dram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Mayıs 29

The Color of Paradise / Rang-e Khoda / Cennet’in Rengi (1999)





Sinekiyatri’de yerini alan Cennet’in Çocukları’ndan sonra yeni izlediğim 1999 yapımı The Color of Paradise / Rang-e Khoda / Cennet’in Rengi; ayrı bi dokunaklı geldi bana… Ajitasyona kaçmadan, seyirciyi mendil masrafına sokmadan anlatıyor çok dramatik, iç burkan bir hikayeyi.. Yönetmen Majid Majidi bana göre izleyiciyi iç dünya ve vicdan muhasebesi yapmaya  davet ediyor..

Muhammed rolündeki amatör oyuncu Mohsen Ramezani’yi ve baba rolündeki Hossein Mahjoub’u çok beğendiğimi söyleyeyim.. Ayrıca filmin geneliyle birlikte bazı görüntüler ayrı muhteşem: Kız isteme faslında arka fonda turuncu perde bulunan sahne ile hastalanan nineyi çektikleri arkada köy odası detayları ve gaz lambası olan kareler favorim..

Bir de beni çok vuran sahneleri sıralayayım:

*Babası Muhammed’i uzaktan sevgi kırıntısı içermeyen gözlerle bir süre süzer.. Müdür’ün odasına yönelir.

*Baba, gelin adayının evinde Muhammed’den bahsetmez: İki kızı olduğunu söyler.

*Kör marangoz Muhammed’in ağladığını eline düşen damladan anlar...

*Nine oğluna, “ben senin için endişeleniyorum, onun (Muhammed) için değil” der.. Adam suratına tokat yemiş gibi, biz seyirciyle birlikte sarsılır..

Cennet’in Rengi’ni izlememle birlikte Mohsen Namjoo ve şarkısı Ey Sareban ile tanıştım.. Üç günde 100 kez dinledim desem az olur..

Filmi çok detay vermeden özetlemeye çalışayım: Açılış sahnesinde karanlık bir ekran ve sesler.. Yönetmen seyirciye Muhammed’i anlamaya ısındırıyor.. Köyde körler okulu olmadığı için Muhammed Tahran’da yatılı bir okuldadır.. Dersler bitmiş ve öğrencilerin velileri okuldan çocuklarını almaya gelmişler. Bir tek Muhammed kalır. Boynu bükük şekilde. beklerken bir yavru kuşun yuvasından yere düştüğünü seslerden anlar. Kuşun annesi telaşlıdır. El yordamı ile yavruyu bulur, yerden yuvasına binbir güçlükle çıkarır..

Babası sonunda gelir. Muhammed’i uzaktan süzer.. Okul müdürünün yanına çıkar. Ben karımı kaybettim yıllar önce.. Fakir bir adamım.. Muhammed’e bakamam. Burada kalsın.. Öğretmenler kabul etmezler.

Çaresiz; Muhammed’le birlikte köye doğru yola koyulurlar. Otobüste camdan kollarını çıkaran Muhammed rüzgarı tutmak ister. Geçtikleri yolun kenarında neler olduğunu sorar babasına... Anlarız ki, doğaya – hayata gören gözlerden daha meraklı küçük Muhammed..


Köyde iki kız kardeşi ve ninesi ile hasret giderir.. Çoşkulu ve sevimli; umut dolu bir sahnedir köye ulaştıkları an ve hemen sonrası..

Muhammed doğadaki her şeye dokunarak, sesleri dinleyerek kendince yorumlar, körler alfabesine çevirir..

Babası evlenmek istemektedir. Bir gelin adayı var. Nişanlısı ölmüş, ailesi bir an önce evlendirmek istiyor. Kızı istemeye gider.. Traş olur dere kenarında, duyduğu garip sesler ve kırılan ve suya atılan ayna habercisidir bişeylerin..

Babası Muhammed’i yeni hayat düzeninde bir ayakbağı olarak görmektedir. Nine karşı çıkar:


Onun için kaygılıyım, bir sanat erbabının yanına verirsem geleceği kurtulur diyen oğluna, “Muhammed için mi, kendin için mi kaygılısın? der…

Karşı çıkmalara aldırmaz: Onu kör bir marangoza çırak olarak verir.. Muhammed, babası gittikten sonra ustasıyla konuşurken gözyaşlarına boğulur:  Filmin en çok akılda kalan repliği bu sahnededir…:

Öğretmenimiz, Allah'ın bizleri diğer kullarından daha çok sevdiğini söylüyor ama, ben de diyorum ki, madem öyle, bizi kör yaratmazdı. ki böylece O'nu görebilelim.

Öğretmenimiz dedi ki,
"Allah görünmezdir."
"O her yerdedir.
O'nu hissedebilirsin."
"O'nu parmağının uçlarını
kullanarak görebilirsin."

Allah'ı bulana kadar ellerimle her yere dokunacağım. Ve bulduğumda da, kalbimin
bütün sırları dahil, her şeyi anlatacağım.

Ninesi Muhammed’i kurtarmaya kararlıdır.. Zorlu bir yolculuğa koyulur.. Tıpkı Muhammed’in yavru kuşu kurtardığı gibi, sığ suda ölmek üzere olan bir balığı eliyle tutar, göle bırakır.. Oğlu peşine düşer ninenin.. Bulur yolda onu: Eve geri götürür. Muhammed’i geri getirmemi ister misin diye sorar annesine.. “Ben Muhammed için değil, senin için endişeliyim” cevabını alır..

Yaşlı ve bilge kadının endişeleri boşa değildir.. Filmin devam eden sahneleri finale eşlik eder.. Bizi oturduğumuz yere bir süre çiviler.

Şimdi bütün bu bilgiler ışığında hikayenin aslında kimi anlattığına dair bir yorum getirmeye, yazıyı bağlamaya çalışalım.. Muhammed ve ninesinin aydınlık tarafta olduğuna şüphemiz yok. Karanlık tarafta ise baba karakteri var.. Kendi hayatına, mutluluğuna odaklanarak oğlu Muhammed’i hayatından çıkarmaya çalışan bencil adam, belki de günlük yaşamın koşturması içinde insanlığına yabancılaşan geniş kitleleri, bizleri temsil ediyor.. Seyirciye kalan ise Haneke filmlerinde olduğu gibi aklında ve kalbinde macerasına devam eden, süzülüp gelen damıtık bir hikaye… Rang-e Khoda; Muhammed’i değil, babasını anlatıyor...


Cumartesi, Mart 30

Amour / Aşk (2012)





… film ekranda izlenip tüketilen bir şey olmaktan çıkar ve aklımızda, kalbimizde hatta içimizde serüvenine devam eder. (M.Haneke)

Sinekiyatri’de yer alan Haneke’nin Cache’iyle ve Funny Games’le en önemli benzerliği sadece başrol karakterleri: Anne ve George Laurent isimleri değildir elbette.. Benzer bir aile, orta-üst sınıf entelektüel bir yaşam. Yine eve dışarıdan bir saldırı  sözkonusu. Amour’da diğerlerinden farklı olarak çiftin korunaklı dünyasını tehdit eden soyut bir çift düşman vardır: Zaman ve ölüm.



Oyunculuklar en üst düzeyde.. Anne Laurent rolündeki Emmanuelle Riva’yı çok başarılı buldum. George’u oynayan Jean-Louis Trintignant da kusursuz. Filmdeki gerçekçiliği zirveye taşıyan başta yönetmen, başroller ve kamera çekimleri..

“Konu aşk mı yoksa değil mi?” tartışması sinemaseverler arasında hiç bitmeyecek. Amour’u: Hayat, aşk, yaşlılık, hastalık ve ölüm duygusu üzerine bir başyapıt diye özetlemek şimdilik yeterli. İMDB’de her yaş ve cinsiyet grubundaki seyirciden 8 ve üzerinde yüksek bir değerlendirme notu aldığını görüyoruz.




Korku filmlerine taş çıkaran 4-5 sahne olduğunu unutmadan not düşeyim..  Bu türün tutkunu ve artık rutine binen yapımlardan sıkılmış izleyicinin ilgisini çekecektir.

Haneke filmlerini izlemek ortalama bir seyirci için pek kolay değil. Rahatsız edici, şaşırtıcı, izleyiciyi şok eden bir tarzı olduğu kesin. Bireyin ve toplumun kendisine sormaya çekindiği sorularla sizi bir anda yüzleştirir. Öylece kalakalırsın. Ben olsam ne yapardım? Şimdi bu da nereden çıktı? Ee sonra ne oldu? ve benzeri sorularla birlikte filmin sahneleri kafanızda dönüp durmaya başlar.

İlgimi çekti: “Kes kis pas? / Kes kise pase?” kelimesini özellikle George’un ağzından sıklıkla duyarız Amour’da.. Ne oluyor? Ne oldu? Hayatımızda bir şeyler ters gittiğinde çokça sorular sormaya başlar, ne olduğunu anlamaya çalışırız.. Bir çaresizlik ve tehdit algısı barındırır bu tip sorular.. Korunaklı kalemizde kendi yarattığımız dünyanın kontrolden-hayal ettiğimiz rotadan çıktığına dair işarettir..



Film, açılış sahnesinde bugünü gösterip flashback’le o sahneye nasıl geldiğimizi bize iki saat boyunca anlatıyor. Durgun, sabit kamera.. Röportaj ekranı hissi veren koltuklar – ikili diyalog.. Bunun yanı sıra baştan sona kalp hızı ritminde devam eden tempoya rağmen ilginin ekranda kalabilmesini sağlamak gerçekten çok önemsediğim bir yetenek. İzlerken; Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filminin akış hızı ve fotografik görselliği gözümün önüne geldi.. Nitekim Haneke; yıllardır süregelen Robert Bresson hayranlığı ile birlikte son dönemde Çehov’a meyil verdiğinden bahsediyor. NBC’nin Çehov takipçisi olduğunu hatırlatayım.

