bağımsız sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bağımsız sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Temmuz 23

Te Doy Mis Ojos / Take My Eyes / Gözlerimi de Al (2003)



Evin hanımının akşam yemeği hazırlarken kocanın işten geldiği, evin tek çocuğunun ev ödevlerini yaptığı; sıradan ve mutlu gibi görünen bir yaşamın kesiti ekranımızda. Ancak, bu tabloyu bozan ve ters giden bir şeyler var: Aile içi tek taraflı şiddet…


Pilar (Laia Marull), kocası Antonio’dan (Luis Tosar) hem duygusal hem de fiziksel şiddet görmektedir ama bunu yakın çevresine o ana değin pek hissettirmemiştir. Antonio’nun önüne geçemediği öfke nöbetleri, incir çekirdeğini doldurmayacak ayrıntıların fitilini ateşlediği ani parlamalarla kendini göstermektedir. Kendini kaybeden Antonio karısına hem şiddet uygulamakta hem de hakaret etmektedir. Daha önce bu öfke nöbetlerinde birçok kez sakatlanan Pilar; yine şiddete maruz kaldığı bir akşam oğlunu da alarak kız kardeşine sığınır.


Ablasına yaşatılan bu duruma çok kızan ve İskoçyalı sevgilisiyle evlilik hazırlıkları yapmakta olan kardeşi, Pilar’ın istediği kadar kendisi ve annesiyle kalabileceğini söyler ve kesinlikle bir kez daha kocasına dönmesini istemez. Pilar, oğluyla birlikte kendisine yeni bir hayat kurmaya kararlı gibidir. Görünüşüne çeki – düzen verir ve yeni bir iş bulur. Sosyal bir çevre de edinmeye başlar. İşindeki başarısı günden güne artmaktadır.

Her şiddete başvuran koca gibi Antonio da, aklı başına geldiğinde derin pişmanlıklar duymakta ve “günışığım” dediği karısı Pilar’ı tekrar eve getirmenin yollarını aramakta ve elinden gelen her şeyi yapmaktadır.

Gözlerimi de al, sıradan aile içi şiddeti alan, ama bunu tek yönüyle işlemeyen sıra dışı bağımsız bir İspanyol filmi. Şiddet uygulayan ve öfke nöbetleri geçiren insanların pek azı, bu kontrolsüzlük durumunu yenebilmek için dış yardım almayı akıl eder. Antonio ise karısını çok sevmekte ve kötü alışkanlığını yenebilmek için bir grup terapisine devam etmektedir. Pilar da belli periyotlarla hep tekrarlanan ve aynı çıkmaz noktaya gelen hayatını düzlüğe çıkarmak istek ve kararlılığı ile kocasına duyduğu aşk arasında bocalamaktadır. Antonio’nun yakınlaşma isteğine ve “ben artık değiştim” mesajlı tavırlarına kayıtsız kalamaz ve ona kucak açan kız kardeşinin kızgın bakışlarına aldırmadan kocasıyla tekrar birleşir.

...Acaba her şey düzelecek midir?


Filmde, kadının yaşadığı gelgitler çok iyi aktarılmış. Kararlılık, öfke, aşk, merhamet, umut ve umutsuzluk duyguları birbiri içerisinde yoğrularak bir zarın yüzleri gibi sürekli olarak yer değiştiriyor. Antonio karakterini oynayan Luis Tosar ise vücudu, tavırları ve mimikleriyle rolünün hakkını fazlasıyla vermiş. Bu rolüyle Kopenhag Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülünü de almış zaten.


Gözlerimi de al, özellikle kadını orijinine alan film festivallerinde sürekli gösterilen bol ödüllü bir film.

Sadece oyunculuklar için bile izlenmeye değer bu İspanyol filmini, sürekli değişkenlik gösteren duygularla ve rollerin farklı açılardan dünyaya açılan pencerelerinden izleyeceğinize eminim. Ancak ağzınızda şarabi bir buruk tat kalacak. Söylemedi demeyin!...

Filmin IMDB linki için tıklayınız
Filmin kısa bir fragmanı için tıklayınız

Salı, Nisan 20

Vavien (2009)




Engin Günaydın’ın yazdığı, Taylan Biraderler’in yönettiği film, Vavien'i sinemada kaçırdıktan sonra, on kez sordum DVD’ciye… Sonunda geldi ve izledik bir solukta.

