kesişen yollar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kesişen yollar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Şubat 20

MEDIANERAS (2011)


“Nerde arayacağımızı bilmiyorsak aşkı nasıl bulabiliriz?”

Yönetmen: Gustavo Taretto (Arjantin)

Mariana (Pilar Lopez de Ayala) : 
mimar diplomalı....vitrin dekorasyonu yaparak geçimini sağlıyor. 
4 yıllık birliktelikten sonra, sevgilisiyle aslında ayrılık biriktirdiklerini birdenbire farketmiş...yalnız düşmüş...
 yarasını sarmaya çalışıyor. 
Gözlerinin altı mor halkalı güzel bir kızcağız.
“Suyun insanı sakinleştirdiği söylenir, yüzmeye başlamak lazım…”







Martin (Inés Efron)
30lu yaşlarında… web sayfaları ve bilgisayar oyunlari tasarlıyor. Birçok fobisi var, endişe atakları geçiriyor. Gözkenarlarındaki çizgiler hafiften kendini belli etmeye başlamış. Uzun süre ekran karşısında hareketsiz kalmaktan boynundaki omurlar çatırdıyor,
“yüzmeye başlamak lazım!”

Martin, Mariana ve  binlerce ve binlerce ve binlerce insanı kuşatan, hapseden devasa bir şehir…Buenos Aires.

Çarpık kentleşme, baz istasyonu-kablo-anten kirliliği, kalabalık caddeler, itiş kakış…

Bir hengamenin ortasında nefes almaya çalışan genç insanlar, gencecik insanlar...Martin ve Mariana örneğin:
aynı cadde üzerindeki iki farklı apartman dairesinde, birbirlerinden habersizce hayatı sürüklüyorlardı…birbirlerine o denli ihtiyaçları varken aynı kaldırımda farklı yönlere yürüyen iki yabancı olarak.

Üç milyonluk şehirde, bu iki gencin umutsuzca adımladığı yollar en sonunda birbirine bağlanır mı?

Ya da:

  • 50 daireli bir apartmanda yaşadığımız halde kendimizi nasıl bu denli yalnız hissedebiliriz?
  •  Internet üzerinden gerçekleştirilen iletişim bizi birbirimize yaklaştıriyor mu yoksa daha kalın duvarlı bir tecrit kalesi mi inşaa ediyoruz?
  •  ileriyi görenler gelecekteki iletişiminin fiber optik kabloda olduğunu söylüyorlar… işyerinden çıkarken bir düğme ile evdeki kaloriferi çalıştıracakmışız… Sıcak bir evde kapıyı açıp sizi karşılayacak biri olmadıktan sonra neye yarar ki ?



Bu filmi kimler izlemeli ?:

-  gerçek aşkı aradığını iddia edenler,
-  gerçek aşkı bulamadığından şikayet edenler,
-  uzun aramalardan sonra gerçek aşkı bulduğunu hissedenler,
-   hayatının bir döneminde okumak veya çalışmak amaçlı, adı Istanbul olan kaynayan kazanda ikamet etmiş olanlar, hala ikamet etmek zorunda kalanlar,
-   metropollerdeki hayat tarzına  mizahi, zekice ve oldukça estetik bir bakış düşürmek isteyenler (özellikle mimar ve şehir plancıları),
-   kişisel facebook profili olmayanlar ve açmamakta dinazorvari bir inadı sürdürenler,
-   şu cümleyi okuduğunda altını çizen, kenarına notlar alan ya da gönlündeki işaretlerden birine karşılık geldiğini hissedenler:


"...insan mutlu olmak için aşık olmaz.
Aşk bir kaçınılmazlıktır " (*)

Yaşamın, hiç de aramazken karşınıza çıkarıverdiği küçük bir mutluluk anı gibi akan bu filmi sakın ISKALAMAYIN !…







(*): Sairin Romanı, Murathan Mungan, Metis Yayınları, 2011.