Amour’da müzik olarak La Pianiste’de olduğu gibi Schubert’i dinleriz..  Çektiği filmlerde hemen hemen hiç müzik kullanmamasını, diğer yönetmenleri kastederek: “…bir sahne iyi işlemediğinde müzikle destekleyerek yapay duygu ya da gerilim yaratmaya çalışırlar.” sözüyle açıklar.


Çok dar bir alanda çekilmiş ve sinema tarihine geçmiş belki de akla hemen gelen on tane film sayılabilir. Buried (Toprak Altında) fazla tanınmış bir film olmasa da “dar alan” çıtasını en üste koymuş: Tabut içinde geçen enteresan bir yapım.. Kategorinin en tanınmışı ise Reservoir Dogs (Rezervuar Köpekleri) olmalı.. Yine Sinekiyatri’de yer alan dar mekan filmi: 127 Saat seyircinin filmle bağlantısını koparmamayı başaran önemli bir eser..

Gelelim filmimize:

Apartman görevlisinin ihbarı üzerine gelen itfaiye ve polis evin kapısını kırarak açar. Odadan müthiş bir koku yayılmaktadır. Kilitli olan kapıyı açınca trajik ve merak uyandıran bir sahne ile karşılaşırlar. Flashback’le buraya nasıl geldiğimizi izlemeye başlarız.

Anne Laurent  ve George Laurent 80’li yaşlarda evli bir çift. Müzik öğretmenliğinden emekli olmuşlar. Konserde görürüz onları. Anne’in yetiştirdiği bir öğrenciyi dinlemeye gelmişler. Otobüsle eve dönerler. Kapı zorlanmıştır. Birileri eve girmek istemiştir. Ürperirler.

Anne bir gün kahvaltı masasında donup kalır. George ne olduğunu anlayamaz bir süre. Doktor kontrolünden sonra ortaya çıkar:  Kadının sağ yanına felç inmiştir. Ameliyat olur. Başarısız geçen operasyondan sonra Anne George’a “Söz ver!! Beni bir daha hastaneye götürmeyeceksin” der.

Film ilerledikçe özellikle George zihinsel bir değişim içindedir.. Anne ise daha çok fiziksel bir başkalaşım geçirir gözümüzün önünde.

İki kişiden oluşan ve apartman dairesinde kurulu dünyalarına hastabakıcılar, yardımcılar, kızları, öğrencileri ve hatta güvercinleri çeşitli sebeplerle ziyarete gelse de, aslında kimseyi istemezler.. Aralarında konuşulmamış ama birlikte sergiledikleri bir tavırdır.. Geçmişteki güzel günleri hatırlatacak ya da bugünü sorgulayan birine tahammül etmeleri mümkün değildir.

Tekerlekli sandalye ve kocasının yardımına bağlı bir hayat sürmek zorunda kalan Anne, bu durumla başa çıkmaya çalışırken birkaç defa pes eder. George’un kuvvetli desteği ile ayakta kalır bir süre daha. Ama sonrasında durum artık insanın baş edebileceği sınırları aşar. Anne ve George geri dönülmesi mümkün olmayan bir limandan ayrılmışlardır artık.. Yönetmen yine bizi, filmin sonunda, bir düzine soru ile baş başa bırakır.

Amour’dan ve Haneke’den Notlar:

-Adı Aşk olan bir filmin Paris’te geçmesi ve Fransızca çekilmesi pek sürpriz değil sanırım Paris’i görmesek de.
-Güvercin sahnesi izleyiciler arasında çok tartışılmış. Bana göre George’un yaşadığı değişimin bir anlatımı. Birincisinde güvercine geldiği yolu gösterip dışarı çıkarıyor.. İkincisinde kuşu yakalamaya çalışıyor. Çok fazla üzerinde durulması anlamlı değil.
-Haneke’nin en sevdiğim yönü, seyirciyi özgür bırakması.. İstediğin şeyi düşünebilirsin film hakkında. Bir sınırlaması yok. Sanatın doğası bu zaten.
-Senaryonun Haneke’yi büyüten ve 95 yaşında ölen halasının hayatıyla  yakın bir ilişkisi var.
-Yönetmenin ilk dönem filmlerinden 7.Kıta ile Amour’un önemli benzerlikler taşıdığı anlaşılıyor.
-Kızları Eva babasına: “Küçükken sevişmelerinizi dinlediğimi hatırladım. Benim için iç rahatlatıcı bişeydi: Hiç birbirinizden ayrılmayacağınızı düşünürdüm.” der.
-Eva hasta yatağında durumu ağırlaşan annesi ile sohbet etmektedir. Daha çok bir monolog gibi görünen bu sahne boyunca; banka faizleri, ev alıp kiraya verme gibi maddi konulardan bahseder. Sonra salona, babasının yanına döner: “Sadece anlamsız sesler çıkarıyor” diyerek hıçkırarak ağlar.. Yönetmenin ironi yaptığını düşünüyorum: Aslında anlamsızlığın dipsiz kuyularında boğulan Eva’nın ta kendisidir..
-Emmanuelle Riva'nın rolüne ısınmak için felçli hastaları incelemekten kaçındığı, oyuncuyu role Haneke'nin hazırladığını da yazmadan geçmeyelim.

Sinedebiyatro isimli sitedeki Haneke röportajını okumanızı tavsiye ederim.

Pazar, Mart 17

Children of Heaven / Cennet'in Çocukları (1997)




1997 İran yapımı Children of Heaven, orijinal ismiyle Bacheha-Ye aseman yönetmen Majid Majidi’nin senaryosunu da yazdığı film. Ülkemizde Cennet’in Çocukları olarak gösterilmiş. İki kardeş arasında paylaşılan bir çift yırtık-çok eski bez spor ayakkabının etrafında dönen müthiş bir hikaye.

Birçok sinemaseverin “en iyi 10 film” sıralamasını güncelletecek özellikler taşıyor. Internet’teki yazılarda bir klasik olan Bisiklet Hırsızları ile karşılaştırıldığını görüyoruz. Masalsı, insan ruhuna işleyen, çocuk saflığında bir yapısı var. İyilik ve dürüstlüğe, dayanışmaya dair önemli vurgular içeriyor. Kendini iyi hisset ve kalp ısıtan filmler kategorisine de sokabiliriz.

Oldukça düşük bir bütçesi ve anlamlı mesajıyla; tüketim toplumuna dönüştürülen dünyanın en azından bir an durup düşünmesini sağlayabilmiştir belki..

Filmi özetleyip, izlerken aldığım notları paylaşmak istiyorum:

Ali 9 yaşında, ilkokul 3’te okuyan, Tahran’ın yoksul kesiminde yaşayan bir çocuk. Kardeşi Zehra’nın pembe, büyük fiyonklu, eski mi eski ayakkabısını tamir ettiriyor. Bir sonraki durağı fırından ekmeği de alır. Elindekileri girişte kasaların arasında koyup,  patates almaya manava girer. Yoldan geçen eskici, manavın çöpleri arasından torbaları vesaireyi toplarken yanlışlıkla ayakkabıyı da arabasına atar.



Ali ne yaptı ne ettiyse bir türlü bulamaz ayakkabıları. Üzgün ve çaresiz eve gelir. Zehra’nın ilk işi ayakkabısını sormaktır. Ali durumu anlatmak zorunda kalır.. Bir yandan da büyük bir korku taşırlar: Aile çok fakirdir ve babaları bu durumu öğrenirse ikisini de dövecektir.. Yenisini alacak paraları dahi yok.

Artık iki kardeşin küçük dünyalarında paylaştıkları büyük bir sırları vardır. Çözüm hızlı bulunur: Sabah Zehra okula Ali’nin spor ayakkabılarını giyerek gidecek, öğleci olan Ali de okul yolunda bi yerde onu bekleyip terlik ayakkabı değişimi yapacaklar.

İşler planlandığı gibi gitmez. Ali bütün gayretine rağmen okula geç kalmaya başlar. Zehra kendine büyük gelen ayakkabıyla sorunlar yaşar. Zehra ayakkabısını okulda kendi yaşlarında bir kızın ayağında görse de, nihai çözüm için daha büyük bir mücadele gerekmektedir.

-Babaları cami imamının eve gönderdiği büyük parçalar halindeki şekerleri, küp şeker boyutuna getirmek için yerde kırıp ufaltırken Zehra çay doldurup getiriyor. “Kızım; şeker de ver” diyor adam.. “Her yer şeker işte babacım”. “Olur mu hiç, bunlar caminin şekeri, bize emanet gelmiştir”…

-Yoksul insanların dayanışması, birbirlerinin malını çorbasını paylaşması, hasta olana komşuların destek vermesi göze çarpıyor.


-Büyümüş de küçülmüş diye bir laf vardır. Zeki ve bilmiş bilmiş konuşan çocuklar için söylenir daha çok.. Ali ve Zehra’nın durumu böyle özetlenebilir.. Ancak bir yetişkin gibi davranmalarını sağlayan şey daha çok şartların zorlamasıdır.. Film, çabuk büyüyen çocukların ortak hikayesi…

-İnsanın özünde “ihtiyacın kadar tüket” kodu vardır.. Bunu manipüle eden bir sistem kurulmuş: Daha fazlasını iste, daha fazlasını tüket mesajı özellikle reklamlar aracılığı ile beyin altına işleniyor.. Doğada mesela hiç fazla kilolu aslan gördünüz mü? Görmek mümkün değil çünkü, fazla kilosu olan bir avcı ceylanın hızına ulaşamaz. Fazlası varsa bile kendiliğinden normal kilosuna kısa sürede geri döner.

-Ali başta önemsemediği koşu yarışmasının 3.lük ödülünün spor ayakkabısı olduğunu öğrenince, yarışmaya katılmak için büyük bir azim ve kararlılık gösterir.. Beden eğitimi öğretmenini ikna etmek için alttan girer üstten çıkar. “Herkesi yenebilirim, söz veriyorum: Birinci olacağım”

-Filmde fakirlik elle tutulur haldedir: Elbise ve ayakkabıların durumu, aylardır ödenmeyen kira, esnaftan borç defterine yazdırarak alışveriş yapmak, eski kazağın; yenisini örmek için sökülerek yumak haline getirilmesi vb.