Başrolde Engin Günaydın ve Binnur Kaya var. Çekim yapılan yer ise Günaydın’ın memleketi Tokat-Erbaa.

Filmin hemen başında ismi nerden geliyor anlıyoruz... Serra Yılmaz dubleks evin üst katına çıkıyor merdivenle, yukarıda basamak ışıklarını söndüremiyor.. Dubleks ev yapmayı akıl edip, bu detayı atlamak da nasıl bir mantıkdır? Ayrı konu... Daha çok uzun koridorlarda ve dubleks ev merdivenlerinde kullanılan elektrik düğmelerine vavien deniyor. Düğmelerden biri lambayı yakarken, diğer uçtaki ya da kattaki kapıyor.

Vavien Fransızca'da geliş - gidiş demekmiş... Volver’de de böyle gidişli dönüşlü bişeyler vardı. İzleyenler bilir. İnsan beyni elektrik sinyallari ile çalıştığına göre, insanın da geliş ve gidişleri oluyor... Mesela sigortası atıyor :) Filan...

Kasaba'nın birinde Celal, karısı, çocuğuyla ve işiyle mutsuz bir hayat sürmekte... Abisinin ortak olduğu bir elektrikçi dükkanları var. Tek çıkış noktaları Samsun'a ihale işi adı altında pavyona gitmek... Celal pavyonda çalışan Sibel’e karşılıksız aşık. Amerikalılar'ın tabiri ile loser'ı oynuyor..

Daha filmin başında ilginçlikler: Doblo'ya otomatik kapı yaptırıyor.. Minibüslerdeki gibi... Doblo'da otomatik kapının ne işi var diye düşünürken, bi de işi yapan ustaya, etrafa çok borcu olduğu gerekçesiyle parayı da vermiyor basıp gidiyor...

Sürükleyici bir film. Hikayesi gerçekçi ve kolay anlaşılır, makul. Bir yandan komik tarafları var.. Celal mesela soruyor oğluna en olmadık zamanda: “Ellerini yıkadın mı?” Diğer yandan sizi geren bir atmosfer mevcut... Renkler, çekim açıları, havanın kapalı oluşu filan. Yönetmenlerin korku filmlerine meyili olduğu anlaşılıyor.

İnsanın korkuları ile ilgili bir film olduğu gibi, bazı sahneler korku filmlerini aratmıyor.. Yani özellikle banyo aynasının buğusunu Celal saç kurutma makinesi ile açtığında, aynadaki görüntü koltuğumdan hoplattı beni... Basit ama etkileyici...

Engin Günaydın kasaba’da doğmuş büyümüş iyi gözlem yapan zeki bir adam. Kasabalı karakterleri odağa koyduğu senaryoda, Celal’in kablo makarası ile derinlik ölçümü yaptığı sahnenin finale ötelenmesi ile daha etkileyici olunabileceğini söylemek mümkün... Ancak her halükarda filmin mevcut haliyle evrensel başarı yakalaması beklenmeli.

Türk filmleri için son yıllar çok verimli geçti. Vizyona giren filmler yarı yarıya yerli.. Bazı sinemalar sadece yerli film gösteriyor... Bu kadar çok yapım, bir süre sonra ciddi bir yaprak dökümüne yol açacaktır... Sistem bir ayıklama yapabilir.. Umarım bizim sevdiğimiz yönetmenler film çekmeye devam ederler... Vavien'in gişede çok başarılı olmadığını biliyoruz ama son günlerde aldığı ödüllerle, ismi gibi gitti – geldi yapacağını tahmin etmek zor değil.

Engin Günaydın ve Binnur Kaya'nin geniş bir hayran kitlesi var Avrupa Yakası'ndan.. İzleyicilerin bir kısmı aradıklarını bu filmde bulamayabilirler.

Cumartesi, Mart 13

The Big Lebowski (1998)



Coen Kardeşler’in yazıp yönettiği, 1998 yılında vizyona giren filmde başrolleri Jeff Bridges (Dude-Lebowski) ve John Goodman (Walter) oynuyor…

Jeff Bridges 2010 yılında En İyi Oyuncu Oskar’ını alarak yıllar önce hakkettiği ödülüne nihayet kavuşmuş oldu.

Bornozuyla süpermarket alışverişine çıkması, sütün tazeliğini koklayarak anlaması ve kapalı ortamlarda özellikle kafası bişeylere bozulunca taktığı güneş gözlüğü ile sıradışı bir karakter olduğunu daha ilk karelerden itibaren Lebowski bize gösteriyor...

