kült filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kült filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Mart 13

The Big Lebowski (1998)



Coen Kardeşler’in yazıp yönettiği, 1998 yılında vizyona giren filmde başrolleri Jeff Bridges (Dude-Lebowski) ve John Goodman (Walter) oynuyor…

Jeff Bridges 2010 yılında En İyi Oyuncu Oskar’ını alarak yıllar önce hakkettiği ödülüne nihayet kavuşmuş oldu.

Bornozuyla süpermarket alışverişine çıkması, sütün tazeliğini koklayarak anlaması ve kapalı ortamlarda özellikle kafası bişeylere bozulunca taktığı güneş gözlüğü ile sıradışı bir karakter olduğunu daha ilk karelerden itibaren Lebowski bize gösteriyor...

Kendini Dude diye lakaplandıran; savaş karşıtı, bowlingci, aylak, ağır ve sakin hareketleriyle pandaları-tembel hayvanı andıran ve sevimli bir adam olan Lebowski’nin bekar evine iki genç adam izinsiz girer... Şiddet kullanarak eşinin borcunu ödemesini isterler. Salondaki halıya işer bitanesi..

Lebowski parmağında yüzük olmadığını ve klozet kapağının yukarıda olduğuna işsaret ederek, evli olmadığına ikna eder adamları… Zaten gangsterler, evin bir milyonerin evi gibi görünmediğini biraz geç de olsa anlamışlardır. Aynı isimde iki kişi vardır...

Vietnam’da yaşadıklarının etkisinden kurtulamamış bowling ortağı Walter bizim adamı halıdaki zararı tazmin için milyarder Lebowski’yi bulması gerektiğine ikna eder... Dude, soluğu Big Lebowski’nin evinde alır... Olaylar gelişir...

Filmin başından itibaren zavallı Dude sürekli saldırganlığa maruz kalır… Evine giren Treehorn’un adamlarından dayak yer. Zararını karşılaması için Big Lebowski’ye gittiğinde yüksek sesle azarlanır… “This agression will not stand, man” der… Takım arkadaşı Walter rakipleri Smokey’e sıradan bir sebeple bowling salonunda silah çeker… Elleri titrer… Sadece filmin başında değil her yerinde tartaklanır, azarlanır, dayak yer, kafasına fincan fırlatılır. Bu şehirde seni istemiyoruz denir… Spermleri kendinden izinsiz alınır.

Karşımıza çıkan rollerin bir iki kelime ile tanımını yaparsak filmi ilginç kılan şeyin ne olduğunu bulabiliriz belki.

Dude: Savaş karşıtı, hippi
Walter: Vietnam’da kayışı koparmış
Donny: Salağın önde gideni
Big Lebowski: Kore gazisi, milyarder
Maude Lebowski: Nihilist, feminist, sanatçı
Bunny Lebowski: Bütün şehre borçlanmış bir kumarbaz
Brandt: Milyarder yalakası
Jesus: Sapık bowlingci
Smokey: Savaş karşıtı, kırılgan bir adam
Maude Lebowski: Nihilist, feminist, sanatçı
Treehorn: Porno girişimcisi

Filmde sıklıkla duyduğumuz kelimeler:

The rug really tied the room together. (Halı odayı dolu gösteriyordu)
White Russian. (Beyaz Rus - Dude’un sürekli içtiği içki)
Am I wrong? (Walter’ın ağzından düşürmediği kelime: Yanılıyor muyum?)
Her life is in your hands. (Hayatı senin ellerinde)
She kidnapped herself. (Kendi kendini kaçırdı)
You are entering a world of pain. (Acılar dünyasına girmek üzeresin)
Mark it zero / Mark it eight. (Sıfırı işaretle / Sekizi işaretle)


Filmde favorim 10 sahneyi sıralıyorum:

1. Treehorn telefonda konuşurken bir yandan da not kağıdına bişeyler yazmaktadır. Dude bunu fark eder, adam koçandan kağıdı koparıp uzaklaşır uzaklaşmaz, bizimkisi kendinden hiç de beklenmeyen bir çeviklikle ve temkinlilikle telefonun yanına gider. Not kağıdını dedektif edası ve kurşun kalemin yanıyla hafif hafif karalamaya başlar... Gördüğü şey kaşısında bir duraksayıp devam etmesi ve şaşkınlığı...

2. Maude Lebowski Dude’a –Alman- yapımı film izletmektedir... Ekrana, kapıda bir kablo TV tamircisi ile onu karşılayan rahat giysiler içindeki kadın evsahibi gelir... Tamirci: “Maine name ist Karl. Ich bin expert.” diye kendini tanıtır, içeri girer... Maude, Dude’a döner: Bundan sonra olacakları tahmin ediyorsundur herhalde? Dude düşünmeden cevap verir: He fixes the cable.

3. Walter ölen arkadaşının krematoryumdan aldığı küllerini okyanusa döker... Küller rüzgar nedeniyle Dude’un üzerine gelir.

