göçmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
göçmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Eylül 30

Elysium / Yeni Cennet (2013)




2013 yapımı filmde başrollerde Matt Damon,  Jodie Foster ve Sharlto Copley yer alıyor.

Yönetmen ve senaryo yazarı District 9-Bölge 9 ile sinemaseverlerin gönlüne taht kuran Neill Blomkamp. Güney Afrika’da doğmuş, Kanada’da yetişmiş sinemacı filmiyle ilgili şunları söylüyor:

“Aksiyon ve görsel öğeler hoşuma gidiyor. Benim için her şey orada başlıyor. Ama aynı zamanda politikayla da ilgileniyorum; o yüzden dünyayı kurup karakterlere ve öyküye girmeye başladığımda, ilgimi çeken politik fikirler yerini buluyor. Beni ilgilendiren konular büyük ve sosyolojik kavramlar. Bu kavramları insanların gözüne sokarak veya ders vererek anlatmayan filmler yapma fikri hoşuma gidiyor. Bu konuları bir bilimkurguda işlemenin izleyicileri farklı bir bakış açısına yönelteceğini umuyorum..”

District 9’u çok beğenen, sinemada yeni bir çığır açtığını düşünen izleyicinin bloglarda ve forumlarda Elysium’u eleştirdiklerini görüyoruz. Büyük orada bu eleştirilere katılmıyorum. Sinemada izlemenizi tavsiye ederim.

Yunan Mitolojisi’nde Elysium “Cennet” anlamına geliyor. Dünya üzerinde yer alan, tanrıların ve karamanların ölüm sonrası için ayrılmış, mutlu ve refah içinde yaşanacak izole bir yer.

Filmin özeti: 2157 yılında doruğa ulaşan nüfus ve çevre kirliliği, kaynakların tükenmesi sebepleriyle Dünya yaşanmaz bir yer haline gelmiş. Los Angeles dahi bir varoşa dönüşmüş. İşsizlik, yoksulluk ve sefalet had safhada.

Atmosferin hemen dışında uzayda yapay bir yaşam alanı oluşturulmuş. Zenginler müreffeh ve izole yaşamlarını südürebilmek için kurdukları uzay istasyonuna Elysium adını vermişler.

Lüks, havuzlu villalar, neredeyse her evde bulunduğu anlaşılan gelişmiş tıbbi cihazlar, hizmet ve sistemi koruma işlerinde kullanılan robotlar ile insanlar kendi cennetlerini yaratmışlar. Hatta bir nevi ölümsüzlüğü de icat etmişler.

Ne var ki Elysium Dünya ile bağlarını tamamen koparamamış. Üretim için insan gücüne ihtiyaç duymaktalar. Ağır şartlar altında, robot polislerin kontrolünde işçiler çalıştırılmakta.

Matt Damon’ın oynadığı Max karakteri bir işçi ve geçmişte sisteme karşı geldiği için sabıkalı. Robotlar ensesinde. Bir arama sırasında espri yapmaya kalkınca kolunu kırıyorlar. Otoritenin en küçük itaatsizliğe tahammülü yok.

Kırık kolu çocukluk aşkı tarafından alçıya alınan Max bu haliyle çalışmak zorunda. İşten atılırım korkusu ile kendisi ısrar ediyor günlük rutinine devam etmekte.

Dünya’da bir de isyancılar var. Kaçırdıkları uzay gemileri ile Elysium’a ümitleri tükenmiş, ölümü göze almış insanları götürüyorlar. Çoğunlukla yapay cennete varamadan ölüyorlar. Uzay istasyonuna zor bela inebilenler ise hemen tutuklanıyor ve geri gönderiliyor.

Kırık koluyla çalışan Max, üretim şefinin zorlaması ile kapısı arızalanan radyoaktif bölgeye girer. Yoğun radyasyona maruz kalır. 5 günlük ömrü olduğunu söylerler. Verdikleri ilaçlar ancak onu bu süre zarfında biraz daha dinç tutmaya yetecektir. Tek çaresi Elysium’a gidip tedavi olmak. Direnişçilerle temas kurar. Elysium’a gidebilmesi için Max’tan yapmasını talep ettikleri Dünya’nın ve Elysium’un kaderini değiştirebilecek bir hayaldir..

Filmle ilgili kısa notlarım:

-District 9 ile politik bilimkurgu kategorisine görkemli bir başlangıç yapan Blomkamp bu duruşuna ve yoluna devam ediyor.

-Kategorize etmek gerekirse, bana göre “göçmen filmleri” başlığı birinci sırada gelir. Bilimkurgu ve aksiyon daha sonra.

-Elysium bir Holywood filmi olarak derdini anlatırken bir takım kısıtlamalara da maruz kalmış görünüyor. Sistemin kaynakları ile sınırsız bir sistem eleştirisi yapabilmek herhalde mümkün değil.

-Dünya olarak filmde tasvir edilen yer günümüz Mexico City’si, Elysium sahneleri ise Vancouver’da çekilmiş.

-Toplumsal sınıf ayrımı bir bilimkurgu’da ilk kez bu kadar net işleniyor gördüğüm kadarıyla.

-Filmden çıkan ortalama bir seyirci, saniyeler içinde teşhis ve tedavi uygulayan gelişmiş tıbbi cihazların neden Dünya’daki insanların kullanımına da sunulmadığına çokca hayret edecektir. Bunu filmin bir açığı olarak görebilir, görmüştür. Peki, günümüz dünyasında, görmeye dayanadığımız için gözümüzü kapadığımız  gerçeklerden biri olan, sağlık hizmetlerine sadece gelişmiş toplumların ulaşabilmesi nedir? Afrika’daki bazı ülkelerde neden ortalama yaşam 37’dir. Türkiye’de bile gelişmiş tıbbi cihazlar % kaç kapasiteyle çalışmakta?


