kara mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kara mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Ocak 19

Bir Zamanlar Anadolu'da (2011)




Bir Zamanlar Anadolu’da, çeşitli önyargılar sebebi ile Nuri Bilge Ceylan sinemasından uzak durmuş benim gibi seyircileri bile 157 dakika boyunca ekrana kilitlemeyi başaran bir film. Yönetmen süre konusunu, sinema sektöründeki 90 dakikalık film yapma dayatmasına tepki olarak açıklıyor röportajda.. Filmin ilk yarısında sinemadan çıkan seyircileri elemek istemiş..

Her bir oyuncu yeteneklerinin limitlerini zorlamış görünüyor.. Özellikle muhtar, savcı, doktor ve Arap Ali’yi daha çok beğendiğimi belirtmek istiyorum.. Yılmaz Erdoğan’a ise ayrıca değinmek lazım gelir. Futbolda bazı oyunculara teknik direktör sınırsız özgürlük tanır.. Belli bir mevki ya da görevi yoktur. Serbest oyuncu denir. Yılmaz Erdoğan’ın durumu da bana öyle geldi işte.. Beğendim beğenmesine.. Velhasıl oyunculuğu eski rollerini hatırlatmadı değil. Fırat Tanış çok az konuşuyor. Amma velakin duruş bakış 10 numara.

Filmdeki komedi unsurları, detaylar enternasyonel düzeyde algılanabilir mi? Emin değilim.. Pek ihtimal vermiyorum hatta. Eğer öyle olabilseydi, eser çok daha iyi yerlere gelirdi.

Film bittiğinde örneğin Haneke’nin Cache filminde olduğu gibi bir sürü soru işaretini seyircinin kucağına koyuyor, düşünmeye itiyor.
-Savcı’nın hikayesindeki kadın kimdi? –Bu sorunun cevabı basit.
-Gündüzler torbaya mı girdi de, ceset gece aranıyor?
-Doktor otopside cezayı arttıracak bir gerçeği neden gizlemek istedi? (Sağol kelimesi tek başına yeterli miydi?)
-Katil acaba doktorun saf duruşundan az ceza alabilmek adına faydalandı mı?
-Bu hikayeyi kimin ağzından dinliyoruz? Doktor’un mu?

Coen’lerin Fargo’sunda olduğu gibi: Acımasızca işlenen cinayet ve soruşturması etrafında dönen birsürü komedi unsuru..
-Savcı’nın en trajik sahneleri izlediğimiz sırada espri yapıp cesedi Clark Gable’a benzeterek kendi gençliğindeki lakabını etraftakilere dolaylı yoldan aktarması.
-Arabaya maktülle birlikte konan, tarladan aşırılmış kavunlar.
-Muhtar’ın evinde cinayete yardımla suçlanan çocuğun kola istemesi..

Almodovar’ın Volver’i de anıldı belki: Günler önce ölen adamın bir gün önce kasabada dolaştığı, “göründüğü” rivayeti var...

Pulp Fiction’da uzayıp giden ayak masajı sahnesiyle de Bir Zamanlar Anadolu’da filminde manda yoğurdu üzerine dönen muhabbeti benzeştirebiliriz sanırım.

Sinekiyatri’de çok güzel bir yazı ile aktarılan Bir Zamanlar Batıda’ya ise ismi, uzun tek planları ve ters köşeleri ile yaklaşıyor diyebiliriz. Bir an önce Sergio Leone’nin unutulmaz filmini izlemek istiyorum.

Diğer yandan da Vavien’i hatırlattı: Kasabada geçmesi suç unsurunun etrafında dönen kara mizah öğeleri barındırması.. Kasaba’daki bürokratik hiyerarşiye değinmesi vb.

"Bir Zamanlar Anadolu’da"nın İran Sineması’nı andırdığını anlatan yazılar okudum. Filmleri bulursam izlerim.

