aksiyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aksiyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Eylül 30

Elysium / Yeni Cennet (2013)




2013 yapımı filmde başrollerde Matt Damon,  Jodie Foster ve Sharlto Copley yer alıyor.

Yönetmen ve senaryo yazarı District 9-Bölge 9 ile sinemaseverlerin gönlüne taht kuran Neill Blomkamp. Güney Afrika’da doğmuş, Kanada’da yetişmiş sinemacı filmiyle ilgili şunları söylüyor:

“Aksiyon ve görsel öğeler hoşuma gidiyor. Benim için her şey orada başlıyor. Ama aynı zamanda politikayla da ilgileniyorum; o yüzden dünyayı kurup karakterlere ve öyküye girmeye başladığımda, ilgimi çeken politik fikirler yerini buluyor. Beni ilgilendiren konular büyük ve sosyolojik kavramlar. Bu kavramları insanların gözüne sokarak veya ders vererek anlatmayan filmler yapma fikri hoşuma gidiyor. Bu konuları bir bilimkurguda işlemenin izleyicileri farklı bir bakış açısına yönelteceğini umuyorum..”

District 9’u çok beğenen, sinemada yeni bir çığır açtığını düşünen izleyicinin bloglarda ve forumlarda Elysium’u eleştirdiklerini görüyoruz. Büyük orada bu eleştirilere katılmıyorum. Sinemada izlemenizi tavsiye ederim.

Yunan Mitolojisi’nde Elysium “Cennet” anlamına geliyor. Dünya üzerinde yer alan, tanrıların ve karamanların ölüm sonrası için ayrılmış, mutlu ve refah içinde yaşanacak izole bir yer.

Filmin özeti: 2157 yılında doruğa ulaşan nüfus ve çevre kirliliği, kaynakların tükenmesi sebepleriyle Dünya yaşanmaz bir yer haline gelmiş. Los Angeles dahi bir varoşa dönüşmüş. İşsizlik, yoksulluk ve sefalet had safhada.

Atmosferin hemen dışında uzayda yapay bir yaşam alanı oluşturulmuş. Zenginler müreffeh ve izole yaşamlarını südürebilmek için kurdukları uzay istasyonuna Elysium adını vermişler.

Lüks, havuzlu villalar, neredeyse her evde bulunduğu anlaşılan gelişmiş tıbbi cihazlar, hizmet ve sistemi koruma işlerinde kullanılan robotlar ile insanlar kendi cennetlerini yaratmışlar. Hatta bir nevi ölümsüzlüğü de icat etmişler.

Ne var ki Elysium Dünya ile bağlarını tamamen koparamamış. Üretim için insan gücüne ihtiyaç duymaktalar. Ağır şartlar altında, robot polislerin kontrolünde işçiler çalıştırılmakta.

Matt Damon’ın oynadığı Max karakteri bir işçi ve geçmişte sisteme karşı geldiği için sabıkalı. Robotlar ensesinde. Bir arama sırasında espri yapmaya kalkınca kolunu kırıyorlar. Otoritenin en küçük itaatsizliğe tahammülü yok.

Kırık kolu çocukluk aşkı tarafından alçıya alınan Max bu haliyle çalışmak zorunda. İşten atılırım korkusu ile kendisi ısrar ediyor günlük rutinine devam etmekte.

Dünya’da bir de isyancılar var. Kaçırdıkları uzay gemileri ile Elysium’a ümitleri tükenmiş, ölümü göze almış insanları götürüyorlar. Çoğunlukla yapay cennete varamadan ölüyorlar. Uzay istasyonuna zor bela inebilenler ise hemen tutuklanıyor ve geri gönderiliyor.

