aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Mart 17

Children of Heaven / Cennet'in Çocukları (1997)




1997 İran yapımı Children of Heaven, orijinal ismiyle Bacheha-Ye aseman yönetmen Majid Majidi’nin senaryosunu da yazdığı film. Ülkemizde Cennet’in Çocukları olarak gösterilmiş. İki kardeş arasında paylaşılan bir çift yırtık-çok eski bez spor ayakkabının etrafında dönen müthiş bir hikaye.

Birçok sinemaseverin “en iyi 10 film” sıralamasını güncelletecek özellikler taşıyor. Internet’teki yazılarda bir klasik olan Bisiklet Hırsızları ile karşılaştırıldığını görüyoruz. Masalsı, insan ruhuna işleyen, çocuk saflığında bir yapısı var. İyilik ve dürüstlüğe, dayanışmaya dair önemli vurgular içeriyor. Kendini iyi hisset ve kalp ısıtan filmler kategorisine de sokabiliriz.

Oldukça düşük bir bütçesi ve anlamlı mesajıyla; tüketim toplumuna dönüştürülen dünyanın en azından bir an durup düşünmesini sağlayabilmiştir belki..

Filmi özetleyip, izlerken aldığım notları paylaşmak istiyorum:

Ali 9 yaşında, ilkokul 3’te okuyan, Tahran’ın yoksul kesiminde yaşayan bir çocuk. Kardeşi Zehra’nın pembe, büyük fiyonklu, eski mi eski ayakkabısını tamir ettiriyor. Bir sonraki durağı fırından ekmeği de alır. Elindekileri girişte kasaların arasında koyup,  patates almaya manava girer. Yoldan geçen eskici, manavın çöpleri arasından torbaları vesaireyi toplarken yanlışlıkla ayakkabıyı da arabasına atar.



Ali ne yaptı ne ettiyse bir türlü bulamaz ayakkabıları. Üzgün ve çaresiz eve gelir. Zehra’nın ilk işi ayakkabısını sormaktır. Ali durumu anlatmak zorunda kalır.. Bir yandan da büyük bir korku taşırlar: Aile çok fakirdir ve babaları bu durumu öğrenirse ikisini de dövecektir.. Yenisini alacak paraları dahi yok.

Artık iki kardeşin küçük dünyalarında paylaştıkları büyük bir sırları vardır. Çözüm hızlı bulunur: Sabah Zehra okula Ali’nin spor ayakkabılarını giyerek gidecek, öğleci olan Ali de okul yolunda bi yerde onu bekleyip terlik ayakkabı değişimi yapacaklar.

İşler planlandığı gibi gitmez. Ali bütün gayretine rağmen okula geç kalmaya başlar. Zehra kendine büyük gelen ayakkabıyla sorunlar yaşar. Zehra ayakkabısını okulda kendi yaşlarında bir kızın ayağında görse de, nihai çözüm için daha büyük bir mücadele gerekmektedir.

-Babaları cami imamının eve gönderdiği büyük parçalar halindeki şekerleri, küp şeker boyutuna getirmek için yerde kırıp ufaltırken Zehra çay doldurup getiriyor. “Kızım; şeker de ver” diyor adam.. “Her yer şeker işte babacım”. “Olur mu hiç, bunlar caminin şekeri, bize emanet gelmiştir”…

-Yoksul insanların dayanışması, birbirlerinin malını çorbasını paylaşması, hasta olana komşuların destek vermesi göze çarpıyor.


-Büyümüş de küçülmüş diye bir laf vardır. Zeki ve bilmiş bilmiş konuşan çocuklar için söylenir daha çok.. Ali ve Zehra’nın durumu böyle özetlenebilir.. Ancak bir yetişkin gibi davranmalarını sağlayan şey daha çok şartların zorlamasıdır.. Film, çabuk büyüyen çocukların ortak hikayesi…

-İnsanın özünde “ihtiyacın kadar tüket” kodu vardır.. Bunu manipüle eden bir sistem kurulmuş: Daha fazlasını iste, daha fazlasını tüket mesajı özellikle reklamlar aracılığı ile beyin altına işleniyor.. Doğada mesela hiç fazla kilolu aslan gördünüz mü? Görmek mümkün değil çünkü, fazla kilosu olan bir avcı ceylanın hızına ulaşamaz. Fazlası varsa bile kendiliğinden normal kilosuna kısa sürede geri döner.