Perşembe, Nisan 14

Kavsak (2010)



Yönetmen Selim Demirdelen reklam filmleri, müzikleri, Eşkıya filmi yönetmen yardımcılığı ve bir dizi yönetmenliği ile sektörün göbeğinden gelen bir sanatçı. Yazdığı, yönettiği, müziklerini yaptığı ilk filminde Güven Kıraç ve Sezin Akbaşoğulları başrolde. Kavşak ne üzerine bir film? Bir izleyici olarak bu soruya filmin diyalogları gibi kısa cevaplar vereyim: Yalnızlık ve kesişen hayatlar ilk aklıma gelenler. Büyükşehirlerde insanların derin yalnızlıkları var. Bazen psikolojik rahatsızlıklara dönüşen çıkmazların içindeler. Hikaye önemli bir toplumsal olguya parmak basıyor ve seyirciyi düşündürtüyor. Birbirinden çok farklı görünen birden fazla hayat çeşitli kavşaklarda buluşuyor ve birbirini derinden etkileyebiliyor. Kendimizden sorumlu olduğumuz kadar, hayatın kendisine de, diğer insanlara da borçluyuz. Filmde alışageldiğimizin tersine, karşılıklı uzayıp giden konuşmalar yerine, kısa cümleler ve çoğunlukla da sessizlik ve yüz ifadeleri birçok şey anlatıyor bize. Mesela Güven’i Arzu’nun kullandığı arabadaki haliyle çok iyi anladığımı düşünüyorum. Ciddi bir surat, boşluğa bakan bir adam, sanki yüzyıllardır konuşmuyor gibi duran kapalı bir çift mühürlü dudak. Çektiği acıyı çok gerçekçi yansıtıyor. İncisini vermek istemeyen istiridye gibi kapalı.

Yönetmenin pek hoşuna gitmese de, müzikler kimi zaman ön plana çıkıyor. Filmden daha fark edilir hale geliyor.. Nasıl gelmesin ki? Bülent Ortaçgil’in sesini duymak zaten benim için bambaşka bir deneyim. Konuya gelince: Güven, ismi gibi “güvenli” bir yaşamın içinde. Çalıştığı yer, oturduğu bina ve hayatından daha çok sevdiği bir ailesi var. Her şey o kadar düzenli ki, her akşamüzeri dörtte telefonu çalıyor. Kızıyla konuşuyor. Bir gün odasına işe yeni giren Arzu gelir. Arzu kısa sürede yeni oda arkadaşının hayatında bir takım gariplikler olduğunu kavrar. Merakının peşinden gider ve “sen işine bak, ben işime” uyarısı ile karşılaşır. Filmin sonlarına doğru da kavşak ismi nerden geliyormuş öğreniriz. Senaryoyu yazarken Demirdelen iki olayın kendisini etkilediğini söylemiş.. Milliyet’te devamını okuyabilirsiniz: Amerika’daki bir gökdelene 30 sene önce gelen ve eline süpürgeyi alıp binayı temizlemeye başlayan altmış-yetmiş yaşlarında bir adamın ne bordrosu ne de maaşının olduğu yıllar sonra fark edilmiş. "Herkes tanıyor adamı, o binanın temizlikçi John amcası fakat ortaya çıkmış ki herhalde bir gün yalnızlık canına tak etmiş, binaya girmiş ve 30 senedir orayı temizliyor" Kavşak, Türk Sineması’nda kendi tarzıyla fark edilen, izlenmesi gereken bir film. Gişede başarılı olmamasını önemsemiyorum. Selim Demirdelen’in yeni projelerini takip edeceğiz. Umarım döndüğü kavşaktan üzerine koyarak yoluna devam eder.




Çocuklar gibi çaresiz

Büyükler kadar doyumsuz

Susamış ve su bulamamış gibi

Kalktım sana geldim

Herkes kendinden biraz kaçar

Yataklarda aynı iz

Aynalarda aynı yüz

Cebinde yeni bir şey var mı diye

Kalktım sana geldim...

Salı, Mart 8

Closer / Daha Yaklaş (2004)




Aşk, tesadüf, hoşlanma, bağımlılık, bağlılık, tutku, şiddet, ayrılık, hesapsızca sevme, kararsızlık, aldatma, aldanma, terk etme, şehvet, güvensizlik...

Bu film ne hakkında diye sorsalar sanırım bunların hepsini saymak icap eder. Uğruna bilim dalları oluşan insan davranışı, karşı cins söz konusu olduğunda tanımlanması güç ve çoğu zaman içinden çıkılmaz bir karışıklıkta kendini gösteriyor. Closer; ikili ilişkileri belki de şimdiye değin hiç ele alınmadığı denli farklı noktalardan irdeleyen, gerçek üstüymüş gibi durup aslında her insanın yaşayabileceği sıradan duyguları aktaran güzel ve çarpıcı bir film.

Hikaye birbirleriyle tesadüfler ışığında tanışan iki çiftin zaman içinde birbirlerini de kapsayan ilişkileri etrafında şekilleniyor.