4. Dude, yolgeçen hanına dönen evinin kapısına önlem alır... Yere tahta bariyer çakar, sandalye dayar... İki saniye sonra kapıdan gene yabancı adamlar kolayca girer. Kapı içeri değil, dışarı açılmaktadır çünkü.

5. Dude, çalındığı için polise arabasının içinde neler olduğunu anlatmaktadır: Evrak çantası… İçinde de evraklar var… Polis merak edip sorar: Ne iş yapıyorsunuz?

6. Treehorn yakında seksin elektronikleşeceğini, %100 sanallaşacağını anlatmaktadır... Dude manuel metodlarla işini gördüğünü söyler.

Treehorn: Interactive erotic software. The wave of the future, Dude. One hundred percent electronic!

The Dude: Yeah well, I still jerk off manually.

7. Dude, Big Lebowski ile ilk karşılaştığında, konuşmanın bir yerinde “This aggression will not stand – Bu saldırgan tutum devam edemez” der. Lafı televizyonda Bush’un yaptığı, yeni duyduğu konuşmadan araklamıştır.

8. Walter’a Donny’e sorar: Bunlar Nazi’mi? Hayır nihilist onlar. Korkacak bişey yok.

Donny: Are these the Nazis, Walter?
Walter Sobchak: No, Donny, these men are nihilists. There's nothing to be afraid of.

9. Walter 15 yaşındaki Larry’nin ödev kağıdını kanıt torbasına koymuştur: “Is this your homework Larry?”... Kelime onlarca kez tekrar edilir, fakat sonuç alınamaz... Larry’e ait olduğunu düşündüğü son model arabayı hacamat eder... Fakat araba başkasınındır.

10. Dude, film boyunca bir sürü komisyon işine girer.. %5, %10 pay ister.. Ve fakat hiçbirinde iş sonuçlanmaz.. Parayı alamaz...


NOTLAR:

Dude’un hırkası çok ekzantrik... Giyesi geliyor insanın... Desenlerini kaydettim...

Müzikler kalite. İspanyolca Hotel California’yı dinlemek lazım. Yazının en altında birinci ve ikinci sıradakileri de tavsiye ederim.

Filmdeki en ağır eleştri feminist, entel-nihilist sanatçı tayfasına gitmiş diye düşünmekteyim.

Coen kardeşlerden çok film izlemedim ama, film temalarında suç üzerine odaklandıkları anlaşılıyor...

Bir şekilde Amerika’nın girdiği bütün savaşların bahsi geçiyor... İkinci Dünya Savaşı, Kore, Vietnam ve Irak...

Dude belki ortalama Amerikan vatandaşını temsil etmiyor. Fakat Walter’in saldırgan ve militarist tutumu ve “over the line” diyerek çizgiyi-sınırı aştığına dair rakibini sert dille ikaz etmesi, silahına sarılması Amerikan’ın tutumuna benzetilebilir. Üzerinde durulacak nokta: Her seferinde adamımız Dude’un başı belaya giriyor. Dayak yiyor, azar-hakaret işitiyor. Walter ise olay yaşandıktan birkaç dakika sonra hiçbişey olmamış gibi davranabiliyor.

Amerika ve İngiltere’den filmin fanları festival düzenliyorlar... Dudeism diye bir akım var..

The Big Lebowski’deki bütün replikleri ezberlemiş birine rastlarsanız şaşırmayınız..

Eğer bu film, 1998’de değil de, 2008’de çekilmiş ve vizyona girmiş olsaydı, internet imkanları ile birlikte hatrı sayılır bir gişe ve hayran kitlesi yapardı.

Dude Türkiye’den kime benziyor derseniz, herhalde ilk akla gelen cevap Bezgin Bekir olacaktır... Gerçi bizimkisinin konuştuğunu görmedik...

Maude resim yaparken çok değişik bir teknik kullanıyor… İplerle havada asılı, yere yüzü dönük paralel, iki üç metre yukarıda duruyor.. Elinde fırça var. Hareket halindeyken tuvale havadan boya fırlatıyor… Çırılçıplak… Sanat için soyunma denen şey demek ki, sadece filmler için değil, resim için de sözkonusu imiş… Yeni bir şey öğrendik.

MÜZİKLER:

1 NUMARA: Just Dropped In - Kenny Rogers & The First Edition

2 NUMARA: The Big Lebowski The Dudes Song

3 NUMARA: Hotel California cover by The Gypsy Kings

Pazartesi, Aralık 28

BIR ZAMANLAR BATIDA (1969)

Çoğu yaşıtım gibi ben de çocukluğum boyunca, pazar günleri televizyonda ‘kovboy’ filmleri izledim. Ailecek iştirak edilen bu pazar eğlencelerine sebep babam, kendi kuşağının tommiks-teksas okuyarak büyümüşlüğünden bahsederdi bize. Kovboy filmlerinin altın çağını yaşadığı o yıllarda (50 li yılların ortaları), filmlerle yetinmeyen çocuklar foto romanlara sarılıyorlardı anlaşılan.