-Ali’yi film boyunca ordan oraya koşarken, çeşmeden su içerken ve hep bi yarı ağlamaklı hüzünlü ifade ile görürüz.. Yaşıtlarının oyun çağrılarını reddetmek, hayat denen kavganın içinde çelik adımlarla yürümek zorundadır.

-Ailesini, ev işlerini, hayatı çocuk yaşında sırtlaması ile birlikte Ali’nin hem derslerindeki hem spordaki başarısını yönetmenin altını kalın çizdiği bir mesaj olarak görüyorum. Bir arkadaşınızla izleme şansınız olursa filmden sonra uzun uzun konuşulabilecek bir detay.

-Güzel keyifli anların yaşanacağı zaman havuzda kırmızı süs balıklarını görürüz. “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” şiirini hatırlarız hemen..

-İran’da film çekmenin devlet kontrolünde olduğunu not olarak düşelim..

-Cennet’in Çocukları ile ilgili çok güzel bir yazı okumak isteyenlere Adab-ı Haşarat isimli bloğu tavsiye ederim.

Perşembe, Mart 7

Terms of Endearment / Sevgi Sözcükleri (1983)



5 Oskar ödüllü 1983 yapımı filmde başroller Shirley MacLaine (Aurora), Debra Winger (Emma), Jack Nicholson (Garrett) ve Jeff Daniels (Flap) arasında paylaşılmış. Yönetmen ise aynı zamanda senaryoyu kitaptan uyarlayan James L.Brooks..  The Simpsons’lardan tanıyoruz kendisini..

Ödülleri; en iyi film, yönetmen, kadın aktris (MacLaine), yardımcı erkek aktör (Jack Nicholson) ve uyarlama senaryo dallarında.

Her şeyden önce günümüz oskarlı filmlerinden çok ileride bir yapım olduğunu belirtmek gerek.. Sade, anlaşılır ve sıcak bir hikayesi var. 2 saati aşan süresine rağmen seyircinin ilgisini ekranda tutmayı başarıyor.

Schindler’s List’in başta olduğu bir sıralamada en acıklı film kategorisinde üçüncü sırada yer alırken, anne-kız ilişkisine odaklanan en iyi filmler kategorisinde de Terms of Endearment’i (Sevgi Sözcükleri) birincilikte görüyoruz..


Hollywood sinemasının daha naif, bozulmamış, insanı kavrayan döneminden kalma bir film. Anne-kız, kadın ve toplum, büyükşehir-taşra, karı-koca arasındaki ilişkileri sorgulayan bir dram.. Aynı zamanda özellikle Jack Nicholson’un göründüğü sahnelerde de komediye meyil veren bir yapısı var. Ama söylemeden geçmeyelim: Kitap sevgisi de filmde göze çarpacak şekilde yer alıyor.

30 yıla yayılan yaşam öyküsünde Aurora’nın kızı Emma için bebekliğinden bu yana tutkulu ve takıntılı bir yaklaşımı olduğunu farkediyoruz.. Bebeğinin beşikte nefes almadığını düşünüyor.. Yanına yaklaşıyor. İyice emin olmak için çimdikleyip uyandırıyor ve “işte şimdi nefes alıyor” diyerek rahatlıyor.

Anne ve kızı arasında sevgi-nefret sınırlarında gezen bir ilişkinin varlığı görülüyor. Emma liseyi bitirir bitirmez Flap ile evlenmek ister.. Aurora bu evliliği onaylamaz.. Ancak bildiği yoldan dönmeyen Emma evlenip kısa sürede çocuk da yaparak tipik bir ev kadını, eve hapsolmuş bir taşra insanına dönüşür. Halbuki çocukluk arkadaşı Patsy üniversiteye devam etmiş, New York’ta başarılı bir iş kadını olmuştur.. Patsy’nin davetiyle New York’u ve insanlarını gören Emma ortamı yadırgar.. Patsy “onlar senin gibi arkadaşlarım değil” der.. Şehirdeki insan ilişkilerinin yapmacıklığına bir vurgu yapar film. Filmin ortalarındaki bir sahne: Yaşadıkları taşradaki market’te Emma’nın parası çıkışmayınca kasiyerin sergilediği tutumu “yaptıklarınız hiç insani değil, nerelisiniz siz? New York’lu mu?” diyerek sıradaki bir müşteri eleştirir..


En eğlenceli sahneler ise Aurora ve yan komşusu Garrett arasında geçer.. Garrett eski bir astronot olarak şimdinin iflah olmaz bir çapkınıdır.. Genç kızlarla gününü gün eder. Aurora’nın hayatına girmesi zaman alsa da, film sonuna kadar izleyiciyi gülümseten diyalogları hiç bitmez.. Aurora gece vakti beklenmedik bir ziyaret yapar: Garret havuzdan çıkıp kapıda  onu gördüğünde; “şansımız var ki sadece 8 tur yüzdüm” der.

Filmin sonu ise beklenmedik gelişmelerle örülür ve anne ile küçük çocuklarının birbirlerine sarıldığı sahne, sinema tarihindeki unutulmazlar arasında yerini alır.

Özetlemek gerekirse, içindeki dram-komedi gibi sağlam unsurlarla birlikte diyaloglardaki özgünlük-espri ve gerçekçilik ile sinemadan çıktığında kafasında cevap aradığı sorular olmasını seven, hayata dair yeni bir şeyler öğrenmenin hazzını yaşamak isteyenlere tavsiye edilir..


Cumartesi, Eylül 1

Das Weisse Band / Beyaz Bant (2009)


Michael Haneke’nin Beyaz Bant’ı Türkiye’ye DVD olarak  gelir diye uzun süre beklememe rağmen ne yazık ki yayınlanmadı. Almanca orjinal seslendirme ve İngilizce altyazı kombinasyonunu daha önce denememiştim. Altyazıyı takip etmek çok kolay olmadı.. Filmde kaçırdığım detaylar vardır..

Siyah beyaz çekilme nedeni olarak yönetmen “hikayenin  inandırıcılığını arttırma” gayesini  ön plana çıkarıyor..
İkinci Dünya Savaşı özellikle ilgimi çeken bir konu. Film, kitap ve belgesel gördüm mü, elimden geldiğince peşine düşüp izlerim, okurum. Bütün Dünya’yı içine alan bu korkunç savaş nasıl çıktı, nasıl gelişti, sonuçları neler hep merak etmişimdir.. Okudukça ve izledikçe merak etmeye devam ediyorsunuz.

Beyaz Bant  ise Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen önce bir Alman Köyü’nde yaşanılanları toplumun bir örneklemesi-aynası olarak  ortaya koymakta. Haneke bazı soruların cevaplarını yine seyirciye bırakıyor...
Filmdeki çocuklar ileride, II. Dünya Savaşı’nda önemli kademelerde yer aldılar diye düşünebilirsiniz.

- İnsan doğduğunda masum mudur?
-Kötülüğün kaynağı nedir?
-Disiplin eğtimin odağında yer aldığında nelerle karşılaşabiliriz.

Haneke seyirciyle yine kendi tarzıyla  bir köprü kuruyor.. Olağanın dışına çıkan yöntemleriyle, takipçilerini  hem şaşırtıyor, hem de daha çok düşünmeye ve araştırmaya zorluyor.. Diğer filmlerinde olduğu gibi film bittikten sonra  geriye konuşacak ve tartışacak çok şey kalıyor..

Haneke’nin bu tarzı, ana-akım filmlere alışmış seyirciye itici gelebilir. Filmin sonunda hayalkırıklığı yaratabilir. Yıllar önce bir film izlemiştim Yılmaz Güney’in. Bi dere kenarında maden mi arıyorlar, altın mı eliyorlar.. Herneyse.. Küt diye bitti.. Hiçbişe anlamamıştım. Meğer böyle bir sinema ekolü varmış.. Gerçi Beyaz Bant o kadar da yarım kalmışlık hissi bırakmıyor.. ya da bunu çok daha profesyonelce yapıyor diyelim.

Filmi özetleyeyim: Yıl 1913.. Birinci Dünya Savaşı arifesinde bir Alman Köyü’nü anlatıyor öğretmen.  İleriki yıllarda gelişecek  olayları anlayabilmemize yardımcı olabileceğini söylüyor aktardıklarının. Köyün doktorunun iki ağaç arasına gerilmiş  ince bir tele atıyla evine dönerken takılıp düşmesi ile başlıyor gariplikler. Doktor ağır yaralanıyor. Tuzağı kimin kurduğu bulunamıyor.. Ancak failin çok yakınlarda bi yerde olduğu seziliyor.
Benzer olaylar birbirini izliyor.  Suçlusu bulunmayan eylemler köydeki herkesin huzurunu kaçırıyor.
En çarpıcı sahne köprü kokuluğunda yürüyen çocuk.. Hikeyeyi anlatan öğretmen kendisini farkedince ne yapıyorsun_? Hemen oradan in.. Diyor. Çocuk  cevap verir: “Tanrı beni sevmiyorsa, cezalandırması için ona fırsat veriyorum” ...

Çocukların özellikle aile içinde yetiştiriliş yöntemlerine odaklanan film, bize savaşların nedenlerini anlamamızda birtakım ipuçları uzatıyor..

Filmin başında ağır yaralanan doktorun, filmin sonralarında içindeki şeytanı kusması ve bizim onu bütün çıplaklığı ile tanımamız da kim yaptı sorusunun peşine düşenleri aydınlatabilecek ayrı bir detaydı.. 