Hayat, Londra'da sıradan bir metropol günü gibi akmakta.

Yazar olma hevesine sahip ama yeteneğine sahip olmayan; hayatını gazetelerin ara sayfalarına ölüm ilanları yazarak kazanan bir adam Dan (Jude Law). Yaşadığı ilişkinin kötü anılarından kaçan ve New York uçağından inip ayağının tozuyla Londra kaldırımlarını arşınlayan striptizci bir kadın Alice (Natalie Portman). Filmin muhteşem "soundtrack"i "blower's daughter" eşliğinde ağır çekim birbirlerine doğru yaklaşmaktalar. Dan, kalabalık arasında hemen fark ettiği ve ilk görüşte hoşlandığı Alice'den gözünü alamayadursun; Alice ne Dan'ın farkında ne de ters akan trafikte az sonra kendisine çarpacak arabanın farkında. Ufak bir yaralanmayla atlatılan bu kaza bir birlikteliğin başlangıcı.




İlk görüşte aşkı bulduğumuzda ne yaparız? Onu yaşarken "eleğimizi duvara mı asarız" yoksa etrafımıza bakınmaya devam mı ederiz?

Dan, ilham kaynağı Alice ile beraber yaşadığı 3 sene boyunca, onun hayatını konu aldığı kitabını yayınlamak üzeredir. Profesyonel fotoğraf çekimleri sırasında tanıştığı Anna'ya karşı tutkulu bir aşk duyar. Dan, yine başrolünde kendisinin olduğu bir başka tesadüfle -belki de istemeyerek- dermatolog doktor Larry ile Anna'nın yollarını kesiştirir.



Alice'in uçarı tavırları, Larry'nin şiddet ve şehvetle beslenmiş davranışları, Anna'nın dobra ve dürüst tutumu ile soğuk güzelliği ve Dan'ın tutkulu ama kararsız aşık halleri; tesadüflerin birleştirdiği bu iki çiftin ilişkilerini daha da karmaşıklaştırıyor.

Diyaloglar ve duyguları yönetmen Nichols o kadar güzel işlemiş ve izleyiciye vermiş ki, izlerken ister istemez sizin de duygularınız birbirine karışıyor. Aldatanın aldanan, mağdurun haksız, aşık olanın bağımlı, nefret edenin aşk dilenen durumuna düşmesi çok güzel resmedilmiş. Dört başrol de birbirinin önüne geçip bir diğerini gölgede bırakmayan çok güzel oyunculuklar sergilemiş. Film, önceden çok rahat tahmin edilebilen filmler gibi belli bir seyir rayında ilerlemiyor. Ben izlerken, bir aksiyon filminde olduğu gibi sürekli yüksek tempoda ilerleyen bir kurgu ile karşılaştım. Film, belki birçok izleyici için biraz umut kırıcı bir şekilde sonlanıyor. Aldatmak, ihanet belki affedilebiliyor ama saygıyı yitirten bencillik ve kararsızlık affedilmiyor. Çok arzu eden, tutkuyla isteyen sanki kazanıyor...




Bir tiyatro oyunundan sinemaya uyarlanmış bu filmde, modern yaşamların o çok fazla parametreye bağlı denklemini iliklerinize kadar hissedecek ve neden bazı şeylerin eski zamanlardaki gibi kolay olmadığını anlayacaksınız.



Yönetmen: Mike Nichols

IMDB linki için tıklayınız

Filmin fragmanı için tıklayınız

Filmin resmi sitesi

Cuma, Aralık 31

Yeopgijeogin Geunyeo / My Sassy Girl / Benim Hırçın Sevgilim (2001)



Kore sinemasının güzel örneklerinden birini izlemek istiyorsanız "benim hırçın sevgilim" tam size göre. Ho-sik Kim'in aynı adlı romanından uyarlanan filmin yönetmenliğini Jae-young Kwak yapmış; Tae-hyun Cha (Kyun-woo) ve Gianna Jun (Ji-hyun Jun) başrollerde oynamış.

Üniversite öğrencisi Kyun-woo bir gece metro istasyonunda evine gitmek üzere tren beklemekteyken; ayakta durmakta zorlanan, tren yoluna düşmek üzere olan bir kız görür. Bir anlık el çabukluğuyla kızı kurtarır. Trende türlü taşkınlıklar yaptıktan sonra düşüp sızan kızı metro banklarından birine taşıyan Woo tam yoluna devam edip metrodan çıkacak iken içi elvermez ve dönüp kızı sırtlanır ve yakındaki bir otele bırakır. Buraya kadar izlediklerimiz, aynı zamanda kaderin ağlarını ördüğü uzun metrajlı bir oyunun da ilk pasajlarıdır.