Kendini Dude diye lakaplandıran; savaş karşıtı, bowlingci, aylak, ağır ve sakin hareketleriyle pandaları-tembel hayvanı andıran ve sevimli bir adam olan Lebowski’nin bekar evine iki genç adam izinsiz girer... Şiddet kullanarak eşinin borcunu ödemesini isterler. Salondaki halıya işer bitanesi..

Lebowski parmağında yüzük olmadığını ve klozet kapağının yukarıda olduğuna işsaret ederek, evli olmadığına ikna eder adamları… Zaten gangsterler, evin bir milyonerin evi gibi görünmediğini biraz geç de olsa anlamışlardır. Aynı isimde iki kişi vardır...

Vietnam’da yaşadıklarının etkisinden kurtulamamış bowling ortağı Walter bizim adamı halıdaki zararı tazmin için milyarder Lebowski’yi bulması gerektiğine ikna eder... Dude, soluğu Big Lebowski’nin evinde alır... Olaylar gelişir...

Filmin başından itibaren zavallı Dude sürekli saldırganlığa maruz kalır… Evine giren Treehorn’un adamlarından dayak yer. Zararını karşılaması için Big Lebowski’ye gittiğinde yüksek sesle azarlanır… “This agression will not stand, man” der… Takım arkadaşı Walter rakipleri Smokey’e sıradan bir sebeple bowling salonunda silah çeker… Elleri titrer… Sadece filmin başında değil her yerinde tartaklanır, azarlanır, dayak yer, kafasına fincan fırlatılır. Bu şehirde seni istemiyoruz denir… Spermleri kendinden izinsiz alınır.

Karşımıza çıkan rollerin bir iki kelime ile tanımını yaparsak filmi ilginç kılan şeyin ne olduğunu bulabiliriz belki.

Dude: Savaş karşıtı, hippi
Walter: Vietnam’da kayışı koparmış
Donny: Salağın önde gideni
Big Lebowski: Kore gazisi, milyarder
Maude Lebowski: Nihilist, feminist, sanatçı
Bunny Lebowski: Bütün şehre borçlanmış bir kumarbaz
Brandt: Milyarder yalakası
Jesus: Sapık bowlingci
Smokey: Savaş karşıtı, kırılgan bir adam
Maude Lebowski: Nihilist, feminist, sanatçı
Treehorn: Porno girişimcisi

Filmde sıklıkla duyduğumuz kelimeler:

The rug really tied the room together. (Halı odayı dolu gösteriyordu)
White Russian. (Beyaz Rus - Dude’un sürekli içtiği içki)
Am I wrong? (Walter’ın ağzından düşürmediği kelime: Yanılıyor muyum?)
Her life is in your hands. (Hayatı senin ellerinde)
She kidnapped herself. (Kendi kendini kaçırdı)
You are entering a world of pain. (Acılar dünyasına girmek üzeresin)
Mark it zero / Mark it eight. (Sıfırı işaretle / Sekizi işaretle)


Filmde favorim 10 sahneyi sıralıyorum:

1. Treehorn telefonda konuşurken bir yandan da not kağıdına bişeyler yazmaktadır. Dude bunu fark eder, adam koçandan kağıdı koparıp uzaklaşır uzaklaşmaz, bizimkisi kendinden hiç de beklenmeyen bir çeviklikle ve temkinlilikle telefonun yanına gider. Not kağıdını dedektif edası ve kurşun kalemin yanıyla hafif hafif karalamaya başlar... Gördüğü şey kaşısında bir duraksayıp devam etmesi ve şaşkınlığı...

2. Maude Lebowski Dude’a –Alman- yapımı film izletmektedir... Ekrana, kapıda bir kablo TV tamircisi ile onu karşılayan rahat giysiler içindeki kadın evsahibi gelir... Tamirci: “Maine name ist Karl. Ich bin expert.” diye kendini tanıtır, içeri girer... Maude, Dude’a döner: Bundan sonra olacakları tahmin ediyorsundur herhalde? Dude düşünmeden cevap verir: He fixes the cable.

3. Walter ölen arkadaşının krematoryumdan aldığı küllerini okyanusa döker... Küller rüzgar nedeniyle Dude’un üzerine gelir.

