felaket etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
felaket etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Kasım 16

2012 / (2009)


Felaket filmlerinin ünlü yönetmeni Roland Emmerich tarafından yönetilen 2012 filmi konusunu yüzyıllar önce yapılmış olan birtakım inanış ve kehanetlerden alıyor. Maya Medeniyeti’nin çok ileri bir medeniyet olduğu ve astronomide iyi oldukları, birçok gezegenin ve yıldızın daha o tarihlerde farkında oldukları bir gerçek. Maya takvimine göre yıllar 2012 de son buluyor. Nibiru adlı bir gezegenin varlığı (Maya tanrısı Marduk adıyla da bilinir), bu gezegenin Dünya dan 3 kat büyük olduğu ve yörüngesinin Dünya ile çakışacağı ve bu da bilinen yaşamın son bulacağı kehaneti günümüzde dahi konuşulan bir konu. Hatta “Gezegen X” olarak da varolduğu rivayet edilen bu gezegenin Amerika Ulusal Uzay Araştırma Merkezi NASA tarafından bilindiği ancak insanlıktan gizlendiği de konuyla ilgili komplo teorileri arasında yer almakta ve güncelliğini korumakta. Ünlü kahin Nostradamus’un da 2012 yılından sonrası için bir kehanette bulunmaması bu tarihe bir gizem katıyor.

Bu kısa bilgileri verdikten sonra film hakkında konuşalım. Emmerich, Dünya’nın maruz kaldığı doğal felaketler diye sinema tarihinde bir alt başlık yaratmış gibi. Daha önceki filmlerinden biri olan “yarından sonraki gün”de (“the day after tomorrow” ) de olduğu gibi insanoğlunu bekleyen ve Dünya üzerindeki yaşamın şeklini değiştirecek olayları ele almış.

Film günümüzle başlıyor ve 2009 yılında yapılan astrofizik araştırmalarına bizi götürüyor. Hindistan’da yerin 3.5 km altındaki bir madende varolan 2 km derinliğindeki bir kuyu içerisinde nötronium elementleri güneş patlamaları sonucu aşırı çoğalıyor ve sıvılaşmaya başlayarak yerkabuğu için tehdit oluşturuyor. Bu da kendini orta ve büyük şiddette depremler olarak belli ediyor. Başlangıçta sıradan depremler olarak değerlendirilen bu hareketlenme halk içinde panik yaratırken büyük devletlerin lider kademeleri aralarında yaptıkları gizli toplantılarla acil eylem planları oluşturuyorlar.


Yerin bir kağıt gibi yırtılması, gökdelenlerin devrilerek yıkılması, her gün kullanılan yolların yüzlerce metrelik yarıklara dönüşmesi, yerin metrelerce altında giden bir metronun bir anda bir uçakla burun buruna gelmesi, insanların şaşkınlığı ve çaresizliği hem görsel bir şölen şeklinde sunuluyor hem de izleyiciyi koltuklarını adeta çiviliyor. Film bu anlamda çok başarılı, izlediğiniz her şeyin bir bilgisayar programı marifetiyle yaratılmış görüntüler olduğunu bilmenize rağmen kesin bir gerçeklik hissi uyandırıyor.


Her ne kadar bir felaket filmi izliyor olsak da, Dünya gün be gün sona yaklaşırken ailesini kurtarmaya ve eski eşini tekrar kazanmaya çalışan bir adamın da hikayesi var. Liderlerin ve bir grup üst sınıfın tüm insanlık adına karar vermesi ve insanlığı kendi kaderine terk etmesi insanca değil gibi görünürken onların bunu insanoğlunun varlığını gelecekte de sürdürebilmesi için yapması düşündürücü çelişkilerdi.


Her felaket filminde olduğu üzere birtakım klişeler de filmimizde var, beklediğiniz halde gerçekleşmeyen klişeler de... Olayların cereyan ettiği ana ülke her zamanki gibi Amerika Birleşik Devletleri. Başkan ve adamları yine tüm insanoğlu için çaba sarf ediyor. Çin, bu filmde Hollywood tarafından resmen tanınmış bir süper güç olmuş. Felaket sahneleri sırasında yerde yuvarlanan dev bir “donut”da ilginç bir şekilde klişe olmuş. Bu sefer Özgürlük Heykeli’ni başına bir iş gelirken, dev dalgaların altında kalırken görmüyoruz. Zamana karşı bir yarış varken, koskoca uçaklar bir karış farkla gökdelenler arasından sıyrılıyorken, geri sayım çalışırken her anın önemi varken, insanlık adına atılan tiratlar ve uzun öpüşme sahneleri için her zaman vaktin bulunması da sanırım bir klişe. Filmin illaki bir yerinden görünen Amerikan Bayrağı da yine olmazsa olmazlardan.

