bilimkurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilimkurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Eylül 30

Elysium / Yeni Cennet (2013)




2013 yapımı filmde başrollerde Matt Damon,  Jodie Foster ve Sharlto Copley yer alıyor.

Yönetmen ve senaryo yazarı District 9-Bölge 9 ile sinemaseverlerin gönlüne taht kuran Neill Blomkamp. Güney Afrika’da doğmuş, Kanada’da yetişmiş sinemacı filmiyle ilgili şunları söylüyor:

“Aksiyon ve görsel öğeler hoşuma gidiyor. Benim için her şey orada başlıyor. Ama aynı zamanda politikayla da ilgileniyorum; o yüzden dünyayı kurup karakterlere ve öyküye girmeye başladığımda, ilgimi çeken politik fikirler yerini buluyor. Beni ilgilendiren konular büyük ve sosyolojik kavramlar. Bu kavramları insanların gözüne sokarak veya ders vererek anlatmayan filmler yapma fikri hoşuma gidiyor. Bu konuları bir bilimkurguda işlemenin izleyicileri farklı bir bakış açısına yönelteceğini umuyorum..”

District 9’u çok beğenen, sinemada yeni bir çığır açtığını düşünen izleyicinin bloglarda ve forumlarda Elysium’u eleştirdiklerini görüyoruz. Büyük orada bu eleştirilere katılmıyorum. Sinemada izlemenizi tavsiye ederim.

Yunan Mitolojisi’nde Elysium “Cennet” anlamına geliyor. Dünya üzerinde yer alan, tanrıların ve karamanların ölüm sonrası için ayrılmış, mutlu ve refah içinde yaşanacak izole bir yer.

Filmin özeti: 2157 yılında doruğa ulaşan nüfus ve çevre kirliliği, kaynakların tükenmesi sebepleriyle Dünya yaşanmaz bir yer haline gelmiş. Los Angeles dahi bir varoşa dönüşmüş. İşsizlik, yoksulluk ve sefalet had safhada.

Atmosferin hemen dışında uzayda yapay bir yaşam alanı oluşturulmuş. Zenginler müreffeh ve izole yaşamlarını südürebilmek için kurdukları uzay istasyonuna Elysium adını vermişler.

Lüks, havuzlu villalar, neredeyse her evde bulunduğu anlaşılan gelişmiş tıbbi cihazlar, hizmet ve sistemi koruma işlerinde kullanılan robotlar ile insanlar kendi cennetlerini yaratmışlar. Hatta bir nevi ölümsüzlüğü de icat etmişler.

Ne var ki Elysium Dünya ile bağlarını tamamen koparamamış. Üretim için insan gücüne ihtiyaç duymaktalar. Ağır şartlar altında, robot polislerin kontrolünde işçiler çalıştırılmakta.

Matt Damon’ın oynadığı Max karakteri bir işçi ve geçmişte sisteme karşı geldiği için sabıkalı. Robotlar ensesinde. Bir arama sırasında espri yapmaya kalkınca kolunu kırıyorlar. Otoritenin en küçük itaatsizliğe tahammülü yok.

Kırık kolu çocukluk aşkı tarafından alçıya alınan Max bu haliyle çalışmak zorunda. İşten atılırım korkusu ile kendisi ısrar ediyor günlük rutinine devam etmekte.

Dünya’da bir de isyancılar var. Kaçırdıkları uzay gemileri ile Elysium’a ümitleri tükenmiş, ölümü göze almış insanları götürüyorlar. Çoğunlukla yapay cennete varamadan ölüyorlar. Uzay istasyonuna zor bela inebilenler ise hemen tutuklanıyor ve geri gönderiliyor.

Kırık koluyla çalışan Max, üretim şefinin zorlaması ile kapısı arızalanan radyoaktif bölgeye girer. Yoğun radyasyona maruz kalır. 5 günlük ömrü olduğunu söylerler. Verdikleri ilaçlar ancak onu bu süre zarfında biraz daha dinç tutmaya yetecektir. Tek çaresi Elysium’a gidip tedavi olmak. Direnişçilerle temas kurar. Elysium’a gidebilmesi için Max’tan yapmasını talep ettikleri Dünya’nın ve Elysium’un kaderini değiştirebilecek bir hayaldir..

Filmle ilgili kısa notlarım:

-District 9 ile politik bilimkurgu kategorisine görkemli bir başlangıç yapan Blomkamp bu duruşuna ve yoluna devam ediyor.

-Kategorize etmek gerekirse, bana göre “göçmen filmleri” başlığı birinci sırada gelir. Bilimkurgu ve aksiyon daha sonra.

-Elysium bir Holywood filmi olarak derdini anlatırken bir takım kısıtlamalara da maruz kalmış görünüyor. Sistemin kaynakları ile sınırsız bir sistem eleştirisi yapabilmek herhalde mümkün değil.

-Dünya olarak filmde tasvir edilen yer günümüz Mexico City’si, Elysium sahneleri ise Vancouver’da çekilmiş.

-Toplumsal sınıf ayrımı bir bilimkurgu’da ilk kez bu kadar net işleniyor gördüğüm kadarıyla.

-Filmden çıkan ortalama bir seyirci, saniyeler içinde teşhis ve tedavi uygulayan gelişmiş tıbbi cihazların neden Dünya’daki insanların kullanımına da sunulmadığına çokca hayret edecektir. Bunu filmin bir açığı olarak görebilir, görmüştür. Peki, günümüz dünyasında, görmeye dayanadığımız için gözümüzü kapadığımız  gerçeklerden biri olan, sağlık hizmetlerine sadece gelişmiş toplumların ulaşabilmesi nedir? Afrika’daki bazı ülkelerde neden ortalama yaşam 37’dir. Türkiye’de bile gelişmiş tıbbi cihazlar % kaç kapasiteyle çalışmakta?