4. Dude, yolgeçen hanına dönen evinin kapısına önlem alır... Yere tahta bariyer çakar, sandalye dayar... İki saniye sonra kapıdan gene yabancı adamlar kolayca girer. Kapı içeri değil, dışarı açılmaktadır çünkü.

5. Dude, çalındığı için polise arabasının içinde neler olduğunu anlatmaktadır: Evrak çantası… İçinde de evraklar var… Polis merak edip sorar: Ne iş yapıyorsunuz?

6. Treehorn yakında seksin elektronikleşeceğini, %100 sanallaşacağını anlatmaktadır... Dude manuel metodlarla işini gördüğünü söyler.

Treehorn: Interactive erotic software. The wave of the future, Dude. One hundred percent electronic!

The Dude: Yeah well, I still jerk off manually.

7. Dude, Big Lebowski ile ilk karşılaştığında, konuşmanın bir yerinde “This aggression will not stand – Bu saldırgan tutum devam edemez” der. Lafı televizyonda Bush’un yaptığı, yeni duyduğu konuşmadan araklamıştır.

8. Walter’a Donny’e sorar: Bunlar Nazi’mi? Hayır nihilist onlar. Korkacak bişey yok.

Donny: Are these the Nazis, Walter?
Walter Sobchak: No, Donny, these men are nihilists. There's nothing to be afraid of.

9. Walter 15 yaşındaki Larry’nin ödev kağıdını kanıt torbasına koymuştur: “Is this your homework Larry?”... Kelime onlarca kez tekrar edilir, fakat sonuç alınamaz... Larry’e ait olduğunu düşündüğü son model arabayı hacamat eder... Fakat araba başkasınındır.

10. Dude, film boyunca bir sürü komisyon işine girer.. %5, %10 pay ister.. Ve fakat hiçbirinde iş sonuçlanmaz.. Parayı alamaz...


NOTLAR:

Dude’un hırkası çok ekzantrik... Giyesi geliyor insanın... Desenlerini kaydettim...

Müzikler kalite. İspanyolca Hotel California’yı dinlemek lazım. Yazının en altında birinci ve ikinci sıradakileri de tavsiye ederim.

Filmdeki en ağır eleştri feminist, entel-nihilist sanatçı tayfasına gitmiş diye düşünmekteyim.

Coen kardeşlerden çok film izlemedim ama, film temalarında suç üzerine odaklandıkları anlaşılıyor...

Bir şekilde Amerika’nın girdiği bütün savaşların bahsi geçiyor... İkinci Dünya Savaşı, Kore, Vietnam ve Irak...

Dude belki ortalama Amerikan vatandaşını temsil etmiyor. Fakat Walter’in saldırgan ve militarist tutumu ve “over the line” diyerek çizgiyi-sınırı aştığına dair rakibini sert dille ikaz etmesi, silahına sarılması Amerikan’ın tutumuna benzetilebilir. Üzerinde durulacak nokta: Her seferinde adamımız Dude’un başı belaya giriyor. Dayak yiyor, azar-hakaret işitiyor. Walter ise olay yaşandıktan birkaç dakika sonra hiçbişey olmamış gibi davranabiliyor.

Amerika ve İngiltere’den filmin fanları festival düzenliyorlar... Dudeism diye bir akım var..

The Big Lebowski’deki bütün replikleri ezberlemiş birine rastlarsanız şaşırmayınız..

Eğer bu film, 1998’de değil de, 2008’de çekilmiş ve vizyona girmiş olsaydı, internet imkanları ile birlikte hatrı sayılır bir gişe ve hayran kitlesi yapardı.

Dude Türkiye’den kime benziyor derseniz, herhalde ilk akla gelen cevap Bezgin Bekir olacaktır... Gerçi bizimkisinin konuştuğunu görmedik...

Maude resim yaparken çok değişik bir teknik kullanıyor… İplerle havada asılı, yere yüzü dönük paralel, iki üç metre yukarıda duruyor.. Elinde fırça var. Hareket halindeyken tuvale havadan boya fırlatıyor… Çırılçıplak… Sanat için soyunma denen şey demek ki, sadece filmler için değil, resim için de sözkonusu imiş… Yeni bir şey öğrendik.