Bir Zamanlar Anadolu'da komedi unsurunun temel öğesi birçok zıtlık ve çelişki barındırıyor:
-Doktor en baştan beri gerçeğin ortaya çıkması için otopsiyi savunurken, gerçekleri otopside örtme yolunu seçiyor.
-Domuzbağı ile niye bağladınız diye sorarlarken, yine çözümü domuzbağı yapmada aramaları.
-Savcı espri yapıp ortamdaki ciddi havayı kendi dağıttığı halde, insanları ciddiyete davet ediyor.
-Arabın ve köy muhtarının karşılıklı olarak birbirlerini “eşekçi” olmakla suçlamaları.


Yönetmen sinemayı çok sevmediğini, edebiyata meyil verdiğini söylüyor.. Zaten film de bir kitap gibi.. Bir solukta okunup bitirilen cinsten.. Özellikle Çehov’un hikayelerine bakmak lazım NBC’yi anlamak için...

Sarsılan elma ağacından düşüp bayır aşağı yuvarlanan elmayı gözünüzü kırpmadan izliyorsunuz. Hipnotize edici bir an..

Ana temayı yönetmen “kasaba ahlakı” olarak açıklıyor.. Kasaba ahlakı ne demek? Komiserin şoförlüğünü yapan Arap Ali, adliyenin şoförü Tevfik’i çekiştiriyor. Savcı komiseri, komiser savcıyı... Böyle böyle bir bakıyorsunuz film boyunca devam eden bir dedikodu, bir çekememezlik, kendini beğenmişlik.. Yetki tartışması ve kavgasının yarattığı aksaklıklar.. Aslında bu aksaklıklar sadece kasabalara özgü değil. İçinden bürokrasi geçen her yerde görülebilir.

Kazma ve kürek taşıyan iki adam var: Komiser bunları hep “kazma-kürek” diye çağırıyor.. Ancak ikisinde de sadece kürek olduğunu anladığımız an çok tanıdık ve komik geldi nedense.. Ceset torbası unutulmuş. Cesedin konabileceği bir ambulans vb. yok ortada..

Filmde diğer bir çelişkili durum ise görünürde kadın olmamasına rağmen gerek komiserin karısı gibi telefonla arayarak, gerekse savcının ve doktorun geçmişinde olduğu gibi.. ve hatta bi ara filmin orta yerinde muhtarın evinde karşımıza kısa süreliğine çıkıp ağırlıklarını olanca gücüyle hissettiriyorlar. Hatta komiser diyor ki, nerede bir cinayet var orada kadın arayacaksın.

Sistemin insanları yabancılaştırdığına dair güçlü duygular hissettim izlerken: Filmin bütününde ölümün karakterlerce algılanış biçimi. Acımasızca işlenen cinayete karşın kişilerin yaklaşımları vb.

Çocuklar büyüklerin günahlarının bedelini ödemektedirler ve sistemin çarkları onları da içine çekmiştir. Babasının katiline taş atar. Morg’da otopsiyi bekler ve sonra hayatın rutinine devam eder.. Çocuğun topu okul bahçesine geri gönderme sahnesinde "normal hayata geri dönüş" mesajı seyirciye güçlü bir şekilde veriliyor diye düşünüyorum.

Arap Ali’nin diğer karakterlere göre dertleri daha bi derindir sanki.. Biz hep buradayız, siz bir gün gideceksiniz manasında: “Ne olacak ki, bir zamanlar Anadolu’da başıma şöyle şöyle işler gelmişti dersin anlatırsın çocuklarına, bir masal gibi…”

Muhtar rolü ile gönülleri feteden Ercan Kesal 50 yaşında bir tıp doktoru. Senaryo’da önemli bir payı olsa gerek. Çünkü mesleğinin ilk yıllarında Keskin’de görev yapmış. Filmde doktorun diğer karakterlerden bir farkı göze çarpıyor: Herkes bişeyler alıp götürme telaşında iken doktor cinayet şüphelisine sigara veriyor. Arap Ali elma, kavun topluyor başkasına ait tarlalardan, köylülerden bazlama istiyor. Savcı muhtardan bal alıyor. Komiser ilaç peşinde. Ama otopsi sahnesinde anlıyoruz ki, bizim doktor da herkes gibi olmuş.

