avrupa sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
avrupa sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Ocak 24

LE HAVRE (2011)


L'argent ne circule qu'au crépuscule
Para ancak alacakaranlıkta dolaşır…


İyi insan olmakla ilgili duygular, 
bizim büyük çaresizliğimiz filminden hatıra kalan sahnelerle zihnimde dönedursunlar… 

kafadengi programındaki kafa dengi abiler, 
tam da güzellik=iyilik=gerçek diyerek sohbeti derinleştirirken…



sevdiklerimden uzakta bu gri Pazar öğleden sonrasını nasıl çekilir kılabilirim derdindeyim.

Belki şehre bir film gelir…?

iyi insanların, basit, organik, şakacı bağlarla yardımlaştığı bir film...

Senaryo, yapım, yönetim : Aki Kaurismäki


- Avrupa sinaması şimdiye kadar, sürekli olarak kötüye giden ekonomik, politik krizden, bunların da ötesinde, hiç çözülmemiş göçmen sorununa evrilen ahlaki krizden, göçmenlerin yabancı ülkelerden gelip Avrupa Birliği sınırları içine girmeye çalışırken genellikle maruz kaldıkları kötü muamelelerden pek söz etmedi.

Benim bu problemin çözümüne dair bir yanıtım yok, fakat yine de konuya (filmim gerçekçi olmasa da) değinmek istedim.

Işte bu amaçla yollara düşmüş Aki Kaurismäki… Italya'dan Hollanda’ya denize kıyısı olan ülkelerdeki limanları tek tek dolaşmış… malum, göçmenler yük gemileri, balıkçı tekneleri veya kayıklarla önce bu ülkelere (Yunanistan, Italya, Ispanya…) ulaşmaya çalışıyorlar.

Bu şekilde araya taraya filmin çekileceği liman şehrine karar veriliyor: Fransa’da Le Havre...
Le Havre limanında bir ülkeden diğerine aktarılmayı bekleyen içleri çeşit çeşit mallarla dolu yığınlarca kutu (konteyner) var. Bazı kutuların içinde ise aç-susuz-havasız bekleşip duran insanlar…


-Fransa’da bizim mottomuz « özgürlük, eşitlik ve kardeşlik »tir
(“Liberté, égalité, fraternité”).
Sanırım bunların içinden sizin filme dahil ettiğiniz « kardeşlik »idi ?

- Kaurismäki: Diğer ikisi zaten her zaman fazla iyimserdi. Fakat kardeşlik, …onu heryerde bulabilirsiniz, Fransa’da bile!

Fransa’daki kardeşlik Marcel Marx'in çevresinde (André Wilms) örülüyor filmde. Çok sevgili karısının, mahalle esnafının sade hayatları çevresinde… Tabii bir de sevimli köpeği Leika var.

Marcel Paris’teki yazarlık macerası başarısızlıkla sonuçlanınca kendini bu liman şehrinin hayata tutunabileceği bir mahallesine atmıştır... Ayakkabı boyayarak, evde bir çorba kaynatacak, akşamları da bir-iki tek atabilecek kadar kazanmaktadır…
Derken bu mahallenin odağına bir çocuk yerleşir.
Aslında Ingiltere’deki annesine ulaşabilmek üzere yola çıkmış ve Le Havre limanında polisle burun buruna geldiğinde kaçmayı başarmış Afrikalı Idrissa.


La Havre’daki kenar mahallelerde de tıpkı bizim toprağımızda olduğu gibi misafirin baş üstünde yeri var…davetsiz bile olsa.


Çürümekte olan insanlığa onurunu geri kazandırma çabası gibi belki, bir masal anlatıyor bize film.

Bugünün şartlarında pek de gerçekçi olmayan…herkesin hatta polis müfettişinin bile vicdanı değerleri olduğu bir masal.
- Kaurismäki: Her zaman masalların adil versiyonlarını tercih ettim, mesela kırmızı başlıklı kızın kurda yem olmadığı… Fakat gerçek hayatta, kurtları bile Wall Street’teki soluk yüzlü adamlara tercih ederim.
Aki Kaurismäki için milliyetler, diller, ülkeler bir sınır oluşturmuyor. O, insan davranışının heryerde aynı olduğunu ta 1990 yılında verdiği röportajlarında da söylemiş, şimdi de aynı çizgide duruyor. 2006 yılında 78. Akademi ödülüne Finlandiya’dan aday gösterildiğinde ABD’nin yabancılar politikasını protesto etmek amacıyla töreni boykot ediyor.
- Film festivalini değil, ABD hükümetini boykot ettim. Havaalanında elimde biletimle beklerken Abbas’ın ülkeye girişine izin verilmediğini duydum. Ve düşündüm ki, eğer ABD hükümeti Iranlı bir film yapımcısını istemiyorsa, Finlandalıyı da istemeyecektir. Ve ben istenmediğim yere gitmem.
Le Havre filminin sinematogrofik referanslarını geçmişte buluyoruz. Yönetmen, Bresson, Becker, Melville, Tati, René Clair, Marcel Carné hepsini bir parça göstermeyi istemiş…hatta kendinden pek fazla birşey katmadığını ifade ediyor [1,2]. Marcel Carné'nin bazı filmleri üzerinde özellikle çalıştığını

- Sinema 1962’de öldü, sanırım ekim ayındaydı.
Böyle konuşan bir yönetmenin günümüzde mi yoksa geçmişte mi geçtiği tam belirli olmayan bir film üretmesi şaşırtıcı değil. Her durumda sorun hep aynı sorun. 
Göçmen sorunu.
-0-
Film bitti.
Bu seferlik iyi bitti…
Erkenden tenhalaşmış meydandan, seri adımlarla uzaklaşırken,
Nedendir bilmiyorum, 
Aki’nin yaptığı işi Murathan Mungan’ın gölge kuşları’na(*) benzettim.
Le Havre’ı izlemek;
Sabırlı ve bilge gölge kuşlarının,

hüzünlü meydandan, zamana hiç aldırmadan süzülüp gitmesi gibiydi.
Kanatlarının meydan yerine ve kalbimize düşen gölgelerini,
HİÇBİR kaba kuvvetin, asla çiğneyip geçemeyeceğini bilmek gibiydi...
Böylece süzüldü, böylece kayboldu ufukta gölge kuşları,
Puslu bir liman şehrine doğru.
...


Hollywood herkesin beynini eritti. Eskiden, bir cinayet olurdu ve bu hikayeyi anlatmak için yeterliydi. Şimdilerde sırf izleyicinin dikkatini çekebilmek için 300bin kişi öldürmeniz gerekiyor.



Not 1: Le Havre’da 1971 yılında kurulmuş bir Fransiz rock grubu da (Little Bob) filmde mini bir konser veriyor.

Not 2: Geniş spektrumdaki müziklerin listesini aşağıdaki linkte bulabilirsiniz:

Not 3: Leike yönetmenin kendi köpeğiymiş ve 5 kuşaktır oyuncu olduğu iddia ediliyor...

Not 4: Aki Kaurismäki sevenler 1990 yılında verdiği şu röportajına bir gözatsın derim


Not 5: Bu arada sevenlerine bir müjde: Fransa’daki Le Havre, yönetmenin başka ülkelerin başka şehirlerinde çekmek istediği bir trilojinin ilk filmiymiş…

Not 6: Göçmen sorunu ile ilgili sinekiyatri sayfalarında gündeme alınan diğer filmler:

Cennet Batıda, Illégal, Lorna'nın Sessizliği, Sonsuzluk ve Birgün, Biutiful

Kaynaklar:


2- http://soundcolourvibration.com/film-reviews/le-havre-from-director-aki-kaurismaki/

(*): Murathan Mungan, "Sairin Romanı", Metis Yayinlari, 2011



Pazar, Şubat 27

The King's Speech / Zoraki Kral (2010)


The King’s Speech Türkçe’ye nedense Zoraki Kral olarak çevrilmiş. Hikayeyi aktarımdaki akıcılığı ve oyunculuklar ile ön plana çıkıyor… Aksiyon filmi izler gibi, gözlerinizi perdeden alamıyorsunuz. Yaşanmış bir olay, kraliyet ailesinden bahsetmesi, özgüveni olan halktan bir adam ve özgüven eksikliği çeken kral adayı prens arasında geçmesi, azimli bir gelişim çabası. Bunlar filmin yaygın bir beğeni kazanmasını sağlayacaktır.