Pazar sinemalarının birbirine benzeyen onlarca filmi arasında, nadir de karşılaşılsa, hatta tüm filmin belki küçücük bir parçasını bile oluştursa, şu iki temayı severdim (inanın vardı öyle filmler):

çocuk yaşında bir şekilde kızılderili kabilesine dahil olmuş ve onların geleneklerini benimseyerek büyümüş beyaz insanın hikayesi, ve kızılderili kıza aşık beyaz erkek. :)

Tarihte haksızca kapanmış bir sayfanın, tersine çevrilemiyeceğini bilmenin çaresizliği içinde...
bir kez olsun eşitlik sağlansın isterdim.
Western adı altında sınıflandırılan film türü zaten bana biraz da beyaz adamın çirkin zaferini meşrulaştırma çalışması veya bir tarih çarpıtma çabası gibi geliyor.

Lakin, bu türün içinde, (aslında bir yanıyla da dışında, ötesinde),spaghetti western’ diye anılan bir çeşit var ki, bu yaşımda hala severek izliyorum. Işte bu hafta hatırlatmak istediğim film, bu türün en bilinen örneklerinden: Bir Zamanlar Batıda.



Öncelikle kilit bir ismi, yönetmenin adını söyleyelim: Sergio Leone.
Bir Avuç Dolar İçin, Iyi Kötü Çirkin, Bir Avuç Dinamit, Bir Zamanlar Amerika gibi unutulmaz filmlerin Italyan yönetmeni 60’li yılların başında düşüşe geçen western tarzına yeni bir nefes olmuş [1]. Bir Zamanlar Batıda filminin senaryosunu üç büyük yönetmenin (Dario Argento, Bernardo Bertolucci ve Sergio Leone) yazdığı dikkatimi çekiyor. Filmin çarpıcı müziği Ennio Morricone’un eseri.
Film "Batida Kan Var" ismiyle de biliniyor.

Böylesine zengin bir filmi karikatürleşmeden anlatmanın zorluğunun farkındayım ama denemekten ne çikar?




-o-
Issız bir alanda kurulmuş, bomboş bir tren istasyonunda, 3 kovboyun, ‘birini’ beklediği ölümsüz açılış sekansı, aynı zamanda uzun bir giriş jeneriğidir [1].

Uzun bekleyişin ardından gelen trenden hiç yolcu inmez.
Üç kovboy tam gitmeye yeltediği anda, istastondan ayrılmakta olan trenin arkasından, beklenilen isimsiz kovboy ya da 'Armonika' (Charles Bronson) gizemli melodisiyle belirir.
Filmin ilk düello sahnesinden önceki konuşma çok uzun olmaz.



—Ya Frank?
— Frank bizi yolladı.
— Bana at getirdiniz mi?
— (kenarda bağlı 3 atı işaret ederek, ve pis pis gülerek)
Görünen o ki, bir at eksiğimiz var.
— Hayır. Fazladan iki tane getirmişsiniz.

Böylece daha filmin başında, başrol kalitesindeki 3 karakter sahneden silinir. Bu izleyiciyi saşırtır, algıyı açar, gizemi arttırır.


-0-
Diğer yanda, ‘ileriyi gören’ çılgın bir irlandalı, kimsenin tenezzül etmediği ıssız, uzak, ama üzerinde su kaynağı olan bir toprak parçasını (yüzlerce hektarlık büyük bir parça!) çok ucuza satın almış, buraya ‘sweetwater’ (tatlısu) ismini vermiş, ve yıllarca sabırla beklemiştir.
Neyi mi beklemiş? Bunu film ilerledikçe anlıyoruz.

Irlandalı göçmen o gün, bir ay önce şehirde tanışıp gizlice evlendiği yeni eşi Jill'i (Claudia Cardinale) beklemektedir. Fakat kutlama masalarını hazırladıkları sırada 3 çocuğuyla birlikte katledilir. Jill çiftliğe vardığında, Irlandali ve çocuklarını, kırmızı-beyaz kareli örtülerle süslenmiş masaların üzerine upuzun yatırılmış bulur. Hemen pılıyı pırtıyı toplayıp geldiği yere, şehre geri kaçacağı tahmin edilen kadın, beklenenin tersine, evlilikten dolayı artık kendisinin olmuş çiftliğe yerleşir.


O herhangi bir kadın değildir.


'Remarkable' bir kadın olduğunu film ilerledikçe anlıyoruz.
Jill’i görür görmez hemen vakıf oldugumuz bir şey var gerçi:
muhteşem güzelliği…:)


Bu arada hedef saptırmak amacıyla, cinayetin faili olarak, hapisten yeni kaçmış Cheyene (Jason Rabords) gösteriliyor. Cheyene’in suçlama hakkındaki yorumu dikkate değer:




— Herşeyi öldürebilirim ama bir çocuğu asla. Bu, rahip öldürmek gibi birşey…hem de Katolik bir rahip.

Çetesiyle birlikte cinayeti işleyen Frank (Henry Fonda) ise, başka bir gücü, yani parayı elinde tutan ve bölgede ilerlemekte olan demiryolu inşaatının patronu olan Morton’un (Gabriele Farzetti) adamıdır. Demiryolu inşaatı önüne çıkan ufak tefek engelleri temizleyen, ama aynı zamanda kontrol edilmesi zor bir adam.