-Ali başta önemsemediği koşu yarışmasının 3.lük ödülünün spor ayakkabısı olduğunu öğrenince, yarışmaya katılmak için büyük bir azim ve kararlılık gösterir.. Beden eğitimi öğretmenini ikna etmek için alttan girer üstten çıkar. “Herkesi yenebilirim, söz veriyorum: Birinci olacağım”

-Filmde fakirlik elle tutulur haldedir: Elbise ve ayakkabıların durumu, aylardır ödenmeyen kira, esnaftan borç defterine yazdırarak alışveriş yapmak, eski kazağın; yenisini örmek için sökülerek yumak haline getirilmesi vb.

-Ali’yi film boyunca ordan oraya koşarken, çeşmeden su içerken ve hep bi yarı ağlamaklı hüzünlü ifade ile görürüz.. Yaşıtlarının oyun çağrılarını reddetmek, hayat denen kavganın içinde çelik adımlarla yürümek zorundadır.

-Ailesini, ev işlerini, hayatı çocuk yaşında sırtlaması ile birlikte Ali’nin hem derslerindeki hem spordaki başarısını yönetmenin altını kalın çizdiği bir mesaj olarak görüyorum. Bir arkadaşınızla izleme şansınız olursa filmden sonra uzun uzun konuşulabilecek bir detay.

-Güzel keyifli anların yaşanacağı zaman havuzda kırmızı süs balıklarını görürüz. “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” şiirini hatırlarız hemen..

-İran’da film çekmenin devlet kontrolünde olduğunu not olarak düşelim..

-Cennet’in Çocukları ile ilgili çok güzel bir yazı okumak isteyenlere Adab-ı Haşarat isimli bloğu tavsiye ederim.

Perşembe, Mart 7

Terms of Endearment / Sevgi Sözcükleri (1983)



5 Oskar ödüllü 1983 yapımı filmde başroller Shirley MacLaine (Aurora), Debra Winger (Emma), Jack Nicholson (Garrett) ve Jeff Daniels (Flap) arasında paylaşılmış. Yönetmen ise aynı zamanda senaryoyu kitaptan uyarlayan James L.Brooks..  The Simpsons’lardan tanıyoruz kendisini..

Ödülleri; en iyi film, yönetmen, kadın aktris (MacLaine), yardımcı erkek aktör (Jack Nicholson) ve uyarlama senaryo dallarında.

Her şeyden önce günümüz oskarlı filmlerinden çok ileride bir yapım olduğunu belirtmek gerek.. Sade, anlaşılır ve sıcak bir hikayesi var. 2 saati aşan süresine rağmen seyircinin ilgisini ekranda tutmayı başarıyor.

Schindler’s List’in başta olduğu bir sıralamada en acıklı film kategorisinde üçüncü sırada yer alırken, anne-kız ilişkisine odaklanan en iyi filmler kategorisinde de Terms of Endearment’i (Sevgi Sözcükleri) birincilikte görüyoruz..


Hollywood sinemasının daha naif, bozulmamış, insanı kavrayan döneminden kalma bir film. Anne-kız, kadın ve toplum, büyükşehir-taşra, karı-koca arasındaki ilişkileri sorgulayan bir dram.. Aynı zamanda özellikle Jack Nicholson’un göründüğü sahnelerde de komediye meyil veren bir yapısı var. Ama söylemeden geçmeyelim: Kitap sevgisi de filmde göze çarpacak şekilde yer alıyor.

30 yıla yayılan yaşam öyküsünde Aurora’nın kızı Emma için bebekliğinden bu yana tutkulu ve takıntılı bir yaklaşımı olduğunu farkediyoruz.. Bebeğinin beşikte nefes almadığını düşünüyor.. Yanına yaklaşıyor. İyice emin olmak için çimdikleyip uyandırıyor ve “işte şimdi nefes alıyor” diyerek rahatlıyor.