"Madem kralım, nerede benim gücüm? Bir hükümet kurabiliyor muyum? Lanet olası şeylere vergi koyabiliyor muyum, savaş ilan edebiliyor muyum? Hayır! Yine de en yetkili makamda oturan benim. Neden peki? Çünkü halk, konuştuğum zaman onların adına konuştuğuma inanıyor. Ama ben konuşamıyorum.”

Colin Firth ve Geoffrey Rush başrollerde. En iyi erkek oyuncu ve en iyi yardımcı erkek oyuncu oskarını alacak gibi duruyorlar. Aralarında gözle görülür bir ahenk var. Yönetmen ise 1972 doğumlu, ismini pek duymadığımız Tom Hooper.

Sinemaya Black Swan’ı (Siyah Kuğu) izleme niyetiyle gittiğim halde, aynı saatlerde başlamasına rağmen, Zoraki Kral’ın oynadığı salonun yarı yarıya boş olduğunu gördüm. Birçok salonda, ön sıralardan filmi izlemek mümkün değil. Rotayı Kral’a çevirdim.

Salonlardaki ilgi gibi IMDB’de de Siyah Kuğu bir adım önde. Daha çok puan almış, daha çok yorumlanmış vs.

Filmin özetini yazayım: Yaşlı İngiliz Kralı'nın yerini bırakabileceği iki oğlu vardır. Büyük olan Edward normal sürecin işlemesi ile babasının ardından tahta geçer. Küçük oğlan George ise zaten kekemelik problemi ile kendisini tahta uygun görmemekte, abisinin gölgesinde kalmaktadır. Daha perde yeni açılmışken, stadyumda geçen sahne durumun vehametini sergiliyor. Topluluk karşısında yapılan konuşmalarda George’un düştüğü durum hakikaten can sıkıcı türden ama sahneler kısa tutulduğu için, rahatsız edici değil.


Eşi George’un kekemelikten kurtulması için elinden geleni yapar. Ama bütün çabalar sonuçsuz kalmıştır. Son olarak Avusturyalı konuşma terapisti Lionel ile tanışırlar.

Lionel yöntemleri ve yaklaşımı ile farklı olduğunu hissettirir. Film ağırlıklı olarak George ile Lionel arasındaki diyaloglarla ilerler. Edward’ın yasak aşkı nedeniyle tahtı George’a bırakması ile heyecanlı bir hal alır. 3.Eylül.1939 günkü tarihi konuşma ile sona erer. İngiltere Almanya’ya savaş açar.

NOTLARIM:

-Filmin yazarı çocukken kekemelik çekmiş. Kral'ın 3 Eylül'deki konuşmasını canlı dinlemiş.

-Youtube'da gerçek konuşmayı da bulabilirsiniz. Filmde vurgularına kadar neredeyse aynı.

-Birçok kişinin favori filmi olan Esaretin Bedeli'ni hatırlattı bana. Azim ve kararlılık adına.

-Edward'ın sevdiği kadın için krallıktan feragat etmesi ilginç bir durum. Yüzeysel geçilen bir konu olmuş filmde.

-Kekemeliğin nedenleri üzerine George'un çocukluğuyla ilgili söyledikleri çarpıcı ve öğretici idi.

-Oyunculuk Oskarları'nı Guguk Kuşu, Yağmur Adam gibi filmlerden bildiğimiz kadarıyla sorunlu karakterleri canlandıranlar alıyor. Demek ki zoru başarmak heryerde olduğu gibi dikkat çekip fark yaratıyor. Normal karşılıyorum.

-İkinci Dünya Savaşı ile ilgilenen sinemaseverler, savaş öncesi İngiltere ve yönetimi hakkında genel çerçevesi ile bilgi edinebilirler. Başbakan Hitler'in yalanlarına inandığı için istifa ediyor. Ayrıca Hitler'in hitabetteki ustalığına kısa süreliğine arşiv görüntüleri kullanılarak odaklanılıyor.

-Hitler'in; dostumuz, müttefikimiz dediği ülkelere birkaç ay içinde acımasızca saldırdığını, her konuşmasının yalanlarla dolu olduğunu yeniden hatırlamış olduk.

-İngiltere yönetiminin Hitler'in yayılmacı politikalarına en başlarda verdiği desteğin, cesaretlendirmenin İkinci Dünya Savaşı'nın fitilini ateşlediğini unutmayalım.

Perşembe, Aralık 2

Illégal (2010)



Rus asıllı Tania’nın, oğlu ile beraber Belçika’ya sığınma talebi reddedilmiştir.
Ancak Tania, oğluna güvenli ve mutlu bir gelecek kurma hayali ile ülkeyi terk etmez.
Mafyadan satın aldığı sahte kimlikleri kullanarak Belçika'da kaçak ikamet etmeye başlarlar ve de 8 yıl boyunca yakalanmamayı başarırlar.

Tania kendi ülkesinde fransızca öğretmeni olduğu halde Brüksel’de temizlik isçisi olarak çalışıp hayatını sürdürmekte ve oğlunu okula gönderebilmektedir.
Bir gün korkulan şey başa gelir: Tania yakalanıp, üstelik 14 yaşındaki çocuğundan ayrı, hapishane benzeri bir göçmen-tutuklama merkezine kapatılır…
Hakkındaki resmi soruşturma sonuçlanana kadar bu merkezden dışarı çıkma hakkı yoktur…

Sınırdışı edilme tehdidi ile karşı karşıyadır, fakat diğer pek çoklari gibi O da ne pahasına olursa olsun, ülkedeki konumunu korumaya, ve oğluna kavuşmaya kararlıdır…









Anne Coesens. Belçikalı oyuncu, filmdeki rusça kısımları doğru bir telafuzla konuşabilmek için  5 ay boyunca iki tiyatrocu tarafından çalıştırılmış.




Bir haber programında konuyu tesadüfen izleyip etkilenerek, göçmen sorununa eğilmeye karar veren 1971 doğumlu Belçikalı yönetmen, Olivier Masset-Depasse’in ikinci uzun metrajlı filmi.
Fransa-Belçika-Lüksemburg ortak yapımı.
Süre : 1saat 35 dakika




Mayıs 2010’da Cannes film festivali, Quinzaine Des Realisateurs Bölümünde gösterilmeye hak kazanmış.
Tanıtım filmini buradan izleyebilirsiniz:
 http://www.illegal-lefilm.be/index.php

 
Bence iyi niyetli, samimi bir çalışma. Karikatürleştirme hatasına düşmemiş, oldukça gerçekçi olmayı başarmış…Herşeyden önce bir annenin çocuğuna kavuşma çabası var ve insanı yüreğinden yakalıyor.

Dar açılı, yakın çekimler, kapalı mekanlar, çaresizlik, yağmurlu ve puslu hava (Belçika klasiği), donuk renkler ile… ve konusu itibariyle, doğal olarak iç sıkıntısı yaratan bir film.