Kırık koluyla çalışan Max, üretim şefinin zorlaması ile kapısı arızalanan radyoaktif bölgeye girer. Yoğun radyasyona maruz kalır. 5 günlük ömrü olduğunu söylerler. Verdikleri ilaçlar ancak onu bu süre zarfında biraz daha dinç tutmaya yetecektir. Tek çaresi Elysium’a gidip tedavi olmak. Direnişçilerle temas kurar. Elysium’a gidebilmesi için Max’tan yapmasını talep ettikleri Dünya’nın ve Elysium’un kaderini değiştirebilecek bir hayaldir..

Filmle ilgili kısa notlarım:

-District 9 ile politik bilimkurgu kategorisine görkemli bir başlangıç yapan Blomkamp bu duruşuna ve yoluna devam ediyor.

-Kategorize etmek gerekirse, bana göre “göçmen filmleri” başlığı birinci sırada gelir. Bilimkurgu ve aksiyon daha sonra.

-Elysium bir Holywood filmi olarak derdini anlatırken bir takım kısıtlamalara da maruz kalmış görünüyor. Sistemin kaynakları ile sınırsız bir sistem eleştirisi yapabilmek herhalde mümkün değil.

-Dünya olarak filmde tasvir edilen yer günümüz Mexico City’si, Elysium sahneleri ise Vancouver’da çekilmiş.

-Toplumsal sınıf ayrımı bir bilimkurgu’da ilk kez bu kadar net işleniyor gördüğüm kadarıyla.

-Filmden çıkan ortalama bir seyirci, saniyeler içinde teşhis ve tedavi uygulayan gelişmiş tıbbi cihazların neden Dünya’daki insanların kullanımına da sunulmadığına çokca hayret edecektir. Bunu filmin bir açığı olarak görebilir, görmüştür. Peki, günümüz dünyasında, görmeye dayanadığımız için gözümüzü kapadığımız  gerçeklerden biri olan, sağlık hizmetlerine sadece gelişmiş toplumların ulaşabilmesi nedir? Afrika’daki bazı ülkelerde neden ortalama yaşam 37’dir. Türkiye’de bile gelişmiş tıbbi cihazlar % kaç kapasiteyle çalışmakta?


Pazar, Nisan 14

Oblivion (2013)





2013 Nisan’da gösterime giren filmin başrolünde  Tom Cruise (Jack), Andrea Riseborough (Victoria), Olga Kurylenko (Julia), Morgan Freeman (Beech) var. Yönetmen ve senarist Joseph Kosinski. Hikaye 2005 yılında Kosinski’nin kaleme aldığı 8 sayfalık çizgi romandan geliştirilmiş. Eleştiriye açık yönlerine rağmen bilimkurgu severleri tatmin edecek bir yapım.



Oblivion bize nükleer kıyamet sonrası Dünya’nın acıklı halini başarılı bir şekilde sunuyor. Yerle bir olmuş devasa binalar, çöle dönmüş uçsuz bucaksız araziler. Suları çekilmiş okyanuslar. Maymunlar Cehennemi’nin finalini andıran sahneleri açılışta izliyoruz.

2017 yılında uzaylılar ile bir bağlantı kurulur. Gezegenlerindeki yaşamsal sorunlar nedeni ile Dünya’ya saldırmışlar. Ay’ı parçalamışlar ve bütün Dünya kaosa sürüklenmiş. Savunma amaçlı kullanılan nükleer silahlarla birlikte artık yeryüzü yaşanmaz bir alana dönüşmüş. Tipik bir Pirus Zaferi görüntüsü; her şey kaybedilerek kazanılmış bir savaş..

İnsanlar Satürn gezegeninin uydusu Titan’da  yaşamaya başlamışlar.

Yıl 2077 olmuş: Eski asker, şimdinin insansız hava aracı teknisyeni Jack Harper, Victoria ile birlikte Dünya’da hala varlıklarını sürdüren istila ordusuna ait canlıların saldırılarına karşı enerji istasyonlarını koruyan ekiplerdendir.. Uzaylıları yok etmek için geliştirilen insansız hava araçlarını;  “drone”ları tamir ediyor.