Ha, uzun metraj demişken filmimizin -hele ki diğer Kore sineması örnekleriyle karşılaştırıldığında- epey uzun olduğunu söyleyebilirim. 135 dk civarı süren film başlarda sizi biraz sıkabilir. Ama sabretmekte yarar var: sabrın sonu selamete filmin son 40 dakikalık kısmı da olayların bağlandığı, seyir zevki yüksek, duygu yüklü, "vay be" dedirten bir finale çıkmakta...

Ji-hyun Jin, çevresindeki insanlara kaba ve sert davranan, zamanda yolculuğun bir gün gerçekleşeceğine inanan, kendince içinde kendisinin de oynadığı aksiyon dolu fantastik kısa öyküler yazan, güldüğünde bile gözlerinden hüzün okunan güzel bir kız.
Kyun-woo ise, üniversitede okuyan, zeki fakat çalışmayı sevmeyen; gelecekte ne olmak ya da ne yapmak istediğine karar verememiş bir genç. Her ikisi de ailesiyle yaşamakta. Film boyunca, Kore (ve genellemek gerekirse uzakdoğu) kültüründen gelen aileye bağlılık ve saygı unsurlarını çok kez görüyoruz.



Film boyunca "iyilikten maraz doğar" dedirten oğlan tarafıyla, " asabiyiz ama bir sebebi var" tavırlı kız tarafının inişli çıkışlı ilişkilerini ve macera dolu anılarını izlerken buluyoruz kendimizi.İster istemez, evin yakışıklı oğluyla mektep okuyan beslemelik kız arasında birşeyler olmasını bekleyen ve "oldu bu iş" nidalarıyla sevinçler yaşayıp birbirine sarılan aynı evin hizmetçisi ve aşçısı tadında hisler içinde oluyoruz. Tamam daha fazla karikatürleştirmeyeyim filmi. Oysa ki bu film bir kader, kesişen yollar, anlayış, fedakarlık ve aşk filmi. Film yeni dünyada da dikkat çekmiş olmalı ki, her sevilen uzakdoğu filmine yapılageldiği üzere 2008'de bir Hollywood versiyonu çekilmiş. Aynı tadı vermiş mi?, izlemedim bilmiyorum ama sanmıyorum.


Kader sevdiğin insan için tesadüflerden bir köprü inşa etmektir.


Gökyüzü neden mavi biliyor musun ?
Ateş neden sıcak ?
Niçin 4 mevsim var ?
Ve sen neden burada doğdun ?

Hepsi benim için. Ben öyle istediğim için.




Ama bazen acılarımızı boşluğa savurmamız gerekir duyulmayacağını bile bile. Sessiz çığlıklar atmak lazım gerek. Sırf kendimizi rahatlatmak için. Denemek gerek bir şekilde en azından...



Ya da itiraf etmeliyiz duygularımızı, belki bir kağıda dökmeliyiz. En çok da kendimize anlatmak istercesine. Ve koymalıyız onları bir zaman kapsülüne belki gelecekteki kendimize ulaştırmak için. Sırlarımızı vermeliyiz yeri geldiğinde çıplak ve yalnız bir ağaca. Ve tekrar duymak için onları randevular vermeliyiz kendi kendimize o yalnız ağacın altında. Karşılaşacağımız "ben" artık yeni bir "ben" olacak ama...



Ve yaşamaya devam etmek istiyorsak, bizi durduran şeylerden kurtulmalıyız belki de. Onları dipsiz nehirlerin dibine atmalıyız.



..Ve kadere inanmalıyız belki.




IMDB linki için tıklayınız

Filmin fragmanı için tıklayınız

Perşembe, Mayıs 20

Crash / Çarpışma (2004)


Paul Higgis’in yazıp yönettiği filmde, Sandra Bullock, Don Cheadle, Matt Dillon, Terrence Howard gibi isimler var… Geniş bir kadroyla çekilmiş.

Önyargılarımızla, paradigmalarla yaşıyoruz. Maviyse güzel, kırmızı ise acı gibi… Kafamızın içinde odacıklar var. Bir görüntüyü, olayı ya da kişiyi mutlaka sokmak zorundayız bu odacıklardan birine. Dışarıda kalan bişey olursa huzursuzlanıyoruz… Yaşamımızın her anını da önyargılarımızı güçlendirecek örnekler bularak geçiriyoruz.