Her sene bu ülkeye göçmek için uzun ve yorucu resmi işlemlerle boğuşan -örneğin Emirdağlı- vatandaşlarımıza, toplu seanslar halinde gösterilmesi, kritik adımı atmadan önce son birkez daha düşünmeleri açısından oldukça faydalı olurdu.
-*-

Yönetmen Olivier Masset-Depasse, bir röportajında filmi hakkında şunları ifade ediyor [1] :

Ben Tania’yı değil, fakat insan haklarına saygılı olması beklenen ama hiç de öyle olmayan ülkelerimizdeki,  göçmen-tutuklama merkezlerini illegal görüyorum. Sistemin kendisi illegaldir. Bu merkezlerde tutulan mültecilerin büyük bir çoğunluğu, açlıktan, diktatörlükten, ya da savaştan kaçarak aşırı tehlikeli, ve zor bir yolculuk sonucu bize ulaştığında, biz de onları hapishaneye atarak karşılıyoruz. Onlara adi suçlular gibi davranıyoruz.

Pek çok film bu insanların bize kadar ulaşabilmek için nelere göğüs gerebildiklerini işledi. Ben ise, ülkelerine dönsünler diye, BIZIM onları nelere dayanmak zorunda bıraktığımızı göstermek istedim.

Birgün evime sadece 15 km mesafede, böyle bir tutuklu merkezi olduğunu öğrendiğimde, konu hakkında daha çok şey bilmek istedim. Bir gazeteci ve bir insan hakları yasal danışmanı yardımı ile göçmenler, göçmen yakınları, polis ve gardiyanlarla pekçok görüşme yaptık. Bir tutuklu-merkezine girip incelemeler yapmayı başardık. Ayrıca gerçek bir sınır-dışı edilme operasyonuna tanık olmama izin verildi. Filmde gördüklerimizin tümü gerçek hayatta mutlaka meydana gelmiş şeyler. Ayrıca, polis ve gardiyanların da sistemin kurbanları olduklarını göstermeye çalıştım.


Filmin bir yerinde tutuklu-merkezinin personelinden bir kadın (tüm iyi niyetiyle) şu soruyu soruyor:

- değer mi??  bu kadar pisliğe, sıkıntıya değer mi? ülkene geri dönmen gerçekten bu kadar mı zor?


bu soruya filmde yanıt verilmiyor fakat aşağıdaki paragraflar, açıklamalar yönünde atılmış bir ilk-adım gibi :

" Güney Afrika'da klasik apartheit biterken, dünya ölçüsünde bir apartheit sistemi kurulmuş bulunuyor. Yeryüzünün beyazları, Amerika, Avrupa, Japonya, Avustralya gibi ülkelerin ulusları, yeryüzünün siyahlarını, 'üçüncü dünya' denilen rezervuara hapsediyor [2].


Amerika, çin seddi benzeri yüksek teknolojili duvarlar örüyor Meksika'nın kuzeyine,... benzerini Avrupa başka biçimlerde Asya'nın batısına ve Afrika'nın kuzeyine yapıyor.


[...] Örülen duvarlar, beyazların etrafına değil, siyahların etrafına örülmektedir, ama siyahlar öylesine büyük ve çoktur ki, ilk bakışta bu görülememektedir. Bu rezervuar koskoca bir hapishanedir ve oradan artık kimsenin kaçmasına müsaade edilmemektedir.
Kaçmaya kalkanlar, ya hapishane yapılmış adadan kaçmaya kalkanlar gibi, nehirlerde ve denizlerde boğulmakta, balıklara yem olmakta, dağlarda donmakta ya da duvarlara takılıp kalmaktadır. [...]
Batı uygarlığı, bir yandan globalleşir ve globalleşmeden söz ederken, sermaye, kàrlar ve mallar hiç sınır tanımadan dünyanın her yerine kolaylıkla geçebilirken, iş gücünün ve insanların serbest dolaşımının önüne koyulan ulusal devletin sınırlarının akıl ve insanlık dışılığını gizlemek için, çok kültürlülük ya da etniklik diye yalan uyduruyor. [2]"




Not: Ilgilenenler için aynı temada başka filmler ‘Cennet Batıda’ ve 'Lorna'nın Sessizliği' sinekiyatri sayfalarında tanıtılmıştı.

Yine, sorunun ABD’de yaşanan bir kesiti ‘The Visitor’ isimli filmde oldukça sade ve başarılı bir şekilde işlenmiş. (http://www.imdb.com/title/tt0857191/)

Göçmen sorununun ekonomik ve politik boyutları ile ilgili uzman yorumları aşağıdaki sayfada bulunabilir (fransizca):
http://www.illegal-lefilm.fr/category/paroles-experts

[2]: D. Küçükaydın, Denemeler, Köksüz Yayınlar, sayfa34-35.



Cuma, Ekim 22

Eden is West / Cennet Batida (2009)


Yunan asıllı Fransız yönetmen Costa Gavras’ın 2009’de çektiği son filmi Eden is West adını taşıyor.. 2010 yılında sinemalarda gösterildi, Eylül ayında da Cennet Batı’da ismiyle DVD’si yayınlandı..

Costa Gavras çektiği politik filmlerle tanınıyormuş.. Henüz ilk filmini seyrettim.

Başrolde, Serseri Mayınlar’ın bize tanıştırdığı Riccardo Scamarcio var.. Elias’ı oynuyor.. Film Elias’ın uzun yol hikayesini anlatıyor:

Deniz’in ortasında küçük bir teknede onlarca kişi. Nereli olduklarını anlayamıyoruz ama, Pakistanlı, Filistinli ya da Lübnanlı’lar diye tahmin ediyoruz. Elias içlerinde kolayca ayırt ediliyor. Fazlaca yakışıklı.

Teknede gelen talimat üzerinde pasaportlar, kimlikler yırtılıp denize atılıyor. Az sonra da gemi diyebileceğimiz daha büyük bir deniz taşıtına geçiyorlar.. Bu sefer sayıları yüzlere ulaşıyor.. Belli ki doğudan gelip batıya giden Avrupa’da bir ülkeye iltica etmek isteyen, daha iyi bir yaşam ve iş bulma ümidiyle hayatını riske atmış, geçmişini uzaklarda bırakmış insanlar.


Elias tipiyle olduğu gibi uyanıklığı ve ataklığı ile de diğerlerinden ayrılıyor.. Mesela bir yıl boyunca Fransızca çalışmış. İyi-kötü konuşuyor. Yanındaki adam ise yan gelip yatmış, Elias’a yakınıyor: Nasıl benden çok daha iyi konuşuyorsun?

Gecenin bir vakti gemi kaptanı sahil güvenlik botunun geldiğini dürbünle görür.. Mürettebat anında gemiyi terkeder.. Elias yakalanmamak için üzerindeki elbiselerin bir kısmını çıkarıp denize atlar.. Yüzme bilen birkaç kişi daha peşinden gider.. Ama çoğunluk mülteci gemidedir, yakalanır..

Ertesi sabah kıyıya, kumsala baygın bir şekilde don gömlek kıyafeti ile vurmuştur. Uyandığında kulağına gelen sesler bir tatil beldesinde olduğunu düşündürtüyor. Nitekim tesadüf bu ya, büyükçe bir turistik tatil köyüne düşmüştür.. Hem de çıplaklar kampı olan bir yer.

Kıyafet konusunun sorun olmaması ne kadar iyi diye düşünüyoruz.. Üzerindeki iki parça örtüyü çıkarıp direkt ortama uyum sağlıyor bizimkisi. Hatta çıplak halde denizin içinde voleybol oynayan kadınlardan davet bile alıyor.. İki dakika geçmeden..

Şimdi buraya kadar olan bölümü özetleyelim: Çünkü filmin başlangıç bölümü ismini açıklamak için yeterli.. Çok film izledim, film bitti, bu filmin ismi niye buydu diyip bulamadık.. Ama Eden is West öyle değil. Sırrını çabuk veriyor: Elias doğudan gelmiş. Batı’ya Avrupa’ya kaçak olarak gitmekte.. Cennet diye düşündüğü yere ulaşmak istiyor ve gerçekten denizden karaya çıktığı yer Eden isimli bir tatil köyü ve cennet ismiyle kendini nitelendiren bir yer.. Çıplak turistler var. Yediğin önünde yemediğin arkanda şeklinde bir bolluk ve lüks .. vs.. Komik bir metafor olmalı bütün bunlar.