Pazar, Nisan 14

Oblivion (2013)





2013 Nisan’da gösterime giren filmin başrolünde  Tom Cruise (Jack), Andrea Riseborough (Victoria), Olga Kurylenko (Julia), Morgan Freeman (Beech) var. Yönetmen ve senarist Joseph Kosinski. Hikaye 2005 yılında Kosinski’nin kaleme aldığı 8 sayfalık çizgi romandan geliştirilmiş. Eleştiriye açık yönlerine rağmen bilimkurgu severleri tatmin edecek bir yapım.



Oblivion bize nükleer kıyamet sonrası Dünya’nın acıklı halini başarılı bir şekilde sunuyor. Yerle bir olmuş devasa binalar, çöle dönmüş uçsuz bucaksız araziler. Suları çekilmiş okyanuslar. Maymunlar Cehennemi’nin finalini andıran sahneleri açılışta izliyoruz.

2017 yılında uzaylılar ile bir bağlantı kurulur. Gezegenlerindeki yaşamsal sorunlar nedeni ile Dünya’ya saldırmışlar. Ay’ı parçalamışlar ve bütün Dünya kaosa sürüklenmiş. Savunma amaçlı kullanılan nükleer silahlarla birlikte artık yeryüzü yaşanmaz bir alana dönüşmüş. Tipik bir Pirus Zaferi görüntüsü; her şey kaybedilerek kazanılmış bir savaş..

İnsanlar Satürn gezegeninin uydusu Titan’da  yaşamaya başlamışlar.

Yıl 2077 olmuş: Eski asker, şimdinin insansız hava aracı teknisyeni Jack Harper, Victoria ile birlikte Dünya’da hala varlıklarını sürdüren istila ordusuna ait canlıların saldırılarına karşı enerji istasyonlarını koruyan ekiplerdendir.. Uzaylıları yok etmek için geliştirilen insansız hava araçlarını;  “drone”ları tamir ediyor.


Jack’in geçmişe ait rüyaları ve anıları hafıza silme işleminin tam sonuç vermediğini ve “insan” tarafının hala ayakta olduğuna işaret etmekte. Nitekim yere düşen bir uzay mekiğinin uyku kapsülündeki mürettabatını drone’lara karşı korumaya çalışır. Sadece bir tanesini kurtarabilir.


Mekik’ten kurtulan Julia ve filmin sonlarına doğru hikayeye katılan, Morgan Freeman’ın oynadığı Beech karakteri Jack’in doğru bildiklerini sorgulamasına ve sanal ile gerçeği ayırt etmesine yardımcı olacaktır..


Oyunculuk adına elle tutulur bir performans görülemiyor. Özellikle Olga, neredeyse diyalogsuz.. Karakterlerde bir derinlik oluşturulmamış. Morgan Freeman dahi filmi bu anlamda kurtaramıyor. Durumu yönetmenin bilimkurgu ve görsellik yönünün gelişkinliği ile açıklayabiliriz belki..


Hikayenin iskeleti çok iyi.. Ancak bir tutarlılık, inandırıcılık problemi olduğu kesin. Filmin belli bir kesmindeki performans, ikinci yarıda yok. Bu yönüyle AI (Artificial Intelligence) filmini hatırladım. AI’da sanki ikinci yarıyı başka birileri yapmış gibi, ikinci yarı dolgu malzemesi gibi bir hisse kapılmıştım.. Wall-E gibi, Matrix gibi bir çok filmin kolajı olduğunu söyleyenler çok olacaktır.


Özetlemek gerekirse, aksiyon ve bilimkurgu severlere, sinemayı bir eğlence aracı olarak görenlere tavsiye ederim.. Örneğin; kütüphane sahnesi nabız arttıran koltuğa saplanıp kalmanızı sağlayan cinstendi..

Çarşamba, Şubat 29

Another Earth (2011)


2011 yapımı Another Earth yönetmen Mike Cahill’in ilk filmi. Aynı yıl gösterime giren Melankoli ile çok karşılaştırılıyor. Lars Von Trier’in filmini henüz izleyemediğim için beklemedeyim.


Başrollerde Rhoda’yı Brit Marling, John’u ise Lost dizisinde Ethan Rom olarak tanınan William Mapother oynuyor. Ethan Rom isminin manifestoda olmayan yolcu için “other man” kelimesinin yerleri değiştirilerek elde edildiğini bir not olarak ekleyelim.


Düşük bütçeyle çekilen dram-bilimkurgu kategorisindeki Another Earth, yavaş akan ve insan ruhuna işleyen ritmiyle dikkat çekiyor. Maalesef Türkiye’de gösterime girmediği anlaşılıyor. DVD’si çıktığında farkedip kiraladım. Bir kez izleyebildim. Sonunu anlayamadım. Eksik parçalar kaldı.


Internet’in de yardımı ile son sahneyi anladım. Ve Another Earth’i izlenmesi gereken önemli filmler kategorisine yazdım...


Rhoda 17 yaşında MIT’e kabul edilir. İçki içilen kutlama akşamından sonra yola koyulur. Radyo’da İkinci Dünya olarak isimlendirilen bir gezegenin keşfedildiği haberine kulak kesilince, kavşakta bir ailenin yokolmasına neden olur. Kazadan sadece ailenin babası John komaya girdiği halde kurtulmuştur. Reşit olmadığı için John’a Rhoda’nın ismi verilmez.


Rhoda 4 yıl hapishanede yatar. Çıkacağı günlerde İkinci Dünya ile iletişime geçilmiş, seyahat planları yapılmakta. Sadece ellerini kullanabileceği, insanlardan uzak bir iş arar. Bir okulda hademe olarak çalışmaya başlar.


Bu arada internet’te “İkinci Dünya’ya neden sizin gitmeniz gerektiğini yazın. Kazanan olursanız, uzay mekiği için bir bilet kazanacaksınız.” İlanını görür. İkinci Dünya’ya gitmek milyonlarca dolardır. Rhoda bu şansını tereddüt etse de kullanmak ister. İçinde bulunduğu ruh halini de ifade eden anlamlı bir yazı gönderir: Yeni kıtaları keşfeden gemilerde toplumun dışladığı en alttakiler vardı der...


