gizem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gizem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Eylül 1

Das Weisse Band / Beyaz Bant (2009)


Michael Haneke’nin Beyaz Bant’ı Türkiye’ye DVD olarak  gelir diye uzun süre beklememe rağmen ne yazık ki yayınlanmadı. Almanca orjinal seslendirme ve İngilizce altyazı kombinasyonunu daha önce denememiştim. Altyazıyı takip etmek çok kolay olmadı.. Filmde kaçırdığım detaylar vardır..

Siyah beyaz çekilme nedeni olarak yönetmen “hikayenin  inandırıcılığını arttırma” gayesini  ön plana çıkarıyor..
İkinci Dünya Savaşı özellikle ilgimi çeken bir konu. Film, kitap ve belgesel gördüm mü, elimden geldiğince peşine düşüp izlerim, okurum. Bütün Dünya’yı içine alan bu korkunç savaş nasıl çıktı, nasıl gelişti, sonuçları neler hep merak etmişimdir.. Okudukça ve izledikçe merak etmeye devam ediyorsunuz.

Beyaz Bant  ise Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen önce bir Alman Köyü’nde yaşanılanları toplumun bir örneklemesi-aynası olarak  ortaya koymakta. Haneke bazı soruların cevaplarını yine seyirciye bırakıyor...
Filmdeki çocuklar ileride, II. Dünya Savaşı’nda önemli kademelerde yer aldılar diye düşünebilirsiniz.

- İnsan doğduğunda masum mudur?
-Kötülüğün kaynağı nedir?
-Disiplin eğtimin odağında yer aldığında nelerle karşılaşabiliriz.

Haneke seyirciyle yine kendi tarzıyla  bir köprü kuruyor.. Olağanın dışına çıkan yöntemleriyle, takipçilerini  hem şaşırtıyor, hem de daha çok düşünmeye ve araştırmaya zorluyor.. Diğer filmlerinde olduğu gibi film bittikten sonra  geriye konuşacak ve tartışacak çok şey kalıyor..

Haneke’nin bu tarzı, ana-akım filmlere alışmış seyirciye itici gelebilir. Filmin sonunda hayalkırıklığı yaratabilir. Yıllar önce bir film izlemiştim Yılmaz Güney’in. Bi dere kenarında maden mi arıyorlar, altın mı eliyorlar.. Herneyse.. Küt diye bitti.. Hiçbişe anlamamıştım. Meğer böyle bir sinema ekolü varmış.. Gerçi Beyaz Bant o kadar da yarım kalmışlık hissi bırakmıyor.. ya da bunu çok daha profesyonelce yapıyor diyelim.

Filmi özetleyeyim: Yıl 1913.. Birinci Dünya Savaşı arifesinde bir Alman Köyü’nü anlatıyor öğretmen.  İleriki yıllarda gelişecek  olayları anlayabilmemize yardımcı olabileceğini söylüyor aktardıklarının. Köyün doktorunun iki ağaç arasına gerilmiş  ince bir tele atıyla evine dönerken takılıp düşmesi ile başlıyor gariplikler. Doktor ağır yaralanıyor. Tuzağı kimin kurduğu bulunamıyor.. Ancak failin çok yakınlarda bi yerde olduğu seziliyor.
Benzer olaylar birbirini izliyor.  Suçlusu bulunmayan eylemler köydeki herkesin huzurunu kaçırıyor.
En çarpıcı sahne köprü kokuluğunda yürüyen çocuk.. Hikeyeyi anlatan öğretmen kendisini farkedince ne yapıyorsun_? Hemen oradan in.. Diyor. Çocuk  cevap verir: “Tanrı beni sevmiyorsa, cezalandırması için ona fırsat veriyorum” ...

Çocukların özellikle aile içinde yetiştiriliş yöntemlerine odaklanan film, bize savaşların nedenlerini anlamamızda birtakım ipuçları uzatıyor..

Filmin başında ağır yaralanan doktorun, filmin sonralarında içindeki şeytanı kusması ve bizim onu bütün çıplaklığı ile tanımamız da kim yaptı sorusunun peşine düşenleri aydınlatabilecek ayrı bir detaydı.. 

Beyaz Bant ilginizi çektiyse, Milgram Deneyi'yle ilgili yazımı okumanızı öneririm:


İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN
 II. Dünya Savaşı’nda katliamlar yaşandı. Savaş sonunda suçlular mahkemelerde yargılandı. Yargılananlar sadece üstlerinden gelen emirlere itaat ettiklerini söylediler. Savunma bu temel üzerine kurulmuştu. Bu durumda geriye tek suçlu kalıyordu. Kimseden emir almayan Hitler. Ancak, savunma işe yaramadı, savaş sonrası kin duygularının tazeliği ile birçok sanık suçlu bulundu ve asıldı. Savaştan bir süre sonra insanlarda yaygın bir düşünce vardı. Alman tabiatındaki birşeyler onları zalim yapıyor. İnsanların davranışlarını genleri şekillendiriyor. Zalimlik genlerden geliyor.
 Stanley Milgram 1963’te bu yargıyı sorguladı. Belirli şartlar altında bir ulus başka bir ulusa zalimce davranabilir diye düşünüyordu. Otoriteden gelen bir emir ile insanlar gaddarca suçlar işleyebilir, zulüm yapabilir kanısındaydı. Hipotezini laboratuvar ortamında test etti. Gazetede yayınlanan, “bir saatinizi bize ayırın 4$ kazanın” başlıklı reklamla denekleri buldu. Aranan koşullar basitti. Herhangi bir deneyim, meslek, eğitim aranmıyor, 20-50 yaş arası olmak yetiyordu. Lise ve üniversite öğrencileri kabul edilmiyordu sadece. Katılımcılarla Yale Üniversitesi’nde,  hafıza ve öğrenme üzerine bir çalışma yapılacağı yazılıydı duyuruda. Duyurunun altındaki formu doldurup, çağrıldığınızda, üniversitenin laboratuvarına gidiyorsunuz. Sizi beyaz gömlekli, soğuk görünüşlü genç bir adam karşılıyor ve kendini araştırıcı olarak takdim ediyor. Yanında duran güleryüzlü orta yaşlı şişman bir adamın da kendiniz gibi araştırmaya denek olarak katılmak üzere sizden az önce gelmiş olduğunu öğreniyorsunuz. Araştırıcı, cezanın öğrenmeye etkisi konusunda bir deneye katılacağınızı; birinizin öğretmen, birinizin öğrenci olacağını ve öğrenci yanlış yaptığı zaman ceza olarak öğretmenin ona elektrik şoku vereceğini bildiriyor. Kura çekiliyor ve siz kura sonucu öğretmen olacağınızı öğrendiğiniz zaman biraz rahatlıyorsunuz çünkü odadaki büyük bir şok jenaratörü oldukça korku verici bir görünüşe sahip.  Üstünde 15 volttan 450 volta kadar 15’er volt aralıklı şok düğmeleri var. 300 voltluk düğmenin üzerinde     << Çok Kuvvvetli Şok>>; 450 voltluk düğmenin üzerinde ise: <> yazmaktadır. Öğrenilmesi gereken işlem; öğrenme psikolojisi deneylerinde genellikle kullanılan kelime çiftleri dizisidir. Öğrenci, kelime çiftlerini ezberleme durumundadır. Kelimeleri doğru olarak hatırlayamazsa, öğretmen olarak sizin jenaratörle ona elektrik şoku cezası vermeniz gerekmektedir. Her yanlışta bir sonraki düğmeye basılacak, yani öğrenciye her yanlışta bir öncekinden 15 volt daha kuvvetli bir şok verilecektir. Güleryüzlü orta yaşlı “öğrenci”, kalbinden biraz rahatsız olduğunu söyleyerek araştırıcıya şokun tehlikeli olup olmadığını sorar. Araştırıcı, kuvvetli şokun can acıtabileceğini fakat tehlikeli olmadığını söyler. Bundan sonra öğrenci yandaki bitişik odaya götürülerek bir iskemleye oturtulur ve elleri elektrodlara bağlanır. Şok hakkında bir fikir sahibi olmanız için size de hafif bir şok verilir. Bu şok canınızı acıtmaz fakat sizi biraz sarsar. Araştırıcı kaç voltluk olduğunu tahmin etmenizi ister; siz 75 volt olarak tahmin edersiniz; sadece 45 voltluk olduğunu söyler. Bu durum size şokların şiddeti hakkında fikir verir. Öğrenme işleri önce iyi gider. Fakat sonra “öğrenci” yanlışlar yapmaya, siz de ona şok vermeye başlarsınız. 75, 90 ve 105 voltluk şoklarda içerdeki odadan, artan inleme sesleri duyulmaya başlar. 120 voltluk şoktan sonra “öğrenci” , araştırıcıya bağırarak şokların acı vermeye başladığını bildirir. Araştırıcıya dönüp “bağırıyor” dediğiniz zaman, araştırıcının buradaki ve daha ileri aşamalardaki cevabı şunlardan biridir: -          Lütfen devam edin
-          Araştırma için devam etmeniz gerekiyor
-          Araştırma için devam etmeniz kesinlikle çok önemli
-          Başka bir seçeneğiniz yok, devam etmek zorundasınız
 135 voltta “öğrenci” acı ile daha çok inler ve 150 voltta, “Araştırıcı, beni buradan çıkarın! Benim kalbim var, çıkarın! Deneye devam etmeyeceğim!” diye bağırır. Siz araştırıcıya dönüp “çıkmak istiyor, ne yapayım?” diye sorunca, araştırıcının cevabı kat’idir. “Araştırma devam etmelidir. Öğretmen, lütfen devam edin.” 150 volttan sonra olanlar ise şöyledir;-          180 voltta öğrenci “acıya dayanamıyorum” diye bağırır.
-          270 voltta şoka tepkisi, ızdırap çeken bir insanın çığlığıdır.
-          300 voltta, çaresizlik içinde, artık teste cevap veremeyeceğini söyler.
-          315 voltta da müthiş bir çığlıktan sonra deneye katılmadığını kızgın bir sesle bildirir.
-          Bundan sonra hiçbir soruya cevap vermez, sadece her şok verilişinde işkencedeki bir adamın çığlıkları duyulur.
 Siz bu durumda devam eder miydiniz? Sizce, bu durumda kalan deneklerin acaba yüzde kaçı devam ederdi? Yani ne kadarı 450 volta kadar “öğrenciye” şok vermeye devam ederdi? Bu soru bir grup psikoloji öğrencisine sorulmuştur. Onların tahmini, insanların ancak %1’inin bu durumda en yüksek voltajlı şokları verebileceği şeklinde olmuştur. Bir grup psikiyatrdan da aynı tahmini yapmaları istenmiş, onlar da deneklerin çoğunun 150 volttan öteye geçemeyeceklerini tahmin etmişlerdir (150 volt, “öğrencinin” ilk olarak serbest bırakılmayı istediği noktadır). Ayrıca; psikiyatrlar, 300 volta gelindiğinde deneklerin ancak %3.73’ünün emre itaat edeceğini ve ancak %1 deneğin 450 voltluk şoku da vereceğini tahmin etmişlerdir. Bu tahminleri bulgularla karşılaştırmadan önce, bu ürkütücü deneyin arkasındaki gerçeği açıklamakta yarar olabilir. Aslında “öğrenci”, araştırıcının asistanıdır. Kura çekilen kağıtların her ikisinde de “öğretmen” yazmaktadır, yani sizin “öğretmen” rolünü almanız kesindir. Şok jenaratörü sahici değildir. “Öğrenci”nin bağırma ve inlemeleri aslında bir teypten gelmektedir ve “öğretmen” rolüne sokulan bütün denekler bu teypten gelen aynı sesi duymaktadır. Ancak, araştırma ortamı son derece inandırıcı olmuş, denekler tarafından tamamen gerçek olarak yorumlanmıştır. Bu, deneklerin, “öğrenci”nin inleme ve çığlıklarından çok rahatsız olmalarından anlaşılmaktadır. Ayrıca, araştırmadan sonra her deneğe birşeyden şüphelenip şüphelenmediği sorulmuş ve hiçbiri durumdan şüphelendiğini söylememiştir.       Yukarıda ayrıntılarıyla açıklanan bu ilk araştırma ABD’de Yale Üniversitesi’nde yapılmış, çeşitli yaş ve meslekteki 40 kişiden hiçbiri 300 volttan önce durmamıştır! -          5 denek 300 volttan sonra
-          4 denek 315 volttan sonra
-          5 denek de seride daha sonra durarak araştırmaya devam etmeyi reddetmişlerdir.
-          Geriye kalan 26 denek, yani bütün deneklerin %65’i sonuna kadar devam ederek 450 voltluk şoku da “öğrenci”ye vermiştir!
 Bu sonuçlar hem kamuoyunu, hem de psikologları şaşırtmış, basında bu sonuçlara geniş yer verilmiş, araştırma filme alınmış, hatta bir duruşmada delil olarak kullanılmıştır. 40 denekten 26’sının suçsuz bir insana emre itaat sonucu zarar ve ızdırap vermeleri olayı, bu 26 kişinin kişisel özellikleriyle, örneğin sadist olmalarıyla ya da saldırganlık güdüsüyle açıklanabilir. Ancak, bu tür açıklamalar yeterli olmayacaktır çünkü aynı araştırma bazı değişikliklerle birçok kereler tekrarlanmış ve 1000’e yakın birey denek olarak kullanılmıştır. Genel sonuç ilk araştırmanınkinden farklı olmamış, sonuna kadar araştırmaya devam ederek 450 voltluk şoku veren deneklerin oranı %50’nin üstünde olmuştur. Çeşitli sosyo-ekonomik düzeylerde bulunan farklı eğitim ve mesleklere sahip, çeşitli yaşlardaki kadın ve erkek yetişkinlerden tesadüfi şekilde seçilen bu 1000 kişinin hepsinin de sadist olması olanaksızdır. Ayrıca, deneklerin, şokları “öğrenci”ye vermekten memnun olmadıkları da açıkca görülmüştür. Tersine, deneklerin büyük çoğunluğu terlemek, kekelemek, titremek, dudaklarını ısırmak, inlemek ve tırnaklarını ellerine batırmak gibi sinirlilik ve rahatsızlık belirtileri göstermişlerdir. Bunlardan ötürü, bu araştırma bulgularını deneklerin kişilik özellikleri ile açıklamak yerine, bir sosyal etki olayı olarak yorumlamak daha geçerli olacaktır. Otoritenin etkisinin bu tür aşırı itaati nasıl oluşturduğuna tarihi bir örnek, Nazi Almanyası’dır.
  Kaynaklar      : İnsan ve İnsanlar, Çiğdem Kağıtçıbaşı, Beta Basım, İstanbul 1983
: http://www.garysturt.free-online.co.uk/milgram.htm