Anne ve kızı arasında sevgi-nefret sınırlarında gezen bir ilişkinin varlığı görülüyor. Emma liseyi bitirir bitirmez Flap ile evlenmek ister.. Aurora bu evliliği onaylamaz.. Ancak bildiği yoldan dönmeyen Emma evlenip kısa sürede çocuk da yaparak tipik bir ev kadını, eve hapsolmuş bir taşra insanına dönüşür. Halbuki çocukluk arkadaşı Patsy üniversiteye devam etmiş, New York’ta başarılı bir iş kadını olmuştur.. Patsy’nin davetiyle New York’u ve insanlarını gören Emma ortamı yadırgar.. Patsy “onlar senin gibi arkadaşlarım değil” der.. Şehirdeki insan ilişkilerinin yapmacıklığına bir vurgu yapar film. Filmin ortalarındaki bir sahne: Yaşadıkları taşradaki market’te Emma’nın parası çıkışmayınca kasiyerin sergilediği tutumu “yaptıklarınız hiç insani değil, nerelisiniz siz? New York’lu mu?” diyerek sıradaki bir müşteri eleştirir..


En eğlenceli sahneler ise Aurora ve yan komşusu Garrett arasında geçer.. Garrett eski bir astronot olarak şimdinin iflah olmaz bir çapkınıdır.. Genç kızlarla gününü gün eder. Aurora’nın hayatına girmesi zaman alsa da, film sonuna kadar izleyiciyi gülümseten diyalogları hiç bitmez.. Aurora gece vakti beklenmedik bir ziyaret yapar: Garret havuzdan çıkıp kapıda  onu gördüğünde; “şansımız var ki sadece 8 tur yüzdüm” der.

Filmin sonu ise beklenmedik gelişmelerle örülür ve anne ile küçük çocuklarının birbirlerine sarıldığı sahne, sinema tarihindeki unutulmazlar arasında yerini alır.

Özetlemek gerekirse, içindeki dram-komedi gibi sağlam unsurlarla birlikte diyaloglardaki özgünlük-espri ve gerçekçilik ile sinemadan çıktığında kafasında cevap aradığı sorular olmasını seven, hayata dair yeni bir şeyler öğrenmenin hazzını yaşamak isteyenlere tavsiye edilir..


Pazartesi, Eylül 19

Biutiful (2010)







Biutiful acı bir film. Herkesin dayanabileceği cinsten değil. İnsanın midesine taş gibi oturuyor. Yaklaşık 2,5 saat sürüyor. Ama günışığı yüzünü neredeyse hiç göstermiyor. Ana tema büyük kent varoşlarındaki elle tutulur hale gelmiş yoksulluk, karanlık dünya, göçmen sorunu, aile dramı. Afrikalı ve Çinli göçmenlerin İspanya'daki durumu da filmin ana eksenlerinden biri.. Benim için önemli noktalar:  Hikayenin gerçekçi, toplumsal bir olaya değiniyor ve iki senaristle beraber yönetmenin kaleminin de kan damlatması..

Alejandro González Iñárritu’yu bundan gayri takip etmek lazım gelir. Amores Perros’ta 3 ayrı hayatın bir trafik kazasında kesişmesi güzel filmin en sıradan, kolaycılığa kaçılmış kısmıydı diye düşünüyorum. Senaryoda yönetmen katkısı olduğu için Biutiful diğerlerinden ayrı bir yere konmalı...



Zaman makinesi hissi veren baba-oğul sahnelerini zekice bir detay olarak görüyorum.. Hislendiren ve heyecan veren bir bölüm idi.



Hayat döngüsü gibi film de dairesel bir rota izliyor.


Michael Haneke gibi Inarritu da belli ki seyirci rahasız etmeyi, beynini tokatlamayı, onu ters köşeye yatırmayı seviyor.. Ters köşe derken; mesela Barcelona’yı hiç böyle görmeyi beklemiyorduk..