Kimler izlemeli:
-Şimdiye kadar Nuri Bilge Ceylan sinemasına uzak duranlar.
-Anadolu’da görev yapmış devlet memurları.
-Herbir saniyesi fotoğraf karesi dokusunda filmleri sevenler.
-Coen sinamasını takip eden, kara mizahtan hoşlananlar.
-Çehov okuyanlar. (...Yalnızca uzaklarda, çok uzaklarda, herhalde kasabanın dışında, bir köpek ince kısık sesiyle havlayıp duruyor. Ortalık neredeyse aydınlanmak üzere...)
-Neşet Ertaş sevenler. Aklıma geldi de: Ne güzel gitmiş arabada yağmurlu havada Neşet Ertaş.. Keskin ilçesi yıllar sonra Neşet Usta’yla yeniden buluşmuş. O arabada olmak istedim bir an..

Perşembe, Eylül 23

A Serious Man / Ciddi Bir Adam (2009)



60'lı yıllarda Orta Amerika'da musevi cemaati üyesi bir fizik profesörü olan Larry Gopnik'in yaşamından bir kesite tanık olduğumuz film Coen Kardeşler'in son marifeti. Sıradan bir insanın sıradan yaşamında başına gelen sıradan ve sansasyonel olmayan şeylerin sorgulandığı bir kara mizah olarak tanımlayabilirim filmin konusu. Tamam sade bir tanımlama olmadı, kabul ama filmin 'motto'suna gayet uymakta: "Başına gelen her şeyi sadelikle kabul et".

Film,- eğer daha önce Coen Biraderler'in filmlerini izlemişseniz- daha ilk karelerinden filmin esas konusuyla bir ilgisinin olmadığını tahmin edeceğiniz bir pasajla başlıyor (en azından ben ilerleyen karelerde bir sürpriz yakalayamadım). İki yüzyıl önce, karlı bir kış günü yolda arabasıyla kalan bir adama ak sakallı bir ihtiyar yardım eder. Bunun üzerine yardım ettiği kişi onu bir tas çorba içmeye mütevazı kulübesine davet eder. Adamın karısı misafiri görünce onun 3 yıl önce ölen birisi olduğunu (dybbuk = musevi kültüründe ölmüş bir kişiye ait kötü ruh) iddia ederek elindeki buz kıracağını ak sakallı ihtiyara saplar. Bir müddet kan akmamasını düşündüğü şeyin doğruluğuna yorsalar da, sonra akacak kan damarda durmayacaktır ve ihtiyar adam kendisine yardım eden bir kişiye bu yaptığınız reva mı diyerek bu pasajı sonlandıracaktır. Bunu niye anlattım, açık ettim. Hayatta bazen bir işaret olduğuna kendimizi inandırdığımız şeylere o kadar kaptırır ve gereğinden fazla dikkatimizi veririz ki, akıp giden hayatı biraz kaçırdığımız olur. Filmin kalanını izlerken beyninizin bir köşesinde bu pasajı 'replay' etmeyin sakın :)


Profesörümüz, olağan rutinliğiyle devam eden hayatında ters giden şeyleri fark eder: Karısı ondan boşanmak istemekte, dahası samimi iş arkadaşlarından biriyle evlenmek istemekte ve bunun için kendisinden dinsel bir boşanma izni istemektedir. Bir baltaya sap olamamış kardeşi evinde kalmakta ve evdeki yaşamı aksatmaktadır. Kızı bir alışveriş hastası olmuş, ergenliğine adım atmak üzere olan oğlu mariuhana içmeye başlamıştır ve kendisini sevdiği TV kanalı parazit yaptığında çatıya çıkıp tamir eden bir insan olarak değerlendirmektedir. Yetmiyormuş gibi, sınıfındaki yabancı uyruklu bir öğrenci geçer not alamadığı için kendisine rüşvet teklif etmektedir. Okul yönetiminin açıklanacak terfiler öncesi kurduğu terfi komitesine de, yine kendisini kötüleyen ve terfi ettirilmemesini isteyen imzasız mektuplar gitmektedir.