Salı, Ocak 24

LE HAVRE (2011)


L'argent ne circule qu'au crépuscule
Para ancak alacakaranlıkta dolaşır…


İyi insan olmakla ilgili duygular, 
bizim büyük çaresizliğimiz filminden hatıra kalan sahnelerle zihnimde dönedursunlar… 

kafadengi programındaki kafa dengi abiler, 
tam da güzellik=iyilik=gerçek diyerek sohbeti derinleştirirken…



sevdiklerimden uzakta bu gri Pazar öğleden sonrasını nasıl çekilir kılabilirim derdindeyim.

Belki şehre bir film gelir…?

iyi insanların, basit, organik, şakacı bağlarla yardımlaştığı bir film...

Senaryo, yapım, yönetim : Aki Kaurismäki


- Avrupa sinaması şimdiye kadar, sürekli olarak kötüye giden ekonomik, politik krizden, bunların da ötesinde, hiç çözülmemiş göçmen sorununa evrilen ahlaki krizden, göçmenlerin yabancı ülkelerden gelip Avrupa Birliği sınırları içine girmeye çalışırken genellikle maruz kaldıkları kötü muamelelerden pek söz etmedi.

Benim bu problemin çözümüne dair bir yanıtım yok, fakat yine de konuya (filmim gerçekçi olmasa da) değinmek istedim.

Işte bu amaçla yollara düşmüş Aki Kaurismäki… Italya'dan Hollanda’ya denize kıyısı olan ülkelerdeki limanları tek tek dolaşmış… malum, göçmenler yük gemileri, balıkçı tekneleri veya kayıklarla önce bu ülkelere (Yunanistan, Italya, Ispanya…) ulaşmaya çalışıyorlar.

Bu şekilde araya taraya filmin çekileceği liman şehrine karar veriliyor: Fransa’da Le Havre...
Le Havre limanında bir ülkeden diğerine aktarılmayı bekleyen içleri çeşit çeşit mallarla dolu yığınlarca kutu (konteyner) var. Bazı kutuların içinde ise aç-susuz-havasız bekleşip duran insanlar…


-Fransa’da bizim mottomuz « özgürlük, eşitlik ve kardeşlik »tir
(“Liberté, égalité, fraternité”).
Sanırım bunların içinden sizin filme dahil ettiğiniz « kardeşlik »idi ?

- Kaurismäki: Diğer ikisi zaten her zaman fazla iyimserdi. Fakat kardeşlik, …onu heryerde bulabilirsiniz, Fransa’da bile!

Fransa’daki kardeşlik Marcel Marx'in çevresinde (André Wilms) örülüyor filmde. Çok sevgili karısının, mahalle esnafının sade hayatları çevresinde… Tabii bir de sevimli köpeği Leika var.

Marcel Paris’teki yazarlık macerası başarısızlıkla sonuçlanınca kendini bu liman şehrinin hayata tutunabileceği bir mahallesine atmıştır... Ayakkabı boyayarak, evde bir çorba kaynatacak, akşamları da bir-iki tek atabilecek kadar kazanmaktadır…
Derken bu mahallenin odağına bir çocuk yerleşir.
Aslında Ingiltere’deki annesine ulaşabilmek üzere yola çıkmış ve Le Havre limanında polisle burun buruna geldiğinde kaçmayı başarmış Afrikalı Idrissa.


La Havre’daki kenar mahallelerde de tıpkı bizim toprağımızda olduğu gibi misafirin baş üstünde yeri var…davetsiz bile olsa.


Çürümekte olan insanlığa onurunu geri kazandırma çabası gibi belki, bir masal anlatıyor bize film.

Bugünün şartlarında pek de gerçekçi olmayan…herkesin hatta polis müfettişinin bile vicdanı değerleri olduğu bir masal.
- Kaurismäki: Her zaman masalların adil versiyonlarını tercih ettim, mesela kırmızı başlıklı kızın kurda yem olmadığı… Fakat gerçek hayatta, kurtları bile Wall Street’teki soluk yüzlü adamlara tercih ederim.
Aki Kaurismäki için milliyetler, diller, ülkeler bir sınır oluşturmuyor. O, insan davranışının heryerde aynı olduğunu ta 1990 yılında verdiği röportajlarında da söylemiş, şimdi de aynı çizgide duruyor. 2006 yılında 78. Akademi ödülüne Finlandiya’dan aday gösterildiğinde ABD’nin yabancılar politikasını protesto etmek amacıyla töreni boykot ediyor.
- Film festivalini değil, ABD hükümetini boykot ettim. Havaalanında elimde biletimle beklerken Abbas’ın ülkeye girişine izin verilmediğini duydum. Ve düşündüm ki, eğer ABD hükümeti Iranlı bir film yapımcısını istemiyorsa, Finlandalıyı da istemeyecektir. Ve ben istenmediğim yere gitmem.
Le Havre filminin sinematogrofik referanslarını geçmişte buluyoruz. Yönetmen, Bresson, Becker, Melville, Tati, René Clair, Marcel Carné hepsini bir parça göstermeyi istemiş…hatta kendinden pek fazla birşey katmadığını ifade ediyor [1,2]. Marcel Carné'nin bazı filmleri üzerinde özellikle çalıştığını

- Sinema 1962’de öldü, sanırım ekim ayındaydı.
Böyle konuşan bir yönetmenin günümüzde mi yoksa geçmişte mi geçtiği tam belirli olmayan bir film üretmesi şaşırtıcı değil. Her durumda sorun hep aynı sorun. 
Göçmen sorunu.
-0-
Film bitti.
Bu seferlik iyi bitti…
Erkenden tenhalaşmış meydandan, seri adımlarla uzaklaşırken,
Nedendir bilmiyorum, 
Aki’nin yaptığı işi Murathan Mungan’ın gölge kuşları’na(*) benzettim.
Le Havre’ı izlemek;
Sabırlı ve bilge gölge kuşlarının,

hüzünlü meydandan, zamana hiç aldırmadan süzülüp gitmesi gibiydi.
Kanatlarının meydan yerine ve kalbimize düşen gölgelerini,
HİÇBİR kaba kuvvetin, asla çiğneyip geçemeyeceğini bilmek gibiydi...
Böylece süzüldü, böylece kayboldu ufukta gölge kuşları,
Puslu bir liman şehrine doğru.
...