Jack’in geçmişe ait rüyaları ve anıları hafıza silme işleminin tam sonuç vermediğini ve “insan” tarafının hala ayakta olduğuna işaret etmekte. Nitekim yere düşen bir uzay mekiğinin uyku kapsülündeki mürettabatını drone’lara karşı korumaya çalışır. Sadece bir tanesini kurtarabilir.


Mekik’ten kurtulan Julia ve filmin sonlarına doğru hikayeye katılan, Morgan Freeman’ın oynadığı Beech karakteri Jack’in doğru bildiklerini sorgulamasına ve sanal ile gerçeği ayırt etmesine yardımcı olacaktır..


Oyunculuk adına elle tutulur bir performans görülemiyor. Özellikle Olga, neredeyse diyalogsuz.. Karakterlerde bir derinlik oluşturulmamış. Morgan Freeman dahi filmi bu anlamda kurtaramıyor. Durumu yönetmenin bilimkurgu ve görsellik yönünün gelişkinliği ile açıklayabiliriz belki..


Hikayenin iskeleti çok iyi.. Ancak bir tutarlılık, inandırıcılık problemi olduğu kesin. Filmin belli bir kesmindeki performans, ikinci yarıda yok. Bu yönüyle AI (Artificial Intelligence) filmini hatırladım. AI’da sanki ikinci yarıyı başka birileri yapmış gibi, ikinci yarı dolgu malzemesi gibi bir hisse kapılmıştım.. Wall-E gibi, Matrix gibi bir çok filmin kolajı olduğunu söyleyenler çok olacaktır.


Özetlemek gerekirse, aksiyon ve bilimkurgu severlere, sinemayı bir eğlence aracı olarak görenlere tavsiye ederim.. Örneğin; kütüphane sahnesi nabız arttıran koltuğa saplanıp kalmanızı sağlayan cinstendi..

Cumartesi, Ağustos 20

Maymunlar Cehennemi Baslangic / Rise of the Planet of the Apes (2011)

Maymunlar Cehennemi serisinden bir filmi ilk ne zaman izledim hatırlamıyorum. Temanın ilgimi çok çektiği kesin.


Ortaokulda resim öğretmenimiz nükleer savaşı konu alan bir resim çizmemizi istemişti. Sene 1987 filan artı eksi 1... İnsan evladının ilk olarak aletli tarım yaptığı dönemin temsili resmini görmüştüm bir kitapta. Aldım elime pastelleri, saatlerce uğraştım: Çalışmamda kitaptaki gibi birçok figür vardı. Ayağa kalkmış maymuna benzeyen ilkel insanlar, tarım aletleri, bitkiler, tarla-dağlar-taşlar… Savaşı konu alan bir resmin savaşa dair hiçbir unsur içermemesi, ayrıca renk kullanımı gibi bazı teknik detayların zayıf olması nedeni ile vasat bir not aldım… 10 üzerinden 6. Ayrıca anlaşılamamak da yaralamıştı.. Eğer bütün dünya bir daha savaş yaparsa, kullanılacak kitle imha silahları insan ırkını yeryüzünden silecek ve en başa döneceğiz gibi bir mesajı iletebilmem için gerekli şey zekice bir detaydı.. Arka fonda bir Özgürlük Anıtı heykeli kalıntısıJ

Sıra arkadaşım ise haşarı, fırlama bir çocuktu. Benim de sonraları içselleştirmeye çalıştığım, “basit olan iyidir” mantığını doğarken almış, becerikli bir öğrenciydi.. Çizdiği resim gözümün önünde: Üç tane figür var: Beyaz ve devasa, kağıdı bir köşeden öbür köşeye kaplayan, üzerinde USA yazan bir nükleer füze. Ateşlendiğini gösteren arkasında koyu kırmızı alev.. Füze gizlendiği kocaman çalıları yararak yerden çıkıyor.. Birkaç tane de ağaç.. Basit, dikkat çekici, renkler ahenkli ve konuya oturan bu resim tam not almıştı…

Bu hatıra önemli ölçüde ilgimi açıklıyor sanırım. Bilimkurgu filmlerde akla yatan, gerçeğe yaklaşan senaryo ayrı bir güzel gelir bana…

Yeri gelmişken Bertrand Russell’e ait bir anıyı anlatmak istiyorum: Russell hayvanat bahçesini gezer. Ertesi gün arkadaşına izlenimlerini anlatırken:

-Can sıkıntısı zeka belirtisidir der..