Elias’ın düştüğü Cennet’te büyük yol macerası başlıyor.. Çıplaklar kampı kendini pek de rahat hissedeceği bir yer olmadığı için hemen üzerine bi elbise buluyor. Personelin elbisesini çalıyor.. Üzerinde Eden Club yazdığı için otel personeli ve misafirler kendisinden bi sürü iş yapmasını istiyor.. Bir süre yakalanmamak adına kendisine ne işe veriliyorsa yapıyor. Hatta bir turistin tuvalet temizliği talebini bile geri çeviremiyor.. Ağzına kadar pislikle dolu klozete kolunu sokuyor.

Bütün bunlar olurken tatil köyüne kaçak göçmenlerin ulaşmış olabileceğini düşünen görevliler her yeri arıyorlar.. Aramaya katılan otelin erkek müdürü kuytu bir köşede sıkıştırdığı Elias’ı dudaklarından öper, taciz eder. Onun bir kaçak olabileceğinden şimdilik hiç şüphelenmez.


Ertesi gün gemiden atlayıp boğulan iki mülteci bulunur kumsalda.. Bu sırada turistin biri cep telefonuyla canlı yayın yapmaktadır arkadaşına.. Şu anda bunlar oluyor diye heyecanla, soğukkanlılıkla cesetlerin görüntülerini çekiyor.

Elias bir ara yakın arkadaşının da yakalanışına tanık olur ama hiçbirşey yapamaz.. Eli kolu bağlıdır.

Alman kadın turist bizim adamdan otel personeli olarak yardım alırken, odada bir elektrik oluşur.. Elias’ı sahiplenir. Ondan faydalanır.. Kısa süre içinde uzun süre birarada olamayacaklarını ikisi de anlar.. Yolların ayrılması gerekmektedir. Halbuki Elias, Hamburg’a birlikte gidelim dense, dünden razıdır.

Filmin kritik yerlerinden birisi otelde gösteri yapmaya gelen sihirbaz ile Elias’ın tanışmasıdır.. Elias’a bir gecelik performansında iki küçük rol verir.. İşleri bittiğinde kartvizitini uzatır.. “Paris’e gelirsen beni gör” der..

Elias’ın artık bir hedefi vardır.. Paris’e gitmek.. Otelden ayrılmak zorunda kaldığında belki binlerce kilometre sürecek yola koyulur Alman kadından gizlice aldığı paralarla.. Daha dakika bir yolda üçkağıtçının tekine kaptırır parasını.. Böyle yol boyunca bir sürü erkek – kadın Elias’ı kandırır ya da ondan faydalanır.. Alman kamyon şoförleri, Yunanlı zengin ve agresif çift, Rum bir kadın... Bir dolu komik ve heyecanlı macera geçer başından.. En son Paris’e ulaşır.. Sihirbazı zor bela bulur.. Sihirbaz onu tanımaz: Sen kimsin der? Bizimki, “Paris’e gelirsen beni gör demiştin? Gelen cevap doğru ama kahredicidir: “Bravo, ikisini de başardın.. Geldin ve beni gördün”... Elias’a bir sihirli değnek verir ve çekip gider arabasıyla.. Elias’ın değneği bir işe yarayacak mı? Filmi izleyince görürsünüzJ

Gavras’ın kaçak göçmen sorununa diğer filmlerden farklı bir bakış getirdiği kesin.. Bence mizah dramatik, acıklı konularda bile etkili bir anlatım sanatı.. Sonuçta bana göre yönetmen meramını fazlasıyla anlatmış: Avrupalılar bir yandan nefret ederken göçmenlerden bir yandan da onların etinden ve sütünden olabildiğine faydalanıyorlar. Göçmenler ise daha iyi bir hayat ümidiyle düştükleri yolda büyük oranda hayal kırıklığına uğruyorlar.. Yönetmenin kendisi de Fransa’ya vakti zamanında göç etmiş...

Elias’ın nereye gideceğini ve ne yapacağını bilmemesi ilginç bir durum.. Otelde karşılaştığı sihirbazın bir sözü nedeni ile Paris’e gitmek için elinden gelen herşeyi yapması ilginç.

Birçok sahnede, arka planda film çekimi yapıldığını gözümüze sokan dev mikrofonların, film ekibinin ne işe yaradığını henüz anlayabilmiş değilim..

Modernleşen hayatın insanları yalnızlaştırdığına dair izler de görüyoruz filmde.. Kadın cep telefonu ile konuşuyor çok meşgul.. Sürdüğü bebek arabasındaki çocuğunun önünde ise bir dvd player... Çizgi film izliyor.. O da kendi dünyasında.

Filmin biçok sahnesinin çekildiği yer bir Yunan adası.. Ama filmde bahsi geçmiyor bu mekanın..

Benim için en komik sahnelerden biri, Elias tuvaletten çıkarken para vermeye niyetinin olmadığını anlayan görevli kadın, para dolu tabağı uzatır.. Elias bozuklukları almaya çalışır.. Sonra kovalanır.. Bi diğer sahnede de kendine ceket beğenir lokantanın askılığından.. Dolaşırken yolda, müzisyenlerden biri farkeder, kendi ceketi olduğunu.. Kovalamaca başlar. Biraz Charlie Chaplin kokan sahneler tabi..

Cennet Batıda, Im Juli’yi anımsattı.. Yol hikayesi olması bakımından.. 150 dakika sürmesine rağmen oldukça akıcı, kolay izlenebilen, eğlenceli bir film.. İyisiyle ve kötüsüyle hayatın yaşamaya değer olduğunu da söylüyor.. Amelie gibi, “kendini iyi hisset” film kategorisine de sokabiliriz.

Cumartesi, Ağustos 14

Mine Vaganti / Serseri Mayinlar (2010)


Cahil Periler'i hatırlamak çok kolay değil. Uzun zaman oldu izleyeli, izler bıraktığı ve bir gün yeniden izleyeceğim kesin... Bi kere, gizemli, merak uyandıran ya da şaşırtan bir sonla biten film olduğunu söylemek mümkün. Serseri Mayınlar ondan kalan tadın uzağında olsa da eğlenceli.


Sinekiyatri'de yer alan Cache (Saklı) ile karşılaştırmak size fikir verebilir: Cache'te de hijyenik, izole, üst sınıf bir aile başrolde. Bu ailenin büyük bir derdi var ve sorundan yola çıkıp Fransa-Cezayir ilişkilerinin sorgulanması, geçmişteki karanlık olayların aydınlanması vs. ile Haneke'nin filmi çok ayrı bir yere oturuyor... Serseri Mayınlar'da ise çok zengin ailenin dert edindiği ve şiddetle karşı çıktığı şey çocuklarının cinsel tercihleri.

Sorunu küçümsemek gibi bir niyetim yok. Fakat Avrupa'dakilerin dünyanın diğer bölgelerine göre çok daha şanslı oldukları bir gerçek.. Yönetmen dram-komedi tarzını seçerek yıllardır dillendiremediği meramını anlatmış. Eşcinselliğin yerine yazımın sonundaki söyleşide yer aldığı gibi akrobatlığı da koyabilirsiniz… Yönetmenin babası yaşarken oğlunun cinsel tercihini bilmiyormuş… Bu açıdan film Özpetek ve arkadaşlarının yaşamından-anılarından bir kolaj olarak düşünülebilir.