Beyaz Bant ilginizi çektiyse, Milgram Deneyi'yle ilgili yazımı okumanızı öneririm:


İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN
 II. Dünya Savaşı’nda katliamlar yaşandı. Savaş sonunda suçlular mahkemelerde yargılandı. Yargılananlar sadece üstlerinden gelen emirlere itaat ettiklerini söylediler. Savunma bu temel üzerine kurulmuştu. Bu durumda geriye tek suçlu kalıyordu. Kimseden emir almayan Hitler. Ancak, savunma işe yaramadı, savaş sonrası kin duygularının tazeliği ile birçok sanık suçlu bulundu ve asıldı. Savaştan bir süre sonra insanlarda yaygın bir düşünce vardı. Alman tabiatındaki birşeyler onları zalim yapıyor. İnsanların davranışlarını genleri şekillendiriyor. Zalimlik genlerden geliyor.
 Stanley Milgram 1963’te bu yargıyı sorguladı. Belirli şartlar altında bir ulus başka bir ulusa zalimce davranabilir diye düşünüyordu. Otoriteden gelen bir emir ile insanlar gaddarca suçlar işleyebilir, zulüm yapabilir kanısındaydı. Hipotezini laboratuvar ortamında test etti. Gazetede yayınlanan, “bir saatinizi bize ayırın 4$ kazanın” başlıklı reklamla denekleri buldu. Aranan koşullar basitti. Herhangi bir deneyim, meslek, eğitim aranmıyor, 20-50 yaş arası olmak yetiyordu. Lise ve üniversite öğrencileri kabul edilmiyordu sadece. Katılımcılarla Yale Üniversitesi’nde,  hafıza ve öğrenme üzerine bir çalışma yapılacağı yazılıydı duyuruda. Duyurunun altındaki formu doldurup, çağrıldığınızda, üniversitenin laboratuvarına gidiyorsunuz. Sizi beyaz gömlekli, soğuk görünüşlü genç bir adam karşılıyor ve kendini araştırıcı olarak takdim ediyor. Yanında duran güleryüzlü orta yaşlı şişman bir adamın da kendiniz gibi araştırmaya denek olarak katılmak üzere sizden az önce gelmiş olduğunu öğreniyorsunuz. Araştırıcı, cezanın öğrenmeye etkisi konusunda bir deneye katılacağınızı; birinizin öğretmen, birinizin öğrenci olacağını ve öğrenci yanlış yaptığı zaman ceza olarak öğretmenin ona elektrik şoku vereceğini bildiriyor. Kura çekiliyor ve siz kura sonucu öğretmen olacağınızı öğrendiğiniz zaman biraz rahatlıyorsunuz çünkü odadaki büyük bir şok jenaratörü oldukça korku verici bir görünüşe sahip.  Üstünde 15 volttan 450 volta kadar 15’er volt aralıklı şok düğmeleri var. 300 voltluk düğmenin üzerinde     << Çok Kuvvvetli Şok>>; 450 voltluk düğmenin üzerinde ise: <> yazmaktadır. Öğrenilmesi gereken işlem; öğrenme psikolojisi deneylerinde genellikle kullanılan kelime çiftleri dizisidir. Öğrenci, kelime çiftlerini ezberleme durumundadır. Kelimeleri doğru olarak hatırlayamazsa, öğretmen olarak sizin jenaratörle ona elektrik şoku cezası vermeniz gerekmektedir. Her yanlışta bir sonraki düğmeye basılacak, yani öğrenciye her yanlışta bir öncekinden 15 volt daha kuvvetli bir şok verilecektir. Güleryüzlü orta yaşlı “öğrenci”, kalbinden biraz rahatsız olduğunu söyleyerek araştırıcıya şokun tehlikeli olup olmadığını sorar. Araştırıcı, kuvvetli şokun can acıtabileceğini fakat tehlikeli olmadığını söyler. Bundan sonra öğrenci yandaki bitişik odaya götürülerek bir iskemleye oturtulur ve elleri elektrodlara bağlanır. Şok hakkında bir fikir sahibi olmanız için size de hafif bir şok verilir. Bu şok canınızı acıtmaz fakat sizi biraz sarsar. Araştırıcı kaç voltluk olduğunu tahmin etmenizi ister; siz 75 volt olarak tahmin edersiniz; sadece 45 voltluk olduğunu söyler. Bu durum size şokların şiddeti hakkında fikir verir. Öğrenme işleri önce iyi gider. Fakat sonra “öğrenci” yanlışlar yapmaya, siz de ona şok vermeye başlarsınız. 75, 90 ve 105 voltluk şoklarda içerdeki odadan, artan inleme sesleri duyulmaya başlar. 120 voltluk şoktan sonra “öğrenci” , araştırıcıya bağırarak şokların acı vermeye başladığını bildirir. Araştırıcıya dönüp “bağırıyor” dediğiniz zaman, araştırıcının buradaki ve daha ileri aşamalardaki cevabı şunlardan biridir: -          Lütfen devam edin
-          Araştırma için devam etmeniz gerekiyor
-          Araştırma için devam etmeniz kesinlikle çok önemli
-          Başka bir seçeneğiniz yok, devam etmek zorundasınız
 135 voltta “öğrenci” acı ile daha çok inler ve 150 voltta, “Araştırıcı, beni buradan çıkarın! Benim kalbim var, çıkarın! Deneye devam etmeyeceğim!” diye bağırır. Siz araştırıcıya dönüp “çıkmak istiyor, ne yapayım?” diye sorunca, araştırıcının cevabı kat’idir. “Araştırma devam etmelidir. Öğretmen, lütfen devam edin.” 150 volttan sonra olanlar ise şöyledir;-          180 voltta öğrenci “acıya dayanamıyorum” diye bağırır.
-          270 voltta şoka tepkisi, ızdırap çeken bir insanın çığlığıdır.
-          300 voltta, çaresizlik içinde, artık teste cevap veremeyeceğini söyler.
-          315 voltta da müthiş bir çığlıktan sonra deneye katılmadığını kızgın bir sesle bildirir.
-          Bundan sonra hiçbir soruya cevap vermez, sadece her şok verilişinde işkencedeki bir adamın çığlıkları duyulur.
 Siz bu durumda devam eder miydiniz? Sizce, bu durumda kalan deneklerin acaba yüzde kaçı devam ederdi? Yani ne kadarı 450 volta kadar “öğrenciye” şok vermeye devam ederdi? Bu soru bir grup psikoloji öğrencisine sorulmuştur. Onların tahmini, insanların ancak %1’inin bu durumda en yüksek voltajlı şokları verebileceği şeklinde olmuştur. Bir grup psikiyatrdan da aynı tahmini yapmaları istenmiş, onlar da deneklerin çoğunun 150 volttan öteye geçemeyeceklerini tahmin etmişlerdir (150 volt, “öğrencinin” ilk olarak serbest bırakılmayı istediği noktadır). Ayrıca; psikiyatrlar, 300 volta gelindiğinde deneklerin ancak %3.73’ünün emre itaat edeceğini ve ancak %1 deneğin 450 voltluk şoku da vereceğini tahmin etmişlerdir. Bu tahminleri bulgularla karşılaştırmadan önce, bu ürkütücü deneyin arkasındaki gerçeği açıklamakta yarar olabilir. Aslında “öğrenci”, araştırıcının asistanıdır. Kura çekilen kağıtların her ikisinde de “öğretmen” yazmaktadır, yani sizin “öğretmen” rolünü almanız kesindir. Şok jenaratörü sahici değildir. “Öğrenci”nin bağırma ve inlemeleri aslında bir teypten gelmektedir ve “öğretmen” rolüne sokulan bütün denekler bu teypten gelen aynı sesi duymaktadır. Ancak, araştırma ortamı son derece inandırıcı olmuş, denekler tarafından tamamen gerçek olarak yorumlanmıştır. Bu, deneklerin, “öğrenci”nin inleme ve çığlıklarından çok rahatsız olmalarından anlaşılmaktadır. Ayrıca, araştırmadan sonra her deneğe birşeyden şüphelenip şüphelenmediği sorulmuş ve hiçbiri durumdan şüphelendiğini söylememiştir.       Yukarıda ayrıntılarıyla açıklanan bu ilk araştırma ABD’de Yale Üniversitesi’nde yapılmış, çeşitli yaş ve meslekteki 40 kişiden hiçbiri 300 volttan önce durmamıştır! -          5 denek 300 volttan sonra
-          4 denek 315 volttan sonra
-          5 denek de seride daha sonra durarak araştırmaya devam etmeyi reddetmişlerdir.
-          Geriye kalan 26 denek, yani bütün deneklerin %65’i sonuna kadar devam ederek 450 voltluk şoku da “öğrenci”ye vermiştir!
 Bu sonuçlar hem kamuoyunu, hem de psikologları şaşırtmış, basında bu sonuçlara geniş yer verilmiş, araştırma filme alınmış, hatta bir duruşmada delil olarak kullanılmıştır. 40 denekten 26’sının suçsuz bir insana emre itaat sonucu zarar ve ızdırap vermeleri olayı, bu 26 kişinin kişisel özellikleriyle, örneğin sadist olmalarıyla ya da saldırganlık güdüsüyle açıklanabilir. Ancak, bu tür açıklamalar yeterli olmayacaktır çünkü aynı araştırma bazı değişikliklerle birçok kereler tekrarlanmış ve 1000’e yakın birey denek olarak kullanılmıştır. Genel sonuç ilk araştırmanınkinden farklı olmamış, sonuna kadar araştırmaya devam ederek 450 voltluk şoku veren deneklerin oranı %50’nin üstünde olmuştur. Çeşitli sosyo-ekonomik düzeylerde bulunan farklı eğitim ve mesleklere sahip, çeşitli yaşlardaki kadın ve erkek yetişkinlerden tesadüfi şekilde seçilen bu 1000 kişinin hepsinin de sadist olması olanaksızdır. Ayrıca, deneklerin, şokları “öğrenci”ye vermekten memnun olmadıkları da açıkca görülmüştür. Tersine, deneklerin büyük çoğunluğu terlemek, kekelemek, titremek, dudaklarını ısırmak, inlemek ve tırnaklarını ellerine batırmak gibi sinirlilik ve rahatsızlık belirtileri göstermişlerdir. Bunlardan ötürü, bu araştırma bulgularını deneklerin kişilik özellikleri ile açıklamak yerine, bir sosyal etki olayı olarak yorumlamak daha geçerli olacaktır. Otoritenin etkisinin bu tür aşırı itaati nasıl oluşturduğuna tarihi bir örnek, Nazi Almanyası’dır.
  Kaynaklar      : İnsan ve İnsanlar, Çiğdem Kağıtçıbaşı, Beta Basım, İstanbul 1983
: http://www.garysturt.free-online.co.uk/milgram.htm

Çarşamba, Şubat 29

Another Earth (2011)


2011 yapımı Another Earth yönetmen Mike Cahill’in ilk filmi. Aynı yıl gösterime giren Melankoli ile çok karşılaştırılıyor. Lars Von Trier’in filmini henüz izleyemediğim için beklemedeyim.