-Nerden çıkardın şimdi?

-O kadar hayvan gördüm sadece maymunların canı sıkılıyor gibi geldi bana..

Neyse, yine uzun uzun yazıp filme gelemedik: Bilim adamımız Will (James Franco), maymunlar üzerinde araştırmalar yapmaktadır.. 2011 yapımı serinin son halkasını diğerlerinden ayıran en önemli unsur, senaryonun günümüzde geçmesi… Will’in babası da Alzheimer hastasıdır ve deneyler beyinde meydana gelen hasarları tamir edecek bir ilaç geliştirme üzerine odaklanır.

Kullanılan ilaç beyinde hasar yokken zekada inanılmaz hızlı gelişmeler sağlar. Projenin sunum günü ana denek saldırganlaşır. Kendisiyle beraber diğer maymunların (şempanzelerin) öldürülmesine, projenin iptaline neden olur. Karnında bir bebek taşımaktadır.. İyi adamımız Will, bebeği evine götürmek zorunda kalır..

İlaçlar genetik yollarla ya da kan yoluyla Sezar’a geçmiştir ve olaylar gelişir..:)

Hürriyet yazarı Ömür Gedik’in film hakkındaki yorumundan bir bukle herhalde izlenmeye değer mi sorusuna iyi bir yanıt olacaktır:

Hikaye 1967 yılı “Maymunlar Cehennemi” filminin başına bağlanıyor. Hem de büyük bir incelikle. “Maymunlar Cehennemi: Başlangıç”, kült sayılabilecek ilk filmden sonraki en iyi “Maymunlar Cehennemi” filmi diyebilirim…

Pazar, Kasım 8

District 9 / Yasak Bölge 9 (2009)


Filmi politik – bilimkurgu diye nitelemek mümkün… Her şeyden önce konunun Güney Afrika’nın en büyük şehri Johannesburg’da geçmesi anlamlı… Güney Afrika 1948-1994 yılları arasında “apertheid” rejimiyle yönetilmişti. Ülkede yaşayanlar ırklarına göre 4 bölgeye ayrılmışlar, devlet hizmetlerinin kalitesi de, insanların rengine göre değişmekteydi. Farklı bölgede yaşayanlar, kendi ırkına ayrılan bölgeye göç etmeye zorlandı.

Durban sahilindeki tabela yukarıda bahsedilenlerin nasıl bir şey olduğu konusunda fikir veriyor. Filmde benzer tabelaların uzaylılar için olanlarını görüyoruz…

Detay için: apartheid adresini kullanabilirsiniz.

Yönetmen, Johannesburg doğumlu, 30 yaşında Neill Blomkamp. Başrolde Sharlto Copley oynamış. Wikus Van De Merwe’yi canlandırıyor…

Filmin başından itibaren belgesel havası röportajlardan ve kamera çekimlerinden veriliyor…

Hikaye şöyle: 1982 yılında Johannesburg’un üzerinde devasa bir uzay gemisi belirir… Günlerce bir hareket olmayınca, bir keşif takımı geminin gövdesinde delik açarak içeri girer… 1 milyon kadar uzaylı açlıktan ölmek üzeredir. Hükümet uzaylılar için tecrit edilmiş bir bölge kurar… Etrafını gözetleme kuleleri ve tel örgülerle çevirir… Giriş çıkışlar yasaklanır…