Söylesene, hepsini öldürmen gerekli miydi? Sana sadece korkutmanı söylemiştim.
— Insanlar ölürken daha iyi korkuyorlar.


Olay örgüsü içinde birdenbire kadın kahraman Jill, üç erkeğin (Armonika, Cheyene ve Frank ) merkezine yerleşir. Konu kadının bırakıp gitmek istemediği mülk ve zengin olma hayali çevresinde döner gibi görünse de, Armonikanın Frank ile çok eskilere dayanan bir hesabı da olduğu aşikardır.

Tabii ki bir western filminde, bir hesabın kapatılmadan bırakıldığı görülmüş değildir.

Hesaplar kapatılır, ...
olması gerektiği biçimde…



-0-
Beni filme bağlayan unsurları sanırım şöyle ifade edebilirim:
Bu ve benzeri filmlerde anlatılanlar, her yönüyle mükemmel kahramanların değil ama anti-kahramanların (anti-héros) hikayesidir. Sözkonusu olan kişiler, bütün gün at tepesinde olduğu halde ütüsü bile bozulmamış tertemiz gömlekleri ve afilli şapkalarıyla yakışıklı, iyi kovboylar değil, hayatta kalma mücadeleleri, çıkar çatışmaları, kendilerine has değer yargıları, prensipleri, iğneli espri anlayışları ve romantizmi sergilenen anti-kahramanlardır. Yüze ve özellikle gözlere odaklı yakın plan sahnelerde, yüzlerinin her ayrıntısıyla ve özellikle de bakışlarıyla gerçek insanlar izleriz, mitleştirilmiş kahramanlar değil.

Bu filmlerdeki kovboylar, iyi veya kötüyü ak ile kara gibi net sergilemezler. Kötüler hep ve katışıksız kötü olmadığı gibi, kanatsız melekler de yoktur. Herkes, içinde iyilik ve kötülükten payına düşeni barındırır.
Kazananlar ve kaybedenler bariz bir şekilde çizilmez.
Hatta değişen çağ karşısında hemen herkes birşeyler kaybetmektedir.

Filmin alt metninde gizli, bir zamanlar batıda neler olup bitiyordu sorusunu ise kendimce şöyle yanıtlayabildim:

Bir zamanlar batıda, her şeyi göze alarak, ve gemileri yakarak oraya ulaşmış göçmen insanlar, tozu dumana katarak, var güçleriyle çalışmaktadırlar.

‘Bir salyangoz sürünürken, arkasında demirden iki iz bırakıyor’.

Atlantik kıyısından başlayan tren yolları, raylar uç uca eklenerek Pasifik’e doğru ilerlemektedir. ‘Demir atların’ yani ‘medeniyetin’ geçtigi her yerde kurulan ve hızla genişleyen kasabalar görürüz. Serbest girişimcilik, amerikan rüyasının olmazsa olmazıdır elbet. Ama silahların izin verdiği ölçüde...
Sermaye sahipleri ile iyi silah kullanan çetelerin kol kola olduğunu görürüz. Ve akabinde doğal olarak, yasaların uygulanabilirliği ve adaletin yasal yollardan sağlanmasındaki güçlük belirir.

Bugünkü süper güç ABD’nin genetiği bozuk tohumları baş döndüren bir hızla toprağa serpilip bol kanla sulanmaktadır.


Not: Henry Fonda’nın film boyunca yüz ifadesine özellikle bakışlarına yaptığı kötülükleri hiç yakıştıramamıştım. Sonradan Fonda’nın bu filmde ilk kez kötü adam canlandırdığını ve bunun izleyicide hafif bir şok bile yarattığını okudum. :)

Pazartesi, Kasım 23

Les Quatre Cents Coups / 400 Darbe (1959)

400 Darbe, Francois Truffaut’un ilk uzun metrajlı filmi. Sinemada, “Yeni Dalga” diye bilinen akıma öncülük eden filmlerden. 1959 yılında Fransa’da 24 yönetmen ilk filmini çekti. Ertesi yıl, aynı akımı takip eden 43 film daha çekildi.

Filmin orijinal ismi, Les Quatre Cents Coups, Fransızca’da okulu kırmak, serserilik yapmak anlamına geliyor.

Yönetmen, 27 yaşında çektiği bu filmle kendi sorunlu çocukluğunu anlatır. Cannes 1959’da “en iyi yönetmen”i alan film, birçok başka ödül de aldı… En iyi yönetmen ödülünü, sanırım, bir sınıf dolusu çocukla başetmesine borçlu… Çocukların oyunculukları şahane…

Başroldeki Jean-Pierre Léaud, Antoine Doinel’i oynuyor. Jean-Pierre; Truffaut’un özyaşam öyküsünü anlatmaya devam ettiği 4 filmde daha yer aldı.