Hollywood herkesin beynini eritti. Eskiden, bir cinayet olurdu ve bu hikayeyi anlatmak için yeterliydi. Şimdilerde sırf izleyicinin dikkatini çekebilmek için 300bin kişi öldürmeniz gerekiyor.



Not 1: Le Havre’da 1971 yılında kurulmuş bir Fransiz rock grubu da (Little Bob) filmde mini bir konser veriyor.

Not 2: Geniş spektrumdaki müziklerin listesini aşağıdaki linkte bulabilirsiniz:

Not 3: Leike yönetmenin kendi köpeğiymiş ve 5 kuşaktır oyuncu olduğu iddia ediliyor...

Not 4: Aki Kaurismäki sevenler 1990 yılında verdiği şu röportajına bir gözatsın derim


Not 5: Bu arada sevenlerine bir müjde: Fransa’daki Le Havre, yönetmenin başka ülkelerin başka şehirlerinde çekmek istediği bir trilojinin ilk filmiymiş…

Not 6: Göçmen sorunu ile ilgili sinekiyatri sayfalarında gündeme alınan diğer filmler:

Cennet Batıda, Illégal, Lorna'nın Sessizliği, Sonsuzluk ve Birgün, Biutiful

Kaynaklar:


2- http://soundcolourvibration.com/film-reviews/le-havre-from-director-aki-kaurismaki/

(*): Murathan Mungan, "Sairin Romanı", Metis Yayinlari, 2011



Pazar, Aralık 4

Dedemin İnsanları (2011)


Çağan Irmak’ın filmlerini takip etmeye çalışıyorum. Sitede de yer alan “Karanlıktakiler” son izlediğimdi. Prensesin Rüyası’na bir türlü ayağım gitmedi. Okuduklarımdan etkilendim belki.. Belki de sinemada fantastik mavzulara hep mesafeli yaklaştım, ondandır. Dedemin İnsanları ise gösterime girdiği ilk gün izleyecek kadar beni heyecanlandırmıştı.


Senaryonun odağında “mübadele” var. Cumhuriyetimiz’in kurulduğu 1923 yılında Anadolu’da yaşayan Rumlar ile Yunanistan’da yaşayan Türkler göç ettirildi. Bu göçlerin her iki yakada farklı yansımaları vardı. Herşeyden önce o yıllardaki şartlar nedeni ile salgın hastalığa bağlı ölümler oldu. Yaşayanlar acı hatıraları ömür boyu beyinlerinde taşıdılar. Ana topraklarından ayrı yaşamanın travmasını yaşadılar, hiçbir yere ait olamamanın ikilemini belki de yeni nesillere taşıdılar. Ne var ki, Türkiye’de mübadele, pek bilmediğimiz bir konu olarak kaldı.




Mübadele kavramı Girit’ten ataları göçeden bir minyatür sanatçısının, aile geçmişini, tarihini oğluna aktardığı eseriyle birkaç yıl önce dikkatimi çekmişti. Resimdeki geminin ismi yine Gülcemal’di.. Ve bana göre en ilginç ayrıntı geminin etrafında denize bırakılmış, kundağa sarılı bebeklerdi.. Sorup öğrenmiştim, salgın hastalıkla ilgili olduğunu. Minyatürü bulup buraya koymaya çalışacağım.


Göçün nedenleri neydi? Doğdukları yeri terkedenler neler yaşadı ve hissetti. Şimdi torunları neredeler, neler hissediyorlar. Herşeyden önce film bu soruların peşine bizi düşürmesi ve odağındaki konuyla ilgili “ilk” olması nedeniyle önemli. Örneğin İzmir’de Karantina diye bir semt olduğunu yıllardır biliyordum da, isminin nerden geldiğini hiç duymamıştım. Filmde hakikaten şaşırdım. Bu detayı neden bilmiyordum diye.



İki saatten fazla sürmesine rağmen, sürenin nasıl geçtiğini anlamadan, sizi içine çeken, duygulandıran, öfkelendiren, sevindiren bir film. Ne zamandır böyle yoğunlaşarak dünyadan soyutlanarak ekrana kilitlenmemiştim. Sinema atmosferinde izlenmesi tavsiye olunur. Birçok insanla aynı anda ortak duyguları paylaştığını hissetmek iyi bir terapi yöntemi..


Filmi kendi kelimelerimle özetlemeye çalışayım: 1923’ten 1990’lı yıllara kadar uzanan, önemli kısmı 1970’li yıllarda geçen gerçek bir hikayeden yola çıkarak senaryolaştırılmış. Çağan Irmak’ın dedesini, ailesini ve özellikle de çocukluğunu izliyoruz. Başroldeki dede; Mehmet Bey (Çetin Tekindor) Girit göçmenidir. Yunanca’yı unutmamıştır hala. Kızdığı zamanlarda ilginç küfürler eder. Doğduğu toprakları ve evi, mektup gönderemediği için şişe içine notlar yazıp denize bırakacak kadar derin bir duygusallıkla özler. Küçük esnaftır. Kasabada herkesin büyük saygı duyduğu bir adamdır. Sözü sayılır. Yoksula, muhtaca kol kanat gerer. Yoldan geçerken insanlar ayağa kalkar.. Çok güzel giyinir. Aile ve komşularla süren sakin ve mutlu hayatın geçmişle karşı karşıya gelmesi hikayeyi hareketlendirir. Torun Ozan (Durukan Çelikkaya) kendisine ve dedesine gavur denmesine şiddetle karşı çıkar, yalnızlaştırılmaktan korktuğu için mahalledeki çocuklarla beraber diğer göçmenlere kafa tutar, onların evini taşlar.