Perşembe, Ocak 19

Bir Zamanlar Anadolu'da (2011)




Bir Zamanlar Anadolu’da, çeşitli önyargılar sebebi ile Nuri Bilge Ceylan sinemasından uzak durmuş benim gibi seyircileri bile 157 dakika boyunca ekrana kilitlemeyi başaran bir film. Yönetmen süre konusunu, sinema sektöründeki 90 dakikalık film yapma dayatmasına tepki olarak açıklıyor röportajda.. Filmin ilk yarısında sinemadan çıkan seyircileri elemek istemiş..

Her bir oyuncu yeteneklerinin limitlerini zorlamış görünüyor.. Özellikle muhtar, savcı, doktor ve Arap Ali’yi daha çok beğendiğimi belirtmek istiyorum.. Yılmaz Erdoğan’a ise ayrıca değinmek lazım gelir. Futbolda bazı oyunculara teknik direktör sınırsız özgürlük tanır.. Belli bir mevki ya da görevi yoktur. Serbest oyuncu denir. Yılmaz Erdoğan’ın durumu da bana öyle geldi işte.. Beğendim beğenmesine.. Velhasıl oyunculuğu eski rollerini hatırlatmadı değil. Fırat Tanış çok az konuşuyor. Amma velakin duruş bakış 10 numara.

Filmdeki komedi unsurları, detaylar enternasyonel düzeyde algılanabilir mi? Emin değilim.. Pek ihtimal vermiyorum hatta. Eğer öyle olabilseydi, eser çok daha iyi yerlere gelirdi.

Film bittiğinde örneğin Haneke’nin Cache filminde olduğu gibi bir sürü soru işaretini seyircinin kucağına koyuyor, düşünmeye itiyor.
-Savcı’nın hikayesindeki kadın kimdi? –Bu sorunun cevabı basit.
-Gündüzler torbaya mı girdi de, ceset gece aranıyor?
-Doktor otopside cezayı arttıracak bir gerçeği neden gizlemek istedi? (Sağol kelimesi tek başına yeterli miydi?)
-Katil acaba doktorun saf duruşundan az ceza alabilmek adına faydalandı mı?
-Bu hikayeyi kimin ağzından dinliyoruz? Doktor’un mu?

Coen’lerin Fargo’sunda olduğu gibi: Acımasızca işlenen cinayet ve soruşturması etrafında dönen birsürü komedi unsuru..
-Savcı’nın en trajik sahneleri izlediğimiz sırada espri yapıp cesedi Clark Gable’a benzeterek kendi gençliğindeki lakabını etraftakilere dolaylı yoldan aktarması.
-Arabaya maktülle birlikte konan, tarladan aşırılmış kavunlar.
-Muhtar’ın evinde cinayete yardımla suçlanan çocuğun kola istemesi..

Almodovar’ın Volver’i de anıldı belki: Günler önce ölen adamın bir gün önce kasabada dolaştığı, “göründüğü” rivayeti var...

Pulp Fiction’da uzayıp giden ayak masajı sahnesiyle de Bir Zamanlar Anadolu’da filminde manda yoğurdu üzerine dönen muhabbeti benzeştirebiliriz sanırım.

Sinekiyatri’de çok güzel bir yazı ile aktarılan Bir Zamanlar Batıda’ya ise ismi, uzun tek planları ve ters köşeleri ile yaklaşıyor diyebiliriz. Bir an önce Sergio Leone’nin unutulmaz filmini izlemek istiyorum.

Diğer yandan da Vavien’i hatırlattı: Kasabada geçmesi suç unsurunun etrafında dönen kara mizah öğeleri barındırması.. Kasaba’daki bürokratik hiyerarşiye değinmesi vb.

"Bir Zamanlar Anadolu’da"nın İran Sineması’nı andırdığını anlatan yazılar okudum. Filmleri bulursam izlerim.

Bir Zamanlar Anadolu'da komedi unsurunun temel öğesi birçok zıtlık ve çelişki barındırıyor:
-Doktor en baştan beri gerçeğin ortaya çıkması için otopsiyi savunurken, gerçekleri otopside örtme yolunu seçiyor.
-Domuzbağı ile niye bağladınız diye sorarlarken, yine çözümü domuzbağı yapmada aramaları.
-Savcı espri yapıp ortamdaki ciddi havayı kendi dağıttığı halde, insanları ciddiyete davet ediyor.
-Arabın ve köy muhtarının karşılıklı olarak birbirlerini “eşekçi” olmakla suçlamaları.


Yönetmen sinemayı çok sevmediğini, edebiyata meyil verdiğini söylüyor.. Zaten film de bir kitap gibi.. Bir solukta okunup bitirilen cinsten.. Özellikle Çehov’un hikayelerine bakmak lazım NBC’yi anlamak için...

Sarsılan elma ağacından düşüp bayır aşağı yuvarlanan elmayı gözünüzü kırpmadan izliyorsunuz. Hipnotize edici bir an..

Ana temayı yönetmen “kasaba ahlakı” olarak açıklıyor.. Kasaba ahlakı ne demek? Komiserin şoförlüğünü yapan Arap Ali, adliyenin şoförü Tevfik’i çekiştiriyor. Savcı komiseri, komiser savcıyı... Böyle böyle bir bakıyorsunuz film boyunca devam eden bir dedikodu, bir çekememezlik, kendini beğenmişlik.. Yetki tartışması ve kavgasının yarattığı aksaklıklar.. Aslında bu aksaklıklar sadece kasabalara özgü değil. İçinden bürokrasi geçen her yerde görülebilir.

Kazma ve kürek taşıyan iki adam var: Komiser bunları hep “kazma-kürek” diye çağırıyor.. Ancak ikisinde de sadece kürek olduğunu anladığımız an çok tanıdık ve komik geldi nedense.. Ceset torbası unutulmuş. Cesedin konabileceği bir ambulans vb. yok ortada..