Televizyonda dünyalararası ilk bağlantıya tüm insanlar canlı yayında şahit olurlar. Kontakt kuran biliminsanı ile karşı taraftaki kişi aynı isimdedir.. Farkederler ki, çocuklukları aynıdır..vs.. Paralel evren keşfedilmiştir!


Bir yandan derin ve acımasız pişmanlık Rhoda’yı John’u bulmaya iter. John yaşadığı trajik olaydan beri derin depresyonda evinde yaşamaktadır. Temizlik elemanı olduğunu söyleyen, ücretsiz evini temizlemek isteyen yabancının kim olduğunu anlamaz. Gelip gitmeler yakınlaşmayı da beraberinde getirir.


John ve Rhoda’nın birer sevgiliye dönüşeceğini beklediğiniz sahneden sonra dikkatle izlenmesi gereken yerler başlıyor: Bir sürü sorunun peşine düşebilirsiniz artık:

-İkinci Dünya mevcudunun gerçekten bir paralel evreni midir? Bu dünyanın aynası mıdır?

-Eğer bir aynadan bahsediyorsak, peki biz onların bir yansıması olamaz mıyız?

-Orda da John’un ailesi ölmüş müdür? Rhoda perişan mıdır?

-İkinci Dünya’ya gitme şansınızı başkasıyla paylaşır mıydınız?

-Ölmeniz yüksek ihtimal bile olsa bu seyahati yapar mıydınız?

-Yoksa herkes kaderini mi yaşar...


Filmin fragmanı için tıklayınız.

Pazar, Ocak 29

MR. NOBODY / BAY HİÇKİMSE (2009)



Unutuluş melekleri, işaret parmaklarını dudaklarımıza götürür ve dudaklarımızın üstünde bir çukur bırakarak bu dünyaya gelmeden önce olduğumuz yerde gördüklerimizi hatırlamamamız ve söylemememiz için mühürlerler.


Ama beni mühürlemeyi unuttular...


Zaman tek yöne akıp gidiyor. Geçmişe doğru hatırlayabiliyoruz ancak geleceği göremiyoruz. Ama ben görebiliyorum. Çünkü ben Nemo'yum yani "Bay Hiçkimse"...

***

Bu film; rastlantısallık ve kelebek etkisi gibi kavramlar üzerinden, "her seçim aslında bir vazgeçiştir" prensibini alaşağı edercesine, sonsuz olasılıklı bir yaşamın mümkünlüğünü savunuyor. En azından bu ütopya üzerine düşünmemizi istiyor. "Aslında gerçekten var mıyız?" diye izleyiciye sorgulatıyor. Filmin aynı zamanda senaryo yazarı da olan yönetmeni Jaco van Dormael filmini şu sözlerle özetlemiş:

"herkesin karşılaşabileceği sonsuz olasılıklar hakkında gerçekten de yüksek bütçeli deneysel bir film"

Eğer geleceği görebilseydik, bu, yaşayacağımız olumsuz şeyleri eleyip, filtreleyip bizi temiz ve sıkıntısız bir yaşama mı kavuştururdu? Yoksa, sürekli hayatımızdaki nirengi noktalarına dikkat etmemiz konusunda bize baskı yapan sıkıcı bir karabasana mı dönüşürdü?

Peki ya hiç seçmek zorunda kalmasaydık, verdiğimiz ve veremediğimiz kararların sonuçlarına katlanmak zorunda olmayıp sonsuz olasılığı birlikte yaşasaydık? Hayaller, hatıralar, düşler birbirine geçse bununla baş edebilir miydik?



15 yaşındaki flörtünüze onu sevdiğinizi söylemek varken, ergenliğin kontrol edemediğimiz dürtüleriyle ters bir söz söylemeseydiniz ikinizin yaşamı acaba nasıl akardı?

Güzel bir günde evde oturmak yerine dışarı çıksaydınız acaba hayatınızın aşkıyla mı karşılaşacaktınız?

İnternette gördüğünüz o iş ilanına "niye beni seçsinler ki" karamsarlığıyla CV'nizi göndermekten vazgeçmeseydiniz acaba hayalinizdeki işi yapıyor olup daha mı mutlu olacaktınız?

Bunları asla bilemeyeceğiz...

Peki bu hayattaki yol ayrımlarına geri dönüp denemediğiniz yolu seçme şansı elimizde olsa alternatif hayatımızın ne olduğunu görmek dahası yaşayarak deneyimlemek ister miydiniz?


"Yaşayabileceğim tüm hayatlardan vazgeçtim. Seninle birlikte olabilmek için..."

Filmimiz kelebek / domino etkisi, karma felsefesi ya da adına ne derseniz deyin, ilgisiz gibi görünen olayların ve tavırların birbiriyle ilintili olduğunu ve yaşadığımız gerçekliği etkileyebileceğini savunuyor.



Siz hiç aşkınızı, daha ucuz diye almayı tercih etmediğiniz bir kot markasının üretildiği fabrikanın kapatılması sonucu işini kaybeden bir işçinin evinde umutsuzca yumurta haşlarken oluşturduğu klimatik bir etkiyle iki ay sonrası sebep olduğu ani bir yağmurun bir damlasıyla elinizde tuttuğunuz ve sevgilinizin telefon numarasının yazılı olduğu kağıdı ıslatarak mürekkebini akıtması sonucu numarayı kaybettiğiniz ve onu arayıp bulamadığınız için yitirdiniz mi?



YARATICI FİKİRLER

Çocuk halimizle ve çocuk gözümüzle, yaşadığımız anıları / düşünceleri aklımızdan geçirirken bunun izleyiciye sahnede bir tiyatro izliyormuşçasına nakledilmesi.

Aralarda belgesel tadında çok orijinal bilgilerin ve teorilerin izleyiciye verilmesi. "Big Bang" i hepimiz biliyoruz peki "Big Crunch" hakkında fikriniz var mı?