Başrollerde Rhoda’yı Brit Marling, John’u ise Lost dizisinde Ethan Rom olarak tanınan William Mapother oynuyor. Ethan Rom isminin manifestoda olmayan yolcu için “other man” kelimesinin yerleri değiştirilerek elde edildiğini bir not olarak ekleyelim.


Düşük bütçeyle çekilen dram-bilimkurgu kategorisindeki Another Earth, yavaş akan ve insan ruhuna işleyen ritmiyle dikkat çekiyor. Maalesef Türkiye’de gösterime girmediği anlaşılıyor. DVD’si çıktığında farkedip kiraladım. Bir kez izleyebildim. Sonunu anlayamadım. Eksik parçalar kaldı.


Internet’in de yardımı ile son sahneyi anladım. Ve Another Earth’i izlenmesi gereken önemli filmler kategorisine yazdım...


Rhoda 17 yaşında MIT’e kabul edilir. İçki içilen kutlama akşamından sonra yola koyulur. Radyo’da İkinci Dünya olarak isimlendirilen bir gezegenin keşfedildiği haberine kulak kesilince, kavşakta bir ailenin yokolmasına neden olur. Kazadan sadece ailenin babası John komaya girdiği halde kurtulmuştur. Reşit olmadığı için John’a Rhoda’nın ismi verilmez.


Rhoda 4 yıl hapishanede yatar. Çıkacağı günlerde İkinci Dünya ile iletişime geçilmiş, seyahat planları yapılmakta. Sadece ellerini kullanabileceği, insanlardan uzak bir iş arar. Bir okulda hademe olarak çalışmaya başlar.


Bu arada internet’te “İkinci Dünya’ya neden sizin gitmeniz gerektiğini yazın. Kazanan olursanız, uzay mekiği için bir bilet kazanacaksınız.” İlanını görür. İkinci Dünya’ya gitmek milyonlarca dolardır. Rhoda bu şansını tereddüt etse de kullanmak ister. İçinde bulunduğu ruh halini de ifade eden anlamlı bir yazı gönderir: Yeni kıtaları keşfeden gemilerde toplumun dışladığı en alttakiler vardı der...


Televizyonda dünyalararası ilk bağlantıya tüm insanlar canlı yayında şahit olurlar. Kontakt kuran biliminsanı ile karşı taraftaki kişi aynı isimdedir.. Farkederler ki, çocuklukları aynıdır..vs.. Paralel evren keşfedilmiştir!


Bir yandan derin ve acımasız pişmanlık Rhoda’yı John’u bulmaya iter. John yaşadığı trajik olaydan beri derin depresyonda evinde yaşamaktadır. Temizlik elemanı olduğunu söyleyen, ücretsiz evini temizlemek isteyen yabancının kim olduğunu anlamaz. Gelip gitmeler yakınlaşmayı da beraberinde getirir.


John ve Rhoda’nın birer sevgiliye dönüşeceğini beklediğiniz sahneden sonra dikkatle izlenmesi gereken yerler başlıyor: Bir sürü sorunun peşine düşebilirsiniz artık:

-İkinci Dünya mevcudunun gerçekten bir paralel evreni midir? Bu dünyanın aynası mıdır?

-Eğer bir aynadan bahsediyorsak, peki biz onların bir yansıması olamaz mıyız?

-Orda da John’un ailesi ölmüş müdür? Rhoda perişan mıdır?

-İkinci Dünya’ya gitme şansınızı başkasıyla paylaşır mıydınız?

-Ölmeniz yüksek ihtimal bile olsa bu seyahati yapar mıydınız?

-Yoksa herkes kaderini mi yaşar...


Filmin fragmanı için tıklayınız.

Salı, Aralık 27

To Kill a Mockingbird / Bülbülü Öldürmek (1962)



50. yılında TO KILL A MOCKINGBIRD, Bülbülü Öldürmek…

Düşünmeden edemedim, bu filmi Çağan Irmak çekseydi, herhalde seyircinin gözyaşı pınarlarını kuruturdu. Ajistasyona kaçmadan derdini anlatan yerli yerinde, sakin ve bulunduğu yeri fazlasıyla hakeden bir film.

1963 yılında en iyi erkek oyuncu, en iyi sanat yönetimi ve en iyi uyarlama senaryo dallarında 3 oskar almış. Yönetmen Robert Mulligan. Başrolde Gregory Peck ve çocuk oyuncular var.

Avukat Atticus Finch, büyük ekonomik buhran yıllarında, tecavüzle suçlanan Tom Robinson isimli zenci gencin savunmasını üstlenmiştir. Bu durum kasabadaki beyazların tehditleri ve tepkisiyle karşılaşsa da yolundan dönmeyecek, karizması, zekası ve kararlılığı ile adalet arayacaktır.. 1930’lardaki ekonomik krizin etkileri, Amerikan yaşam tarzı, ırkçılığın-adaletsizliğin boyutları, baba-evlat ilişkileri, 6 yaşında Scout adında bir kız çocuğunun gözünden anlatılıyor. Cahillik, önyargılar ve uzlaşma da filmin anahtar kelimeleri arasında..




Filmle ilgili notlarım:

-Çocuklarına bülbül öldürmenin büyük günah olduğunu söylüyor Atticus. Bülbül bir sembol olmalı. Örneğin adalet, masumiyet.

-Film Harper Lee’nin aynı isimli ödüllü otobiyografik romanından uyarlanmış. Türkiye’de de kitap geniş bir çevre tarafından biliniyor. Özellikle kolejlerde orijinal dilinde okutulmuş.



-Walk Like the Egyptian şarkısı ve klibi Bülbülü Öldürmek’ten esinlenmiş olabilir. Jem ve Scout’un Mısırlıların yürüyüşünü canlandırdığı bir sahne var.


-Birçok filmde zencilere karşı hala varolan önyargının izlerini görmemiz mümkün.. Mesela yakınlarda izlediğim bi tanesinde, her karşılaştığın zenciyi uyuşturucu satıcısı sanıyorsunuz diye bir replik vardı.


-Karısını birkaç yıl önce kaybetmiş Atticus’un oğlu Jem ve kızı Scout’la konuşmaları, aralarındaki sevgi ve saygı ilişkisi rol model olacak seviyede. Atticus Scout’a okula gitmeden okuma yazma öğretmiştir.. Okulun ilk günü Scout’u öğretmeni azarlar. Kızcağız bir daha okula gitmek istemez. Babası bu sorunu yaklaşımıyla çözer: Sadece şu numarayı öğrenirsen her insanla çok daha iyi geçinebilirsin… İnsanı gerçekten anlamanın tek yolu olaylara onun açısından bakmaktır… Uzlaşma ne demektir biliyor musun?... Uzlaşma karşılıklı kabulle yapılan bir anlaşmadır… Şöyle olur: Sen okula gitmenin gerekli olduğunu kabul edersin. Ve biz de her akşam yaptığımız gibi kitap okumaya devam ederiz..


-Atticus ev işlerine yardımcı olan kadına: “Gece geç saatlere kadar kalmanı istesem nasıl karşılarsın?” diye sorar. Bu yaklaşım özellikle dikkatimi çekti. Bir zorunluluk anında dahi, evinde çalışan kadına emrivaki yapmıyor. Uzlaşma yoluyla gereğinin yapılmasını sağlıyor.


-Yardımcı kadın huysuzluk yapan Scout’ı sofradan kaldırıp mutfağa çağır: O çocuk senin misafirin. Masa örtüsünü yemek istese bile sesini çıkarmayacaksın!


-Scout bir zenciyi neden savunuyorsun diye sorar: Atticus: “Bunun birkaç nedeni var. Ama başlıcası şu: Onu savunmasaydım kasabada başım dik gezemezdim… Sana ve Jem’e bile bişeyi bir daha yapmamanızı söyleyemezdim.”



-Mahkeme sahnesinin tamamı ve Atticus’un yaptığı konuşma sinema tarihinin unutulmazları arasındadır: “Mahkemelerimiz büyük eşitleyici kurumlardır. Mahkemelerimizde bütün-tüm insanlar eşit sayılır. Ben mahkemelerimizin ve jüri sistemimizin dürüstlüğüne inandığım için bir idealist değilim. Bu benim için bir ideal değil, yaşayan ve işleyen bir gerçektir…”


-Siyahların Atticus mahkeme salonundan çıkarken ayağa kalkmaları çok alımlı bir sahne idi. “Bayan Scout, ayağa kalkın lütfen.. Babanız geçiyor.”

-Böyle filmleri örneğin 50.yılında sinemalarda yeniden vizyona soksak ve eserin geniş bir kitleye ulaşmasını sağlasak ne güzel olurdu değil mi?

Pazar, Aralık 4

Dedemin İnsanları (2011)


Çağan Irmak’ın filmlerini takip etmeye çalışıyorum. Sitede de yer alan “Karanlıktakiler” son izlediğimdi. Prensesin Rüyası’na bir türlü ayağım gitmedi. Okuduklarımdan etkilendim belki.. Belki de sinemada fantastik mavzulara hep mesafeli yaklaştım, ondandır. Dedemin İnsanları ise gösterime girdiği ilk gün izleyecek kadar beni heyecanlandırmıştı.