En iyi erkek oyuncu ödülünü alan Javier Bardem'i sevenler bayram edecek, tanımayanlar sevecek: Her karede o var.. Ve öyle böyle değil tam ekran, yakın çekim en ince detaylarıyla, yüzünün milimetrekaresini gösterecek şekilde... Inarritu filmi Bardem için yazdığını söylemiş.. Nitekim söylediğini fazlasıyla yapmış görünüyor.. Sinema dergisinden Burçin Yalçın’ın dediği gibi Uxbal’ın karısını oynayan Marambra rolündeki Maricel Alverez de gayet başarılı.. Almodovar’ın umutsuz kadınlarla dolu bir filminden kaçıp gelmiş gibi duruyor J Marambra bişeylerden kaçıyor.. Herşeyden önce kendisinden.. Manik yarısı, depresif öbür yarısından.





Neden beautiful değil de biutiful?: Filmin ismi Uxbal’ın cahilliğini vurgulamak niyetiyle beautiful yerine biutiful yapılmış diye düşünenler olabilir.   Bozulan güzellik diye bir mana taşıyor kanaatindeyim.. Bütün renkler hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler...
Zaten filmde bozuk olmayan pek bişey yok.


Yönetmen film isimlerini sanırım çok tartıyor.. Vurucu – yaratıcı ve zekice isimler seçmek konusunda başarılı. Amores Perros’un da birden farklı anlam taşıdığını duymuştum.. Köpek gibi aşık olmak mesela.


Şairin dediği sanırım çoğunluk için doğrudur: Her mihnet kabulüm, yeter ki eksilmesin günışığı penceremden.. Yaşama sevincini kaybeden insan, herşeyini yitirmiş demektir.. Mal- mülk yalan olur zaten varsa da.. Uxbal’ın karanlık dünyasını sadece çocukları aydınlatıyor. Onların varlığı ile nefes alıyor.



Filmimiz bugüne kadar televizyonda dahi bize gösterilmeyen Barselona’nın arka sokaklarında, varoşlarında geçiyor. Real Barcelona?!
Otobüsle İzmir'e eski garajına inmiştim bir gün.. Hatay semtine doğru yolalan servisin içindeydim. Yeşildere'den geçerken 5-6 yaşlarında bir çocuk annesinin elinden çekiştirmeye başladı.. Hani İzmir Çorum'dan güzeldi? Niye getirdin beni buralara diye huysuzlandı.. Filmde de öyle. Barselona'nın arka sokaklarını gören turistler acaba ziyaret planlarından vazgeçer mi?


Uxbal 4 yaşında oğlan ve 10 yaşında kız olmak üzere iki çocuk babası. Manik-depresif, içkiyi su gibi, sigarayı ucuca ekleerek içen karısından boşanmış, gecekondu – apartmanlardan birinde hayata tutunmaya çalışıyor. Çocuklarına bakabilmek adına tek yapabildiği kirli işler çevirmek: Göçmenlere iş bulmak, onlardan komisyon almak. Annesiz – babasız büyümüş olmanın acısını evlatları da yaşasın istemiyor. Çabalıyor, didiniyor.

Cahil adam elbisesi Uxbal’ın üzerine bir türlü oturmuyor nedense.. Yaptığı ölümcül, ağır cezalık hatalara rağmen seyirci nefret etmek yerine onu sevmeye devam ediyor. Filmden geriye süzülüp kalan tek şey sevginin, sorumluluk(?) duygusunun gücünü hissedebilmek. Bazen Uxbal’ın yerine koyuyorsunuz kendinizi. Onun yerinde olsam ne yapardım? Çok zor bir soru...
Ama daha önemli bir soru: Neden insanlar ülkelerini ölme tehlikesini gözönüne alarak terkediyorlar? Anavatanlarından binlerce kilometre uzakta, ikinci sınıf bile denemeyecek hayatlar sürmeye mahkum oluyorlar? İtilip kakılıyorlar? Belki artık yollarda hedeflediği ülkeye varamadan havasızlıktan, denizde boğularak ölen onlarcası haber bile olmuyor.. Kimsenin ruhu duymuyor…



Büyük insanlık

gemide güverte yolcusu

trende üçüncü mevki

şosede yayan

büyük insanlık…


Ama ümidi var büyük insanlığın

Umutsuz yaşanmıyor

(N.Hikmet)



NOTLAR:

Balkanlar'dan gelen bir arkadaşım, Sırbistan'da da Çinliler olduğunu ve artık 2-3 nesildir orda olduklarından, çekik gözlü Sırp isimli ülke vatandaşları haline geldiklerini söylemişti.