ÇOK GÜZEL ÇEKİMLER

Sahneler arası yaratıcı geçişler

Bir yağmur damlasının yeryüzüne düşüşünün gökyüzünden görüntülenmesi

Çürüyen bir tabak meyvenin ve ölmüş bir sıçanın nasıl değişim geçirdiğini gösteren sahneler

Zamanı geri döndürürcesine yapılan geri çekimler

Hızlı ve yavaş çekimlerin aynı karelerde birleştirilerek kullanılması

GÜZEL BENZEŞMELER

Paralel evrenlerde farklı yaşamlar arası geçişlerde doğanın / çevrenin kurgu şeklinde bir puzzle parçası gibi şekillenmesi, Truman Show'da düzmece dünyanın setlerini çağrıştırdı.

Daktiloyla yazılan bir senaryonun filmleşmiş görüntülerinin daktiloya her tuşlayışta kesintiye uğraması; bir yaşamın senaryo kurgusuyla şekillenmesi fikri yine sinekiyatri'de yer verdiğimiz "Stranger Than Fiction" filmine göndermeler yapıyor gibiydi.

Yaşam kararlarını bir paranın üzerine evet / hayır şeklinde yazıp ne geldiyse ona göre hareket etmesi Luke Rheinhart'ın "Zar Adam" kitabında rastlantısallık teorisine göre yaşam seçmeyi andırıyordu.

GÜZEL SÖZLER / REPLİKLER

"Seçim yapmadığın sürece her şey mümkün kalır"
"Dünya yaşıyormuş gibi davranmaya karar veren insanlarla dolu. Peki gerçekten yaşıyor muyuz?"
"Yaşayabileceğim tüm hayatlardan vazgeçtim. Seninle birlikte olabilmek için..."
"117 yaşındaki biri için doğum günü pastasındaki mumlar pastadan daha fazla para tutar"
"Hayat bir oyun bahçesidir"
"ZWANGZUNG: Bazen en iyi hamle hiç kıpırdamamaktır"
"Everything could have been anything else and it would have just as much meaning" (Tennessee Williams, Amerikalı oyun yazarı)



Filmin soundtrack müziğini yönetmenin abisi Belçikalı müzisyen Pierre van Dormael yapmış.

Filmde kullanılan diğer film müzikleri ise şunlar:

The Chordettes - Mr. Sandman
The Pixies - Where Is My Mind
Gabriel Fauré- Pavane Op. 50
Buddy Holly - Everyday

Bay Hiçkimse'yi Jared Leto oynamış, Sarah Polley ve Diane Kruger eşlik etmiş.

Film 29. İstanbul Film Festivali'nde ödül almış. Ayrıca 2009 Toronto Film Festivali ve 66. Venedik Film Festivali için de yarışmaya seçilmiş.

Filmin IMDB linki için tıklayınız
Filmin fragmanı için tıklayınız

Cumartesi, Ağustos 20

Maymunlar Cehennemi Baslangic / Rise of the Planet of the Apes (2011)

Maymunlar Cehennemi serisinden bir filmi ilk ne zaman izledim hatırlamıyorum. Temanın ilgimi çok çektiği kesin.


Ortaokulda resim öğretmenimiz nükleer savaşı konu alan bir resim çizmemizi istemişti. Sene 1987 filan artı eksi 1... İnsan evladının ilk olarak aletli tarım yaptığı dönemin temsili resmini görmüştüm bir kitapta. Aldım elime pastelleri, saatlerce uğraştım: Çalışmamda kitaptaki gibi birçok figür vardı. Ayağa kalkmış maymuna benzeyen ilkel insanlar, tarım aletleri, bitkiler, tarla-dağlar-taşlar… Savaşı konu alan bir resmin savaşa dair hiçbir unsur içermemesi, ayrıca renk kullanımı gibi bazı teknik detayların zayıf olması nedeni ile vasat bir not aldım… 10 üzerinden 6. Ayrıca anlaşılamamak da yaralamıştı.. Eğer bütün dünya bir daha savaş yaparsa, kullanılacak kitle imha silahları insan ırkını yeryüzünden silecek ve en başa döneceğiz gibi bir mesajı iletebilmem için gerekli şey zekice bir detaydı.. Arka fonda bir Özgürlük Anıtı heykeli kalıntısıJ

Sıra arkadaşım ise haşarı, fırlama bir çocuktu. Benim de sonraları içselleştirmeye çalıştığım, “basit olan iyidir” mantığını doğarken almış, becerikli bir öğrenciydi.. Çizdiği resim gözümün önünde: Üç tane figür var: Beyaz ve devasa, kağıdı bir köşeden öbür köşeye kaplayan, üzerinde USA yazan bir nükleer füze. Ateşlendiğini gösteren arkasında koyu kırmızı alev.. Füze gizlendiği kocaman çalıları yararak yerden çıkıyor.. Birkaç tane de ağaç.. Basit, dikkat çekici, renkler ahenkli ve konuya oturan bu resim tam not almıştı…

Bu hatıra önemli ölçüde ilgimi açıklıyor sanırım. Bilimkurgu filmlerde akla yatan, gerçeğe yaklaşan senaryo ayrı bir güzel gelir bana…

Yeri gelmişken Bertrand Russell’e ait bir anıyı anlatmak istiyorum: Russell hayvanat bahçesini gezer. Ertesi gün arkadaşına izlenimlerini anlatırken:

-Can sıkıntısı zeka belirtisidir der..

-Nerden çıkardın şimdi?

-O kadar hayvan gördüm sadece maymunların canı sıkılıyor gibi geldi bana..

Neyse, yine uzun uzun yazıp filme gelemedik: Bilim adamımız Will (James Franco), maymunlar üzerinde araştırmalar yapmaktadır.. 2011 yapımı serinin son halkasını diğerlerinden ayıran en önemli unsur, senaryonun günümüzde geçmesi… Will’in babası da Alzheimer hastasıdır ve deneyler beyinde meydana gelen hasarları tamir edecek bir ilaç geliştirme üzerine odaklanır.