Özellikle, çocuk eğitimi ile ilgilenenlerin izlemesi gereken bir filmdir… Filmde bir çocuğun suçluya nasıl dönüşebileceğini görebilirsiniz… Sinemaya tutkun insanların da seyretmesi önemlidir, zira, bir yönetmenin nasıl yetiştiğine şahit olma şansına sahip olursunuz… Okuldan kaçıp kaçıp yüzlerce film seyretmiş bir çocuğun hikayesidir film… Yeni bir film kalmayınca, tekrar tekrar izler. Truffaut ilk filmi Andre Bazin’e adar. Bazin ona kol kanat geren tek kişidir.

Antoine’ın evde çıt çıkarmasına bile tahammül edemez annesi. Kitap sevgisi bu dönemde gelişir. Evin kuytusunda sessizce kitap okur… Balzac’ı o kadar sever ki, odasının bir köşesine sunak yapar, mum yakar… Fakat mum yangın çıkmasına ve dayak yemesine neden olur…

Evde yüzlerce kitap okuyan, okul zamanında da sınıftan kaçıp yüzlerce film izleyen bir çocuk… Truffaut “çocukların kötü yetiştirilip mutlu olmaları, iyi yetiştirilip mutsuz olmalarından daha iyidir” demiş… Kitaplar ve sinema demek ki, onu mutlu etmeye yetmiş… Zaten kitaplara olan sevgi boyutunu aşan ilgisini Fahrenheit 451’de, 400 Darbe’den 7 yıl sonra yeniden göstermişti…

İlgisiz bir anne, pasif bir üvey baba, ceza vererek okulu, öğrencileri yöneten müdür ve öğretmenler. Islahevine düşen bir çocuk...
Truffaut’un çocukluğunu anlattığı bu film sayesinde, diğer filmlerindeki kadın’ın yerini ve önemini farketmek daha kolay olacaktır…

Bir sahnede Hababam Sınıfı’nın Badi Ekrem’ini eken öğrencilerin nereden esinlendiklerini görürsünüz: Beden Eğitimi öğretmeni, öğrencileri okulun bulunduğu semtin sokaklarında koşuya çıkarır… Öğrenciler koşarken, sırayla üçer beşer kaybolur, gizlenir… Dersi kırarlar.

Filmin final sahnesi de entrasandır. Antoine deniz kenarındadır. Kıyıdaki dalgalar Antoine’ın ayak izlerini, karanlık geçmişini siler, hayatında sembolik temiz bir sayfa açar. Sahne donar ve film biter…

Donuk karenin kullanıldığı filmlerden birisi Martin Scorsese’nin 1990’da çektiği Sıkı Dostlar’mış (Good Fellas)… Bir sonraki filmim için adres belli oldu:)

Perşembe, Kasım 19

La Haine (NEFRET), 1995

50 katlı bir binadan tepetaklak düşen bir adamın hikayesidir bu. Adam, düşüşü boyunca, kendini rahatlatmak için sürekli tekrarlamaktadır:
buraya kadar sorun yok,
buraya kadar sorun yok,

buraya kadar sorun yok…

Ama önemli olan, düşüş değil, yere çarpma anıdır.






Paris yakınlarındaki bir toplu konut sitesinde yaşayan genç Abdel, gözaltındayken polis ‘hatası’ ile ağır yaralanıp komalık halde hastaneye kaldırılır. Bu olay sonucu çıkan ayaklanmaların ertesi sabahı, sözkonusu sitede yaşayan üç genç arkadaşın çevresinde film dönmeye başlar [1].

Gençlerden bir tanesi o sabah, günlük ‘olağan’ sorunlarına ek olarak biraz daha fazla öfke, biraz daha fazla kin ve intikam duygusunu da yanına alarak çıkmıştır dışarı.



Üstüne üstlük bu genç, polisin ayaklanmalar sırasında site’de kaybettiği silahı bulur. Bulur bulmaz da arkadaşlarına, eğer Abdel ölürse durumu eşitlemek için kendisinin de bir polis vuracağını bildirir.

Ortalıkta dolaşan üç genç,…


üç serseri mayın.


Pimi çekilmiş bir saatli bombanın tiktakları arasında,
giderek artan bir gerilimle ilerleyen,
ve üçlünün hayatına damgasını vuracak olan o günde,

silah nerde, nasıl ve kime patlar sizce ?



-0-


Yönetmeni, 69 doğumlu Mathieu Kassovitz filminden şöyle bahsediyor:
“La Haine, filmin geçtiği sitede yaşayanlara ve kendimize karşı mümkün olduğunca dürüst olmasını istediğimiz için gerçekleştirilmesi zor bir filmdi. La haine, bazılarının inandığı gibi, hayvanat bahçesine bir gezinti ya da ‘banliyöce konuşma sözlüğü’ değil. Filmin bir hikayesi var ve bugün Chirac (Jacques) tarafından sosyal kırılma ısrarcı terimi ile tanımlanan, büyük ve çözülmekte geç kalınmış bir probleme parmak basmayı deniyor.”