“Peki bu nasıl oldu” diyebileceğimiz film ayrıntıları bu filmde de bolca var:
- Dünyanın manyetik ve fiziksel kutupları çok büyük yer değiştirmeler yaparken nasıl oluyor da yer konumlayıcılar çalışabiliyor ve büyük bir kesinlikle veriler aktarabiliyor?
- Felaketleri zincirleme reaksiyonlar şeklinde tetikleyen güneş patlamaları nasıl felaketin sonrasında daha ilk ayında dünyayı yaşanabilir sütliman bir yer haline terk ediyor? Kozmik evrende 1 ay çok kısa bir an değil mi?
- Kontrollü yapılan ve daha önce defalarca tekrarlanan bir işin simülasyonu yapılırken bile geri sayımlarda saniyelik şaşırmalar olabiliyorken insanlığın başına ilk kez gelen bir felaketin oluşu için geri sayım nasıl oluyor da saniyesi saniyesine tutabiliyor?
- Himalayaların tepesine kadar ulaşan azgın sular nasıl oluyor da başka anakaraları mesela Afrika’yı şeklen hiç bozmayabiliyor?
- Yer altında oluşan bu nükleer reaksiyon nasıl oluyor da dünyayı yörüngesinden çıkaracak bir patlamaya yol açmıyor ya da insanlık radyoaktif olarak nasıl etkilenmeden kalabiliyor?

Belki bu soruların bir kısmının yanıtı vardır, ama sormadan edilemeyecek sorular bence bunlar. Her ne olursa olsun, bu film, izleyicileri dünyadaki yaşam, kıyamet senaryoları, kehanetler, eski medeniyetler, astronomi gibi konularda daha çok bilgi sahibi olmaya itecek gibi. Bu ve buna benzer filmlerin; insanlığı benzer yaşanması olası senaryolar için hazırlamak amaçlı hükümetler tarafından finanse edilerek kurgulatıldığını düşünenler de pek azınlıkta değil gibi.

Ne dersiniz? Bu yaşlı gezegenin sonu geldi mi?

Kaynaklar:
Resmi web sitesi : http://www.whowillsurvive2012.com/
Trailer / Teaser : http://teaser-trailer.com/2008/11/2012-movie-trailer.html
IMDB linki : http://www.imdb.com/title/tt1190080/

Cumartesi, Ekim 3

Blindness (2008)


2008 yapımı film, aynı yıl Cannes Film Festivali açılışında oynamış. Nobel ödüllü, Portekizli yazar Jose Saramago'nun aynı isimli kitabından uyarlanmış. Brezilya - Japonya - Kanada yapımı.

Brezilyalı Fernando Meirelles tarafından yönetilmiş. Filmi yazar ve yönetmen birlikte izlemişler. Saramago ağlıyor ve film bittiğinde "kitabı yazıp bitirdiğimdeki kadar mutlu oldum" diyor Meirelles'e...

Kitabı okumayanların filmi izledikten sonra kitabını da okuma isteği duyacaklarını söyleyebilirim.

Film için alternatif bir sonu kolayca üretebiliriz: Dünya'daki bütün insanlar kör oluyor ve ya buradan bir çıkış yolu buluyorlar, kör oldukları halde ya da insanlığın sonu geliyor..Çünkü görmeyen gözlerle buğdayı ekmeğe dönüştürmek bile imkansız...

İsmi belli olmayan gayet modern bir şehirde, oyuncuların filmdeki isimleri de belli değil. Aklıma televizyonda izlediğim Oslo'daki Vigeland Parkı gelid. Bronz ve granit 212 çıplak insan heykelini yaratan Gustav Vigeland da aynı sebeple, zamana meydan okumak ve evrensel bir değer elde etmek gayretindeydi herhalde.

Bu tip ipuçları filmin (kitabın) bir felaket filmi değil, liberal sisteme bir uyarı ve eleştiri olduğunu öğrenmemizi sağlıyor. Liberal sistemin insanlığı sona götüreceği de tartışılabillir.

Nedeni belli olmayan bir şekilde insanlar körleşmeye başlıyorlar..Durum, bildiğimiz körlük tanımına uymuyor. Doktorlar gözde herhangi bir anormallik tespit edemiyorlar. Hastalar süt dolu bir havuzda yüzmek gibi tabirini kullanıyorlar. Hastalığın nasıl bulaştığı da belli değil...İlk kör olan adamın temas ettiği kişiden başlayarak hızlıca yayılıyor...Körleri toplumdan tecrit ediyorlar. Toplama kamplarında bir başlarına bırakıyorlar.

Saramago diyor ki; insanlar toplumsal olaylara duyarsızlaşıyor, körleşiyor. Derya içre olup denizi bilmeyen balık gibiler. Gocuklu celep kaldırınca sopasını sürüye katılıveriyorlar. Kendine yabancılaşmış insan, insan değildir.

Evet, film yavaş ilerliyor...Buna rağmen bir yerinde yakalıyor seni ve sonuna kadar merak içinde izleniyor.

Related Posts with Thumbnails