Kullanılan ilaç beyinde hasar yokken zekada inanılmaz hızlı gelişmeler sağlar. Projenin sunum günü ana denek saldırganlaşır. Kendisiyle beraber diğer maymunların (şempanzelerin) öldürülmesine, projenin iptaline neden olur. Karnında bir bebek taşımaktadır.. İyi adamımız Will, bebeği evine götürmek zorunda kalır..

İlaçlar genetik yollarla ya da kan yoluyla Sezar’a geçmiştir ve olaylar gelişir..:)

Hürriyet yazarı Ömür Gedik’in film hakkındaki yorumundan bir bukle herhalde izlenmeye değer mi sorusuna iyi bir yanıt olacaktır:

Hikaye 1967 yılı “Maymunlar Cehennemi” filminin başına bağlanıyor. Hem de büyük bir incelikle. “Maymunlar Cehennemi: Başlangıç”, kült sayılabilecek ilk filmden sonraki en iyi “Maymunlar Cehennemi” filmi diyebilirim…

Cumartesi, Eylül 4

Inception / Baslangic (2010)



Leonardo DiCaprio'nun başrolde olduğu filmde, daha birçok ünlü oyuncu da yer alıyor.

Yönetmen Christopher Nolan bir röportajda: "Çocukluğumdan beri, hayatım boyunca rüyalarımdan etkilenmişimdir... Benim rüyalara olan başlıca ilgim ve bu filmi yapma nedenim, uyurken, fark etmeden bütünüyle bir dünya yaratabilme deneyiminden kaynaklanıyor. Sanırım bu, insan aklının potansiyeli, özellikle de yaratıcılığı ile ilgili çok şey söylemekte. Rüyaları her zaman büyüleyici bulmuşumdur." demiş.


Filmin konusunu çok kısa özetleyeceğim bu sefer: Başkasının rüyasına girip fikirlerini, gizli bilgileri çalmak ya da rüyada bir insanın beynine fikir tohumu yerleşmesini sağlayıp büyütmek üzerine:)

Benim de rüyalara karşı eskiden gelen bir ilgim var ve izlediğim bu filmden yola çıkarak düşüncelerimi paylaşmak istiyorum...

Rüyalarla ilgili birkaç temel konu var:


- Rüyayı kontrol edebilmek: Internet'te "lucid dreaming" kelimesini aratarak detaylı bir araştırma yapabilirsiniz. http://www.eksisozluk.com/ 'da yazılanları tavsiye ederim. Rüya içinde rüya görmek, rüyayı kontrol edebilmek, uyanıp tekrar uyuduğunda rüyaya kaldığın yerden devam etmek ve rüyada gördüklerini fiziksel olarak yatakta da senkronize şekilde tekrar etmek gibi dallanıp budaklanabilecek bir konu... Örnek vermek gerekirse: Öğrenciyken bir gece yine ertesi sabaha yapmam gereken ödeve el sürmemenin derin hüznünü yaşıyordum... Sabahın 5'ine saati kurdum. Kalkıp yapacağım sözde. Görülmemiş bir durum ama huzurlu bir uyku için iyi tercih... Sabah zil çalıyor. Rüya görmekteyim... Rüyamda birisi diyor ki: Zil gerçekte çalmıyor. Rüya görüyorsun... Zemberek boşalana kadar çalan zil, pes ediyor ve susuyor... Ben klasik kalkacağım saatte kalkıyorum... Zilin çalmadığını düşünüyorum.. Duymamış olamam... Sonra aklıma rüya geliyor...
- Aynı rüyayı görmek: Bir önceki madde tecrübeyle sabit olup benim için mantıklı bir durumken, bu çok fantastik bi durum gibi geliyor... Başkalarıyla aynı rüyayı görmek bence şöyle mümkün olabilir: Tek yumurta ikizisin... Yine tek yumurta ikizi sevgiliniz var... Yediğiniz, içtiğiniz, giydiğiniz, soluduğunuz her şey aynı... Aynı rüya görülebilir... Bir ihtimal... Öteki türlü size rüyasını anlatan kişiyle aynı rüyayı gördüğünüzü söylüyorsanız; de-javu hissi gibi birşey olabilir olsa, olsa... Bu bakımdan Inception'un bana uzak gelen tarafı, aynı rüyayı yaşamak... Filmde altyapısı ortaya konuyor bi şekilde..
- Dönemsel tekrar eden rüyalar görmek: Mezun olalı yıllar olmuş.. 60 çeşit dersin arasında, meslekle en alakasız derslerden birinin final sınavını kaçırıp sınıfta kalıyorum. Rüya sırasında çok bunalıyorum bu yüzden... Uyanırsam ne ala... Kabus bitiyor. Yılda bir-iki kez gördüğümü bilirim...
- Rüyada standart görüntüler-olaylar: Bir uçurumdan aşağıya uçmak, yere hep yakınsın ama bir türlü inemiyorsun... Ya da bir yokuştan aşağıya yuvarlanan büyük bir topun içindeymişin gibi dönen bir görüntü... Özellikle çocukken ateşlendiğim zamanlar görürdüm dönerli rüyalardan. Bi de apartmandayım... İndiğim ya da çıktığım merdivenlerden biri sonraki kata bağlı değil. Apışıp kalıyorum... Bir yol bulamıyorum.. (Filmde böyle bir sahne vardı)
Fakat en klasiği bence; uykuya dalmak üzere iken düşme hissiyle irkilip uyanmak... Bu durumu Jack London, Adem'den Önce isimli kitapta açıklıyor: Atalarımız vahşi hayvanlardan korunmak için ağaçta uyurdu.. Daldan düşüp ölenler çoktu.. Bir kısmı ise hayatta kalırdı fakat geçirdikleri büyük travma genlerine işleyecek boyuttaydı... Bize kadar ulaştı.
Özetlemek gerekirse, rüyalara merakınız varsa, Matrix tarzı filmlerden hoşlanıyorsanız izleyebilirsiniz.. Ama IMDB'de 4.sıraya çıksa da klasik bir film olur mu kuşkum var. Filmin fragmanı ile birlikte müzikleri yapan Hans Zimmer ile tanışın:

Çarşamba, Aralık 23

Avatar (2009)


Avatar; Hint mitolojisinde, Tanrı’nın Dünya’ya inmiş hali… Bir insan, ağaç ya da eşya… Film’de avatarı olan insanlar Pandora gezegeni yerlisi, bir Na’vi kılığına girebiliyorlar… Bu işin şekli Suretler filmindekiyle aynı: Bir cihazın içine yatıyorsunuz. DNA'nız kullanılarak genleriyle oynanmış, sizin suretiniz bir Na’vi'yi beyninizle yönetiyorsunuz…

Na’vi kılığına girmekteki amaç, yerlilerin içinde yaşadıkları muhteşem doğanın, toprağın altında yatan paha biçilmez maden… İnsanlar önce avatarlar yardımıyla kendi dillerini öğretip onları “medenileştirmeye-özgürleştirmeye” çalışıyor… Yerliler esas amacı anlayıp karşı durunca, avatarlar elçi görevi üstleniyor: Tatlı bir dille: “Başka yere taşının, yoksa bombalar yağacak üzerinize” diyorlar…

District 9’da uzaylılar, insan ırkı tarafından eziliyordu… Avatar’da da benzer bir durum var… Farklı olan bu sefer deplasmana giden istilacı insanlar…

Na’vi’ler tipleriyle, yay-okları, doğayla kenetlenmeleri ve atlarıyla Kızılderililer’i çağrıştırıyor.

Askerlerin içine girip, hareketleriyle yönettiği robotlar Robocop’u anımsattığı gibi, District 9’da bundan bir adet mevcut. Nintendo Wii oynama isteği uyandırıyor…

Filmin %60’ının bilgisayarda yaratıldığı belirtilmekte… Hangi sahneler olduğunu tahmin etmek kolay fakat aradaki farkı anlamak zor.

Yönetmen James Cameron’un Titanik, Terminatör, Aliens, Abyss gibi filmleri çektiğini düşünerek, filmi izlemeden önce beklentilerimizi çok da yüksek tutmamak faydalı olacaktır…

Tanıtımına 150 bin dolar ayrılması nedeniyle, medyada sıkça, “sinema tarihinde çığır açacak bir yapıt” diye bahsediliyor kanaatindeyim… Eğer farkı yaratan 3D IMAX teknolojisi ise, tanışmak henüz mümkün olmadı, ayrı konu. Avatar, 3D filmlerin daha sık çekilmesine ön ayak olabilir…

İzleyen sayısı arttıkça IMDB’de ilk 5’e gireceğini tahmin ediyorum… Özellikle gençlerden yüksek oy alacağı kesin.

Sigourney Weaver’in filmdeki ismi gözümden kaçmadı: Grace… Oynanan rolle isimler arasındaki uyumluluk artık dikkatimi çekmeye başladı…

Pazar, Kasım 8

District 9 / Yasak Bölge 9 (2009)


Filmi politik – bilimkurgu diye nitelemek mümkün… Her şeyden önce konunun Güney Afrika’nın en büyük şehri Johannesburg’da geçmesi anlamlı… Güney Afrika 1948-1994 yılları arasında “apertheid” rejimiyle yönetilmişti. Ülkede yaşayanlar ırklarına göre 4 bölgeye ayrılmışlar, devlet hizmetlerinin kalitesi de, insanların rengine göre değişmekteydi. Farklı bölgede yaşayanlar, kendi ırkına ayrılan bölgeye göç etmeye zorlandı.

Durban sahilindeki tabela yukarıda bahsedilenlerin nasıl bir şey olduğu konusunda fikir veriyor. Filmde benzer tabelaların uzaylılar için olanlarını görüyoruz…

Detay için: apartheid adresini kullanabilirsiniz.

Yönetmen, Johannesburg doğumlu, 30 yaşında Neill Blomkamp. Başrolde Sharlto Copley oynamış. Wikus Van De Merwe’yi canlandırıyor…

Filmin başından itibaren belgesel havası röportajlardan ve kamera çekimlerinden veriliyor…

Hikaye şöyle: 1982 yılında Johannesburg’un üzerinde devasa bir uzay gemisi belirir… Günlerce bir hareket olmayınca, bir keşif takımı geminin gövdesinde delik açarak içeri girer… 1 milyon kadar uzaylı açlıktan ölmek üzeredir. Hükümet uzaylılar için tecrit edilmiş bir bölge kurar… Etrafını gözetleme kuleleri ve tel örgülerle çevirir… Giriş çıkışlar yasaklanır…

Uzaylılar; Türkçe altyazıda “karides” olarak isimlendirilmiş. İnsanlar bu kelimeyi onları aşağılamak için kullanıyor. Kelimenin İngilizce orjinali “prawn”… Aslında prawn denen canlı çekirgeye çok benzeyen bir böcek… Hatta bu böceğin Johannesburg’un Parktown denen varoşunda yaşayan Parktown Prawn denen bir türü de var…

2010’lara yaklaştığımızda uzaylı nüfusu 1,8 milyona ulaşmış, bölgeye sığmaz olmuşlar ve insanlar ayaklanmaya başlamıştır… İnsanlar uzaylıları artık yanıbaşlarında istemiyorlar. MNU isimli özel güvenlik şirketi bir yandan uzaylılardan nasıl rant sağlayağını, silahlarını inceleyerek, onları kesip biçerek araştırırken bir yandan da bu yoğun nüfusu şehrin çok uzağına, District 10’a taşıma işine girişmiştir.

Wikus, MNU’da, 10. bölgeye göç operasyonu döneminde ekibin başına getirilir. Kameralara yaptığı konuşmalar saf ve komik bir adam olduğu izlenimi yaratıyor.