Mehmet Bey, Ozan’a iyiyle kötüyü, doğruyla yanlışı ayırt etmesi için yoğun çaba göstermesine rağmen oldukça zorlanır. Torunu’na kime benzedin sen? diye çıkışır.. Bu arada ülkenin geçirdiği değişim, darbe aileyi de derinden etkilemektedir. Mehmet Bey’in içinde bulunduğu durumu Can Yücel’in bir Şekspir çevirisi şiiri ile anlatıp özete son noktayı koyalım:


"vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,

değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.

değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,

değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,

değil mi ki ayaklar altında insan onuru,

o kız oğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,

ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,

ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,

değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,

değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,

doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,

değil mi ki kötüler kadı olmuş yemen’e,

vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,

seni yalnız komak var, o koyuyor adama."


Yıl 1988’di. Hatay’dan Bornova’ya taşınmıştık. İlk ve ortaokulu okuduğum semtten ayrılmanın derin bir hüznü kaplamıştı içimi. Her defasında traş olmak için eski evimin yakınındaki berbere gittim. Çocukken iki semt arası iki şehir arası kadar uzak gelirdi. Zaman alırdı. Ona rağmen yola katlanıp, mahallemi ziyaret ettim. Yıllar boyu sokaklarında oynadığım yerleri görmek için çaba harcadım. Otobüsle ana caddeden geçerken sokağımı görmek için baktım. O zamanlar bana gökdelen gibi gelen apartmanların aslında 4 katlı olduğunu fark ettim. Bu anlattığım basit detay filmden çok etkilenmeme neden oldu. Doğduğu yeri terk etmek zorunda kalanların ne hissettiklerini, Mehmet Bey ve onun gibilerin nasıl bir ruh hali içinde olduklarını anlayabildiğimi düşünüyorum..


Oyunculuk olarak Çetin Tekindor sanatının doruklarına çıkıyor. İzlemeniz dileği ile.

Pazartesi, Eylül 19

Biutiful (2010)







Biutiful acı bir film. Herkesin dayanabileceği cinsten değil. İnsanın midesine taş gibi oturuyor. Yaklaşık 2,5 saat sürüyor. Ama günışığı yüzünü neredeyse hiç göstermiyor. Ana tema büyük kent varoşlarındaki elle tutulur hale gelmiş yoksulluk, karanlık dünya, göçmen sorunu, aile dramı. Afrikalı ve Çinli göçmenlerin İspanya'daki durumu da filmin ana eksenlerinden biri.. Benim için önemli noktalar:  Hikayenin gerçekçi, toplumsal bir olaya değiniyor ve iki senaristle beraber yönetmenin kaleminin de kan damlatması..

Alejandro González Iñárritu’yu bundan gayri takip etmek lazım gelir. Amores Perros’ta 3 ayrı hayatın bir trafik kazasında kesişmesi güzel filmin en sıradan, kolaycılığa kaçılmış kısmıydı diye düşünüyorum. Senaryoda yönetmen katkısı olduğu için Biutiful diğerlerinden ayrı bir yere konmalı...



Zaman makinesi hissi veren baba-oğul sahnelerini zekice bir detay olarak görüyorum.. Hislendiren ve heyecan veren bir bölüm idi.



Hayat döngüsü gibi film de dairesel bir rota izliyor.


Michael Haneke gibi Inarritu da belli ki seyirci rahasız etmeyi, beynini tokatlamayı, onu ters köşeye yatırmayı seviyor.. Ters köşe derken; mesela Barcelona’yı hiç böyle görmeyi beklemiyorduk..


En iyi erkek oyuncu ödülünü alan Javier Bardem'i sevenler bayram edecek, tanımayanlar sevecek: Her karede o var.. Ve öyle böyle değil tam ekran, yakın çekim en ince detaylarıyla, yüzünün milimetrekaresini gösterecek şekilde... Inarritu filmi Bardem için yazdığını söylemiş.. Nitekim söylediğini fazlasıyla yapmış görünüyor.. Sinema dergisinden Burçin Yalçın’ın dediği gibi Uxbal’ın karısını oynayan Marambra rolündeki Maricel Alverez de gayet başarılı.. Almodovar’ın umutsuz kadınlarla dolu bir filminden kaçıp gelmiş gibi duruyor J Marambra bişeylerden kaçıyor.. Herşeyden önce kendisinden.. Manik yarısı, depresif öbür yarısından.





Neden beautiful değil de biutiful?: Filmin ismi Uxbal’ın cahilliğini vurgulamak niyetiyle beautiful yerine biutiful yapılmış diye düşünenler olabilir.   Bozulan güzellik diye bir mana taşıyor kanaatindeyim.. Bütün renkler hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler...
Zaten filmde bozuk olmayan pek bişey yok.


Yönetmen film isimlerini sanırım çok tartıyor.. Vurucu – yaratıcı ve zekice isimler seçmek konusunda başarılı. Amores Perros’un da birden farklı anlam taşıdığını duymuştum.. Köpek gibi aşık olmak mesela.


Şairin dediği sanırım çoğunluk için doğrudur: Her mihnet kabulüm, yeter ki eksilmesin günışığı penceremden.. Yaşama sevincini kaybeden insan, herşeyini yitirmiş demektir.. Mal- mülk yalan olur zaten varsa da.. Uxbal’ın karanlık dünyasını sadece çocukları aydınlatıyor. Onların varlığı ile nefes alıyor.