Filmde diğer bir çelişkili durum ise görünürde kadın olmamasına rağmen gerek komiserin karısı gibi telefonla arayarak, gerekse savcının ve doktorun geçmişinde olduğu gibi.. ve hatta bi ara filmin orta yerinde muhtarın evinde karşımıza kısa süreliğine çıkıp ağırlıklarını olanca gücüyle hissettiriyorlar. Hatta komiser diyor ki, nerede bir cinayet var orada kadın arayacaksın.

Sistemin insanları yabancılaştırdığına dair güçlü duygular hissettim izlerken: Filmin bütününde ölümün karakterlerce algılanış biçimi. Acımasızca işlenen cinayete karşın kişilerin yaklaşımları vb.

Çocuklar büyüklerin günahlarının bedelini ödemektedirler ve sistemin çarkları onları da içine çekmiştir. Babasının katiline taş atar. Morg’da otopsiyi bekler ve sonra hayatın rutinine devam eder.. Çocuğun topu okul bahçesine geri gönderme sahnesinde "normal hayata geri dönüş" mesajı seyirciye güçlü bir şekilde veriliyor diye düşünüyorum.

Arap Ali’nin diğer karakterlere göre dertleri daha bi derindir sanki.. Biz hep buradayız, siz bir gün gideceksiniz manasında: “Ne olacak ki, bir zamanlar Anadolu’da başıma şöyle şöyle işler gelmişti dersin anlatırsın çocuklarına, bir masal gibi…”

Muhtar rolü ile gönülleri feteden Ercan Kesal 50 yaşında bir tıp doktoru. Senaryo’da önemli bir payı olsa gerek. Çünkü mesleğinin ilk yıllarında Keskin’de görev yapmış. Filmde doktorun diğer karakterlerden bir farkı göze çarpıyor: Herkes bişeyler alıp götürme telaşında iken doktor cinayet şüphelisine sigara veriyor. Arap Ali elma, kavun topluyor başkasına ait tarlalardan, köylülerden bazlama istiyor. Savcı muhtardan bal alıyor. Komiser ilaç peşinde. Ama otopsi sahnesinde anlıyoruz ki, bizim doktor da herkes gibi olmuş.

Kimler izlemeli:
-Şimdiye kadar Nuri Bilge Ceylan sinemasına uzak duranlar.
-Anadolu’da görev yapmış devlet memurları.
-Herbir saniyesi fotoğraf karesi dokusunda filmleri sevenler.
-Coen sinamasını takip eden, kara mizahtan hoşlananlar.
-Çehov okuyanlar. (...Yalnızca uzaklarda, çok uzaklarda, herhalde kasabanın dışında, bir köpek ince kısık sesiyle havlayıp duruyor. Ortalık neredeyse aydınlanmak üzere...)
-Neşet Ertaş sevenler. Aklıma geldi de: Ne güzel gitmiş arabada yağmurlu havada Neşet Ertaş.. Keskin ilçesi yıllar sonra Neşet Usta’yla yeniden buluşmuş. O arabada olmak istedim bir an..

Salı, Aralık 27

To Kill a Mockingbird / Bülbülü Öldürmek (1962)



50. yılında TO KILL A MOCKINGBIRD, Bülbülü Öldürmek…

Düşünmeden edemedim, bu filmi Çağan Irmak çekseydi, herhalde seyircinin gözyaşı pınarlarını kuruturdu. Ajistasyona kaçmadan derdini anlatan yerli yerinde, sakin ve bulunduğu yeri fazlasıyla hakeden bir film.

1963 yılında en iyi erkek oyuncu, en iyi sanat yönetimi ve en iyi uyarlama senaryo dallarında 3 oskar almış. Yönetmen Robert Mulligan. Başrolde Gregory Peck ve çocuk oyuncular var.

Avukat Atticus Finch, büyük ekonomik buhran yıllarında, tecavüzle suçlanan Tom Robinson isimli zenci gencin savunmasını üstlenmiştir. Bu durum kasabadaki beyazların tehditleri ve tepkisiyle karşılaşsa da yolundan dönmeyecek, karizması, zekası ve kararlılığı ile adalet arayacaktır.. 1930’lardaki ekonomik krizin etkileri, Amerikan yaşam tarzı, ırkçılığın-adaletsizliğin boyutları, baba-evlat ilişkileri, 6 yaşında Scout adında bir kız çocuğunun gözünden anlatılıyor. Cahillik, önyargılar ve uzlaşma da filmin anahtar kelimeleri arasında..




Filmle ilgili notlarım:

-Çocuklarına bülbül öldürmenin büyük günah olduğunu söylüyor Atticus. Bülbül bir sembol olmalı. Örneğin adalet, masumiyet.

-Film Harper Lee’nin aynı isimli ödüllü otobiyografik romanından uyarlanmış. Türkiye’de de kitap geniş bir çevre tarafından biliniyor. Özellikle kolejlerde orijinal dilinde okutulmuş.



-Walk Like the Egyptian şarkısı ve klibi Bülbülü Öldürmek’ten esinlenmiş olabilir. Jem ve Scout’un Mısırlıların yürüyüşünü canlandırdığı bir sahne var.


-Birçok filmde zencilere karşı hala varolan önyargının izlerini görmemiz mümkün.. Mesela yakınlarda izlediğim bi tanesinde, her karşılaştığın zenciyi uyuşturucu satıcısı sanıyorsunuz diye bir replik vardı.


-Karısını birkaç yıl önce kaybetmiş Atticus’un oğlu Jem ve kızı Scout’la konuşmaları, aralarındaki sevgi ve saygı ilişkisi rol model olacak seviyede. Atticus Scout’a okula gitmeden okuma yazma öğretmiştir.. Okulun ilk günü Scout’u öğretmeni azarlar. Kızcağız bir daha okula gitmek istemez. Babası bu sorunu yaklaşımıyla çözer: Sadece şu numarayı öğrenirsen her insanla çok daha iyi geçinebilirsin… İnsanı gerçekten anlamanın tek yolu olaylara onun açısından bakmaktır… Uzlaşma ne demektir biliyor musun?... Uzlaşma karşılıklı kabulle yapılan bir anlaşmadır… Şöyle olur: Sen okula gitmenin gerekli olduğunu kabul edersin. Ve biz de her akşam yaptığımız gibi kitap okumaya devam ederiz..


-Atticus ev işlerine yardımcı olan kadına: “Gece geç saatlere kadar kalmanı istesem nasıl karşılarsın?” diye sorar. Bu yaklaşım özellikle dikkatimi çekti. Bir zorunluluk anında dahi, evinde çalışan kadına emrivaki yapmıyor. Uzlaşma yoluyla gereğinin yapılmasını sağlıyor.