Lecce'de atadan-dededen kalan makarna fabrikasının başına 3 kardeşten büyük abi Antonio geçecektir... Küçük erkek kardeş Tommaso ise bütün ailenin bir araya geleceği akşam yemeğinde bu kararın açıklanması ile birlikte herşeyi göze alarak eşcinsel olduğunu söyleme niyetinde.. Böylelikle üzerindeki büyük bir yükten kurtulduğu gibi, kendini üniversite okuduğu Roma'da inzivaya çekip edebiyata ve aşka verecektir. Fakat Antonio sürpriz yapar, işin rengi değişir.


Müzikler filmi izledikten sonra yeniden dinleme eğilimi yaratıyor.. Film izleyip daha önce hiç duymadığım şarkıların peşine düşmek bir alışkanlık halinde geldi: Nina Zilli’den 50 mila , Pink Martina’dan Una Notta A Napoli. Baştan sona İtalya, Lecce ile örülü filmin bir yerinde karşınıza aniden çıkan Sezen Aksu'nun kadife sesi, yönetmenin kim olduğunu hatırlatıyor.. Hayret, hiç duymamıştım Kutlama'yı... Klas şarkı.. Sözleri de pek hoş.

Memleketime çoktan bahar gelmiştir,
Başakları şimdiden göğe ermiştir,
Dağlarını gelincik basmıştır,
Yer, gök ve yürek çiçek açmıştır.

Kirazlar olmadan tez vakitte,
Asmanın sürgün veren dallarında,
Nergisin, zerenin taç yapraklarında,
Seninle baharı kutlamaya geliyorum...
...

Yurtdışındaki vatandaşlarımızı ağlatacak cinsten... Özellikle gurbetteki İzmirliler'i...

Tommaso’nun gözleri Serra Yılmaz'ı anımsattı bana. Özpetek filmlerinin olmazsa olmazı haline geldği için gözlerimiz Serra'yı aradı.

Görüntü kalitesi, çekim açıları, vs,, Artık birçok ünlü yönetmenin filminde renkler insanın içini ısıtıyor..


Filmdeki gelenekçi baba gerçek hayatta gay diye bir bilgi var internet'te.. Araştırmak lazım.. Öyleyse, ilginç bir detay.. Tommaso ile Antonio ise eşcinsel olmadıkları için bazı sahnelerde zorlanmışlar belli ki…

Yazının bu bölümündeki yönetmenle yapılan röportaj, filmle ilgili bize ipuçları veriyor:

Özpetek: Yıllar önce, İtalya’ya geldiğimde yufka yürek babam, bana bir turizm işi bulmuştu. Cevabım netti: “Baba, bu işe girersem asla sinema yapamam. Maaşın konforuna alışırım, öyle geçip gider hayat, çok üzülürüm!” Tipik baba yaptırımı, “Harçlık yollamam, ne halin varsa gör” dedi. Ama biliyorum, endişe duymasına rağmen babamın kararıma saygısı da vardı.

Gazeteci: Garanti bekliyorlar galiba!

Özpetek: Evet. Ana baba, bildiği yoldaki mutluluğu, başarıyı çocuğuna dayatıyor. Bu sadece ‘gay’ olma tercihi ile ilgili değil, akrobat olmak isteyene de karşı çıkılıyor. Oysa bana hayat garantisi değil, kendi yolunda mutluluk imkânı verse! Aile, biten bir ilişki değil. 80 yaşımıza da gelsek, onların hoşuna gitmek istiyoruz. Onun için bir iltifat, ödül aldığımda hâlâ gözlerimin doluşu! Roma Üniversitesi’nden fahri doktoramı alırken de, çok çok mühim festivallerden avuntularla dönerken de, iltifatlara boğulurken de, aklımda hep o.

Bu kısım ise başka bir söyleşiden… Özpetek diyor ki:

Anne baba çocuğunun ne yaptığını değil, mutlu olup olmadığını sormalı kendine... Ben üniversiteyi hiç bitirmedim... Üç imtihanım var üniversiteden, kalmış yıllardır... "Hamam'ı yapmışım, Harem Suare'yi yapmışım, babam hala diyor ki: Şu üniversiteyi bitir, bir gün işe yarar..."

Bana fahri doktorluk verildi üniversiteden... Onu alırken babam yoktu... Ağlamaya başladım...

Çarşamba, Haziran 16

RUMBA (2008)


Küçük bir kasabada dansa ve birbirine tutkulu bir yabancı dil ve bir de beden eğitimi öğretmeninin garip ve komik hikayesini anlatıyor Rumba…

Mükemmel uyum ile dans eden ve dans yarışmalarında birincilikler kazanan Fiona ve Dom (Fiona Gordon & Dominique Abel), yine kazandıkları bir gece yarışmadan evlerine arabalarıyla dönerken intihar etmeye çalışan bir adama çarpmamak için duvara çarparlar. Çiftimiz ölmez ama biri bir bacağını diğeri ise hafızasını kaybeder ve artık hayat onlar için çok değişmiştir.


Bir Fransız kara mizahı olan Rumba, baştan sona masal ile pantomim karışımı bir anlatımla izleyiciye nakledilmiş.

Filmde kara mizah unsuru o kadar çok sahne var ki…
Belki birkaçını sıralamak, bu sıra dışı ama güzel film için aklınızda bir fikir oluşturabilir.

Çiftimiz davetli oldukları yarışmaya giderken, dans kıyafetlerini evde unuttuklarını fark ederler. Tek çare gidip evden kıyafetleri almaktır. Geri dönüş yolunda arabayı çok hızlı sürerken Dom aynı zamanda direksiyon başında dans kıyafetlerini giymeye kalkışır. Sayısız kaza tehlikesini mizahi bir mucizeyle atlatan çiftimiz, yarışmayı kazanıp gece yarısı bomboş yolda evlerine doğru sürerlerken intihar etmeye çalışan –ama beceremeyen- bir adama çarpmamak için duvara toslayarak kaza yaparlar.

Hafızasını kaybeden Dom, Fiona’nın her yanı alçılıyken yanına gider ve alçılı ayağına -kapı çalar gibi- üç kez vurur. Fiona “girin” der. Bunun üzerine Dom geri geri gider ve kapıdan tekrar içeri girer.


Fiona kesilen bacağı yerine takılan tahta bacağıyla evlerinde şömine başında gitar çalıp şarkı söylerlerken, bir dizi sakarlık sonucu tahta bacağını tutuşturur ve evlerini yakar. Her şeyi kül olan evin sadece giriş kapısı sağlamdır ve Dom bu kapıyı giriş – çıkış için (!) kullanmaya devam eder.

Kül olmuş evin içinde telefon ve kabloları sapasağlam (!) durmaktadır. Ancak plastik kısmı eriyip ahizesi yapışan telefon çaldığında bir türlü yanıtlayamazlar.



Dom, Fiona’ya aldığı çikolatalı kruasana göz diken otobüs arkadaşından bir güzel dayak yer. Uzun uğraşılar sonucu kruasana kavuşan adam tam ilk ısırığı almak üzereyken uçuruma yuvarlanır ve ölür.


Uçurumun kenarına gelip Dom’un öldüğünü sandığı yere, Dom’un anısına gül bırakmak isteyen Fiona gülü uçuruma fırlatır. Gül, Dom’un ölmediğini vurgulamak istercesine her seferinde rüzgarla birlikte Fiona’ya geri döner.
Trajedilerine sebep olan “intihar etmek isteyen ancak bir türlü başaramayan adam” yine tesadüfler sonucu Dom ve Fiona’nın birleşmesine de sebep olur.

Çok fazla diyalogun olmadığı filmde beni (ve belki de filmi izleyen herkesi) en çok etkileyen sahne sanırım tekerlekli sandalyede otururlarken gölgelerinin yaptığı muhteşem danstı. Önemli organını kaybeden iki insanın normal yaşamlarındaki uyumu kazadan sonra da devam ediyor ve birbirlerinin olmayan organlarını tamamlıyorlar.