MNU ekibi District 9’a girerek uzaylılardan göç işlemini imza atarak onaylamalarını isterler… Bu sırada Wikus’u nüfuslarının daha da artmasını engellemek için uzaylı yumurtası yakarken görüyoruz…

Operasyon sırasında, Wikus bir barakada sıvıyla temas eder ve yavaş yavaş uzaylıya dönüşmeye başlar. İlk olarak bir kolu uzaylı koluna dönüşür… MNU şirketi Wikus’u dünyanın en değerli adamı olarak hemen ameliyat masasına yatırır… Çünkü uzaylıların silahı gen kontrolü yaparak çalışmakta ve insan eli bu silahları kullanamıyor. Wikus sayesinde el koydukları silahları test etme imkanına kavuşurlar ve silahların öldürücü gücü karşısında gözleri kamaşır.

Yarı insan yarı uzaylı Wikus MNU binasından kaçmayı başarır ancak şehirde, insanların arasında saklanamayacağını anlayınca, yumurtalarını yaktığı, göçe zorladığı uzaylıların bölgesi District 9’a sığınır… Haberlerde Wikus’un uzaylılar ile cinsel ilişkiye girdiği ve bu nedenle değişime uğradığı söylenmektedir.

Uzaylıları bir düşman olarak gören Wikus, artık kendini onlardan biri gibi hissetmeye başlamıştır.

Bu kadar bilgi yeterli sanırım ilginizi çekmek için :)

Filmin birinci yarısı ile ikinci yarısı arasında bariz bir aksiyon farkı var… Aksiyon severler ikinci yarıyı beklemeliler… İnternet’te araştırdığınızda, Türkiye’de bu filmin iki uçta değerlendirildiğini görebilirsiniz… Yani izleyiciler filmi çok kötü ya da çok iyi olarak niteliyor… Ara seçenekleri neredeyse kimse kullanmamış…

Ben kaçırılmaması gereken, sinema tarihinde önemli filmler arasında yer alacak bir film olarak değerlendiriyorum…

Neill Blomkamp 2005 yılında 6 dakikalık kısa film olarak Alive in Joberg’i çekmişti… District 9, bunun genişletilmiş ve geliştirilmiş bir versiyonu http://www.youtube.com/watch?v=iNReejO7Zu8
------------------------
Hıncal Uluç'un 11 Kasım 2009 tarihli "Berbat bir film" başlıklı, District 9'la ilgili yazısı üzerine:

Elestirmen baskalari yumurtlarken gidaklayan tavuktur...Demisler.. Her elestirmen icin gecerli degil tabi ama Hincal'a cok oturuyor bu laf...

Bornova Bornova filminin yonetmenini de agir bir dille elestirmisti... Filmle ilgili degil ama, kilik kiyafeti ile ilgili...

Simdi ben cikip da, Lafonten masallari cok gerzekce, tilki konusuyor, karga konusuyor.. bu nasil is.. Aklim almiyor diyebilirim... Hic hayvanlar konusur mu? Hincal yazisinda mantik hatalarindan bahsediyor, goremedim bu hatalar nedir, yazmamis... Yazsa, daha ayaklari yere basan bir cevap verebilirdim.. Bunla yetinelim: Evet mantik hatalari bulursun ararsan... Ya da sacma sapan seyler.. Lafonten masallarina hayvanlar konusuyor diye"gerzekce" nitelemesinde bulunmaktan bir farki yok...

Yonetmen ve senaryonun yazari bizzat Guney Afrika'da dogmus buyumus... Yani hayatin en aci gerceklerini, irkciligi, ayrimciligi, acligi, sefaleti...vs.. gormus, yasamis... Bana gore adam diyor ki: Kardesim, ben size yazilar yazdim, haberler yaptim, gazete koselerinde bas bas bagirdim... Hic biriniz ilgilenmediniz.. Simdi boyle bir film cektim... Eh artik izleyin gari... Bazi ilaclarin tadi kotudur... Cocuklara iciremezsin,,, ne bileyim, sutun balin icine karistirirsin,, icerler, anlamazlar... Film de tam olarak boyle bisey... Bilimkurgu sutunun icine karistirilmis politika ilaci... Politika dedigim insan olmanin verdigi sorumlulugu yerine getirmek... Yani insanlara daha iyi ve adil bir dunya icin mucadele etmek...

Hincal'in internet sitelerinde yeni ergin kategorisinde cok prototipi var... Mesela sinemalar.com web sayfasinda, ayni Hincal gibi dusunen en az 50 ayri kisiden 50 ayri yorum okuyabilirsin... Sunun da hakkini vermek lazim: Filmin birinci yarisi bittiginde, salondaki 8-9 kisinin yarisinin gidecegini dusunmustum:) ama ikinci yari gercekten kendini izletiyor... Mesela Robocop seven bir adam, final sahnesinden buyuk keyif alir nostalji yapar kanaatindeyim :)

Salı, Ekim 13

Surrogates - Suretler (2009)


Benden bu haftanın sürprizi sinemada izlediğim Suretler isimli film... 25 Eylül'de gösterime girdi. Oynamaya devam ediyor...

Robotlar çekici geliyor nedense bana:) Gerçekçi buluyorum bazı robotlu filmleri bir yere kadar... Filmin başında izledikleriniz "makinelerin yükselişi" kelimesini aklınıza getiriyor... Zaten yönetmen U-571 ve Terminatör 3'ü de çeken Jonathan Mostow... Aklımdayken, denizaltı filmi seyredecekseniz, U-571 yerine Das Boot'u tercih edin derim...

Birden fazla filmle benzeştiğini söyleyebiliriz... Ben en çok Island (Ada)'ya benzettim... Ada'nın ana teması çok daha gerçekçiydi... İnsanların yine suretleri var...Ama kanlı canlı... Suretler'de ise robotlar bu görevi üstleniyor...

2009 yılı ABD yapımı filmde başrolde Bruce Willis var... Sadece ismiyle önemli bir seyirci kitlesini sinemaya çekebilen bir aktör. Aksiyon kelimesi ile adı özdeşleşmiş...

Hikaye 2017 yılında geçiyor ve aynı isimli çizgi romandan senaryolaştırılmış...İnsanların %99'unun artık bir robot kopyası var...Kopyanız size birebir de benzeyebilir, fantastik bir tip de olabilir... Seçiminize kalmış... Zaten internet ortamında da aynı değil mi? Kimimiz kendimiz gibiyiz, kimimiz hayalimizdeki kişi...