-Yardımcı kadın huysuzluk yapan Scout’ı sofradan kaldırıp mutfağa çağır: O çocuk senin misafirin. Masa örtüsünü yemek istese bile sesini çıkarmayacaksın!


-Scout bir zenciyi neden savunuyorsun diye sorar: Atticus: “Bunun birkaç nedeni var. Ama başlıcası şu: Onu savunmasaydım kasabada başım dik gezemezdim… Sana ve Jem’e bile bişeyi bir daha yapmamanızı söyleyemezdim.”



-Mahkeme sahnesinin tamamı ve Atticus’un yaptığı konuşma sinema tarihinin unutulmazları arasındadır: “Mahkemelerimiz büyük eşitleyici kurumlardır. Mahkemelerimizde bütün-tüm insanlar eşit sayılır. Ben mahkemelerimizin ve jüri sistemimizin dürüstlüğüne inandığım için bir idealist değilim. Bu benim için bir ideal değil, yaşayan ve işleyen bir gerçektir…”


-Siyahların Atticus mahkeme salonundan çıkarken ayağa kalkmaları çok alımlı bir sahne idi. “Bayan Scout, ayağa kalkın lütfen.. Babanız geçiyor.”

-Böyle filmleri örneğin 50.yılında sinemalarda yeniden vizyona soksak ve eserin geniş bir kitleye ulaşmasını sağlasak ne güzel olurdu değil mi?

Perşembe, Eylül 16

Shutter Island / Zindan Adasi (2010)


2010 yılı yapımı filmde yönetmen Martin Scorsese ve başroldeki Leonardo DiCaprio öne çıkıyor. Dr. John Cawley’i oynayan Ben Kingsley’i de unutmamak lazım gelir.

1954’ün ABD’sinde topluma zarar verme ihtimali yüksek olan, ağır cezalık suçlar işlemiş akıl hastaları bir adaya kapatılmaktadır.

Adamımız Teddy Daniels adli polistir ve ada-hapishaneden kaçan bir hastayı aramak için görevlendirilir. Henüz tanıştığı, Portland aksanı ile konuşan Seattle’lı partneri Chuck ile birlikte tek ulaşım aracı olan feribota binip adaya gelir. Güvenlik önlemlerinin had safhada olduğunu, buradan kaçmanın mümkün görünmediğini ilk sahnelerden söyleyebiliriz. Bununla birlikte adadan anakaraya yüzerek ulaşabilmek de olasılıksız.

Teddy’i feribotta deniz tutmuştur. El titremesi ve kusma sorunu yaşar. Suya karşı hassasiyeti var.

Adadaki disiplin, güvenlik aşmış durumdadır. Polislerin bile silahla dolaşmasına izin vermezler. Silahlarını gardiyana teslim edecekler. Chuck bu sahnede bir türlü kılıfından çıkarıp silahı veremez. İlginç ve şüphe uyandıran bir detaydır. Polisin en becerikli olması gereken konu hızlı silah çekebilmek değildir de nedir?

Adamımız 3 öz çocuğunu suda boğarak öldürdüğü için adaya kapatılan, kaçtığı düşünülen kadın için hasta, gardiyan, hizmetli ve doktorlarla görüşür. Kadının kaldığı koğuşa bakar. Yerde gizlenmiş bir not bulur. THE LAW OF 4 / WHO IS 67? 4’ün kanunu / 67 kim?. Koğuşta iki çift ayakkabı vardır. Demek ki ayakkabısız kaçmıştır. Ayakkabıların hiç de kadın ayakkabısına benzemediği görülüyor.


Teddy’nin partneri Chuck, kaçak mahkumu tedavi eden doktorun olaydan sonra izin alıp adadan ayrıldığı söylenince pek nadir yaptığı bir iş yapıp devreye girer: Hangi mantıkla izin verirsiniz? der. Psikiyatr Sheehan’a telefonla ulaşmaya çalışırlar ama ne mümkün…

Bu noktada filmin Inception (Başlangıç) ile örtüştüğü birkaç madde sıralayayım:

- Başrol oyuncusu
- Başrolün geçmişi
- Gerçekle rüya-halüsinasyonların birbirine karışması…
- Rüya içinde rüya

Adada konuşulan kişiler, dolaşıldıkça edinilen bilgiler ve izlenimler şüpheli durumun artmasına ve şiddetlenmesine neden olur. Geçmişiyle ilgili bir takım rüyalar ve halüsinasyonlar gören adamımızın neden adada olduğunu anladığımızı sanırız: Adada kayıtlarda ve ortalarda görünmeyen bir mahkum daha vardır; Teddy’nin karısının ölümüne neden olan bir kundakçıdır.

Adamımızın sanrılarında artışlar başlamıştır. Gündüz gözüyle ölen karısıyla konuşabilmektedir.

Kayıp hasta kadını hapishane yönetimi bulur. Fakat bir acayiplik vardır: Fırtına gibi bir dolu sıkıntıdan kadın dışarıda bulunduğu süreçte hiç de etkilenmiş gibi görünmemektedir.. Sapasağlamdır. Bunun dışında adamımız kısa süre sonra gerçek kaçağı da bulmuştur. Bir sürü acı gerçeği onun ağzından öğrenir. Başının ciddi belada olduğunu, adadan kurtulmanın kolay olmayacağını anlar.. Bu sahnedeki önemli detay ise, uçurumdan aşağıya inmesine neden olan sigara izmariti rüzgara rağmen yerinde durmaktadır. Filmin bazı yerlerinden bazı nesnelerin bir kaybolup geri gelmesi de ilginç bir durum.. Örneğin, mahkum bir kadının sorgu sırasında elindeki bardak görüntüden kaybolur.. Teddy’nin ölen eşinin elindeki viski şişesi buharlaşır filan..

Yeri gelmişken, Alman askerlerinin kurşuna dizildiği sahnede de bir acayiplik var: Bütün silahların aynı anda ateşlenmesi beklenirken, sanki sırayla-arka arkaya tetiğe basılmış gibi, esirler domino taşları misali yere yığılmaktadır.

Son dönemde evde izlediğim DVD’ler içinde dikkatimi komple teslim alan, pür dikkat kesildiğim tek film olması ile birlikte filmin finali yeniden izleme arzusu yarattı.

Filmin mesajını gerçek ve gerçeğin görüntüsü farklıdır diye alıyorum. Gerçeğe ve doğruya ulaşmak hiç de kolay değil. Yönetmen bir sürü done vermesine rağmen gerçeği belki de kabullenmek istemediğimiz için göremiyoruz. Teddy ile özdeşleşiyoruz.