Filmimiz bugüne kadar televizyonda dahi bize gösterilmeyen Barselona’nın arka sokaklarında, varoşlarında geçiyor. Real Barcelona?!
Otobüsle İzmir'e eski garajına inmiştim bir gün.. Hatay semtine doğru yolalan servisin içindeydim. Yeşildere'den geçerken 5-6 yaşlarında bir çocuk annesinin elinden çekiştirmeye başladı.. Hani İzmir Çorum'dan güzeldi? Niye getirdin beni buralara diye huysuzlandı.. Filmde de öyle. Barselona'nın arka sokaklarını gören turistler acaba ziyaret planlarından vazgeçer mi?


Uxbal 4 yaşında oğlan ve 10 yaşında kız olmak üzere iki çocuk babası. Manik-depresif, içkiyi su gibi, sigarayı ucuca ekleerek içen karısından boşanmış, gecekondu – apartmanlardan birinde hayata tutunmaya çalışıyor. Çocuklarına bakabilmek adına tek yapabildiği kirli işler çevirmek: Göçmenlere iş bulmak, onlardan komisyon almak. Annesiz – babasız büyümüş olmanın acısını evlatları da yaşasın istemiyor. Çabalıyor, didiniyor.

Cahil adam elbisesi Uxbal’ın üzerine bir türlü oturmuyor nedense.. Yaptığı ölümcül, ağır cezalık hatalara rağmen seyirci nefret etmek yerine onu sevmeye devam ediyor. Filmden geriye süzülüp kalan tek şey sevginin, sorumluluk(?) duygusunun gücünü hissedebilmek. Bazen Uxbal’ın yerine koyuyorsunuz kendinizi. Onun yerinde olsam ne yapardım? Çok zor bir soru...
Ama daha önemli bir soru: Neden insanlar ülkelerini ölme tehlikesini gözönüne alarak terkediyorlar? Anavatanlarından binlerce kilometre uzakta, ikinci sınıf bile denemeyecek hayatlar sürmeye mahkum oluyorlar? İtilip kakılıyorlar? Belki artık yollarda hedeflediği ülkeye varamadan havasızlıktan, denizde boğularak ölen onlarcası haber bile olmuyor.. Kimsenin ruhu duymuyor…



Büyük insanlık

gemide güverte yolcusu

trende üçüncü mevki

şosede yayan

büyük insanlık…


Ama ümidi var büyük insanlığın

Umutsuz yaşanmıyor

(N.Hikmet)



NOTLAR:

Balkanlar'dan gelen bir arkadaşım, Sırbistan'da da Çinliler olduğunu ve artık 2-3 nesildir orda olduklarından, çekik gözlü Sırp isimli ülke vatandaşları haline geldiklerini söylemişti.


Ölünün küllerini kremotoryumdan alma sahnesi The Big Lebowski’yi hatırlattı..


Filmin fragmanı burada:


Film müziği burada:

Perşembe, Aralık 2

Illégal (2010)



Rus asıllı Tania’nın, oğlu ile beraber Belçika’ya sığınma talebi reddedilmiştir.
Ancak Tania, oğluna güvenli ve mutlu bir gelecek kurma hayali ile ülkeyi terk etmez.
Mafyadan satın aldığı sahte kimlikleri kullanarak Belçika'da kaçak ikamet etmeye başlarlar ve de 8 yıl boyunca yakalanmamayı başarırlar.

Tania kendi ülkesinde fransızca öğretmeni olduğu halde Brüksel’de temizlik isçisi olarak çalışıp hayatını sürdürmekte ve oğlunu okula gönderebilmektedir.
Bir gün korkulan şey başa gelir: Tania yakalanıp, üstelik 14 yaşındaki çocuğundan ayrı, hapishane benzeri bir göçmen-tutuklama merkezine kapatılır…
Hakkındaki resmi soruşturma sonuçlanana kadar bu merkezden dışarı çıkma hakkı yoktur…

Sınırdışı edilme tehdidi ile karşı karşıyadır, fakat diğer pek çoklari gibi O da ne pahasına olursa olsun, ülkedeki konumunu korumaya, ve oğluna kavuşmaya kararlıdır…









Anne Coesens. Belçikalı oyuncu, filmdeki rusça kısımları doğru bir telafuzla konuşabilmek için  5 ay boyunca iki tiyatrocu tarafından çalıştırılmış.




Bir haber programında konuyu tesadüfen izleyip etkilenerek, göçmen sorununa eğilmeye karar veren 1971 doğumlu Belçikalı yönetmen, Olivier Masset-Depasse’in ikinci uzun metrajlı filmi.
Fransa-Belçika-Lüksemburg ortak yapımı.
Süre : 1saat 35 dakika




Mayıs 2010’da Cannes film festivali, Quinzaine Des Realisateurs Bölümünde gösterilmeye hak kazanmış.
Tanıtım filmini buradan izleyebilirsiniz:
 http://www.illegal-lefilm.be/index.php

 
Bence iyi niyetli, samimi bir çalışma. Karikatürleştirme hatasına düşmemiş, oldukça gerçekçi olmayı başarmış…Herşeyden önce bir annenin çocuğuna kavuşma çabası var ve insanı yüreğinden yakalıyor.

Dar açılı, yakın çekimler, kapalı mekanlar, çaresizlik, yağmurlu ve puslu hava (Belçika klasiği), donuk renkler ile… ve konusu itibariyle, doğal olarak iç sıkıntısı yaratan bir film.