Suretler sayesinde toplumda suç oranı yaklaşık sıfır'a çekilmiş... Kazayla ölüm gibi bir ihtimal neredeyse kalmamış, herşey güllük gülüstanlık... Ama her zaman olduğu gibi robotlara gıcık olan birileri pişmiş aşa su katıyor...:) Anarşist bir grup robotlardan arındırılmış bölgeler kuruyor... Aslında filmin ince mesajı burada gizli bence... İyiyle kötü birbirine karışıyor... Gerçek hayatta da çok örneği var.

Ortalamanın üzerinde bir sinemaseveri tatmin etmeyebilir fakat, bilimkurgu ve robotlar ilginizi çekiyorsa, denenebilir... I, Robot, Terminatör ve Island'ı beğendiyseniz, sinemada izlemek şartıyla tavsiye ederim...

Salı, Ekim 6

Fahrenheit 451 (1966)



1951 yılında Ray Bradbury'in yazdığı aynı isimli kitaptan 1966'da Francois Truffaut'un çektiği filmde başrolde Oskar Werner ve iki rolü birden oynayan Julie Christie var.

Teknolojinin ilerlemesi ve yeni dünya düzeni gereği itfaiye teşkilatı farklı bir görev üstlenmiştir: Kitapları bulup yakmak... Daha filmin başında ekranda hiç yazı göremezsiniz... Filmle ilgili bilgiler sesle iletilir... Televizyon antenlerine kamera odaklayarak... Yazılı her şey yasak olduğundan başroldeki itfaiyeci Montag değişmeye başladığı günlerde merak edip eline aldığı kitabı heceliyor...

Okumayı unutmuş insanlar... Televizyonun esiri olmuşlar ve birer robota dönüşmüşler... Duygusuz, fikirsiz, akılsız... Hepsi aynı... Montag'ın dönüşümündeki nedenlerin filmde iyi açıklanamadığı, Truffaut'un eserin kritik yerlerini kırptığı eleştirisi var... Kitabı okumak lazım...

Film İngilizce ve renkli olarak çekilmiş...Truffaut bu isteklere başta karşı çıkmış. Karşı çıkmasını şuna bağladım: Fransızca'da; Özgür İnsan, Kitap İnsan (livre, libre) kelimeleri birbirine çok yakın...Filmde yer alan önemli bir diyalogda bu kelimeler book people, good people olarak biraz da esprisi kaçmış şekilde İngilizce'ye çevrilmiş....Bunun gibi birden fazla çeviri - dil sorunu yaşanmıştır sanırım....

Suretler isimli 2009 yapımı filmde olduğu gibi, yine mevcut düzene karşı çıkan insanlar, şehir dışında izole edilmiş bir yer kuruyorlar ve kitapları yaşatmak için kitaba dönüşüyorlar...Herkes bir kitap ezberliyor...İkizlerden biri birinci cilt, diğeri ikinci cilt...Şeklinde esprili bir anlatım da var..

Filmde bulduğum ilginç noktaları çok detaylara girmeden, başlık olarak iletmek istiyorum:

-İtfaiyeciler Nazi SS'lerine benziyor. Selamlaşmaları, kıyafetleri vb...Hatta bir ara yakılan kitaplar arasında Mein Kampf da görüntüye gelir.
-Okuldaki sahnede, koridor duvarları nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde daralıp genişliyor...
-İtafiyecilerin üst kattan, yatakhaneden zemine inmek için kullandıkları boru aynı zamanda onları yukarı güç harcatmadan çıkarıyor..
-Bu boru bir nevi parmak izi tanıyor olsa gerek ki, bi ara Montag'a çıkış izni vermiyor.

-İnsanlar televizyonlarla çift yönlü etkileşim içindeler...Televizyonla konuşabiliyorlar...Ama sorunlu bir iletişim bu...Yani ne desen aşağı yukarı aynı cevabı veriyor...
-Film müziği, korku filmi müziğine benziyor.
-Görüntüleri, sahneleri çekildiği yılı gözönüne katarsak geleceği anlatma konusunda başarılı...

-Film geleceği anlatsa da, bazı nesneler geçmişten kalma...Gelecekte insanlar aşırı modernlikten sıkılıp antilara merak salabilirler:)
-Yakılan kitaplar arasında Fransızca kitaplar ağırlıkta, yönetmen kendi kitaplığından getirmiş olmalı. İngilizce, Almanya ve İspanyolca kitaplar var...
-Salvador Dali'nin kitabının yandığı sahnede, bir çırpıda Dali'nin neredeyse bütün eserlerini gördük...

İzlemesi çok kolay olmayan, sabır isteyen bir film olmakla birlikte, Truffaut ve kitaplar için gömek lazım gelir...


Perşembe, Ekim 1

Knowing (2009)

Knowing (Kehanet) 2009 yılında gösterime girmiş. Sürükleyici ve izleyiciyi geren bir tarzı var. Sonuyla da dikkat çekici. En azından klişe bir son değil.

Yönetmen Alex Proyas, 2004 yılında I, Robot'u çekmişti. Robot'u sevdiyseniz, Kehanet de size göre diyebiliriz. Sinemalarda oynayan Suretler isimli filmin de I,Robot'a benzediğini tahmin ediyorum..

Filmin din felsefesi barındırdığını söylemek gerek. Henüz gelmediyseniz, iman'a gelmeniz an meselesi:)

Filmlerin bazı sahnelerinde nefesinizi tutarsınız resmen, tam konsantrasyon izlersiniz. Uçak ve metro sahneleri bu anlamda başarılı. Bir detayı söylemeden edemeyeceğim: Tıkanan yolda polis'in uçağa bakış açısıyla, uçağın geliş açısı arasında çok değil, 90 derece kadar fark var..Belki de yönetmenler böyle atraksiyonlarla dikkat çekmek istiyorlardır. Belli mi olur?

minormax
Related Posts with Thumbnails