Hangi filme benziyor derseniz: Kelebek, Alcatraz Kuşçusu, Esaretin Bedeli gibi hapishaneli, adalı, kaçmalı filmler ilk akla gelebilir. Hitchcock’un Sabotajcı isimli filminde de benzer bir atmosfer olduğunu söylemek mümkün.. Savaştan yeni çıkmış ya da çıkmak üzere olan Amerika’nın paranoyaları dile getiriliyor... 6.His isimli filme izleyiciyi şaşırtmasıyla benzetebiliriz. Makinist’i de unutmamak lazım kardeş filmler kategorisinde. Gerilim sahnelerinin bazıları What Lies Beneath It’i hatırlattı. Akıl Oyunları, K-Pax, Momento ve American Psycho’yu da es geçmeyelim… Böylesine çok filmi akla getirmesinin tesadüfi olmadığını düşünüyorum.

Okuduğum ilk yorumlara aldanıp sinemaya gitmekten vazgeçmiştim.. Filmi iyi bir ses düzeni, sinema perdesi ve karanlıkta izlemenin çok daha etkileyici olacağına eminim. Gerilim ve gizem temalı filmleri sevenler için çok ideal. Artan gizem ve seyircideki tedirginlik elle tutulur cinsten. Müzikler gerilimin voltajını arttırmada çok başarılı... Belki tek başına dinlemek anlamlı olmayabilir ama filmle ciddi bir bütünlük sağlıyor.

Pazar, Şubat 7

Cache / Hidden / Sakli (2005)


Yönetmen Michael Haneke filmlerinde gelişmiş ülkelere: “Ayakta kalmak ve kendinizi korumak için kurduğunuz sistem bir gün sizi de yutacak…” mesajını vermiş…
İzleyip göreceğiz…
Filmin fragmanına buradan ulaşabilirsiniz.

Cache, ahlak değerleriyle ilgili bir film. Kişinin suçluluk duygusu ile nasıl yaşadığını anlatıyor. Kabul etsem ne yaparım? Kabul etmesem ne yaparım? Aslında filmin temel fikri bu diyor Haneke.

Konuyu kısaca anlatmaya çalışayım: Georges (Daniel Auteuil) ve Anne Laurent’in (Juliette Binoche) Pierrot isminde bir oğulları ve entelektüel, kitaplarla dolu, işlerinde de başarılı bir yaşantıları vardır. Günün birinde kapılarının önüne isimsiz paket bırakılır. Bir çocuğun elinden çıkmışa benzeyen, ağzından kan gelen bir yüz resmine sarılmış video kaset aileyi huzursuz eder. Kasette sabit bir kameradan evlerinin önünün gün boyu kayda alındığı görülüyor…


Kasetler çeşitlendikçe Georges’un çocukluktan kalma bir sır sakladığını anlıyoruz… Geçmişte, köyde anne ve babasının yanında Cezayirli bir çift çalışmaktadır… Oğullarının ismi Majid… 1961’deki kanlı gösteride, karı-koca öldürülünce Majid’i evlat edinmek isterler… Georges buna uydurduğu yalanlarla engel olur. Çocuğu yetiştirme yurduna verirler...

Başına gelenler için şüphelendiği tek kişi Majid’dir…

Filmi şöyle okuyabiliriz: Georges Fransa’yı temsil ediyor… Zengin, başarılı, kültürlü ve güvenilir bir yaşamı var… Fakat geçmişinde karanlık noktalar bulunuyor… İncisini korumak için kapanan istiridye gibi… Hatasını kabul etmiyor… Koruma mekanizmalarını harekete geçiriyor… Gerçeği, -rüyasından anlıyoruz- kendine göre değiştiriyor, çoğunlukla da saklıyor (cache’liyor). Kendince geçerli mazeretler üretiyor… 6 yaşındaydım, neden suçluluk duyayım… Yaptığım bir bencillik yüzünden, bir kişinin hayatını etkiledim… Küçük krallığıma yeni bir paydaş istemiyordum… Çocukluk işte…
Majid ise Cezayir… Mağdur ve acı çeken...



Georges ile ilk buluştuğu sahnede, Majid’in endişeli, tehlike içinde, korkmuş ve saldırgan olmasını bekliyoruz… Halbuki tam tersi… Yönetmen bizi şaşırtmaya devam ediyor…

Demek istediği şu: Mağdurlar geçmişte ve gelecekte, aynı kaderi yaşıyor…

Zalimler ise pek bir küstah…

Çocuklarının ismi Pierrot demiştik… Filmde bir de Pierre isminde adam var… İsimlerin birbirine benzemesi nedensiz değil… Pierrot: Pierre’cik demek…

17.Ekim.1961’de Paris’te yaşayan Cezayirliler Fransa’nın ülkeleriyle ilgili politikası ve işgali protesto için gösteri yaparlar. Polisin katliama dönüşen müdahalesi, 200 ile 400 kişi arasında olduğu tahmin edilen göstericinin ölümüyle sonuçlanır… Seine nehrinde ceset ve ağır yaralılar yüzmektedir… Olay hem dünyadan hem de Fransızlar’dan saklanır. Bilgi:

Birkaç ay önce izlediğim L'ennemi intime filminde ülkelerinin bağımsızlığı için savaşan, napalm bombaları ile buharlaştırılarak yok edilen 1,5 milyon Cezayirli anlatılıyordu…

Caché'nin en etkileyici sahnelerinde hep Majid var: Georges’un rüyasına giren çocukluk hali… Masada uzun uzun ağladığı sahnede insanın kendini tutması zor. Majid’i ikinci kez gördüğümüz, filmin afişinin nerden geldiğini keşfettiğimiz izlemesi sancılı kısım…

Amerikan film kültürüyle eğitilmiş seyirci, alışık olduğu gibi, filmin sonuçlanmasını bekliyor… İstediği olmayınca bu rahatsızlık veriyor… İzlediğim film, sinemadan çıkınca tüketilmiş olmalı… Unutup yeni tüketimlere hazırlanmak lazım…

Filmin son sahnesinde, geniş açıdan okulun önü geliyor ekrana… Kalabalık bir öğrenci grubu var… Gürültülü, diyaloglar anlaşılamıyor… Yönetmen finaldeki iki karakterin buluşmasını kendi arkadaşlarından görenler ve görmeyenler olduğunu söylüyor… Keyifleniyor amacına ulaştığı için… İlk izleyişinizde görmek isterseniz, ekranın sol tarafında öndeki iki kişiye bakın…

Hanake, finaldeki detayı görenlerle görmeyenler arasında bir tartışma çıkmasını istemiş… Film bittikten sonra, uzun uzun tartışılacak soru işaretleri ve olasılıklar bırakıyor…

Gerçeğin ne olduğunu asla öğrenemiyoruz… Binlerce gerçek var… Hangi açıdan baktığımıza bağlı…

Yönetmen, Caché’yi çekerek, Rıfat Ilgaz’ın Aydın mısın? şiirinde olduğu gibi, aydınları sert bir dille ikaz ediyor…

Cumartesi, Ocak 30

Volver / Donus (2006)



Film La Mancha’da, kadınların mezar taşı temizliği görüntüleri ile başlıyor… Sert bir rüzgar var havada… Tozu dumanı birbirine katan. Çiçekler, yapraklar uçuşuyor…

Sole’nin ağzından köyde kadınların erkeklerden daha uzun yaşadığını öğreniyoruz. Filmdeki tek erkek karakter; Raimunda’nın (Penelope Cruz) kocasının da çok uzun yaşamayacağına dair bir işaret... Kadın ruhundan anlamayan, futboldan başka bişeyle ilgilenmeyen, alkolik itici bir tip… (Yönetmenin futbolla ilgili takıntısı olduğuna Carne Tremula’da değinmiştik.)