MÜZİKLER:

1 NUMARA: Just Dropped In - Kenny Rogers & The First Edition

2 NUMARA: The Big Lebowski The Dudes Song

3 NUMARA: Hotel California cover by The Gypsy Kings

Cuma, Şubat 12

My Own Private Idaho / Benim Güzel Idaho’m (1991)


Birçok başarılı filme imza atmış, oyunculuğunu kabul ettirmiş, günümüzün en karizmatik ve en çok kazanan oyuncularından Keanu Reeves ile henüz 23 yaşındayken uyuşturucudan ölen, kısacık yaşamına çok başarılı filmler sığdırmış, ailesindeki tüm bireylerin bir doğa ismi taşıdığı aktöre River Phoenix bu Gus Van Sant filminde bir araya gelmişler. Filmi yöneten Van Sant aynı zamanda filmin Shakespeare’in ünlü oyunu 4. Henry'den esinlendiği senaryosunu da yazmış.

Bu filmde kendi dünyalarında kaybolmuş iki erkek fahişe Mike (Phoenix) ve Scott (Reeves)’ın yaşamından kesitlerle kendilerini arayışlarına ortak oluyoruz.

Mike bir narkolepsi hastası. Derin uyku atakları sırasında kendisini hiçbir yere gitmeyen yollarda ve kendisini bebekken terk eden annesinin peşinde onu ararken görmekte. Uyku atakları her an ve sık sık olabiliyor ve nerede ne zamandır yattığını bilmediği bir halde bulabiliyor kendini. Kırılgan, naif bir yapısı var. Yaşadığı zalim dünyada ayakta kalabilmek için yapmayı bildiği tek şey vücudunu satmak.

Scott ise fahişelik yapmasına gerek olmayacak kadar zengin bir ailenin çocuğu. Ancak babasına duyduğu nefret yüzünden ona acı çektirmek için bu yolu seçmiş.

Aslında her ikisi de sevgiyi arıyorlar.


Usta yönetmen alışageldiğimiz üzere yine farklı ve şaşırtan çekim tarzları uygulamış.

Erkek fahişelerin; önünde müşteri bekledikleri, pornografik yayınlar satan dükkandaki dergilerin kapaklarında yer aldıkları ve yakın plan çekimlerde canlanıp dile gelerek konuştukları sahne ilgi çekiciydi.

Film birçok Amerika eyaleti ve Roma’da geçiyor. Her biriyle ilgili hikaye anlatılırken, sahne başında ekran sabit bir renkle (yeşil Portland, mavi Idaho, kırmızı Roma gibi) kaplanıyor. Bu film boyunca devam ediyor.

Mekan içindeki konuşmaların mekan dışı çekimlerle verildiği sahneler de var. Sevişme sahneleri ise sabit, fotoğraf gibi görüntülerle enstantaneler şeklinde verilmiş.


Filmden aklımda kalan replikler şunlar oldu:

Ben bir yol tadımcısıyım.
Hırsızlık benim mesleğim ve birinin mesleğini yapması günah değildir.
Bir yolun görünüşüne bakarak nerede olduğumu anlayabilirim.

Filmin müzik seçimleri yine çok güzel.

Elton John – Blue Eyes

Satırlarıma filmin mottosuyla veda etmek istiyorum.


Wherever, whatever, have a nice day.



IMDB linki için tıklayınız

Filmden bir sahne
Bob’in Scott ve Mike’i ödlekler diye azarlamak istediği ama cevabını fazlasıyla aldığı sahne.

Pazar, Şubat 7

Cache / Hidden / Sakli (2005)


Yönetmen Michael Haneke filmlerinde gelişmiş ülkelere: “Ayakta kalmak ve kendinizi korumak için kurduğunuz sistem bir gün sizi de yutacak…” mesajını vermiş…
İzleyip göreceğiz…
Filmin fragmanına buradan ulaşabilirsiniz.

Cache, ahlak değerleriyle ilgili bir film. Kişinin suçluluk duygusu ile nasıl yaşadığını anlatıyor. Kabul etsem ne yaparım? Kabul etmesem ne yaparım? Aslında filmin temel fikri bu diyor Haneke.

Konuyu kısaca anlatmaya çalışayım: Georges (Daniel Auteuil) ve Anne Laurent’in (Juliette Binoche) Pierrot isminde bir oğulları ve entelektüel, kitaplarla dolu, işlerinde de başarılı bir yaşantıları vardır. Günün birinde kapılarının önüne isimsiz paket bırakılır. Bir çocuğun elinden çıkmışa benzeyen, ağzından kan gelen bir yüz resmine sarılmış video kaset aileyi huzursuz eder. Kasette sabit bir kameradan evlerinin önünün gün boyu kayda alındığı görülüyor…


Kasetler çeşitlendikçe Georges’un çocukluktan kalma bir sır sakladığını anlıyoruz… Geçmişte, köyde anne ve babasının yanında Cezayirli bir çift çalışmaktadır… Oğullarının ismi Majid… 1961’deki kanlı gösteride, karı-koca öldürülünce Majid’i evlat edinmek isterler… Georges buna uydurduğu yalanlarla engel olur. Çocuğu yetiştirme yurduna verirler...