Ciddi Bir Adam, aslında hayatla ilgili gerçekleri merak eden, her şeyin bir sebebi olduğuna inanan; matematik ve fiziğin bilimselliğini kişiliğinde barındıran, etrafımızda dönen şeylerin arasındaki ilişkileri kavramak için arayışa giren bir adamın hikayesi. Burada aslında birtakım tezatlar var. Fizik dersinde öğrencilerine 'Belirsizlik Teoremi'ni, 'Schrodinger'in Kedisi'ni öğreten bir adamın; hayatında her şeyin belirli bir sebebe dayandığını kendisine ispatlama gayretleri.
Neden tüm bunlar ve niçin ben?

Adamımız içinden çıkamadığı bu sorulara yanıt bulurum ümidiyle cemaatinin önde gelen din adamlarının görüşünü almak ister. Genç deneyimsiz rahip (burada sürpriz bir isim "The Big Bang Theory" dizisinin yahudi karakteri Wolowitz karşımıza çıkıyor) ise yaşamın dikkatimizi çekmeyen sıradanlıklarını bir yanıt olarak sunar.



Bu yanıtlar ciddi adamımızı kesmese de olayları zamanla akışına bırakacaktır. İnancı sorgulamak gerekli midir? Ya da bir şeyleri değiştirir mi? Olaylar olur, yaşanacaklar yaşanır. Tesadüfler bazen sadece tesadüftürler. Ne kadar merak etsek de Schrodinger'in Kedisi yaşıyor mu yoksa ölü mü bilemeyiz.



Yaşamdan bir şey anlayamıyor olabiliriz, ama anlamasak da yaşananlardan hepimiz sorumluyuz.

Tüm gerçekler yalan gibi göründüğünde ve içindeki yaşama sevinci öldüğünde ne yapacaksın?



Tüm film boyunca olaylar bir musevi kömünitesi içerisinde geçmekte, musevi öğretileri ve yaşamı boyunca cereyan etmekte. Bu sizi bir miktar sıkabilir ama sanırım esas anlatılmak istenen evrensel. Coen Biraderler bunu sadece kendi bakış açılarından anlatmak istemişler. Bunu yaparken de kendi alt kültürlerinden zengince yararlanmışlar.

Coen Biraderler

Film için 'farklı' yorumu sanırım en doğru yorum olur. Her izleyici de dolayısıyla farklı köşelerinden bakacak ve yorumlayacaktır.

Filmin IMDB linki için tıklayınız

Filmin fragmanı için tıklayınız

Cumartesi, Mayıs 1

Fargo (1996)


Suç filmleri arasında ismi unutulamayacak bir yapıt. Son derece basit görünen fidye suçunun seri cinayetlere dönmesi ile içinden çıkılmaz bir hal alması gerçekçi ve aynı zamanda komik bir dille anlatılmış. Tema müziği defalarca dinlenir… Norveç folk şarkısı.

Far ve Go kelimelerinden gitmek için çok uzak bir yer olduğu tahmininde bulunuyoruz. Karlar altındaki uçsuz bucaksız bembeyaz düzlükler insanı hipnotize ediyor..

Açılışta gerçek bir olaydan esinlendiği söylense de, filmin sonunda yazılar geçerken, kurmaca bir öykü olduğunu anlıyoruz… Yönetmenlerin dediğine göre, birbirinden bağımsız gerçek olayların bir kolajı... Örneğin odun biçme makinesi sahnesi yaşanmış...