Uzaylılar; Türkçe altyazıda “karides” olarak isimlendirilmiş. İnsanlar bu kelimeyi onları aşağılamak için kullanıyor. Kelimenin İngilizce orjinali “prawn”… Aslında prawn denen canlı çekirgeye çok benzeyen bir böcek… Hatta bu böceğin Johannesburg’un Parktown denen varoşunda yaşayan Parktown Prawn denen bir türü de var…

2010’lara yaklaştığımızda uzaylı nüfusu 1,8 milyona ulaşmış, bölgeye sığmaz olmuşlar ve insanlar ayaklanmaya başlamıştır… İnsanlar uzaylıları artık yanıbaşlarında istemiyorlar. MNU isimli özel güvenlik şirketi bir yandan uzaylılardan nasıl rant sağlayağını, silahlarını inceleyerek, onları kesip biçerek araştırırken bir yandan da bu yoğun nüfusu şehrin çok uzağına, District 10’a taşıma işine girişmiştir.

Wikus, MNU’da, 10. bölgeye göç operasyonu döneminde ekibin başına getirilir. Kameralara yaptığı konuşmalar saf ve komik bir adam olduğu izlenimi yaratıyor.

MNU ekibi District 9’a girerek uzaylılardan göç işlemini imza atarak onaylamalarını isterler… Bu sırada Wikus’u nüfuslarının daha da artmasını engellemek için uzaylı yumurtası yakarken görüyoruz…

Operasyon sırasında, Wikus bir barakada sıvıyla temas eder ve yavaş yavaş uzaylıya dönüşmeye başlar. İlk olarak bir kolu uzaylı koluna dönüşür… MNU şirketi Wikus’u dünyanın en değerli adamı olarak hemen ameliyat masasına yatırır… Çünkü uzaylıların silahı gen kontrolü yaparak çalışmakta ve insan eli bu silahları kullanamıyor. Wikus sayesinde el koydukları silahları test etme imkanına kavuşurlar ve silahların öldürücü gücü karşısında gözleri kamaşır.

Yarı insan yarı uzaylı Wikus MNU binasından kaçmayı başarır ancak şehirde, insanların arasında saklanamayacağını anlayınca, yumurtalarını yaktığı, göçe zorladığı uzaylıların bölgesi District 9’a sığınır… Haberlerde Wikus’un uzaylılar ile cinsel ilişkiye girdiği ve bu nedenle değişime uğradığı söylenmektedir.

Uzaylıları bir düşman olarak gören Wikus, artık kendini onlardan biri gibi hissetmeye başlamıştır.

Bu kadar bilgi yeterli sanırım ilginizi çekmek için :)

Filmin birinci yarısı ile ikinci yarısı arasında bariz bir aksiyon farkı var… Aksiyon severler ikinci yarıyı beklemeliler… İnternet’te araştırdığınızda, Türkiye’de bu filmin iki uçta değerlendirildiğini görebilirsiniz… Yani izleyiciler filmi çok kötü ya da çok iyi olarak niteliyor… Ara seçenekleri neredeyse kimse kullanmamış…

Ben kaçırılmaması gereken, sinema tarihinde önemli filmler arasında yer alacak bir film olarak değerlendiriyorum…

Neill Blomkamp 2005 yılında 6 dakikalık kısa film olarak Alive in Joberg’i çekmişti… District 9, bunun genişletilmiş ve geliştirilmiş bir versiyonu http://www.youtube.com/watch?v=iNReejO7Zu8
------------------------
Hıncal Uluç'un 11 Kasım 2009 tarihli "Berbat bir film" başlıklı, District 9'la ilgili yazısı üzerine:

Elestirmen baskalari yumurtlarken gidaklayan tavuktur...Demisler.. Her elestirmen icin gecerli degil tabi ama Hincal'a cok oturuyor bu laf...

Bornova Bornova filminin yonetmenini de agir bir dille elestirmisti... Filmle ilgili degil ama, kilik kiyafeti ile ilgili...