Los Angeles bütün dünyadan 48 milletin bir araya geldiği metropol. Irkçılığa dönüşen önyargılar sadece beyazın siyaha olan tahakkümüne değil, Çinli’nin Meksikalı’yı küçümsediği ve aşağıladığı, mazlumun da zalime dönüştüğü bir traji-komediye ev sahipliği yapıyor.

İki zenci genç kafeden çıkmışlar. Kendilerine ne kadar kötü davranıldığını sipariş bile veremediklerini konuşuyorlar. Üzerimizdeki elbiseler de gayet iyi. Üniversite öğrencileri gibi giyindik. Bu sırada karşıdan zengin oldukları görünümlerinden anlaşılan beyaz bir çift geliyor. Kadın gençleri gördüğünde daha bir fazla sokuluyor kocasına. Bu harekete bozuluyorlar… Her şey normal, bu korkma neyin nesi… Acaba taşıdığımız silahlardan mı diyip, çiftin jipini gasp ediyorlar.

Filmde iyi ve kötünün insanın ayrılmaz bir parçası olduğu ve insanın sadece iyi veya sadece kötü olamayacağı da özellikle işlenmiş. Örneğin filmin en kötü adamı hayatını tehlikeye atıp birini kurtarıyor. Birçok filmde Crash’in aksine iyi insan ve kötü insan kavramlarının keskin bir çizgi ile ayrıldığını görüyoruz.

Beni en etkileyen sahne ise film yönetmeni Cameron’un karısı ile birlikte yolda giderken durdurulmaları ve kadının üst arama bahanesi ile tacize uğraması.

Crash bir trafik kazası sonrası aşağıdaki cümle ile başlıyor:

We're always behind this metal and glass. I think we miss that touch so much that we crash into each other just so we can feel something. Metal ve camın arkasında yaşıyoruz. Dokunmayı özlüyoruz ve bişeyler hissedebilmek için çarpışıyoruz.

Derin iletişimsizlik, tahammülsüzlük, saygı ve sevgi yoksunluğu ırkçılığa evrilerek toplumu patlamaya ve dağılmaya hazır bir bombaya dönüştürüyor. Herkesi huzursuz ediyor. Birçok sahnede kilit ve kapı görüyoruz. Bizi tehlikeli olan ötekilerden ayıran, koruyan şey kilitli bir kapı olamaz… İletişim, diyalog, hoşgörü, iyi insan olma gayreti, saygı ve sevgi huzurlu toplumların anahtar kavramları.


MAYBE TOMORROW

I've been down and
I'm wondering why
These little black clouds
Keep walking around
With me
With me

It wastes time
And I'd rather be high
Think I'll walk me outside
And buy a rainbow smile
But be free
They're all free

So maybe tomorrow
I'll find my way home
So maybe tomorrow
I'll find my way home

I look around at a beautiful life
Been the upperside of down
Been the inside of out
But we breathe
We breathe
....

Çarşamba, Şubat 10

Ensemble, C’est Tout / Hunting & Gathering / Bir Aradayız, Hepsi Bu - 2007


Bir temizlik firmasında çalışan, zayıf, cılız (anoreksia hastası), sevmekten korkan, belli ki hayatı boyunca çok incinmiş, annesiyle ilişkileri kötü giden bir kadın: Camille

Bir restoranda aşçı olarak çalışan, hayattaki tek varlığı anneannesi (Paulette) olan; daima yorgun, hayatı boş vermiş, sadece günü yaşayan bir adam: Franck

Satılmak üzere olan bir apartmanda kendisine miras kalmış bir dairede kiracısıyla (Franck) yaşayan; asil bir aileden gelen, tiyatro merakı olan, insancıl, harika bir insan: Philibert

Evinde kedileriyle, kuşlarıyla mutlu bir şekilde yaşayan, tek varlığı torununu (Franck) büyütmüş; hayatının son demlerinde, yaşlı, güçsüz bir kadın: Paulette



4 sıradan ve kötü giden hayat birleştiğinde nasıl 4 iyi giden hayata dönüşür? Film bunu anlatıyor en azından hissettiriyor.


Bir Fransız ve de özellikle Audrey Tautou filmini –bence- diğer filmlerden ayıran en önemli özellik bir son beklentisi içine sizi sokmadan; sıkmadan, arkanıza yaslanıp tüm duygularınızla izleyebilmenizdir.