Vavien bu filme benziyor. Adamın karısı hakkında, kaçırılma/öldürme planı yapması, planın düşündüğü gibi gitmemesi... Sorunlu, ergen bir erkek evlat. Saf ve ailesini çok seven bir ev kadını... Kayınpederin kızını kocasından sakınan tavırları.. Zengin oluşu.. Daha sayılabilir..

Jerry’nin borçlarıyla başı beladadır… Şartlı tahliyeyle dışarı çıkmış, ortak bir tanıdık aracılığıyla iki haydut ile tanışır. Karısını kaçırmalarını ister. Salıverilmeye karşılık kayınpederinden 80 bin dolar alıp bölüşeceklerdir. Böylelikle hem kendisine istediği işleri, parayı birtürlü vermeyen kayınpederinden intikam alacak, hem de borçlarını ödeyecek.

Jerry anlaştığı adamlara 80 bin dolardan bahsetse de, acılı babaya fidye olarak 1 milyon dolar istendiğini söyler… Zaten her işinde bir üçkağıt çevirmektedir.

Korku filmleri klasiği olan etkileyici küvet-duş perdesi sahnesiyle birlikte kadın kar maskeli iki adam tarafından kaçırılır… Plakasız araçtan, arka koltuktan gelen gürültüden şüphelenen ve rüşvet teklifini kabul etmeyen polisin öldürülmesi ile başlayan cinayetler zinciri Jerry’nin planlarını berbat eder…

Oyunculuk anlamında fidyecileri oynayan Steve Buscemi (komik görünüşlü diye tarif edilen) ve Peter Stormare (ağzından sigara düşmeyen psikopat) ön plana çıkıyor… Olayları aydınlatan hamile polis Frances McDormand ise 1997’de en iyi kadın oyuncu Oskar’ını almış… Marge rolü komik ve zeki bir karakter canlandırması… Mimikleri, jestleri ve doymak bilmeyen haliyle sempatik bir kadın.

Marge bir nevi akil adamı oynuyor… Filmdeki tek aklı başında, işini kusursuz yapan, dürüst karakter… Zaten film sonundaki ağır mesajı da onun ağzından duyuyoruz: “Bütün bunlar bir avuç para için miydi?, Hayatta paradan çok daha değerli şeyler de var”
Filmin bana en ilginç gelen yerlerinden biri, komik olan fidyecinin, 960 bin doların üzerine konmasına rağmen, basit bir arabanın hesabını yapması... Psikopat olan diğerinin ise çıkan anlaşmazlık sonunda baltayla saldırısı... Zenginlik deniz suyu içmek gibi bişey galiba? İçtikçe susatmakta...
İki soyguncu başlarında maske, sırtlarında bankanın para çuvalları, arkalarında polis kan ter içinde kaçıyorlar: Biri diğerine; "hep söylerdim de inanmazdın, para sahibi olur olmaz dertler başlar diye" Sahne bu fıkrayı hatırlattı... Fidyecilere para sahibi olmak hiç yaramadı...

The Big Lebowski, No Country for Old Men ile birlikte izlediğim üçüncü film olan Fargo yönetmenlerin net bir çizgisi olduğunu göstermekte.

Salı, Nisan 20

Vavien (2009)




Engin Günaydın’ın yazdığı, Taylan Biraderler’in yönettiği film, Vavien'i sinemada kaçırdıktan sonra, on kez sordum DVD’ciye… Sonunda geldi ve izledik bir solukta.

Başrolde Engin Günaydın ve Binnur Kaya var. Çekim yapılan yer ise Günaydın’ın memleketi Tokat-Erbaa.