Her sene bu ülkeye göçmek için uzun ve yorucu resmi işlemlerle boğuşan -örneğin Emirdağlı- vatandaşlarımıza, toplu seanslar halinde gösterilmesi, kritik adımı atmadan önce son birkez daha düşünmeleri açısından oldukça faydalı olurdu.
-*-

Yönetmen Olivier Masset-Depasse, bir röportajında filmi hakkında şunları ifade ediyor [1] :

Ben Tania’yı değil, fakat insan haklarına saygılı olması beklenen ama hiç de öyle olmayan ülkelerimizdeki,  göçmen-tutuklama merkezlerini illegal görüyorum. Sistemin kendisi illegaldir. Bu merkezlerde tutulan mültecilerin büyük bir çoğunluğu, açlıktan, diktatörlükten, ya da savaştan kaçarak aşırı tehlikeli, ve zor bir yolculuk sonucu bize ulaştığında, biz de onları hapishaneye atarak karşılıyoruz. Onlara adi suçlular gibi davranıyoruz.

Pek çok film bu insanların bize kadar ulaşabilmek için nelere göğüs gerebildiklerini işledi. Ben ise, ülkelerine dönsünler diye, BIZIM onları nelere dayanmak zorunda bıraktığımızı göstermek istedim.

Birgün evime sadece 15 km mesafede, böyle bir tutuklu merkezi olduğunu öğrendiğimde, konu hakkında daha çok şey bilmek istedim. Bir gazeteci ve bir insan hakları yasal danışmanı yardımı ile göçmenler, göçmen yakınları, polis ve gardiyanlarla pekçok görüşme yaptık. Bir tutuklu-merkezine girip incelemeler yapmayı başardık. Ayrıca gerçek bir sınır-dışı edilme operasyonuna tanık olmama izin verildi. Filmde gördüklerimizin tümü gerçek hayatta mutlaka meydana gelmiş şeyler. Ayrıca, polis ve gardiyanların da sistemin kurbanları olduklarını göstermeye çalıştım.


Filmin bir yerinde tutuklu-merkezinin personelinden bir kadın (tüm iyi niyetiyle) şu soruyu soruyor:

- değer mi??  bu kadar pisliğe, sıkıntıya değer mi? ülkene geri dönmen gerçekten bu kadar mı zor?


bu soruya filmde yanıt verilmiyor fakat aşağıdaki paragraflar, açıklamalar yönünde atılmış bir ilk-adım gibi :

" Güney Afrika'da klasik apartheit biterken, dünya ölçüsünde bir apartheit sistemi kurulmuş bulunuyor. Yeryüzünün beyazları, Amerika, Avrupa, Japonya, Avustralya gibi ülkelerin ulusları, yeryüzünün siyahlarını, 'üçüncü dünya' denilen rezervuara hapsediyor [2].


Amerika, çin seddi benzeri yüksek teknolojili duvarlar örüyor Meksika'nın kuzeyine,... benzerini Avrupa başka biçimlerde Asya'nın batısına ve Afrika'nın kuzeyine yapıyor.


[...] Örülen duvarlar, beyazların etrafına değil, siyahların etrafına örülmektedir, ama siyahlar öylesine büyük ve çoktur ki, ilk bakışta bu görülememektedir. Bu rezervuar koskoca bir hapishanedir ve oradan artık kimsenin kaçmasına müsaade edilmemektedir.
Kaçmaya kalkanlar, ya hapishane yapılmış adadan kaçmaya kalkanlar gibi, nehirlerde ve denizlerde boğulmakta, balıklara yem olmakta, dağlarda donmakta ya da duvarlara takılıp kalmaktadır. [...]
Batı uygarlığı, bir yandan globalleşir ve globalleşmeden söz ederken, sermaye, kàrlar ve mallar hiç sınır tanımadan dünyanın her yerine kolaylıkla geçebilirken, iş gücünün ve insanların serbest dolaşımının önüne koyulan ulusal devletin sınırlarının akıl ve insanlık dışılığını gizlemek için, çok kültürlülük ya da etniklik diye yalan uyduruyor. [2]"




Not: Ilgilenenler için aynı temada başka filmler ‘Cennet Batıda’ ve 'Lorna'nın Sessizliği' sinekiyatri sayfalarında tanıtılmıştı.

Yine, sorunun ABD’de yaşanan bir kesiti ‘The Visitor’ isimli filmde oldukça sade ve başarılı bir şekilde işlenmiş. (http://www.imdb.com/title/tt0857191/)

Göçmen sorununun ekonomik ve politik boyutları ile ilgili uzman yorumları aşağıdaki sayfada bulunabilir (fransizca):
http://www.illegal-lefilm.fr/category/paroles-experts

[2]: D. Küçükaydın, Denemeler, Köksüz Yayınlar, sayfa34-35.



Cuma, Ekim 22

Eden is West / Cennet Batida (2009)


Yunan asıllı Fransız yönetmen Costa Gavras’ın 2009’de çektiği son filmi Eden is West adını taşıyor.. 2010 yılında sinemalarda gösterildi, Eylül ayında da Cennet Batı’da ismiyle DVD’si yayınlandı..

Costa Gavras çektiği politik filmlerle tanınıyormuş.. Henüz ilk filmini seyrettim.

Başrolde, Serseri Mayınlar’ın bize tanıştırdığı Riccardo Scamarcio var.. Elias’ı oynuyor.. Film Elias’ın uzun yol hikayesini anlatıyor:

Deniz’in ortasında küçük bir teknede onlarca kişi. Nereli olduklarını anlayamıyoruz ama, Pakistanlı, Filistinli ya da Lübnanlı’lar diye tahmin ediyoruz. Elias içlerinde kolayca ayırt ediliyor. Fazlaca yakışıklı.

Teknede gelen talimat üzerinde pasaportlar, kimlikler yırtılıp denize atılıyor. Az sonra da gemi diyebileceğimiz daha büyük bir deniz taşıtına geçiyorlar.. Bu sefer sayıları yüzlere ulaşıyor.. Belli ki doğudan gelip batıya giden Avrupa’da bir ülkeye iltica etmek isteyen, daha iyi bir yaşam ve iş bulma ümidiyle hayatını riske atmış, geçmişini uzaklarda bırakmış insanlar.