Kassovitz amacına fazlasıyla ulaşmış, sebepleri ve çözüm önerilerine değinilmese bile banliyöler çevresinde düğümlenen sorunlardan bir kesit, gerçekçi ve çarpıcı bir şekilde sunuluyor. Izleyici sarsılıyor. Hatta finalde tokat yiyen izleyici, tokatın etkisi dağılmadan salondan çıksın diye, bitiş jeneriği filmin başına alınmış.


Bu arada genç yönetmenimizi ‘Amélie’ filminin temiz yüzlü delikanlısı olarak da biliyoruz: hani Paris tren istasyonlarındaki bozuk parayla çalışan fotoğraf makinelerinde, insanlarin beğenmediği için yırtıp attığı vesikalıkları toplayıp, yapıştırıp kolleksiyon yapıyordu ya, işte o çocuk! ;-)

Kendisi de göçmen bir ailenin çocuğu olan Kassovitz, Paris’in yumuşacık romantik yüzünün keyfini çikartmadan önce, iyi tanıdığı perde arkasıyla yüzleşmeyi tercih etmiş…adeta bir felaket habercisi gibi…zira filmden 10 yil sonra, 2005’te iki göçmen gencin ölümü üzerine çıkan ayaklanmalarda Paris banliyöleri haftalarca yanmıştı [2].


Fransa, Belçika ve Ingiltere'deki banliyölerin, bizdeki ‘varoş’ kültürü ve barındırdığı olumlu/olumsuz potansiyellerden çok farklı olduğunu düşünüyorum. Karşılaştırmalı incelenmesi, bir sosyoloji tez konusu olabilirdi.

Izmirden gecekondu mahalleleri

-0-

Banliyöde, varoşlarda ya da başka şekillerde ... sonuçta;

Tepetaklak düşen bir toplumun hikayesidir bu, ve malesef:

buraya kadar sorun var,
buraya kadar sorun var,

buraya kadar sorun var!
…’

-0-

Nefret’i ilk kez Izmir Buca’da seyretmiştim. (Protesto ismiyle gösterildi.)
Bilenler bilir, böyle bir filmi izmir’de sinemada seyretmek Tayfun Kepsutlu gibi bir şövalye olmadan pek mümkün değildir. Izmir’li sinemaseverler, lütfen Tayfun Bey'in yillardır büyük bir özveriyle sürdürdüğü nitelikli film gösterme inadına sahip çıkın! Lütfen aşağıdaki iki sayfayi dikkatle okuyun:

http://yeryuzugunlugu.blogspot.com/2007/02/bucadan-ege-niversitesine-sinema.html




http://ebrukepsutlu.blogspot.com/



Kaynaklar:
[1]:
http://fr.wikipedia.org/wiki/La_Haine


[2] : http://www.tumgazeteler.com/?a=5605270

not: eğer filmi izlerseniz bana bir zahmet şunu yazın da rahatlıyım: hikayenin tam orta yerinde, umumi tuvaletten çıkıp, o sırada kendi aralarında didişmekte olan üç gence başından geçen ilginç bir olayı anlatan ve sonra da sakince çekip giden sevimli ihtiyar size ne düşündürdü? :-}

not2: geçenlerde gosterime giren Bornova Bornova filmi ile La Haine'in karşılaştırmalı incelemesini sinekiyatri'de bulabilirsiniz: http://sinekiyatri.blogspot.com/2009/11/bornova-bornova-2009.html

Pazartesi, Ekim 19

NALIN AĞACI (1978)

(1978 Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye)


Bu hafta cumartesi akşamı, kuzey Italya’da, bir çiftlikte, tarım ve hayvancılıkla geçinen 4-5 fakir ailenin gündelik hayatlarını izleme şansı yakaladım.
Geçtiğimiz yüzyılın başlarıydı.

Tabiatla iç içe gerçekleştirilen kollektif üretimin birer parçası olan sade insanları, mevsimlerin değişimi eşliğinde, ve mevsimler kadar doğal yaşattıkları saygı, sevgi, paylaşım ve dayanışma çerçevesi içinde tanıdım.

Bu insanların dünyasından dış dünyaya açılım olarak algılayabildiğim bir motif ise, yedi yaşındaki erkek çocuğunun okula gönderilme kararı idi.
Bu kararı veren kişi kilise rahibidir.
Çocuklarının çiftlik işlerindeki yardımından vazgeçmek her ne kadar büyük bir fedakarlık olsa da, yoğun dinsel inançla yoğrulmuş anne ve babası için Tanrı buyruklarının sözcülüğünü yapan din adamının önerisine hayır demek pek de mümkün değildir.
« çocuğa zekayı veren Tanrıdır, kullanılmasını istemektedir »

Anne, rahibin karşısında tek kelime konuşmaz ama gözlerinde sanki memnun bir gülümseme vardır. Baba hayatında 'okul duvarı’ ‘görmemiştir.
Kiliseden çıkıp çiftliğin yolunu tuttuğunda ise söylenmektedir:

"Bir bu eksikti! … okula giden bir köylü çocuğu…herkes ne der?”