Simdi ben cikip da, Lafonten masallari cok gerzekce, tilki konusuyor, karga konusuyor.. bu nasil is.. Aklim almiyor diyebilirim... Hic hayvanlar konusur mu? Hincal yazisinda mantik hatalarindan bahsediyor, goremedim bu hatalar nedir, yazmamis... Yazsa, daha ayaklari yere basan bir cevap verebilirdim.. Bunla yetinelim: Evet mantik hatalari bulursun ararsan... Ya da sacma sapan seyler.. Lafonten masallarina hayvanlar konusuyor diye"gerzekce" nitelemesinde bulunmaktan bir farki yok...

Yonetmen ve senaryonun yazari bizzat Guney Afrika'da dogmus buyumus... Yani hayatin en aci gerceklerini, irkciligi, ayrimciligi, acligi, sefaleti...vs.. gormus, yasamis... Bana gore adam diyor ki: Kardesim, ben size yazilar yazdim, haberler yaptim, gazete koselerinde bas bas bagirdim... Hic biriniz ilgilenmediniz.. Simdi boyle bir film cektim... Eh artik izleyin gari... Bazi ilaclarin tadi kotudur... Cocuklara iciremezsin,,, ne bileyim, sutun balin icine karistirirsin,, icerler, anlamazlar... Film de tam olarak boyle bisey... Bilimkurgu sutunun icine karistirilmis politika ilaci... Politika dedigim insan olmanin verdigi sorumlulugu yerine getirmek... Yani insanlara daha iyi ve adil bir dunya icin mucadele etmek...

Hincal'in internet sitelerinde yeni ergin kategorisinde cok prototipi var... Mesela sinemalar.com web sayfasinda, ayni Hincal gibi dusunen en az 50 ayri kisiden 50 ayri yorum okuyabilirsin... Sunun da hakkini vermek lazim: Filmin birinci yarisi bittiginde, salondaki 8-9 kisinin yarisinin gidecegini dusunmustum:) ama ikinci yari gercekten kendini izletiyor... Mesela Robocop seven bir adam, final sahnesinden buyuk keyif alir nostalji yapar kanaatindeyim :)

Salı, Kasım 3

The Constant Gardener / Arka Bahçe (2005)



Domuz gribi ve aşısının bütün dünya'da tartışıldığı ve insanları çok korkuttuğu günlerde, yeniden akla gelen bir film: The Constant Gardener...

Fernando Meirelles’in The Constant Gardener’ına Türkçe isim bulmak gerçekten kolay değil... Arka Bahçe diye çevrilmiş. Benim önerim; Sebatkar Bahçıvan şeklinde... Ama pek seyircinin ilgisini çekecek bir isim olmadığı ortada:)

Senaryo John Le Carre’nin kitabından, Kenya’da geçiyor... Müzik ve görüntüler yönetmenin izlediğim her iki filmi; Körlük ve Tanrı Kent’ten çok daha iyi. Ralph Fiennes; Justin rolünde, Tessa’yı ise Rachel Weisz oynuyor. Weisz bu filmle 2005 en iyi yardımcı kadın oyuncu oskarı'nı almıştı.

Adamımız, Tessa ile bir basın toplantısında tanışıyor: Tessa, kürsüdeki Justin’i acımasızca eleştirir. Derdi, Üçüncü Dünya Ülkeleri üzerinde uygulanan devlet politikaları. Sabetkar kelimesi burada karşımıza çıkar.. Justin agresif sorulara bir kere bile sinirlenmez... Bu tutum bir süre sonra Tessa’yı pes ettirir.. Zaten diğer dinleyiciler de tartışamadan rahatsız olup çıkıp gitmişlerdir.. Kadın ağlamaya başlar ve sözlü saldırıya uğrayan Justin, saldırganı: Tessa’yı teselli eder.