Elias tipiyle olduğu gibi uyanıklığı ve ataklığı ile de diğerlerinden ayrılıyor.. Mesela bir yıl boyunca Fransızca çalışmış. İyi-kötü konuşuyor. Yanındaki adam ise yan gelip yatmış, Elias’a yakınıyor: Nasıl benden çok daha iyi konuşuyorsun?

Gecenin bir vakti gemi kaptanı sahil güvenlik botunun geldiğini dürbünle görür.. Mürettebat anında gemiyi terkeder.. Elias yakalanmamak için üzerindeki elbiselerin bir kısmını çıkarıp denize atlar.. Yüzme bilen birkaç kişi daha peşinden gider.. Ama çoğunluk mülteci gemidedir, yakalanır..

Ertesi sabah kıyıya, kumsala baygın bir şekilde don gömlek kıyafeti ile vurmuştur. Uyandığında kulağına gelen sesler bir tatil beldesinde olduğunu düşündürtüyor. Nitekim tesadüf bu ya, büyükçe bir turistik tatil köyüne düşmüştür.. Hem de çıplaklar kampı olan bir yer.

Kıyafet konusunun sorun olmaması ne kadar iyi diye düşünüyoruz.. Üzerindeki iki parça örtüyü çıkarıp direkt ortama uyum sağlıyor bizimkisi. Hatta çıplak halde denizin içinde voleybol oynayan kadınlardan davet bile alıyor.. İki dakika geçmeden..

Şimdi buraya kadar olan bölümü özetleyelim: Çünkü filmin başlangıç bölümü ismini açıklamak için yeterli.. Çok film izledim, film bitti, bu filmin ismi niye buydu diyip bulamadık.. Ama Eden is West öyle değil. Sırrını çabuk veriyor: Elias doğudan gelmiş. Batı’ya Avrupa’ya kaçak olarak gitmekte.. Cennet diye düşündüğü yere ulaşmak istiyor ve gerçekten denizden karaya çıktığı yer Eden isimli bir tatil köyü ve cennet ismiyle kendini nitelendiren bir yer.. Çıplak turistler var. Yediğin önünde yemediğin arkanda şeklinde bir bolluk ve lüks .. vs.. Komik bir metafor olmalı bütün bunlar.

Elias’ın düştüğü Cennet’te büyük yol macerası başlıyor.. Çıplaklar kampı kendini pek de rahat hissedeceği bir yer olmadığı için hemen üzerine bi elbise buluyor. Personelin elbisesini çalıyor.. Üzerinde Eden Club yazdığı için otel personeli ve misafirler kendisinden bi sürü iş yapmasını istiyor.. Bir süre yakalanmamak adına kendisine ne işe veriliyorsa yapıyor. Hatta bir turistin tuvalet temizliği talebini bile geri çeviremiyor.. Ağzına kadar pislikle dolu klozete kolunu sokuyor.

Bütün bunlar olurken tatil köyüne kaçak göçmenlerin ulaşmış olabileceğini düşünen görevliler her yeri arıyorlar.. Aramaya katılan otelin erkek müdürü kuytu bir köşede sıkıştırdığı Elias’ı dudaklarından öper, taciz eder. Onun bir kaçak olabileceğinden şimdilik hiç şüphelenmez.


Ertesi gün gemiden atlayıp boğulan iki mülteci bulunur kumsalda.. Bu sırada turistin biri cep telefonuyla canlı yayın yapmaktadır arkadaşına.. Şu anda bunlar oluyor diye heyecanla, soğukkanlılıkla cesetlerin görüntülerini çekiyor.

Elias bir ara yakın arkadaşının da yakalanışına tanık olur ama hiçbirşey yapamaz.. Eli kolu bağlıdır.

Alman kadın turist bizim adamdan otel personeli olarak yardım alırken, odada bir elektrik oluşur.. Elias’ı sahiplenir. Ondan faydalanır.. Kısa süre içinde uzun süre birarada olamayacaklarını ikisi de anlar.. Yolların ayrılması gerekmektedir. Halbuki Elias, Hamburg’a birlikte gidelim dense, dünden razıdır.

Filmin kritik yerlerinden birisi otelde gösteri yapmaya gelen sihirbaz ile Elias’ın tanışmasıdır.. Elias’a bir gecelik performansında iki küçük rol verir.. İşleri bittiğinde kartvizitini uzatır.. “Paris’e gelirsen beni gör” der..

Elias’ın artık bir hedefi vardır.. Paris’e gitmek.. Otelden ayrılmak zorunda kaldığında belki binlerce kilometre sürecek yola koyulur Alman kadından gizlice aldığı paralarla.. Daha dakika bir yolda üçkağıtçının tekine kaptırır parasını.. Böyle yol boyunca bir sürü erkek – kadın Elias’ı kandırır ya da ondan faydalanır.. Alman kamyon şoförleri, Yunanlı zengin ve agresif çift, Rum bir kadın... Bir dolu komik ve heyecanlı macera geçer başından.. En son Paris’e ulaşır.. Sihirbazı zor bela bulur.. Sihirbaz onu tanımaz: Sen kimsin der? Bizimki, “Paris’e gelirsen beni gör demiştin? Gelen cevap doğru ama kahredicidir: “Bravo, ikisini de başardın.. Geldin ve beni gördün”... Elias’a bir sihirli değnek verir ve çekip gider arabasıyla.. Elias’ın değneği bir işe yarayacak mı? Filmi izleyince görürsünüzJ

Gavras’ın kaçak göçmen sorununa diğer filmlerden farklı bir bakış getirdiği kesin.. Bence mizah dramatik, acıklı konularda bile etkili bir anlatım sanatı.. Sonuçta bana göre yönetmen meramını fazlasıyla anlatmış: Avrupalılar bir yandan nefret ederken göçmenlerden bir yandan da onların etinden ve sütünden olabildiğine faydalanıyorlar. Göçmenler ise daha iyi bir hayat ümidiyle düştükleri yolda büyük oranda hayal kırıklığına uğruyorlar.. Yönetmenin kendisi de Fransa’ya vakti zamanında göç etmiş...