Güzel dans müzikleri eşliğinde bolca dans; hüzün ve komedinin ustaca yoğrulduğu güzel bir Fransız filmi izlemek istiyorsanız Rumba doğru bir seçim olacaktır.



Filmin IMDB linki için tıklayınız.

Filmin Web Sitesi
Filmin fragmanı

Çarşamba, Haziran 2

Lat Den Ratte Komma In / Gir Kanima (2008)



Let The Right One In:

John Ajvide Lindqvist kendi romanını bir nevi otosansürden geçirerek senaryolaştırmış. Tomas Alfredson çekmiş.

Stokholm yakınlarında Blackeberg'de geçiyor olay. Filmi izlediğimin ertesi günü bir İsveçli ile tanıştım. Biraz tesadüf biraz değil... Gir Kanıma'nın uzun süredir DVD'sini bekliyordum... Dükkana gelir gelmez kiraladım. İzledim... Ertesi gün önceden planlanmış uzaklardan ziyaretçilerimiz vardı: İsveç'li, Estonyalı ve Fin 3 kişi.

Öğle yemeğinde sohbet ederken, dün akşam bir İsveç filmi izledim dedim... Şaşırdılar. İsmini İsveç'çe söyledim: Lat Den... Telefuz ederken hiç hata yapmadığıma dair bir kompliman bile aldım... Anlaşılan, yazıldığı gibi okunuyor:)
Blackeberg'in nasıl bir yere benzediğini Stokholm'luden dinledim.

Açıkçası vampirli filmlere mesafeli davrandığım için bir hayal kırıklığına uğrayacağıma dair endişem vardı.. Ancak bir seferde ara vermeden bitti.. Gerçekten değişik bir havası var. Farklı bir vampir filmi... Benim gibi önyargılarınız var ise, onlardan sıyrılıp izlemenizi tavsiye ederim.

Ortaokulda, bir arkadaş grubu tarafından sürekli sıkıştırılan ve dayak yiyen Oskar, kendisiyle aynı yaşlarda görünen garip bir kızla, Eli'yle tanışır.. Başlangıçta tökezleyen ilişki giderek derin bir duygusallığı barındıran saf aşka dönüşür... Eli'nin yönlendirmesi ile Oskar çetebaşından intikam alır. İntikam soğuk yenen bir yemekmiş, bir kez daha anladık... Bu şaşırtıcı değişimle birlikte Oskar yeni şeyler de keşfedecektir.

Kitabın İsveç'te çok satanlar listesinde uzun süre kaldığını, birçok dile çevrildiğini buraya not olarak düşeyim. Ayrıca filmin gördüğü ilgi üzerine, Holywood versiyonun da yakın zamanda çekileceği anlaşılıyor.

Türünün unutulmazları arasına girmeye aday filmi kaçırmayın.

Cuma, Mayıs 14

THE EDUKATORS / EĞiTMENLER (2004)



Macera Berlin’de başlar.
Avusturya’nın gözümüzü gönlümüzü açan dağ manzaraları eşliğinde gelişir...

ve yine Berlin’de sonlanır (ama sonuçlanmaz!).



The Edukators (Eğitmenler): Iki ‘aktivist’ genç.

Oldukça yakışıklı,
Gücü kuvveti yerinde,

Belli bazı becerileri (bina güvenlik sistemleri kurulumu ya da duruma göre devre dışı bırakılması gibi)

sıkı dostlukları,
Ve dünyanın şu anki düzenine hayli itirazları olan iki genç insan…

Aynı evi paylaşmakta ve geceleri adrenalin pompası bir işle uğraşmaktadırlar :

Berlin’in zengin muhitlerindeki saray yavrusu villalara gizlice sızmak,
eşyaların yerini bir sanatçı yaratıcılığı ile değiştirip,

Hiçbir şey çalmadan yazılı bir MESAJ bırakmak :

VARLIKLI GÜNLERiNiZ SAYILI



Öte yandan, gençlerden birinin kız arkadaşı zor durumdadır.

Zengin bir işadamının lüks arabasına (son 3aydır sigortalamadığı) arabasıyla çarpmıştır. Yıllar boyunca taksitler halinde ödemek zorunda olduğu borcun altında ezilmektedir.
Bir de işinden kovulur, kirasını bile ödeyemez duruma gelir.
Böylece Eğitmenlerin yanına taşınır.

Gençlerin evine taşındıktan kısa bir süre sonra da, sevgilisinin geceleri neyle iştirak ettiğini, beklenmedik bir şekilde, üstelik sevgilisi birkaç haftalığına Berlin dışındayken öğrenir.

Öğrenir de hiç geri kalır mı ??

Borçlu olduğu işadamının evine Edukators yöntemiyle girmek ister.

Istediğini yapar.

Malesef bu kızcağız, diğer iki genç kadar prensip sahibi değildir....biraz baştankara, hafif uçarı…(ve aşık!, acaba kime??)

Nerde duracağını bilemez…
Bu yaştaki, ve bu özellikteki kızların sahip olduğu bir potansiyelle, herşeyi arapsaçına çevirmeyi kolayca başarır.


Sonuçta,
3 genç, sözkonusu iş adamını (bir dağ klübesine)
kaçırmak zorunda kalırlar.

Adam da eskinin hızlı solcularından çıkmasın mı sana ??





Işte Avusturya Alplerinin o muhteşem manzaraları eşliğinde,
havada buram buram aşk kokusu,
günlerce konuşup yüzleşme imkanı bulurlar.

Birbirleriyle, … sistemle,…kendileriyle.
Stipe Erceg, Julia Jentsch, Daniel Brühl


Sonlara doğru benim gibi safdiller, “kafası çalışan insanlar, aralarındaki yargı ve güç mekanizmaları devre dışı kalırsa, konuşup tartışarak, uzlaşaçak bir nokta bulabilirler” iyimserliğine yelken açmış güldür güldür akacakken,

Film çok yerinde ve okkalı bir tokat atar:
adalet MÜLKÜN temelidir

ve film,
–sadece filmlerde olabilecek-
güzel bir sürprizle biter.

'her yürek devrimci bir hücredir'


-0-

Eğitmenlerin çok katmanlı, ince ince işlenmiş alt-metinleri yok.

Yeni bir önermesi yok.

Muhalif ruhları okşuyor orası kesin.

Belki çok bildik hatta klişeleşmiş ama çok da önemli soruları yeniden soruyor...
E bu da güzel.

Konuyu ele alışı ütopik ve naïf.

Anlatım akıcı ve hoş.

Oyunculuklar oldukça başarılı.

Amerikan sinemasına alternatif filmlerin yeşereceği bahçede…

sade ve anarşist bir kır çiçeği tohumu olarak algıladım.


Bu bahçenin bir köşesinin de Berlin olması bence bir tesadüf değil.

(Berlin deyip geçmemek icap eder. Entellektüel devinimi ve birikimi yabana atılır bir şehir değildir. Pek çok şey bir yana, film festivali ve resim sergileri, sözü geçme ve saygınlık anlamında, Paris’in kendini beğenmiş havasını çoktan söndürmüştür. Eskinin doğu-berlininde, şimdinin restore edilmiş, ama hala karanlık, hala asık yüzlü mahallerinde geceleri taksiler cirit atar. Garip giyim kuşamlı insanları kah bir plastik sanatlar atölye çalışmasına, kah bir moda defilesine, ya da underground müzik çalışmasına taşır.)



Film bitti,

Kalktım 10 yıl önce okuduğum bir kitabı [1] yeniden karıştırdım.
Bireysel itaatsizlik üzerine yeniden düşündüm.
17 yaşına gelince oğlum da izler diye filmi arşive kattım.




Umarım siz de izlersiniz.