Senaryonun odağında “mübadele” var. Cumhuriyetimiz’in kurulduğu 1923 yılında Anadolu’da yaşayan Rumlar ile Yunanistan’da yaşayan Türkler göç ettirildi. Bu göçlerin her iki yakada farklı yansımaları vardı. Herşeyden önce o yıllardaki şartlar nedeni ile salgın hastalığa bağlı ölümler oldu. Yaşayanlar acı hatıraları ömür boyu beyinlerinde taşıdılar. Ana topraklarından ayrı yaşamanın travmasını yaşadılar, hiçbir yere ait olamamanın ikilemini belki de yeni nesillere taşıdılar. Ne var ki, Türkiye’de mübadele, pek bilmediğimiz bir konu olarak kaldı.




Mübadele kavramı Girit’ten ataları göçeden bir minyatür sanatçısının, aile geçmişini, tarihini oğluna aktardığı eseriyle birkaç yıl önce dikkatimi çekmişti. Resimdeki geminin ismi yine Gülcemal’di.. Ve bana göre en ilginç ayrıntı geminin etrafında denize bırakılmış, kundağa sarılı bebeklerdi.. Sorup öğrenmiştim, salgın hastalıkla ilgili olduğunu. Minyatürü bulup buraya koymaya çalışacağım.


Göçün nedenleri neydi? Doğdukları yeri terkedenler neler yaşadı ve hissetti. Şimdi torunları neredeler, neler hissediyorlar. Herşeyden önce film bu soruların peşine bizi düşürmesi ve odağındaki konuyla ilgili “ilk” olması nedeniyle önemli. Örneğin İzmir’de Karantina diye bir semt olduğunu yıllardır biliyordum da, isminin nerden geldiğini hiç duymamıştım. Filmde hakikaten şaşırdım. Bu detayı neden bilmiyordum diye.



İki saatten fazla sürmesine rağmen, sürenin nasıl geçtiğini anlamadan, sizi içine çeken, duygulandıran, öfkelendiren, sevindiren bir film. Ne zamandır böyle yoğunlaşarak dünyadan soyutlanarak ekrana kilitlenmemiştim. Sinema atmosferinde izlenmesi tavsiye olunur. Birçok insanla aynı anda ortak duyguları paylaştığını hissetmek iyi bir terapi yöntemi..


Filmi kendi kelimelerimle özetlemeye çalışayım: 1923’ten 1990’lı yıllara kadar uzanan, önemli kısmı 1970’li yıllarda geçen gerçek bir hikayeden yola çıkarak senaryolaştırılmış. Çağan Irmak’ın dedesini, ailesini ve özellikle de çocukluğunu izliyoruz. Başroldeki dede; Mehmet Bey (Çetin Tekindor) Girit göçmenidir. Yunanca’yı unutmamıştır hala. Kızdığı zamanlarda ilginç küfürler eder. Doğduğu toprakları ve evi, mektup gönderemediği için şişe içine notlar yazıp denize bırakacak kadar derin bir duygusallıkla özler. Küçük esnaftır. Kasabada herkesin büyük saygı duyduğu bir adamdır. Sözü sayılır. Yoksula, muhtaca kol kanat gerer. Yoldan geçerken insanlar ayağa kalkar.. Çok güzel giyinir. Aile ve komşularla süren sakin ve mutlu hayatın geçmişle karşı karşıya gelmesi hikayeyi hareketlendirir. Torun Ozan (Durukan Çelikkaya) kendisine ve dedesine gavur denmesine şiddetle karşı çıkar, yalnızlaştırılmaktan korktuğu için mahalledeki çocuklarla beraber diğer göçmenlere kafa tutar, onların evini taşlar.


Mehmet Bey, Ozan’a iyiyle kötüyü, doğruyla yanlışı ayırt etmesi için yoğun çaba göstermesine rağmen oldukça zorlanır. Torunu’na kime benzedin sen? diye çıkışır.. Bu arada ülkenin geçirdiği değişim, darbe aileyi de derinden etkilemektedir. Mehmet Bey’in içinde bulunduğu durumu Can Yücel’in bir Şekspir çevirisi şiiri ile anlatıp özete son noktayı koyalım:


"vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,

değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.

değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,

değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,

değil mi ki ayaklar altında insan onuru,

o kız oğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,

ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,

ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,

değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,

değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,

doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,

değil mi ki kötüler kadı olmuş yemen’e,

vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,

seni yalnız komak var, o koyuyor adama."


Yıl 1988’di. Hatay’dan Bornova’ya taşınmıştık. İlk ve ortaokulu okuduğum semtten ayrılmanın derin bir hüznü kaplamıştı içimi. Her defasında traş olmak için eski evimin yakınındaki berbere gittim. Çocukken iki semt arası iki şehir arası kadar uzak gelirdi. Zaman alırdı. Ona rağmen yola katlanıp, mahallemi ziyaret ettim. Yıllar boyu sokaklarında oynadığım yerleri görmek için çaba harcadım. Otobüsle ana caddeden geçerken sokağımı görmek için baktım. O zamanlar bana gökdelen gibi gelen apartmanların aslında 4 katlı olduğunu fark ettim. Bu anlattığım basit detay filmden çok etkilenmeme neden oldu. Doğduğu yeri terk etmek zorunda kalanların ne hissettiklerini, Mehmet Bey ve onun gibilerin nasıl bir ruh hali içinde olduklarını anlayabildiğimi düşünüyorum..


Oyunculuk olarak Çetin Tekindor sanatının doruklarına çıkıyor. İzlemeniz dileği ile.

Pazartesi, Eylül 19

Biutiful (2010)







Biutiful acı bir film. Herkesin dayanabileceği cinsten değil. İnsanın midesine taş gibi oturuyor. Yaklaşık 2,5 saat sürüyor. Ama günışığı yüzünü neredeyse hiç göstermiyor. Ana tema büyük kent varoşlarındaki elle tutulur hale gelmiş yoksulluk, karanlık dünya, göçmen sorunu, aile dramı. Afrikalı ve Çinli göçmenlerin İspanya'daki durumu da filmin ana eksenlerinden biri.. Benim için önemli noktalar:  Hikayenin gerçekçi, toplumsal bir olaya değiniyor ve iki senaristle beraber yönetmenin kaleminin de kan damlatması..

Alejandro González Iñárritu’yu bundan gayri takip etmek lazım gelir. Amores Perros’ta 3 ayrı hayatın bir trafik kazasında kesişmesi güzel filmin en sıradan, kolaycılığa kaçılmış kısmıydı diye düşünüyorum. Senaryoda yönetmen katkısı olduğu için Biutiful diğerlerinden ayrı bir yere konmalı...



Zaman makinesi hissi veren baba-oğul sahnelerini zekice bir detay olarak görüyorum.. Hislendiren ve heyecan veren bir bölüm idi.



Hayat döngüsü gibi film de dairesel bir rota izliyor.


Michael Haneke gibi Inarritu da belli ki seyirci rahasız etmeyi, beynini tokatlamayı, onu ters köşeye yatırmayı seviyor.. Ters köşe derken; mesela Barcelona’yı hiç böyle görmeyi beklemiyorduk..


En iyi erkek oyuncu ödülünü alan Javier Bardem'i sevenler bayram edecek, tanımayanlar sevecek: Her karede o var.. Ve öyle böyle değil tam ekran, yakın çekim en ince detaylarıyla, yüzünün milimetrekaresini gösterecek şekilde... Inarritu filmi Bardem için yazdığını söylemiş.. Nitekim söylediğini fazlasıyla yapmış görünüyor.. Sinema dergisinden Burçin Yalçın’ın dediği gibi Uxbal’ın karısını oynayan Marambra rolündeki Maricel Alverez de gayet başarılı.. Almodovar’ın umutsuz kadınlarla dolu bir filminden kaçıp gelmiş gibi duruyor J Marambra bişeylerden kaçıyor.. Herşeyden önce kendisinden.. Manik yarısı, depresif öbür yarısından.





Neden beautiful değil de biutiful?: Filmin ismi Uxbal’ın cahilliğini vurgulamak niyetiyle beautiful yerine biutiful yapılmış diye düşünenler olabilir.   Bozulan güzellik diye bir mana taşıyor kanaatindeyim.. Bütün renkler hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler...
Zaten filmde bozuk olmayan pek bişey yok.


Yönetmen film isimlerini sanırım çok tartıyor.. Vurucu – yaratıcı ve zekice isimler seçmek konusunda başarılı. Amores Perros’un da birden farklı anlam taşıdığını duymuştum.. Köpek gibi aşık olmak mesela.


Şairin dediği sanırım çoğunluk için doğrudur: Her mihnet kabulüm, yeter ki eksilmesin günışığı penceremden.. Yaşama sevincini kaybeden insan, herşeyini yitirmiş demektir.. Mal- mülk yalan olur zaten varsa da.. Uxbal’ın karanlık dünyasını sadece çocukları aydınlatıyor. Onların varlığı ile nefes alıyor.



Filmimiz bugüne kadar televizyonda dahi bize gösterilmeyen Barselona’nın arka sokaklarında, varoşlarında geçiyor. Real Barcelona?!
Otobüsle İzmir'e eski garajına inmiştim bir gün.. Hatay semtine doğru yolalan servisin içindeydim. Yeşildere'den geçerken 5-6 yaşlarında bir çocuk annesinin elinden çekiştirmeye başladı.. Hani İzmir Çorum'dan güzeldi? Niye getirdin beni buralara diye huysuzlandı.. Filmde de öyle. Barselona'nın arka sokaklarını gören turistler acaba ziyaret planlarından vazgeçer mi?


Uxbal 4 yaşında oğlan ve 10 yaşında kız olmak üzere iki çocuk babası. Manik-depresif, içkiyi su gibi, sigarayı ucuca ekleerek içen karısından boşanmış, gecekondu – apartmanlardan birinde hayata tutunmaya çalışıyor. Çocuklarına bakabilmek adına tek yapabildiği kirli işler çevirmek: Göçmenlere iş bulmak, onlardan komisyon almak. Annesiz – babasız büyümüş olmanın acısını evlatları da yaşasın istemiyor. Çabalıyor, didiniyor.