Başına gelenler için şüphelendiği tek kişi Majid’dir…

Filmi şöyle okuyabiliriz: Georges Fransa’yı temsil ediyor… Zengin, başarılı, kültürlü ve güvenilir bir yaşamı var… Fakat geçmişinde karanlık noktalar bulunuyor… İncisini korumak için kapanan istiridye gibi… Hatasını kabul etmiyor… Koruma mekanizmalarını harekete geçiriyor… Gerçeği, -rüyasından anlıyoruz- kendine göre değiştiriyor, çoğunlukla da saklıyor (cache’liyor). Kendince geçerli mazeretler üretiyor… 6 yaşındaydım, neden suçluluk duyayım… Yaptığım bir bencillik yüzünden, bir kişinin hayatını etkiledim… Küçük krallığıma yeni bir paydaş istemiyordum… Çocukluk işte…
Majid ise Cezayir… Mağdur ve acı çeken...



Georges ile ilk buluştuğu sahnede, Majid’in endişeli, tehlike içinde, korkmuş ve saldırgan olmasını bekliyoruz… Halbuki tam tersi… Yönetmen bizi şaşırtmaya devam ediyor…

Demek istediği şu: Mağdurlar geçmişte ve gelecekte, aynı kaderi yaşıyor…

Zalimler ise pek bir küstah…

Çocuklarının ismi Pierrot demiştik… Filmde bir de Pierre isminde adam var… İsimlerin birbirine benzemesi nedensiz değil… Pierrot: Pierre’cik demek…

17.Ekim.1961’de Paris’te yaşayan Cezayirliler Fransa’nın ülkeleriyle ilgili politikası ve işgali protesto için gösteri yaparlar. Polisin katliama dönüşen müdahalesi, 200 ile 400 kişi arasında olduğu tahmin edilen göstericinin ölümüyle sonuçlanır… Seine nehrinde ceset ve ağır yaralılar yüzmektedir… Olay hem dünyadan hem de Fransızlar’dan saklanır. Bilgi:

Birkaç ay önce izlediğim L'ennemi intime filminde ülkelerinin bağımsızlığı için savaşan, napalm bombaları ile buharlaştırılarak yok edilen 1,5 milyon Cezayirli anlatılıyordu…

Caché'nin en etkileyici sahnelerinde hep Majid var: Georges’un rüyasına giren çocukluk hali… Masada uzun uzun ağladığı sahnede insanın kendini tutması zor. Majid’i ikinci kez gördüğümüz, filmin afişinin nerden geldiğini keşfettiğimiz izlemesi sancılı kısım…

Amerikan film kültürüyle eğitilmiş seyirci, alışık olduğu gibi, filmin sonuçlanmasını bekliyor… İstediği olmayınca bu rahatsızlık veriyor… İzlediğim film, sinemadan çıkınca tüketilmiş olmalı… Unutup yeni tüketimlere hazırlanmak lazım…

Filmin son sahnesinde, geniş açıdan okulun önü geliyor ekrana… Kalabalık bir öğrenci grubu var… Gürültülü, diyaloglar anlaşılamıyor… Yönetmen finaldeki iki karakterin buluşmasını kendi arkadaşlarından görenler ve görmeyenler olduğunu söylüyor… Keyifleniyor amacına ulaştığı için… İlk izleyişinizde görmek isterseniz, ekranın sol tarafında öndeki iki kişiye bakın…

Hanake, finaldeki detayı görenlerle görmeyenler arasında bir tartışma çıkmasını istemiş… Film bittikten sonra, uzun uzun tartışılacak soru işaretleri ve olasılıklar bırakıyor…

Gerçeğin ne olduğunu asla öğrenemiyoruz… Binlerce gerçek var… Hangi açıdan baktığımıza bağlı…

Yönetmen, Caché’yi çekerek, Rıfat Ilgaz’ın Aydın mısın? şiirinde olduğu gibi, aydınları sert bir dille ikaz ediyor…