Film nasıl başladı, nasıl bitti anlayamadım bile. Biraz da yıllarca Yeşilçam filmleriyle yoğrulmuş izleyiciler olarak, bilinçaltımızda hep “iyi başlayan filmler kötü sonlanır” ya da tam tersi “filmde her şey kötü gidiyorsa mutlaka sonunda selamete çıkar” beklentisiyle kendimi filmi izlerken buldum.


Sevgililer ve aşk gününün yaklaştığı şu günlerde, belki de modern hayatın ve ekonominin de zorlamasıyla aşka çok ağır anlamlar yüklüyoruz ve tabulaştırıyoruz. Bu film, bu konu üzerinde biraz düşündürüyor izleyiciyi. Aşktan çok şey beklemek çok saçma, günlük yaşamın fasit çemberinde bile biraz pencereden dışarı bakmak lazım sanki?

Filmi izleyecekler için bir uyarı/tavsiye: Eğer seviyorsanız, yanınıza mutlaka bir şişe kırmızı şarap alın, canınız fena halde çekebilir… Söylemedi demeyin :)

Film müziklerini Frédéric Botton yapmış.

IMDB linki için tıklayınız

Filmin fragmanı için tıklayınız

Filmin web sitesi için tıklayınız

Çarşamba, Eylül 16

Sonsuzluk ve Bir Gün (1998)


(1998 Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye)






Şair ve yazar…yaşlı ve dermansızca hasta bir adam,
karalama defteri gibi hissettiği hayatının kamburu sırtında,


bitmek üzere bir adam.

Denize bakan evinin kapısını kapatırken, yaşamının sonunda, sonsuzluğun kıyısındaki o günü, son gününü yaşadığını biliyordu...

Yarın gidip hastaneye yatacak ve bir daha oradan çıkamayacaktı.
Yüzleşmesi gereken gerçek ise şuydu:
yıllar önce, yıllarını paylaştığı karısına, O’nun kendisine verdiği gibi bir aşk verememişti.


Anna’ya belki tek bir gününü bile verememişti.


Yaşlı adam evinden çıkar.
Zaman akmaktadır, yollar, araçlar ve insanlar akmaktadır…

İşte böyle bir günde kesişir yolları çocukla.

Çocuk, paramparça bir coğrafyadan kaçmış,

polisin kovaladığı yüzlerce sokak çocuğundan bir tanesi, kimsesizdir…





-0-
Sonsuzluk ve bir gün:

"Çok eglenceli", ya da "az eğlenceli" bir film…değil.
Şiddetli, vurdu mu yere seren bir film de değil.
Hizli, -aslında fazla hızlı !-, ve gittikçe de artan bir hızla tüketip bitirdiğimiz, biter bitmez hafizamızdan buharlaşarak kaybolan filmlerden hiç değil.

Geçmiş ve bugün arasında gel-gitlerle örülmüş ve belki de geleceğe bakan bu film, izlenmesi zor ve çoğunluğa göre de epey sıkıcı.

Yürek sızısının çevresinde usulca dolaşan, sembolik anlatımlı, uzun ve kesintisiz planlar içeriyor. Bu sahnelerin tam bir büyüye dönüşmesini ise elbette Eleni Karaindrou’ nun yürek titreten muziği sağlıyor.

1998 yapimli filmin yönetmen ve senaristi Theo Angelopoulos ARTE’ye verdiği röportajda, adeta yaşayan varlıklar gibi, nefes alıyorlarmış gibi tanımladığı bu uzun planlar ile (plan-séquence), zamanın aktığı hissini kesintiye uğratmadan vermeyi amaçladığını açıklamaktadır. Yönetmen kendisine tarzıyla ilgili olarak son dinazor denildiğini gülümseyerek söyler ama sinema yapmaya aynı tarzda devam edeceğini, kendisini bu şekilde tanıyıp ifade ettiğini belirtmekten de geri kalmaz.





Ben ise filmi, dün (1999), İzmir’de izlemiştim.


Aynı körfez denizine… olağanüstü umutsuz bir grilikteki puslu denize, karşı iki yakadan bakmıştık,… şair ve ben.


... gözyaşlarımızı içimize akıttığımız yıllardı.

Bugün ikinci seyrimde, ‘yarın için planlar yapmak istiyorum’ diyor O bana,

ve Ege adalarının güzelim maviliğinden bembeyaz bir mendil sallıyor..

Yarın ?


-Duyamadım Anna, söyler misin, yarın ne kadar sürer ?


contribution of equinox
Related Posts with Thumbnails