Cahil adam elbisesi Uxbal’ın üzerine bir türlü oturmuyor nedense.. Yaptığı ölümcül, ağır cezalık hatalara rağmen seyirci nefret etmek yerine onu sevmeye devam ediyor. Filmden geriye süzülüp kalan tek şey sevginin, sorumluluk(?) duygusunun gücünü hissedebilmek. Bazen Uxbal’ın yerine koyuyorsunuz kendinizi. Onun yerinde olsam ne yapardım? Çok zor bir soru...
Ama daha önemli bir soru: Neden insanlar ülkelerini ölme tehlikesini gözönüne alarak terkediyorlar? Anavatanlarından binlerce kilometre uzakta, ikinci sınıf bile denemeyecek hayatlar sürmeye mahkum oluyorlar? İtilip kakılıyorlar? Belki artık yollarda hedeflediği ülkeye varamadan havasızlıktan, denizde boğularak ölen onlarcası haber bile olmuyor.. Kimsenin ruhu duymuyor…



Büyük insanlık

gemide güverte yolcusu

trende üçüncü mevki

şosede yayan

büyük insanlık…


Ama ümidi var büyük insanlığın

Umutsuz yaşanmıyor

(N.Hikmet)



NOTLAR:

Balkanlar'dan gelen bir arkadaşım, Sırbistan'da da Çinliler olduğunu ve artık 2-3 nesildir orda olduklarından, çekik gözlü Sırp isimli ülke vatandaşları haline geldiklerini söylemişti.


Ölünün küllerini kremotoryumdan alma sahnesi The Big Lebowski’yi hatırlattı..


Filmin fragmanı burada:


Film müziği burada:

Pazar, Şubat 27

The King's Speech / Zoraki Kral (2010)


The King’s Speech Türkçe’ye nedense Zoraki Kral olarak çevrilmiş. Hikayeyi aktarımdaki akıcılığı ve oyunculuklar ile ön plana çıkıyor… Aksiyon filmi izler gibi, gözlerinizi perdeden alamıyorsunuz. Yaşanmış bir olay, kraliyet ailesinden bahsetmesi, özgüveni olan halktan bir adam ve özgüven eksikliği çeken kral adayı prens arasında geçmesi, azimli bir gelişim çabası. Bunlar filmin yaygın bir beğeni kazanmasını sağlayacaktır.

"Madem kralım, nerede benim gücüm? Bir hükümet kurabiliyor muyum? Lanet olası şeylere vergi koyabiliyor muyum, savaş ilan edebiliyor muyum? Hayır! Yine de en yetkili makamda oturan benim. Neden peki? Çünkü halk, konuştuğum zaman onların adına konuştuğuma inanıyor. Ama ben konuşamıyorum.”

Colin Firth ve Geoffrey Rush başrollerde. En iyi erkek oyuncu ve en iyi yardımcı erkek oyuncu oskarını alacak gibi duruyorlar. Aralarında gözle görülür bir ahenk var. Yönetmen ise 1972 doğumlu, ismini pek duymadığımız Tom Hooper.

Sinemaya Black Swan’ı (Siyah Kuğu) izleme niyetiyle gittiğim halde, aynı saatlerde başlamasına rağmen, Zoraki Kral’ın oynadığı salonun yarı yarıya boş olduğunu gördüm. Birçok salonda, ön sıralardan filmi izlemek mümkün değil. Rotayı Kral’a çevirdim.

Salonlardaki ilgi gibi IMDB’de de Siyah Kuğu bir adım önde. Daha çok puan almış, daha çok yorumlanmış vs.

Filmin özetini yazayım: Yaşlı İngiliz Kralı'nın yerini bırakabileceği iki oğlu vardır. Büyük olan Edward normal sürecin işlemesi ile babasının ardından tahta geçer. Küçük oğlan George ise zaten kekemelik problemi ile kendisini tahta uygun görmemekte, abisinin gölgesinde kalmaktadır. Daha perde yeni açılmışken, stadyumda geçen sahne durumun vehametini sergiliyor. Topluluk karşısında yapılan konuşmalarda George’un düştüğü durum hakikaten can sıkıcı türden ama sahneler kısa tutulduğu için, rahatsız edici değil.


Eşi George’un kekemelikten kurtulması için elinden geleni yapar. Ama bütün çabalar sonuçsuz kalmıştır. Son olarak Avusturyalı konuşma terapisti Lionel ile tanışırlar.

Lionel yöntemleri ve yaklaşımı ile farklı olduğunu hissettirir. Film ağırlıklı olarak George ile Lionel arasındaki diyaloglarla ilerler. Edward’ın yasak aşkı nedeniyle tahtı George’a bırakması ile heyecanlı bir hal alır. 3.Eylül.1939 günkü tarihi konuşma ile sona erer. İngiltere Almanya’ya savaş açar.

NOTLARIM:

-Filmin yazarı çocukken kekemelik çekmiş. Kral'ın 3 Eylül'deki konuşmasını canlı dinlemiş.

-Youtube'da gerçek konuşmayı da bulabilirsiniz. Filmde vurgularına kadar neredeyse aynı.

-Birçok kişinin favori filmi olan Esaretin Bedeli'ni hatırlattı bana. Azim ve kararlılık adına.

-Edward'ın sevdiği kadın için krallıktan feragat etmesi ilginç bir durum. Yüzeysel geçilen bir konu olmuş filmde.

-Kekemeliğin nedenleri üzerine George'un çocukluğuyla ilgili söyledikleri çarpıcı ve öğretici idi.

-Oyunculuk Oskarları'nı Guguk Kuşu, Yağmur Adam gibi filmlerden bildiğimiz kadarıyla sorunlu karakterleri canlandıranlar alıyor. Demek ki zoru başarmak heryerde olduğu gibi dikkat çekip fark yaratıyor. Normal karşılıyorum.

-İkinci Dünya Savaşı ile ilgilenen sinemaseverler, savaş öncesi İngiltere ve yönetimi hakkında genel çerçevesi ile bilgi edinebilirler. Başbakan Hitler'in yalanlarına inandığı için istifa ediyor. Ayrıca Hitler'in hitabetteki ustalığına kısa süreliğine arşiv görüntüleri kullanılarak odaklanılıyor.

-Hitler'in; dostumuz, müttefikimiz dediği ülkelere birkaç ay içinde acımasızca saldırdığını, her konuşmasının yalanlarla dolu olduğunu yeniden hatırlamış olduk.

-İngiltere yönetiminin Hitler'in yayılmacı politikalarına en başlarda verdiği desteğin, cesaretlendirmenin İkinci Dünya Savaşı'nın fitilini ateşlediğini unutmayalım.

Cuma, Ekim 22

Eden is West / Cennet Batida (2009)


Yunan asıllı Fransız yönetmen Costa Gavras’ın 2009’de çektiği son filmi Eden is West adını taşıyor.. 2010 yılında sinemalarda gösterildi, Eylül ayında da Cennet Batı’da ismiyle DVD’si yayınlandı..

Costa Gavras çektiği politik filmlerle tanınıyormuş.. Henüz ilk filmini seyrettim.

Başrolde, Serseri Mayınlar’ın bize tanıştırdığı Riccardo Scamarcio var.. Elias’ı oynuyor.. Film Elias’ın uzun yol hikayesini anlatıyor:

Deniz’in ortasında küçük bir teknede onlarca kişi. Nereli olduklarını anlayamıyoruz ama, Pakistanlı, Filistinli ya da Lübnanlı’lar diye tahmin ediyoruz. Elias içlerinde kolayca ayırt ediliyor. Fazlaca yakışıklı.

Teknede gelen talimat üzerinde pasaportlar, kimlikler yırtılıp denize atılıyor. Az sonra da gemi diyebileceğimiz daha büyük bir deniz taşıtına geçiyorlar.. Bu sefer sayıları yüzlere ulaşıyor.. Belli ki doğudan gelip batıya giden Avrupa’da bir ülkeye iltica etmek isteyen, daha iyi bir yaşam ve iş bulma ümidiyle hayatını riske atmış, geçmişini uzaklarda bırakmış insanlar.


Elias tipiyle olduğu gibi uyanıklığı ve ataklığı ile de diğerlerinden ayrılıyor.. Mesela bir yıl boyunca Fransızca çalışmış. İyi-kötü konuşuyor. Yanındaki adam ise yan gelip yatmış, Elias’a yakınıyor: Nasıl benden çok daha iyi konuşuyorsun?

Gecenin bir vakti gemi kaptanı sahil güvenlik botunun geldiğini dürbünle görür.. Mürettebat anında gemiyi terkeder.. Elias yakalanmamak için üzerindeki elbiselerin bir kısmını çıkarıp denize atlar.. Yüzme bilen birkaç kişi daha peşinden gider.. Ama çoğunluk mülteci gemidedir, yakalanır..

Ertesi sabah kıyıya, kumsala baygın bir şekilde don gömlek kıyafeti ile vurmuştur. Uyandığında kulağına gelen sesler bir tatil beldesinde olduğunu düşündürtüyor. Nitekim tesadüf bu ya, büyükçe bir turistik tatil köyüne düşmüştür.. Hem de çıplaklar kampı olan bir yer.

Kıyafet konusunun sorun olmaması ne kadar iyi diye düşünüyoruz.. Üzerindeki iki parça örtüyü çıkarıp direkt ortama uyum sağlıyor bizimkisi. Hatta çıplak halde denizin içinde voleybol oynayan kadınlardan davet bile alıyor.. İki dakika geçmeden..

Şimdi buraya kadar olan bölümü özetleyelim: Çünkü filmin başlangıç bölümü ismini açıklamak için yeterli.. Çok film izledim, film bitti, bu filmin ismi niye buydu diyip bulamadık.. Ama Eden is West öyle değil. Sırrını çabuk veriyor: Elias doğudan gelmiş. Batı’ya Avrupa’ya kaçak olarak gitmekte.. Cennet diye düşündüğü yere ulaşmak istiyor ve gerçekten denizden karaya çıktığı yer Eden isimli bir tatil köyü ve cennet ismiyle kendini nitelendiren bir yer.. Çıplak turistler var. Yediğin önünde yemediğin arkanda şeklinde bir bolluk ve lüks .. vs.. Komik bir metafor olmalı bütün bunlar.