Elias’ın nereye gideceğini ve ne yapacağını bilmemesi ilginç bir durum.. Otelde karşılaştığı sihirbazın bir sözü nedeni ile Paris’e gitmek için elinden gelen herşeyi yapması ilginç.

Birçok sahnede, arka planda film çekimi yapıldığını gözümüze sokan dev mikrofonların, film ekibinin ne işe yaradığını henüz anlayabilmiş değilim..

Modernleşen hayatın insanları yalnızlaştırdığına dair izler de görüyoruz filmde.. Kadın cep telefonu ile konuşuyor çok meşgul.. Sürdüğü bebek arabasındaki çocuğunun önünde ise bir dvd player... Çizgi film izliyor.. O da kendi dünyasında.

Filmin biçok sahnesinin çekildiği yer bir Yunan adası.. Ama filmde bahsi geçmiyor bu mekanın..

Benim için en komik sahnelerden biri, Elias tuvaletten çıkarken para vermeye niyetinin olmadığını anlayan görevli kadın, para dolu tabağı uzatır.. Elias bozuklukları almaya çalışır.. Sonra kovalanır.. Bi diğer sahnede de kendine ceket beğenir lokantanın askılığından.. Dolaşırken yolda, müzisyenlerden biri farkeder, kendi ceketi olduğunu.. Kovalamaca başlar. Biraz Charlie Chaplin kokan sahneler tabi..

Cennet Batıda, Im Juli’yi anımsattı.. Yol hikayesi olması bakımından.. 150 dakika sürmesine rağmen oldukça akıcı, kolay izlenebilen, eğlenceli bir film.. İyisiyle ve kötüsüyle hayatın yaşamaya değer olduğunu da söylüyor.. Amelie gibi, “kendini iyi hisset” film kategorisine de sokabiliriz.

Cumartesi, Ekim 2

Le Silence De Lorna / Lorna's Silence / Lorna'nın Sessizliği (2008)


Lorna, kendisi gibi Arnavut sevgilisiyle evlenip Belçika'da yaşama ve bir cafe açma hayalleri olan genç bir kız. Hayalleri, gerçekleştirilmesi zor bir hedef onun için. Öncelikle Belçika vatandaşı olması gerek. Göçmen olmasını ve oturma belgesini almasını kolaylaştıracak bir yeteneği, eğitimi ya da mesleği yok. Bunu başarabilmek için yapabileceği tek şey sahte bir evlilik...




Bu konuda Fabio adında taksicilik yapan bir adam ve çetesiyle bir işbirliği yapan Lorna, Claudy adında Belçika vatandaşı bir eroinman ile düzmece bir evlilik yaşamaktadır. Claudy'ye para vererek gerçekleştirdiği bu evlilik ile Lorna'nın planı, Belçika vatandaşlığını aldıktan bir müddet sonra anlaşmalı bir şekilde boşanmak ve kendisi gibi Belçika vatandaşlığına geçmek isteyen Rus bir mafya babasıyla -bu sefer kendisi- para için evlenmektir. Bu sayede sevgilisi Sokol ile hep hayal ettikleri cafe için para biriktirebileceklerdir. Sokol'da bu konuda boş durmamakta ve kısa zamanda bol para getirecek tehlikeli işlere bulaşmaktadır (Almanya'da, nükleer bir reaktörde deneysel olarak bir müddet vakit geçirmek gibi...).




Fakat Lorna'nın bu anlaşmayı yaparken bilmediği bir şey vardır. Rus mafya lideriyle evlenebilmesi için ilk kocası Claudy'nin ölmesi gerekmektedir.

Lorna hayallerine bu kadar yaklaşmışken bu korkunç plana sadık kalabilecek midir?


Sessizliğini koruyabilecek midir?

Kendisine gün geçtikçe bağlanan, eroin bağımlılığından kurtulmak için parası dahil her şeyini güvenip kendisine emanet eden Claudy'ye sırtını çevirebilecek midir?



Lorna'nın iş yaptığı çetenin patronu Fabio'nun kesin kuralları vardır, hiçbir şeyi riske etmek istemez. Claudy'nin aşırı doz alarak ölmesini sağlayacaktır. Onun için "her keş günün birinde tekrar başlayacaktır" ve bu yolda aşırı dozdan ölmesi doğaldır...

Sessiz bir kabulleniş içindeki Lorna vicdanı ile baş başa kalarak Claudy için yapamadıklarını, içinde büyüttüğü hayali Claudy için yapmakta kararlıdır.



Kimilerine nefes almak kadar kolay olan ihanet, bazı hümanist bedenlerde aklı yitirten kabullenilemez bir acıya dönüşecektir.

Doğal tavırları ve yeteneğiyle Lorna karakterine hayat veren Arnavut oyuncu Arta Dobroshi'ye Claudy rolüyle Jeremie Renier eşlik ediyor.

Filmin hem yönetmenliğini hem de senaristliğini üstlenen Dardenne Kardeşler, Avrupa ülkelerinde vatandaşlık ve oturma / çalışma hakkı almaya çalışan binlerce insanın dramını ve çaresizlikten başvurdukları yolları gözler önüne serdiği bu filmiyle 2008 Cannes Film Festivali'nde "en iyi senaryo" ödülünü almışlar.



Jean-Pierre & Luc DARDENNE

IMDB linki için tıklayınız
Fragmanı izlemek için tıklayınız

Related Posts with Thumbnails