Justin Kenya’daki British High Commission’a atanınca, Tessa daha yeni tanıştığı Justin’e net bir teklif yapar... “Beni de götür...İster karın olarak, ister sevgilin olarak...”

Tessa Kenya’da hızlı bir aktivist olarak sokaklarda cirit atar, sistemin tekerine çomak sokar, bir sürü düşman kazanırken, Justin gözlerini kapar, işini yapar, boş vakitlerinde evinin arka bahçesinde bahçevanlık yapar... Ta ki, yaşamını kökten değiştiren olay gerçekleşene kadar. Bir anda Tessa’nın yerinde, davanın başında bulur kendini…

Kenya’nın, dolayısıyla Afrika’nın insanın içini acıtan kaderi… İlaç şirketlerinin Afrikalılar’ı gizli deneylerinde fark ettirmeden kobay olarak kullanmaları… Gelişmiş ülkelerin kaşıkla verip kepçeyle alan dış politikaları… Özünde sıradan bir film olsa da, mesajıyla iddialı film kategorisine giriyor benim gözümde…

Filmde dikkat çeken detaylara gelince: Kadının biri söylediklerinin kanıtı olarak çantasından fotoğraf çıkarıyor.. Ben olsam çantamda taşımazdım, zaten çantam da olmazdı… Daha zor inandırıcı bir durum ise: Casusların arkalarında yazılı kanıtlar bırakacak kadar acemice davranmaları...

Son söz: Afrika görüntüleri ve Afrika müziği için izlemenizi tavsiye ederim.

Salı, Ekim 13

Surrogates - Suretler (2009)


Benden bu haftanın sürprizi sinemada izlediğim Suretler isimli film... 25 Eylül'de gösterime girdi. Oynamaya devam ediyor...

Robotlar çekici geliyor nedense bana:) Gerçekçi buluyorum bazı robotlu filmleri bir yere kadar... Filmin başında izledikleriniz "makinelerin yükselişi" kelimesini aklınıza getiriyor... Zaten yönetmen U-571 ve Terminatör 3'ü de çeken Jonathan Mostow... Aklımdayken, denizaltı filmi seyredecekseniz, U-571 yerine Das Boot'u tercih edin derim...

Birden fazla filmle benzeştiğini söyleyebiliriz... Ben en çok Island (Ada)'ya benzettim... Ada'nın ana teması çok daha gerçekçiydi... İnsanların yine suretleri var...Ama kanlı canlı... Suretler'de ise robotlar bu görevi üstleniyor...

2009 yılı ABD yapımı filmde başrolde Bruce Willis var... Sadece ismiyle önemli bir seyirci kitlesini sinemaya çekebilen bir aktör. Aksiyon kelimesi ile adı özdeşleşmiş...

Hikaye 2017 yılında geçiyor ve aynı isimli çizgi romandan senaryolaştırılmış...İnsanların %99'unun artık bir robot kopyası var...Kopyanız size birebir de benzeyebilir, fantastik bir tip de olabilir... Seçiminize kalmış... Zaten internet ortamında da aynı değil mi? Kimimiz kendimiz gibiyiz, kimimiz hayalimizdeki kişi...

Suretler sayesinde toplumda suç oranı yaklaşık sıfır'a çekilmiş... Kazayla ölüm gibi bir ihtimal neredeyse kalmamış, herşey güllük gülüstanlık... Ama her zaman olduğu gibi robotlara gıcık olan birileri pişmiş aşa su katıyor...:) Anarşist bir grup robotlardan arındırılmış bölgeler kuruyor... Aslında filmin ince mesajı burada gizli bence... İyiyle kötü birbirine karışıyor... Gerçek hayatta da çok örneği var.

Ortalamanın üzerinde bir sinemaseveri tatmin etmeyebilir fakat, bilimkurgu ve robotlar ilginizi çekiyorsa, denenebilir... I, Robot, Terminatör ve Island'ı beğendiyseniz, sinemada izlemek şartıyla tavsiye ederim...

Related Posts with Thumbnails