Pazar, Kasım 29

In Bruges (2008)


Sonsuzluğun geri kalanını Bruge’da geçirmek:

Filmin yönetmeni Martin McDonagh aynı zamanda senaristi… İrlandalı McDonagh’ın ilk filmi. Yönetmen Six Shooter ile 2006 yılında En İyi Kısa Film Oskar’ını kazanmış… In Bruges’un da adaylıkları ve aldığı ödüller oldukça fazla…

Colin Farrell (Ray) ve Brendan Gleeson (Ken), tetikçi olarak yaptıkları son işten sonra, patronları Ralph Fiennes (Harry) tarafından ortadan kaybolmaları için adını bile daha önce duymadıkları Belçika kenti Bruge’a yollanır…

Ray’in küçük bir çocuğu yanlışlıkla öldürmekten dolayı derin bir vicdan azabı var…

Patronlarından haber beklerken bir yandan da Bruge’un keyfini çıkarmaya çalışmaktalar… Ancak bu onlar için çok basit olmayacak…

Bruge görüntüleri sizi kente çekiyor. Müthiş bir görme isteği uyandırıyor. Oyunculuklar kalite… Özellikle Gleeson’u ön plana almak lazım… Tahminim yönetmenle can ciğer kuzu sarması oldukları yönünde… Oskar alan kısa filmde de birlikte çalışmışlar… Daha önce Arka Bahçe’de izlediğimiz Ralph Fiennes'in de özel bir oyuncu olduğu su götürmez...

Normal şartlarda filmlerin müziklerini çok rahat dinleyemem… Konsantre olunca, müziği maalesef kaçırırım… Ama bu filmde öyle olmadı… Müzikler çok iyi ve fark edilmeyecek gibi değil… Baskın… Özetle film bazılarının favori filmi olacak cinsten bir kara mizah ürünü… Imdb’de en iyi 250 film listesinde 183. sırada… Türkiye’de sinemalarda gösterilmemiş olması ilginç bir detay… Bu nedenle filmin Türkçe ismi yok…

Filmdeki fantastik diyaloglar ve anlardan bazılarına gelince:

Ray (çocuk katili) akşam yemeğine çıkardığı kıza; Chloe’ye restaurant’ta sorar: “Bir cüceye at sakinleştiricisini nasıl satarsın?”

Susturucu takılmış silahla, çocuk parkının bankında oturan Ray’e arkadan yaklaşan Ken… Ray’in elindeki silahı başına dayadığını görür. İntihar teşebbüsünü engeller:


Kendini öldürmeye hakkın yok!
Benim yok ama senin var? Öyle mi? Bu nasıl adalet?

Harry, Yuri’den silah temin etmeye çalışıyor: “Normal bir adam için normal bir silah istiyorum…”

Ken, Ray’i niye öldürmediğine dair açıklama yapar:

-Çocuk intihara meyilli Harry… Sadece yürüyen bir ölü…
-Ken, dün seni arayıp şunu mu söyledim: Bir iyilik yapıp Ray’in psikoloğu olur musun? Hayır! Sanırım sorduğum soru şuydu: Bir iyilik yapıp, Ray’in beynini dağıtabilir misin?

Ray’in Harry’ye: “Hayır, o çocuk değil, cüce…” Demeye çalışması…

Harry’nin dünyanın en prensipli katili olmasından dolayı tereddüt etmeden silahı, söz verdiği gibi, çenesine dayaması…

Yılbaşı önceleri gösterime giren “yılbaşı filmlerinden” ziyade; karlı, çam ağaçlı, ışıklı, harika binalarıyla yılbaşına hazırlanan Bruge’da çekilen in Bruges çok daha iyi bir tercih…

Filmlerdeki hataları yakalamak gibi bir takıntınız varsa, bira bardaklarına dikkat etmeniz lazım…
Ne yazık ki, DVD’de bir sorun çıktığı için filmin ikinci yarısını VCD’den Türkçe olarak izlemek zorunda kaldım… Filmin orijinal dilde, Türkçe altyazıyla izlenmesi tavsiye edilir… Çünkü kullanılan dil, filmin en önemli unsurlarından…

Film bitti, yıllar önceki bir öğretmenim aklıma geldi... Özür dileme kavramına karşıydı... "Sen adamı öldürüyorsun, ondan sonra da özür diliyorsun" derdi...



Related Posts with Thumbnails