Oğlancık, ayağında sadece çorapları ve tahta nalınları ile, yaz-kış demeden, 6-7 km yol yürüyerek okuluna ulaşmaktadır. Birgün nalınların teki kırılır ve babası yeni bir çift yapabilmek için gizlice bir ağaç keser. Ağacı gizlice keser, çünkü:
çiftlikteki hayvanlar, çiftçilerin barındığı evler, işledikleri toprak, ve elde ettikleri ürünün bir kısmı gibi …
ağaçlar da çiftlik sahibinindir.

Toprak sahibi ağacın kesildiğini farkettiğinde, ailecek ödenecek bedel ağır olur…




-0-
Bu filmin anlatımında; keskin politik mesajlar, duygu sömürüsü, yüceltme ya da yerme öğeleri göremiyoruz.
Bu film için aslında fazla söze de gerek yok.
Italyan sinemasının en sağlam köşe taşlarından biri.
Bir klasik.

-0-
Senarist ve yönetmeni Ermanno Olmi’nin kendi çocukluk anıları ve çevresindeki köylülerin anlattığı hikayelerden esinlenerek çektiği filmde, Italya’nın Bergamo yöresindeki çiftçiler, kendi yöresel lehçeleri ile oynamış (1,2). Otantik altyapı ve inandırıcılık açısından bu durum bence çok fark yaratmış.



Türkiye’de Yüksel Aksu ‘Dondurmam Kaymak’ filminde benzer bir girişimde bulunmuştu.

Zamanın Italyasında film, Italyanca altyazili olarak gösterilmiştir çünkü konuşulan dil tamamen yerel ve ülkenin diğer bölgelerindeki insanların tek kelime anlamadığı bir dildir (3).
-0-
-0-
-------------------------------------------------------------------------------------------------
- (filmlerinizde) köylü köklerini öne çıkarıyorsunuz. Fakat bizim kuşağımız bu kökleri kaybetti. Bu durum sizce ne getirir?
-E. Olmi (3) : Toprağı işlemesek bile, toprağa dair bir mihenk noktamız herzaman olacaktır. Faaliyetlerimizde, deneyimlerimizde, hayatta kalmak için dahi, toprağı her zaman hesaba katmak zorundayız. …(Geçmişte) insan, toprakla doğrudan ilişki içinde olduğunda, toprak ve ürünleri için çok büyük fedakarlıklar yapsa bile, direk (dolaysız) ilişki insana kolaylık ve güven sağlıyordu. Kolaylık ve güven diyorum çünkü toprakla ilişki sadık (dürüst) bir ilişkidir. Toprak, üzerinde çalışan insana hiçbir zaman ihanet etmez. Günümüzde ise bu gerçekliğin, bu sadakatin anlatımlarını bulamıyoruz….Bu, toprağa geri dönmeliyiz demek değil, fakat şu anki üretim araçlarımızda bu değeri (dürüst ilişki ve üretim şeklini) geri kazanmalıyız demektir.
-------------------------------------------------------------------------------------------------
-0-
Usta bir kameranın yakaladığı harika resimlerden oluşan ve neredeyse belgesel kalitesinde bilgiler içeren filmde, 30 yaş üstü yurdum insanı, eğer köy kökenli ise mutlaka kendinden birşeyler bulacaktır. 'Küreselleşen' dünyamızdaki 20 yaş altı gençleri ise sanırım youtube’a filmin ‘alternatif’ tanıtımını veren (19 yaşındaki) ingiliz genç temsil ediyor:
tarihteki en sıkıcı film ! diyerek.. :-) (4)


Bana ise kendi çocukluğumun en tatlı anılarını hatırlattı : ninemin yanında, traktör römorklarına çoluk çocuk doluşup, komşu köylere tütün kırma ve dizme imecesine gidilmesi, köyümüzde neşeli bir telaş içinde yapılan üzüm hasatları, üzüm sergileri çevresinde yakalamaç oyunu, geceyarılarına kadar odun ateşinde kaynatılan pekmez kazanları …

Bir dostumun çok güzel ifade ettiği gibi:
Bir de köyler var bu memlekette, sefaletle mutluluğun zıtlığında yer bulan.
Film bana bu köyleri animsatti...
Ve de, tarlada hep beraber şarkı söyler gibi çalışmanın tarif edemediğim coşkusunu.
















Salı, Ekim 6

Fahrenheit 451 (1966)



1951 yılında Ray Bradbury'in yazdığı aynı isimli kitaptan 1966'da Francois Truffaut'un çektiği filmde başrolde Oskar Werner ve iki rolü birden oynayan Julie Christie var.

Teknolojinin ilerlemesi ve yeni dünya düzeni gereği itfaiye teşkilatı farklı bir görev üstlenmiştir: Kitapları bulup yakmak... Daha filmin başında ekranda hiç yazı göremezsiniz... Filmle ilgili bilgiler sesle iletilir... Televizyon antenlerine kamera odaklayarak... Yazılı her şey yasak olduğundan başroldeki itfaiyeci Montag değişmeye başladığı günlerde merak edip eline aldığı kitabı heceliyor...

