sene 13 Mayıs’ta vefat etmesi ile birlikte durumun değiştiğini tahmin ediyorum. İşin ilginç yanı, Nadine’in ninesini oynayan Bleibtreu filmde de öldü… İki olay arasında bir ilişki olabilir… Araştırmaların devam ediyor…

Konuyu özetlersek: Hangar’dan bozma, döküntü, genişçe bir restaurant’ın sahibi olan Zinos’un başı vergi ve sağlık denetmenleriyle derttedir… Bir tesadüf sonucu tanıştığı aşçı Shayn’ın sayesinde işler çok iyi gitmeye başlar… Ancak bu dönemde üç büyük sorunla daha baş etmek zorunda kalır… Hapisten şartlı tahliye olan abisiyle olan ilişkileri, kendisini Hamburg’ta bırakıp Çin’e giden ve Sezen Aksu misali -haydi gel benimle ol- diyen sevgilisi Nadine ve denetçileri üzerine salan, restaurant’tın arsasında gözü olan Thomas Neumann… Bu adamın isminin Neumann olmasının da bir anlamı var muhakkak… Günümüz dünyasının yeni (Neu) insan (mann) modeli… Para için her şeyi yapabilen açgözlü bir tip… Filmdeki karakterlerin, iyisiyle kötüsüyle, Yeşilçam naifliği-lezzeti taşıdığını düşünmekteyim… Sinemadan çıkınca kendimi iyi- mutlu hissettirmesiyle de Amelie’yi anımsattı…

Pazar günü 12:15 seansında İzmir Sineması’nda izledim filmi… Salonda 5 kişi olması, sinemanın yıpranmış görüntüsü ve artık bakım onarım için para harcanmadığına dair izler içermesi, gösterimin sonlarına doğru ses sistemindeki arıza bana, bu salonun da kısa bir süre sonra kapanacağı hissini verdi. Umarım düşündüğüm gibi olmaz…

Youtube’de film müziklerini bulmak için Locomondo diye aratınca çoşkulu bir şarkı çıktı… 4-5 dilde söylenmiş, aşkla ilgili… "Take my soul" dese de, konumuzla çok alakalı değil ama dinlemenizi tavsiye ederim. Netice itibariyle Fatih Akın bizi Locomondo ile tanıştırmış oldu:

The Doors’un Soul Kitchen isimli şarkısını dinledim… Filmle bir ilgisi olmadığını yönetmenin medyada dile getirdiğini görmüştüm… E, peki klipte resimlerde gördüğümüz Jim Morrison (soldaki) neden Adam Bousdoukos’a bu kadar benziyor? Biri bana açıklamalı :)

Fatih Akın Adam Bousdoukos ile büyümüş... Sernaryoyu birlikte yazmışlar... Adam'ın hayatı ile Zinos karakteri arasında büyük paralellikler var...

Favori adamım Zinos. Zira neredeyse film boyunca ağrıyan belini tutarak yürümesi ile çok sempatik. İşini sahiplenen çalışkan bir adam, tutkulu bir aşık ve utangaç. Oyunculuktaki adamım ise Birol Ünel. Karizmatik, yetenekli serseri tarzı ile hafızalarımıza kazındı.. Bir numaralı şarkım ise, Locomondo'dan: Fragosiriani ... Sürprizim Uğur Yücel ile Sokrates’i oynayan Demir Gökgöl… Diğer bir güzellik ise Sezen Aksu şarkısı…

Filmin youtube’daki sitesi fragmanları ve müzikleri içeriyor… ... Bu klip özellikle tavsiye edilir:)

Pazar, Ekim 18

Salaklar Sofrası / The Dinner Game / Le dîner de cons (1998)

Film gösterim zihniyetimiz hep Hollywood filmlerine endeksli olduğu için ya hiç izleyemediğimiz ya da orijinal gösterim tarihinden çok sonraları izlediğimiz o kadar çok başyapıt var ki... Salaklar Sofrası benim bu statüde değerlendirdiğim filmlerin başında gelir.




14 Mayıs 1999' da sinemalarımızda gösterime giren Salaklar Sofrası genel hatlarıyla bir durum komedisi olarak görülse de arka planda inceden inceye verdiği mesajlar çok çarpıcı. Salaklık nedir? Kimdir salak? Neye göre ve niçin salaklık yaparız? gibi soruları kendi kendimize sorduran bir komedi.




Filmimiz, bir işadamı grubunun her Çarşamba akşamı, rastladıkları garip alışkanlıkları ya da meziyetleri olan bir kişiyi akşam yemeğine davet edip dalga geçmelerini konu alıyor. Gerçekten de garip kişilikleri ve alışkanlıkları olan bu insanlarla buluşma François Pignon (Jacques Villeret) ile karşılaşınca farklı bir hal alıyor. Öldüren replikler, bu kadar da olmaz artık dedirten sahneler, dahiliğin hemen ötesinin ahmaklık olduğunu kafamıza dank ettiren diyaloglar…


Ülkemizde tiyatro sahnelerinde de uyarlanmış versiyonu sergilenmekte.


Anlatmakla olmaz, izlemeniz lazım J


Filmin IMDB linki için tıklayınız


Yaklaşık 7,5 dakikalık bir film sahnesi izlemek isterseniz


Hala izlemek için sağlam bir sebep arıyorsanız orijinal dilindeki (Fransızca) şu sahneye bir göz atın


İyi seyirler…



Pazartesi, Eylül 28

The Hangover (2009)




İçki içip, bir gece önceyi hatırlamamak belki de alkol kullanan herkesin başına gelmiştir. Eve nasıl geri döndüğünü hatırlamazsın mesela..Bir sürü detay. Arkadaşların hele bir de "sen neler yaptın hatırlıyor musun?" dediğinde..Bittiniz o an işte.. Kaçarak uzaklaşmak ya da gerçeklerle yüzleşmek gibi iki yol var.


Hangover bir komedi filmi. Damat ve en iyi 3 arkadaşı bekarlığa veda partisi için Las Vegas'a gidiyorlar..İçlerinden gelin'in kardeşi ayrı bir alem. Bolca salaklık barındıran aykırı bir tip .Sabah kalktıklarında Vegas'ta kaldıkları otel odasında bir sürü acayiplik var. Mesela; banyoda devasa bir kaplan. Dişçi olanın sağlam bir dişi yok ağzında. Damat kayıp.

Film boyunca dün gece ne olduğunu anlamaya çalışırlarken, bir yandan da damadı bulup düğüne yetişme telaşı içindeler. Komik - absürd bir film diyebiliriz.
Sıkça ertesi gün ne oldu sorusunu soruyorsanız kendinize, izlemenizde fayda var..Beterin de beteri varmış diyip rahatlamak için:)
Yazan:minormax
Related Posts with Thumbnails