Elias’ın düştüğü Cennet’te büyük yol macerası başlıyor.. Çıplaklar kampı kendini pek de rahat hissedeceği bir yer olmadığı için hemen üzerine bi elbise buluyor. Personelin elbisesini çalıyor.. Üzerinde Eden Club yazdığı için otel personeli ve misafirler kendisinden bi sürü iş yapmasını istiyor.. Bir süre yakalanmamak adına kendisine ne işe veriliyorsa yapıyor. Hatta bir turistin tuvalet temizliği talebini bile geri çeviremiyor.. Ağzına kadar pislikle dolu klozete kolunu sokuyor.

Bütün bunlar olurken tatil köyüne kaçak göçmenlerin ulaşmış olabileceğini düşünen görevliler her yeri arıyorlar.. Aramaya katılan otelin erkek müdürü kuytu bir köşede sıkıştırdığı Elias’ı dudaklarından öper, taciz eder. Onun bir kaçak olabileceğinden şimdilik hiç şüphelenmez.


Ertesi gün gemiden atlayıp boğulan iki mülteci bulunur kumsalda.. Bu sırada turistin biri cep telefonuyla canlı yayın yapmaktadır arkadaşına.. Şu anda bunlar oluyor diye heyecanla, soğukkanlılıkla cesetlerin görüntülerini çekiyor.

Elias bir ara yakın arkadaşının da yakalanışına tanık olur ama hiçbirşey yapamaz.. Eli kolu bağlıdır.

Alman kadın turist bizim adamdan otel personeli olarak yardım alırken, odada bir elektrik oluşur.. Elias’ı sahiplenir. Ondan faydalanır.. Kısa süre içinde uzun süre birarada olamayacaklarını ikisi de anlar.. Yolların ayrılması gerekmektedir. Halbuki Elias, Hamburg’a birlikte gidelim dense, dünden razıdır.

Filmin kritik yerlerinden birisi otelde gösteri yapmaya gelen sihirbaz ile Elias’ın tanışmasıdır.. Elias’a bir gecelik performansında iki küçük rol verir.. İşleri bittiğinde kartvizitini uzatır.. “Paris’e gelirsen beni gör” der..

Elias’ın artık bir hedefi vardır.. Paris’e gitmek.. Otelden ayrılmak zorunda kaldığında belki binlerce kilometre sürecek yola koyulur Alman kadından gizlice aldığı paralarla.. Daha dakika bir yolda üçkağıtçının tekine kaptırır parasını.. Böyle yol boyunca bir sürü erkek – kadın Elias’ı kandırır ya da ondan faydalanır.. Alman kamyon şoförleri, Yunanlı zengin ve agresif çift, Rum bir kadın... Bir dolu komik ve heyecanlı macera geçer başından.. En son Paris’e ulaşır.. Sihirbazı zor bela bulur.. Sihirbaz onu tanımaz: Sen kimsin der? Bizimki, “Paris’e gelirsen beni gör demiştin? Gelen cevap doğru ama kahredicidir: “Bravo, ikisini de başardın.. Geldin ve beni gördün”... Elias’a bir sihirli değnek verir ve çekip gider arabasıyla.. Elias’ın değneği bir işe yarayacak mı? Filmi izleyince görürsünüzJ

Gavras’ın kaçak göçmen sorununa diğer filmlerden farklı bir bakış getirdiği kesin.. Bence mizah dramatik, acıklı konularda bile etkili bir anlatım sanatı.. Sonuçta bana göre yönetmen meramını fazlasıyla anlatmış: Avrupalılar bir yandan nefret ederken göçmenlerden bir yandan da onların etinden ve sütünden olabildiğine faydalanıyorlar. Göçmenler ise daha iyi bir hayat ümidiyle düştükleri yolda büyük oranda hayal kırıklığına uğruyorlar.. Yönetmenin kendisi de Fransa’ya vakti zamanında göç etmiş...

Elias’ın nereye gideceğini ve ne yapacağını bilmemesi ilginç bir durum.. Otelde karşılaştığı sihirbazın bir sözü nedeni ile Paris’e gitmek için elinden gelen herşeyi yapması ilginç.

Birçok sahnede, arka planda film çekimi yapıldığını gözümüze sokan dev mikrofonların, film ekibinin ne işe yaradığını henüz anlayabilmiş değilim..

Modernleşen hayatın insanları yalnızlaştırdığına dair izler de görüyoruz filmde.. Kadın cep telefonu ile konuşuyor çok meşgul.. Sürdüğü bebek arabasındaki çocuğunun önünde ise bir dvd player... Çizgi film izliyor.. O da kendi dünyasında.

Filmin biçok sahnesinin çekildiği yer bir Yunan adası.. Ama filmde bahsi geçmiyor bu mekanın..

Benim için en komik sahnelerden biri, Elias tuvaletten çıkarken para vermeye niyetinin olmadığını anlayan görevli kadın, para dolu tabağı uzatır.. Elias bozuklukları almaya çalışır.. Sonra kovalanır.. Bi diğer sahnede de kendine ceket beğenir lokantanın askılığından.. Dolaşırken yolda, müzisyenlerden biri farkeder, kendi ceketi olduğunu.. Kovalamaca başlar. Biraz Charlie Chaplin kokan sahneler tabi..

Cennet Batıda, Im Juli’yi anımsattı.. Yol hikayesi olması bakımından.. 150 dakika sürmesine rağmen oldukça akıcı, kolay izlenebilen, eğlenceli bir film.. İyisiyle ve kötüsüyle hayatın yaşamaya değer olduğunu da söylüyor.. Amelie gibi, “kendini iyi hisset” film kategorisine de sokabiliriz.

Cuma, Ekim 15

Taxi Driver / Taksi Soforu (1976)


Birçok sinamaseverin en iyi ilk 100 filmi listesinde üst sıralarda bulunduğuna inandığım, 1976 senesine ait bir yapıt... Yönetmen Martin Scorsese ve Robert DeNiro lokomotif konumdalar... Eşlik edenler : Jodie Foster, Harvey Keitel ve Mavi Ay’dan tanıdığımız Cybill Shepherd..



Scorsese özellikle suç ve suçun kökeni ile ilgili filmler üzerinde çalışmış.. En son izlediğim Departed (Köstebek) yine aynı konu üzerine, meşhur bir film. Suç makinesi haline nasıl gelinir? Bunda devletin ve toplumun rolü nedir...? Sorularına cevap niteliğinde filmler diyebiliriz.. Ayrıca psikolojik problemli insanları da Scorsese filmlerinde çokça görüyoruz.

İnsanın kafasına kazınan o kadar çok replik var ki... Yıllardır unutulmamış / unutulmayacak.


Are you talking to me? DeNiro ayna karşısında bu repliği doğaçlama yapmış. Senaryoda bu söz yok. DeNiro rolüne mental ve fiziksel olarak hazırlandığını belli ediyor. Akıl hastalıkları konusunda bilgi toplamış. Taksicilik yapmış. Vücut çalışmış.

Jodie Foster filmde oynadığı rolle aynı yaşta. Leon’daki Matilda’yı andırıyor durumu..



Zindan Adası gibi, filmin sonunda bariz bir netlik yok.. İnsan ister istemez Travis’in hayalleri mi? Yoksa gerçek mi bunlar diye düşünüyor..

En önemli tema bana göre “yalnızlık”... Yalnız insan merdivendir, hiçbir yere ulaşmayan... İstanbul’da mesela İstiklal’de yürüyorsun.. Kalabalığın içinde.. Tanımadığın insanlar.. Yalnızsan daha bir ağır geliyor.. Halbuki orada bulunma sebebin insanların arasına karışmaktır. Bi de yalnızlığın bir hali daha var: Teoride etrafında çok insan var.. Fakat pratikte yalnızsın. Öyle hissediyorsun.. Kocaman şehirlerde yalnız insanlar, milyonların içinde binlerce... Gece yalnız uyursun ekran karşısında.. Bir ses olsun istersin evde.. Televizyonu açık bırakıp yatarsın..

Travis rolünde Robert DeNiro genç yaşına rağmen çok başarılı... Travis karakteri senaryo ve oyunculuk anlamında çok inandırıcı...

Vietnam savaşından yeni dönen Travis uykusuzluk hastalığına çözümü geceleri taksi şoförlüğü yapmakta arar. New York’un en belalı yerlerinde çalışır.. Uyuşturucu satıcıları, gangasterler, fahişelerle dolu bir bölge. Seçim kampanyasında başkan adayı Paladin için çalışan Beatsy ile tanışır.. Onunla tanışması da pek normal değildir.. Bir süre takip eder çalıştığı yerin etrafında.. Sonra yanına gider.. İkna eder güzel kadını... Çay – kahve içtikten sonra, bir sonraki buluşmada sinemaya gidilecektir. Yanlış bir film seçimi herşeyi berbat eder. Travis bir sonraki görüşmeleri için telefonda Beatsy’i çok arar.. Başarılı olamaz. Yönetmenin dediğine göre en kritik sahne budur.. Kamera Travis’ten koridor’a, boşluğa döner. Issız Adam’ı andıran bir sahne..

Beatsy’den artık geriye öfke kalmıştır.. Öfkesini aday Paladin’e yöneltir... Beceremez.. Toplum için bişeyler yapmak zorunda hisseder kendini.. Iris'i kurtaracaktır.. Kadın satıcılarıyla mücadele etmeye karar verir.. Daha kolay bir hedef sonuçta.. Ama ortalık kan gölüne döner.... Kendince yağmur rolü üstleniyor.. Yağınca bütün pislikleri temizleyen bir yağmur..


Taxi Driver sürükleyici bir klasik film.. İçimizdeki ve etrafımızdaki Travis’leri farketmemizi, düşünmemizi sağlıyor. Tek başına Robert DeNiro için bile izlenebilir.
Related Posts with Thumbnails