Okumayı unutmuş insanlar... Televizyonun esiri olmuşlar ve birer robota dönüşmüşler... Duygusuz, fikirsiz, akılsız... Hepsi aynı... Montag'ın dönüşümündeki nedenlerin filmde iyi açıklanamadığı, Truffaut'un eserin kritik yerlerini kırptığı eleştirisi var... Kitabı okumak lazım...

Film İngilizce ve renkli olarak çekilmiş...Truffaut bu isteklere başta karşı çıkmış. Karşı çıkmasını şuna bağladım: Fransızca'da; Özgür İnsan, Kitap İnsan (livre, libre) kelimeleri birbirine çok yakın...Filmde yer alan önemli bir diyalogda bu kelimeler book people, good people olarak biraz da esprisi kaçmış şekilde İngilizce'ye çevrilmiş....Bunun gibi birden fazla çeviri - dil sorunu yaşanmıştır sanırım....

Suretler isimli 2009 yapımı filmde olduğu gibi, yine mevcut düzene karşı çıkan insanlar, şehir dışında izole edilmiş bir yer kuruyorlar ve kitapları yaşatmak için kitaba dönüşüyorlar...Herkes bir kitap ezberliyor...İkizlerden biri birinci cilt, diğeri ikinci cilt...Şeklinde esprili bir anlatım da var..

Filmde bulduğum ilginç noktaları çok detaylara girmeden, başlık olarak iletmek istiyorum:

-İtfaiyeciler Nazi SS'lerine benziyor. Selamlaşmaları, kıyafetleri vb...Hatta bir ara yakılan kitaplar arasında Mein Kampf da görüntüye gelir.
-Okuldaki sahnede, koridor duvarları nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde daralıp genişliyor...
-İtafiyecilerin üst kattan, yatakhaneden zemine inmek için kullandıkları boru aynı zamanda onları yukarı güç harcatmadan çıkarıyor..
-Bu boru bir nevi parmak izi tanıyor olsa gerek ki, bi ara Montag'a çıkış izni vermiyor.

-İnsanlar televizyonlarla çift yönlü etkileşim içindeler...Televizyonla konuşabiliyorlar...Ama sorunlu bir iletişim bu...Yani ne desen aşağı yukarı aynı cevabı veriyor...
-Film müziği, korku filmi müziğine benziyor.
-Görüntüleri, sahneleri çekildiği yılı gözönüne katarsak geleceği anlatma konusunda başarılı...

-Film geleceği anlatsa da, bazı nesneler geçmişten kalma...Gelecekte insanlar aşırı modernlikten sıkılıp antilara merak salabilirler:)
-Yakılan kitaplar arasında Fransızca kitaplar ağırlıkta, yönetmen kendi kitaplığından getirmiş olmalı. İngilizce, Almanya ve İspanyolca kitaplar var...
-Salvador Dali'nin kitabının yandığı sahnede, bir çırpıda Dali'nin neredeyse bütün eserlerini gördük...

İzlemesi çok kolay olmayan, sabır isteyen bir film olmakla birlikte, Truffaut ve kitaplar için gömek lazım gelir...


Pazartesi, Eylül 7

Trainspotting (1996)



[ Renton ] Give me the gun. Give me the gun.
[ Sick Boy I mitating Sean Connery ] Do you see the beast? Have you got it in your sights?
[ Imitating Sean Connery ]Clear enough, Miss Moneypenny.
- This should presentno significant problems.- [ Fires Gun ]
- [ Dog Yelps, Barking ]- [ Boy Screaming ]
-[ Screaming, Barking Continue ]
- [ Screaming ] Fucking hell! Get away--- [ Growling ]

Filmin ortalarinda bir yerde en cok bu sahnesini izledim...Internet'te filmin repliklerini aratinca, sonunda cozdum ne diyorlar..:)

Sean Connery'i taklit ediyorlarmis..Acaba hangi film..?

One thousand years from now, there'll be no guys and no girls, just wankers. Repliginde oldugu gibi film hicbi isinize yaramasa bile, en azindan yuz tane filan argo ogrenmenizi saglayabilir..50 yil sonra Dunya uzerinde tek cins kalacak geyiginin dayanagi olabilir bu..

Barda bira bardagini asagidaki kata atip, sonra da kavga cikarmak icin normal olmamak lazim..

bircok unutulmaz sahnesi ile Trainspotting favori filmim..Dunyanin en pis tuvaleti sahnesi bile tek basina filmi hatirlanir kiliyor..

Danny yapinca Boyle yapiyor..Arada ayni performansi sergilememis olabilir ama, Slumdog'la Oscar'i alarak kendini yine hatirlatti..Izlemedigimiz filmlerini izlememiz icin goz kirpti sanirim...

Yönetmenin diğer filmleri aşağıda, özellikle A Life Less Ordinary'i izlemek istiyorum.

Shallow Grave (1994) Trainspotting (1996) A Life Less Ordinary (1997) The Beach (2000) 28 Gün Sonra (2002) Millions (2004) Gün Işığı (2007) Milyoner (2008)

Yazan:minormax

Related Posts with Thumbnails