Zira, bügünkü günde, ‘can sıkıntınızdan başka kaybedecek birşeyiniz yok’…



-o-
[1]: Gençler İçin Hayat Bilgisi El Kitabı: Gündelik Hayatta Devrim, Raoul Vaneigem, AYRINTI Yayinlari

Pazartesi, Mart 29

Levottomat / Restless / Huzursuz (2000)



Tepeden tırnağa bir Finlandiya filmi olan “Huzursuz” da, ambulans doktorluğu yapan Ari isimli bir gencin perspektifinden, yaşadığı hayatın bir kesitine tanık oluyoruz. Yaşamı boyunca sevgi kavramınından uzak kalmış ve tüm ilişkilerini anlık yaşayıp tüketme eğiliminde olan Ari dolayısıyla herhangi birisine bağlanamayan ve güvenemeyen bir kişiliğe sahiptir.

Güneşli bir Helsinki günü plaja giden Ari (Mikko Nousiainen), deniz kıyısında Tiina (Laura Malmivaara) isimli bir kızla tanışır. Ari’den çok hoşlanan Tiina, onu o gün ve sonrasında görmek ister. Birlikte güzel vakit geçiren çift, Tiina’nın ilişkiyi birlikte yaşama aşamasına taşımak istemesi üzerine ilk krizini yaşar. Ari, Tiina’yı kendisini mutsuz edeceği endişesiyle uyarır, ancak olacakla öleceğin de önüne geçilmez.



Tiina’nın vaktinin çoğunu birlikte geçirdiği yakın arkadaşları vardır. Evlenmeyi planlayan iki çift ile birlikte eğlenerek geçirdikleri hafta sonlarından birinde Ari’yi diğer arkadaşlarıyla tanıştırır. Üç çift birlikte güzel vakit geçiriyor görünmektedir. Ta ki, birbirlerine yaptıkları itiraf oyunlarına kadar…

“Mutluluk hak edilecek bir şey değildir!”



İtiraf oyununda, herkes hayatta hiç yapmadığı veya tatmadığı bir duyguyu itiraf ediyor.
- Ben şimdiye kadar hiç aşık olmadım
- Ben şimdiye kadar sevişmelerimde hiç orgazm olmadım
gibi…

Bu samimi itiraflar, çiftler arasında soğuk rüzgarlar estirmeye ve diğerlerinin de itirafçıya bakış açılarının değişmesine neden olacaktır.

Ari’nin kadınlar üzerinde anlaşılmaz ve belki de tabulaşmış bir çekiciliği vardır. Kendi içinde çelişkileri ve kanıksanmışlıklarına rağmen yolunda giden ikili ilişkiler, Ari’nin gruba katılmasıyla temelinden sarsılacaktır.



Aldatma, ihanet, yasak ilişki, seks bağımlılığı; mutlu sona varacakmış gibi görünen, evliliğe giden ama bozulan ilişkiler bir süreliğine altı kişilik bu arkadaş grubunun arasına girse de asla birbirlerinden kopamamaları bana şaşırtıcı geldi. Kadınların tutkularından dolayı Ari’den kopamamaları anlaşılır olabilir ama aldatılan eşlerin de sanki başka dostlar, arkadaşlar bulamayacaklarmışçasına Ari ile ilişkilerini sürdürmeleri biraz garipti. İnsanların tutkuyu bile akıl almaz bir sakinlik ve serinkanlılıkla yaşaması biz Akdeniz kanı taşıyanlar için hayli şaşırtıcı diye düşünüyorum.

Ari, Finlandiya’ da yaşayan bir “ıssız adam”. Çağan Irmak (burada kendisine de söz hakkı doğuyor tabi ama) ses getiren filmi “Issız Adam” ı çekerken büyük bir ihtimalle bir yönüyle bu filmden etkilenmiş görünüyor. En azından bana öyle hissettirdi. Ari’nin tek başına acı çekerek duş aldığı sahne Cemal Hünal’ın oynadığı sahneyle epey bir benzerlik içinde.

Bence “huzursuz” bir aşk ya da tutku filmi değil, aldatma ya da ihanet filmi de diyemeyiz sanırım. Bunun için aldatma fiilinin önem kazanabilmesine fırsat verecek aşk, sevgi gibi bir paylaşım olması gerek. Belki de filmin ismi bu duyguyu tam olarak karşılıyor: Ben izlerken yaşamda bir sonraki güne uyanmak için kendince makul sebebi olmayan birinin huzursuzluğunu hissettim…

“Bazen net görebilmek için uzaklara gitmek gerekir!”

Ari ve Kuzey Avrupa halkının yaşadığı bize çok uç noktalarda gelen ama bu kadar geniş yelpazede cereyan eden yaşanmışlığı çok kısır bir duygu sözlüğüyle dile getirmeleri ve bunu kanıksamış olmaları biraz tatsız geliyor insana. Sanırım bunda yaşanılan iklimin ve onun etkilediği toplum kültürünün bir nebze payı var. Bilemem tabi bu konunun uzmanlarının işi.

İklim demişken, bir İskandinav filmi izlememize rağmen; soğuk, kar ve buz arka plan manzaralı sahnelerle karşılaşacağınızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Film boyunca güneşli; tekne-sahil-deniz üçlemeli sahneler çoğunlukta. “Finlandiya’nın sahilleri de mi varmış?” dedirten sahnelerde deniz suyu sıcaklığının 15C den fazla olduğunu sanmıyorum ;)



IMDB linki için tıklayınız

Filmin fragmanı için tıklayınız

Levottomat hakkında yazılmış doyurucu bir yazı

Cumartesi, Şubat 27

Im Juli / Temmuz'da (2000)


Balkanlar’dan geçen yol filmi, sımsıcak, parıldayan güneşli yaz hikayesi, Juli'nin saçlarındaki gibi bir aşk örgüsü...

Im Juli’de henüz yaşamının anlamını bulamamış erkekler için aşağıya yazdığım sağlam bir tüyo var: Teoriyle pratiği de birleştirmeyi unutmamak lazım tabi...

"Aşkım,

Kilometrelerce yol kat ettim, nehirleri geçip, dağları aştım... Hüsrana uğradım ve ızdırap çektim, nefsime karşı koydum ve güneşi takip ettim. Böylece senin önünde duruyorum ve sana seni seviyorum diyorum…"

Fatih Akın’ın ikinci uzun metrajlı filminde başrolleri Moritz Bleibtreu (Daniel), Christiane Paul (Juli), Mehmet Kurtuluş (İsa), İdil Üner (Melek) oynuyor…

Amelie tadında, sinemadan çıktığınızda sizi mutlu hissettirecek türden…

Yönetmen, röportajda, bir yanım Juli, diğer yanım Daniel diyor... Juli duyguyu, Daniel mantığı temsil ediyor...

İsa ile Daniel 7 Temmuz'da Bulgaristan'da karşılaşıyorlar.

Okulların kapandığı 1 Temmuz'a geri dönüp bir haftalık süren, 8 Temmuz'da biten eğlenceli bir yolculuğa çıkıyoruz..