Filmin hemen başında ismi nerden geliyor anlıyoruz... Serra Yılmaz dubleks evin üst katına çıkıyor merdivenle, yukarıda basamak ışıklarını söndüremiyor.. Dubleks ev yapmayı akıl edip, bu detayı atlamak da nasıl bir mantıkdır? Ayrı konu... Daha çok uzun koridorlarda ve dubleks ev merdivenlerinde kullanılan elektrik düğmelerine vavien deniyor. Düğmelerden biri lambayı yakarken, diğer uçtaki ya da kattaki kapıyor.

Vavien Fransızca'da geliş - gidiş demekmiş... Volver’de de böyle gidişli dönüşlü bişeyler vardı. İzleyenler bilir. İnsan beyni elektrik sinyallari ile çalıştığına göre, insanın da geliş ve gidişleri oluyor... Mesela sigortası atıyor :) Filan...

Kasaba'nın birinde Celal, karısı, çocuğuyla ve işiyle mutsuz bir hayat sürmekte... Abisinin ortak olduğu bir elektrikçi dükkanları var. Tek çıkış noktaları Samsun'a ihale işi adı altında pavyona gitmek... Celal pavyonda çalışan Sibel’e karşılıksız aşık. Amerikalılar'ın tabiri ile loser'ı oynuyor..

Daha filmin başında ilginçlikler: Doblo'ya otomatik kapı yaptırıyor.. Minibüslerdeki gibi... Doblo'da otomatik kapının ne işi var diye düşünürken, bi de işi yapan ustaya, etrafa çok borcu olduğu gerekçesiyle parayı da vermiyor basıp gidiyor...

Sürükleyici bir film. Hikayesi gerçekçi ve kolay anlaşılır, makul. Bir yandan komik tarafları var.. Celal mesela soruyor oğluna en olmadık zamanda: “Ellerini yıkadın mı?” Diğer yandan sizi geren bir atmosfer mevcut... Renkler, çekim açıları, havanın kapalı oluşu filan. Yönetmenlerin korku filmlerine meyili olduğu anlaşılıyor.

İnsanın korkuları ile ilgili bir film olduğu gibi, bazı sahneler korku filmlerini aratmıyor.. Yani özellikle banyo aynasının buğusunu Celal saç kurutma makinesi ile açtığında, aynadaki görüntü koltuğumdan hoplattı beni... Basit ama etkileyici...

Engin Günaydın kasaba’da doğmuş büyümüş iyi gözlem yapan zeki bir adam. Kasabalı karakterleri odağa koyduğu senaryoda, Celal’in kablo makarası ile derinlik ölçümü yaptığı sahnenin finale ötelenmesi ile daha etkileyici olunabileceğini söylemek mümkün... Ancak her halükarda filmin mevcut haliyle evrensel başarı yakalaması beklenmeli.

Türk filmleri için son yıllar çok verimli geçti. Vizyona giren filmler yarı yarıya yerli.. Bazı sinemalar sadece yerli film gösteriyor... Bu kadar çok yapım, bir süre sonra ciddi bir yaprak dökümüne yol açacaktır... Sistem bir ayıklama yapabilir.. Umarım bizim sevdiğimiz yönetmenler film çekmeye devam ederler... Vavien'in gişede çok başarılı olmadığını biliyoruz ama son günlerde aldığı ödüllerle, ismi gibi gitti – geldi yapacağını tahmin etmek zor değil.

Engin Günaydın ve Binnur Kaya'nin geniş bir hayran kitlesi var Avrupa Yakası'ndan.. İzleyicilerin bir kısmı aradıklarını bu filmde bulamayabilirler.