Köyde, insanlar ölmeden mezarlarını alırlar, kendi mezarlarının bakımını yaparlar... Komşuları Agustina’ya göre bu, vakit geçirmek için rahatlatıcı bir faaliyettir… Kaybettikleri yakınlarının mezarlarıyla da sürekli ilgilenirler...

Sole ile Raimunda’nın annesi Irene (Carmen Maura) kocasının kolllarında uyurken 2002’de bir yangında ölmüştür… Mezarlık ziyaretinden sonra, köydeki teyzelerini görmeye giderler… İlerleyen yaşına rağmen evde yemekler yapmasını, hayatını sürdürebilmesini hayretle karşılarlar… Annelerinden hala yaşıyor gibi bahsetmesi ise bunaklık işaretidir… İşin ilginç tarafı ev hala annelerinin kokusuyla dopdoludur, sigara böreği de sanki onun elinden çıkmış gibidir…

Karşı komşu Agustina’ya teşekkür etmek için uğrarlar. Yaşlı teyzelerinin hayata tutunmasında payı vardır elbet… Fakat Agustina’nın da acısı büyüktür. Köyün tek hippisi olan annesi, tesadüfün iğne deliği misali; Irene ve kocasının yanarak öldüğü gün ortadan kaybolmuştur… 3,5 yıldır sanki yer yarılmıştır da içine girmiştir… Bu sefer, daha önceki ortadan kaybolmalarına benzememektedir…

Köylülerin bir yandan ölümü çok doğal karşılamaları, diğer yandan da, ölenlerin "yeniden göründüklerine" dair bir sürü söylentiye ortak olmaları odaklanılması gereken bir detay... Yeniden görünme dedikodusu, insanları belki de büyük acılardan kurtarmanın bir yolu... Ölenleri hayal de olsa, diriltmenin şekli…

Sole, Raimunda ve kızı mezar ve köy ziyaretinden sonra, Madrid’e günlük hayatlarına dönerler…
Bir otobüsün belirir, üzerinde “VOLVER A SENTIR” (dönüşü hisset) yazan kırmızı bir otobüs ekranı kaplar…

Otobüs, Raimunda’nın kazağı, kızı Paula’nın tişörtü, durak… Her şey kıpkırmızı bu sahnede... Motosiklet, çanta, park etmiş araba, askıdaki eşofman da kırmızı. Çerçeveler… Bu kadar kırmızı hayra alamet değil tabi… Kanı çağrıştırmakta…

Paula, yıllardır babası bildiği Paco’nun tecavüz girişiminde bulunmasıyla, onu bıçaklayarak öldürür… Raimunda cinayetten bir süre sonra karşılaştığı kızına gerçek babasının o olmadığını anlatır, cesedi saklar. Kızının cinayetten dolayı bir zarar görmemesi için her türlü fedakarlığa hazırdır… Aynı gün, apartman girişindeki restoranın sahibi Barcelona’ya uzun süreliğine gitmektedir ve işlemeyen mekanın anahtarlarını taliplerine göstermek üzere Raimunda’ya teslim eder… Soul Kitchen gibi, hikayenin merkezine yerleşmese de, restoran filmin eğlenceli yerlerinden biri… Paraya ihtiyacı olan Raimunda gelen bir talep üzerine mekanı işletmeye karar verir… Kendi elleriyle ve arkadaşlarının yardımıyla yaptığı yemekler, mezeler, tatlılar yakındaki bir film seti çalışanlarının büyük beğenisini kazanır…


Derken anneleri, teyzelerinin öldüğü gün, Sole’ye –görünür-… Ama öyle böyle bir görünme değildir… Kanlı canlı karşısındadır… Gerçekleri ve Raimunda’nın geçmişte yaşadığı büyük dramı, annesinden bir zamanlar nefret etmesinin nedenini filmin ilerleyen sahnelerinde öğreniriz…

Raimunda rolündeki Penelope Cruz, Volver isimli şarkıyı gitar eşliğinde restoran müşterilerine söyler… Volver, annesinin kızına öğrettiği bir şarkıdır… Hikayede büyük bir önemi var, çünkü Raimunda bu şarkıyı söylediğinde annesinin öldüğünü düşünüyordu, fakat annesi onu dışarıdan gizlice izleyip ağlamaktadır… Dönüş gerçekleşmiştir... Volver diyen acıklı ve iç burkan, ölüyü dirilten muhteşem bir sesle annesini farkında olmadan geri getirmiştir…

Yönetmen için La Mancha, annesi demek... Volver de annesinin hatırlanması demek... Bu nedenle film boyunca bolca çiçek görürsünüz: Elbiselerin, masaların, duvar kağıdının, perdelerin, kaselerin, tabakların üzerinde.

Filmdeki kadınlar, Almodovar'ın çocukluk hatıralarından, gözlemlerinden kalma... Evlerde hiç erkek olmazmış... Büyürken vakti hep kadınlarla geçmiş...


Almodovar'ın doğduğu yer La Mancha. Don Kişot'un memleketi… Çok rüzgarlı bir yer... Yel değirmenlerinin yerini rüzgar tribünleri almış... Alaçatı'dakilerle aynı görünümleri…

Filmde Penolope Cruz Sophia Loren'e benziyor… Almodovar bu seçimin bilinçli olduğunu söylüyor…

Almodovar’ın ilk filmlerinde oynayan ünlü aktrist Carmen Maura ve yönetmen için, on yıldan sonra film bir dönüşü simgeliyor…

Sinema dergisinde tanıtımını gördüğüm ve izlemek istediğim, 2009’da en iyi yabancı film Oskar’ını alan Japon yapımı Okurbito filmini de iyice merak ettim… Ölümün yaşamın bir parçası olduğunu, her ölümün yeni bir hayatı müjdelediğini anlatmasıyla izlenecekler listeme girdi…

Cuma, Aralık 25

Cherry Crush / Kör Tutku (2007)


Okulda kız arkadaşlarının sanatsal ama müstehcen fotoğraflarını çeken, onlara kullandıkları rujlara göre isim veren ve bunları internetten yayınlayan bir genç: Jordan Welles (Jonathan Tucker).

Hayattaki tek arzusu yılda sadece 4 burslu öğrenci kabul eden bir müzik okulunda okumak olan, bunun için her şeyini verebilecek, muhteşem çello çalan, çok güzel bir kız: Shay Bettencourt (Nikki Reed).