Daniel kendi halinde, safça, bir Fizik öğretmeni… Kuralcı (okulun son günü ders yapıyor), hesap kitap yapmadan hareket etmeyen (nehirden karşıya arabayla uçmaya çalışırken formüller kullanarak hız hesabı yapıyor), kaderinin peşine takılabilen bir adam… Juli onu görür görmez aşık olmuştur. Sokak pazarında Daniel’e güneş sembollü Maya şans yüzüğü satar… Hediyesi kabilinde gece için bar-diskoya bir davetiye verir… Üzerinde güneş sembolü taşıyan bir kadın senin hayatını değiştirecek, seni mutlu edecek diye de falına bakar… Niyeti basit: Bar’da göbek deliği dekolteli, kocaman güneşli bir elbise ile Daniel’in karşısına çıkmak… Juli’nin ayrıca dövmeleri de var güneşli…Ensesinin hemen altında ve belinde… Hedefi ıskalamak imkansız gibi görünse de Daniel hazır canlıdır… Bara erken gider, güneş’li bir kız arar… Ay’lısını bulur, ve fakat güneş’lisini bulamaz… Çabuk pes eder… Dışarı çıkar…. Türk kızı Melek sokakta karşıdan gelmektedir… Melek üzerindeki güneşli tişört ile Daniel’in kaderidir. Sadece tişörtte değil… Uzun eteğinde de bir sürü güneş görürsünüz… Melek’e aşık olur…
Beraber Hamburg sahilinde otururlarken Melek’in: Güneşim, ayım sana ışık olsun diye söylediği şarkı (dinlemek şarttır – İdil Üner’in sesi müthişmiş) bitirici darbeyi vurur… Peşinden dünyanın öbür ucuna da olsa gidecektir artık… Melek ismi gibi bir insandır… Kanatları eksiktir bi… Havalimanından tatil için İstanbul’a uğurlanır. Ortaköy’de bir hafta sonra buluşacaklardır… Daniel yola, onun peşine döküntü bir araba ile düşer…

Juli, Daniel’in Melek’le bar çıkışında konuştuğunu görmüştür… Ertesi gün hayalkırıklığını ve sırt çantasını yanına alıp tatile çıkar… Otostop çekmektedir… Her tatilde yaptığı gibi, ilk denk gelen arabaya binip, arabanın gittiği yerde tatilini geçirecek… Tesadüf bu ya, Daniel’in arabasıdır durdurduğu…

Birlikte Macaristan, Romanya ve Bulgaristan’ı geçerken, türlü maceralar yaşarlar. Kötü gibi görünen fakat filmin konsepti gereği bir türlü doğru dürüst kötülük yapmayan insanlarla karşılaşırlar.. Hatta kötü görünümlü, güzel insanlar aralarında aşk filizlenmesini sağlayacak bir takım yardımlar bile yaparlar… Daha doğrusu Juli’ye yardım ederler…

Filmdeki dikkatimi çeken ayrıntılar:

Güneş ve Ay’ın rekabeti var filmde… Dekorlar, etekler, tişörtler, dövmeler, takılar ya güneşli ya aylı… Melek’in söylediği şarkı bile öyle: İdil Üner muhteşem sesiyle: Güneşim, ayım sana ışık olsun diyor… Filmin başlarında güneş tutulması yaşanır… Ay Dünya ile Güneş’in arasına girer… Daniel güneşe tutulmuştur.

Juli acayip şekilde Avatar’daki Navi’lere benziyor… Hiç makyajsız Avatar 2'de oynayabilir:)

Müzikler klas. Titizlikle seçilmiş. Sezen Aksu, Akın filmlerine çok yakışıyor.

Suicide Swing: Güneşli aylı bir şarkı daha: Branka Katic ve Birol Ünel’i dans ederken görüyoruz…
Brooklyn Funk Essentials'tan Ska Ka-Bop da tavsiye edilir.

Fragman üzeri survivor'i buradan dinleyebilirsiniz...
Melek'in Daniel'e doğru ilerlediği, ilk karşılaştıkları sahnede, adamın biri ters ters yürüyor... Bu işte bir terslik var demek olabilir:)

Kaliteli filmler Türkiye’nin tanıtımına katkı sağlayabilecek en önemli unsur… Ortaköy Juli ve Daniel'le ayrı bir güzel. “Güneye gitmek” umarım Im Juli’yi izleyen yabancıların da anladığı bir detaydır. Güneye gitmek, bizim için cennete gitmek gibi bişey…

Bir rivayete göre Romenler çekime izin vermedikleri için filmin Romanya’da geçen bölümü fotoğraflarla anlatılıyor… Zorunluluktan olsa da ayrı bir hava katmış ve filmin en beğenilen yerlerinden biri olmuş.

Fatih Akın yazıp yönettiği filmde kendine de bir rol ayırmış. Oyunculuktan ziyade yönetmenlikte başarılı diye düşünüyorum.

Pazartesi, Şubat 15

Jeux d’enfants / Love Me If You Dare / Cesaretin Var Mı Aşka ? (2003)


Julien (Guillaume Canet), annesi akciğer kanseri hastası olan, meraklı bir çocuktur. Sophie (Marion Cotillard) ise Julien ile aynı sınıfta okuyan, Polonya asıllı fakir bir ailenin kızıdır.

Julien, annesinin kendisine verdiği, en sevdiği oyuncağı olan bir kutuyla oyunlar oynamaktadır. Okul arkadaşları Polonya göçmeni olduğu için Sophie ile dalga geçip onu itip-kakmaktadırlar.

Bu iki çocuğun yaşamları boyu sürecek dostlukları ve aralarında oynayacakları oyun Julien’in elindeki kutuyu en mutsuz anında Sophie’ye vermesiyle başlar. Bir çeşit cesaret oyunu oynayan Julien ve Sophie birbirlerine kutuyu her verdiklerinde karşı taraftan yapılması zor veya toplum kurallarını hiçe sayan, disipline başkaldıran bir şey yapmasını ister.

Var mısın, yok musun ?

Başlangıçta basit ve eğlenceli bir oyun gibi gözüken bu cesaret dolu meydan okumalar, Julien ve Sophie’nin üniversiteye giden birer yetişkin olduğu yaşlarda çığrından çıkan ve yaşamlarını değiştiren tehlikeli oyunlar halini alır. İki genç aralarında filizlenen aşkın da farkına varamazlar.


Beni çok etkileyen bu filmi ilk kez İzmir’de yaz akşamları bir teras katında, ücretsiz film gösterimleri yapan bir açıkhava sinemasında izlemiştim. İki gencin birbirlerine farklı bir güçle bağlandıkları; hayata ve kadere karşı koyuşları ile sonsuz bir hür irade ve özgürlüğün; aslında nevrotik bir esarete dönüştüğünü görmek son derece ilgi çekici bir deneyimdi. Şimdi filmi tekrar izlediğimde bir yönüyle bu film bana Luke Reinhart’ın meşhur romanı Zar Adam’ı anımsatıyor.


Filmi orijinal ismiyle çevrildiğinde “çocuk oyunları” olarak çevrilebilir. Ben Türkçe bir isim versem en azından “var mısın, yok musun?” derdim sanırım. Ama “cesaretin var mı aşka?” olarak çevrilmiş. Çok alakasız da durmamış, ne dersiniz? Filmin birçok sahnesinde atlıkarınca görsel bir figür olarak kullanılmış, oyun kutusunun üzerinde de bir atlıkarınca var.


Genç yönetmen Yann Samuell, yer yer tiyatro dekoru gibi sahnelerle masalsı anlatımlar oluşturmuş. Kamera arkası görüntülerde; işini iyi yapan, çok samimi, kafalarda klişe oluşturan huysuz, esen-gürleyen yönetmen görüntüsünden uzak bir yönetmenle tanıştım. Canet ve Cotillard çok iyi oynamışlar ancak çocukluklarını oynayan minik oyuncuların da hakkını teslim etmek lazım.



Filmin çeşitli versiyonlarla kendini gösteren müziği ise herkesçe çok tanıdık bir müzik: La vie en rose.


Beni etkileyen duygu yüklü sahne şuydu:
- (Julien ): Hazineni almayacakMetin Rengi mısın? (oyun kutusunu göstererek)
- (annesi): Benim tek hazinem sensin!


Film sonunda bir izleyici olarak şu soruları kendime sormadan edemedim:
- Aşk bir oyunu başlatır mı, sonlandırır mı?
- Hep söylediklerimizden pişmanlık duyarız, ya söylemediklerimizden?
- İradeniz dışında bir şeyler elinizden kayıp giderken hangi acı, hangi sevinç bizi kendimize getirebilir?

Cap ou Pas Cap ?


IMDB linki için tıklayınız

Filmden bir sahne
Related Posts with Thumbnails