Pazar, Kasım 29

In Bruges (2008)


Sonsuzluğun geri kalanını Bruge’da geçirmek:

Filmin yönetmeni Martin McDonagh aynı zamanda senaristi… İrlandalı McDonagh’ın ilk filmi. Yönetmen Six Shooter ile 2006 yılında En İyi Kısa Film Oskar’ını kazanmış… In Bruges’un da adaylıkları ve aldığı ödüller oldukça fazla…

Colin Farrell (Ray) ve Brendan Gleeson (Ken), tetikçi olarak yaptıkları son işten sonra, patronları Ralph Fiennes (Harry) tarafından ortadan kaybolmaları için adını bile daha önce duymadıkları Belçika kenti Bruge’a yollanır…

Ray’in küçük bir çocuğu yanlışlıkla öldürmekten dolayı derin bir vicdan azabı var…

Patronlarından haber beklerken bir yandan da Bruge’un keyfini çıkarmaya çalışmaktalar… Ancak bu onlar için çok basit olmayacak…

Bruge görüntüleri sizi kente çekiyor. Müthiş bir görme isteği uyandırıyor. Oyunculuklar kalite… Özellikle Gleeson’u ön plana almak lazım… Tahminim yönetmenle can ciğer kuzu sarması oldukları yönünde… Oskar alan kısa filmde de birlikte çalışmışlar… Daha önce Arka Bahçe’de izlediğimiz Ralph Fiennes'in de özel bir oyuncu olduğu su götürmez...

Normal şartlarda filmlerin müziklerini çok rahat dinleyemem… Konsantre olunca, müziği maalesef kaçırırım… Ama bu filmde öyle olmadı… Müzikler çok iyi ve fark edilmeyecek gibi değil… Baskın… Özetle film bazılarının favori filmi olacak cinsten bir kara mizah ürünü… Imdb’de en iyi 250 film listesinde 183. sırada… Türkiye’de sinemalarda gösterilmemiş olması ilginç bir detay… Bu nedenle filmin Türkçe ismi yok…

Filmdeki fantastik diyaloglar ve anlardan bazılarına gelince:

Ray (çocuk katili) akşam yemeğine çıkardığı kıza; Chloe’ye restaurant’ta sorar: “Bir cüceye at sakinleştiricisini nasıl satarsın?”

Susturucu takılmış silahla, çocuk parkının bankında oturan Ray’e arkadan yaklaşan Ken… Ray’in elindeki silahı başına dayadığını görür. İntihar teşebbüsünü engeller:


Kendini öldürmeye hakkın yok!
Benim yok ama senin var? Öyle mi? Bu nasıl adalet?

Harry, Yuri’den silah temin etmeye çalışıyor: “Normal bir adam için normal bir silah istiyorum…”

Ken, Ray’i niye öldürmediğine dair açıklama yapar:

-Çocuk intihara meyilli Harry… Sadece yürüyen bir ölü…
-Ken, dün seni arayıp şunu mu söyledim: Bir iyilik yapıp Ray’in psikoloğu olur musun? Hayır! Sanırım sorduğum soru şuydu: Bir iyilik yapıp, Ray’in beynini dağıtabilir misin?

Ray’in Harry’ye: “Hayır, o çocuk değil, cüce…” Demeye çalışması…

Harry’nin dünyanın en prensipli katili olmasından dolayı tereddüt etmeden silahı, söz verdiği gibi, çenesine dayaması…

Yılbaşı önceleri gösterime giren “yılbaşı filmlerinden” ziyade; karlı, çam ağaçlı, ışıklı, harika binalarıyla yılbaşına hazırlanan Bruge’da çekilen in Bruges çok daha iyi bir tercih…

Filmlerdeki hataları yakalamak gibi bir takıntınız varsa, bira bardaklarına dikkat etmeniz lazım…
Ne yazık ki, DVD’de bir sorun çıktığı için filmin ikinci yarısını VCD’den Türkçe olarak izlemek zorunda kaldım… Filmin orijinal dilde, Türkçe altyazıyla izlenmesi tavsiye edilir… Çünkü kullanılan dil, filmin en önemli unsurlarından…

Film bitti, yıllar önceki bir öğretmenim aklıma geldi... Özür dileme kavramına karşıydı... "Sen adamı öldürüyorsun, ondan sonra da özür diliyorsun" derdi...



Related Posts with Thumbnails