Çektiği fotoğrafların fark edilmesiyle okuldan uzaklaştırılan Jordan başka bir okulda okumaya başlar ve orada fotoğrafını çekmek için tam kriterlerine göre olan güzel Shay ile karşılaşır. Shay, kendisinin çıktığı adamla gizli fotoğraflarını –gerektiğinde şantaj yapabilmek için- çekmesi ve kendisine vermesi karşılığında Jordan’a fotomodellik yapabileceğini söyler.

“Fotoğraflara karşılık fotoğraflar!”


Jordan, Shay’in fotoğraflarını çektikçe ve hayatını dışarıdan bir gözle izledikçe Shay’a aşık olur. Bu tutku, Jordan’ı tahmin bile edemeyeceği olayların içine çeker.

Yönetmenliğini Nicholas DiBella’nun yaptığı “cherry crush”, ülkemizde “kör tutku” ismiyle gösterime girmiş. Bence, “vişne çürüğü” daha doğru ve yerinde bir isim olurdu. Bu film sayesinde, “ruj fetişizmi” diye bir fetişten de haberdar oluyoruz :)


Filmden aklıma takılan sözler ise şunlar:

“Doğal bir zarafetle yaşanan kurgulanmış hayatlar”
“İyi bir fotoğrafçı konuyu yakalar, iyi bir konu da fotoğrafçıyı”
“Bazı şeyler yüksek sesle dile getirilince yok olur!”
“İnsanların kafalarında yaşadığı hayat gerçekte yaşadığı hayattan daha iyidir!”
“Hayat yaptığımız yanlışları düzeltebilmek için ikinci bir şans verir mi?”

Kim bilir ?

IMDB linki için tıklayınız.
Filmin fragmanını izlemek için tıklayınız.

Cumartesi, Ekim 3

Blindness (2008)


2008 yapımı film, aynı yıl Cannes Film Festivali açılışında oynamış. Nobel ödüllü, Portekizli yazar Jose Saramago'nun aynı isimli kitabından uyarlanmış. Brezilya - Japonya - Kanada yapımı.

Brezilyalı Fernando Meirelles tarafından yönetilmiş. Filmi yazar ve yönetmen birlikte izlemişler. Saramago ağlıyor ve film bittiğinde "kitabı yazıp bitirdiğimdeki kadar mutlu oldum" diyor Meirelles'e...

Kitabı okumayanların filmi izledikten sonra kitabını da okuma isteği duyacaklarını söyleyebilirim.

Film için alternatif bir sonu kolayca üretebiliriz: Dünya'daki bütün insanlar kör oluyor ve ya buradan bir çıkış yolu buluyorlar, kör oldukları halde ya da insanlığın sonu geliyor..Çünkü görmeyen gözlerle buğdayı ekmeğe dönüştürmek bile imkansız...

İsmi belli olmayan gayet modern bir şehirde, oyuncuların filmdeki isimleri de belli değil. Aklıma televizyonda izlediğim Oslo'daki Vigeland Parkı gelid. Bronz ve granit 212 çıplak insan heykelini yaratan Gustav Vigeland da aynı sebeple, zamana meydan okumak ve evrensel bir değer elde etmek gayretindeydi herhalde.

Bu tip ipuçları filmin (kitabın) bir felaket filmi değil, liberal sisteme bir uyarı ve eleştiri olduğunu öğrenmemizi sağlıyor. Liberal sistemin insanlığı sona götüreceği de tartışılabillir.

Nedeni belli olmayan bir şekilde insanlar körleşmeye başlıyorlar..Durum, bildiğimiz körlük tanımına uymuyor. Doktorlar gözde herhangi bir anormallik tespit edemiyorlar. Hastalar süt dolu bir havuzda yüzmek gibi tabirini kullanıyorlar. Hastalığın nasıl bulaştığı da belli değil...İlk kör olan adamın temas ettiği kişiden başlayarak hızlıca yayılıyor...Körleri toplumdan tecrit ediyorlar. Toplama kamplarında bir başlarına bırakıyorlar.

Saramago diyor ki; insanlar toplumsal olaylara duyarsızlaşıyor, körleşiyor. Derya içre olup denizi bilmeyen balık gibiler. Gocuklu celep kaldırınca sopasını sürüye katılıveriyorlar. Kendine yabancılaşmış insan, insan değildir.

Evet, film yavaş ilerliyor...Buna rağmen bir yerinde yakalıyor seni ve sonuna kadar merak içinde izleniyor.

Perşembe, Ekim 1

Knowing (2009)

Knowing (Kehanet) 2009 yılında gösterime girmiş. Sürükleyici ve izleyiciyi geren bir tarzı var. Sonuyla da dikkat çekici. En azından klişe bir son değil.

Yönetmen Alex Proyas, 2004 yılında I, Robot'u çekmişti. Robot'u sevdiyseniz, Kehanet de size göre diyebiliriz. Sinemalarda oynayan Suretler isimli filmin de I,Robot'a benzediğini tahmin ediyorum..

Filmin din felsefesi barındırdığını söylemek gerek. Henüz gelmediyseniz, iman'a gelmeniz an meselesi:)

Filmlerin bazı sahnelerinde nefesinizi tutarsınız resmen, tam konsantrasyon izlersiniz. Uçak ve metro sahneleri bu anlamda başarılı. Bir detayı söylemeden edemeyeceğim: Tıkanan yolda polis'in uçağa bakış açısıyla, uçağın geliş açısı arasında çok değil, 90 derece kadar fark var..Belki de yönetmenler böyle atraksiyonlarla dikkat çekmek istiyorlardır. Belli mi olur?

minormax

Pazartesi, Eylül 28

The Hangover (2009)




İçki içip, bir gece önceyi hatırlamamak belki de alkol kullanan herkesin başına gelmiştir. Eve nasıl geri döndüğünü hatırlamazsın mesela..Bir sürü detay. Arkadaşların hele bir de "sen neler yaptın hatırlıyor musun?" dediğinde..Bittiniz o an işte.. Kaçarak uzaklaşmak ya da gerçeklerle yüzleşmek gibi iki yol var.


Hangover bir komedi filmi. Damat ve en iyi 3 arkadaşı bekarlığa veda partisi için Las Vegas'a gidiyorlar..İçlerinden gelin'in kardeşi ayrı bir alem. Bolca salaklık barındıran aykırı bir tip .Sabah kalktıklarında Vegas'ta kaldıkları otel odasında bir sürü acayiplik var. Mesela; banyoda devasa bir kaplan. Dişçi olanın sağlam bir dişi yok ağzında. Damat kayıp.

Film boyunca dün gece ne olduğunu anlamaya çalışırlarken, bir yandan da damadı bulup düğüne yetişme telaşı içindeler. Komik - absürd bir film diyebiliriz.
Sıkça ertesi gün ne oldu sorusunu soruyorsanız kendinize, izlemenizde fayda var..Beterin de beteri varmış diyip rahatlamak için:)
Yazan:minormax
Related Posts with Thumbnails