Ölünün küllerini kremotoryumdan alma sahnesi The Big Lebowski’yi hatırlattı..


Filmin fragmanı burada:


Film müziği burada:

Cumartesi, Ağustos 14

Mine Vaganti / Serseri Mayinlar (2010)


Cahil Periler'i hatırlamak çok kolay değil. Uzun zaman oldu izleyeli, izler bıraktığı ve bir gün yeniden izleyeceğim kesin... Bi kere, gizemli, merak uyandıran ya da şaşırtan bir sonla biten film olduğunu söylemek mümkün. Serseri Mayınlar ondan kalan tadın uzağında olsa da eğlenceli.


Sinekiyatri'de yer alan Cache (Saklı) ile karşılaştırmak size fikir verebilir: Cache'te de hijyenik, izole, üst sınıf bir aile başrolde. Bu ailenin büyük bir derdi var ve sorundan yola çıkıp Fransa-Cezayir ilişkilerinin sorgulanması, geçmişteki karanlık olayların aydınlanması vs. ile Haneke'nin filmi çok ayrı bir yere oturuyor... Serseri Mayınlar'da ise çok zengin ailenin dert edindiği ve şiddetle karşı çıktığı şey çocuklarının cinsel tercihleri.

Sorunu küçümsemek gibi bir niyetim yok. Fakat Avrupa'dakilerin dünyanın diğer bölgelerine göre çok daha şanslı oldukları bir gerçek.. Yönetmen dram-komedi tarzını seçerek yıllardır dillendiremediği meramını anlatmış. Eşcinselliğin yerine yazımın sonundaki söyleşide yer aldığı gibi akrobatlığı da koyabilirsiniz… Yönetmenin babası yaşarken oğlunun cinsel tercihini bilmiyormuş… Bu açıdan film Özpetek ve arkadaşlarının yaşamından-anılarından bir kolaj olarak düşünülebilir.


Lecce'de atadan-dededen kalan makarna fabrikasının başına 3 kardeşten büyük abi Antonio geçecektir... Küçük erkek kardeş Tommaso ise bütün ailenin bir araya geleceği akşam yemeğinde bu kararın açıklanması ile birlikte herşeyi göze alarak eşcinsel olduğunu söyleme niyetinde.. Böylelikle üzerindeki büyük bir yükten kurtulduğu gibi, kendini üniversite okuduğu Roma'da inzivaya çekip edebiyata ve aşka verecektir. Fakat Antonio sürpriz yapar, işin rengi değişir.


Müzikler filmi izledikten sonra yeniden dinleme eğilimi yaratıyor.. Film izleyip daha önce hiç duymadığım şarkıların peşine düşmek bir alışkanlık halinde geldi: Nina Zilli’den 50 mila , Pink Martina’dan Una Notta A Napoli. Baştan sona İtalya, Lecce ile örülü filmin bir yerinde karşınıza aniden çıkan Sezen Aksu'nun kadife sesi, yönetmenin kim olduğunu hatırlatıyor.. Hayret, hiç duymamıştım Kutlama'yı... Klas şarkı.. Sözleri de pek hoş.

Memleketime çoktan bahar gelmiştir,
Başakları şimdiden göğe ermiştir,
Dağlarını gelincik basmıştır,
Yer, gök ve yürek çiçek açmıştır.

Kirazlar olmadan tez vakitte,
Asmanın sürgün veren dallarında,
Nergisin, zerenin taç yapraklarında,
Seninle baharı kutlamaya geliyorum...
...

Yurtdışındaki vatandaşlarımızı ağlatacak cinsten... Özellikle gurbetteki İzmirliler'i...

Tommaso’nun gözleri Serra Yılmaz'ı anımsattı bana. Özpetek filmlerinin olmazsa olmazı haline geldği için gözlerimiz Serra'yı aradı.

Görüntü kalitesi, çekim açıları, vs,, Artık birçok ünlü yönetmenin filminde renkler insanın içini ısıtıyor..


Filmdeki gelenekçi baba gerçek hayatta gay diye bir bilgi var internet'te.. Araştırmak lazım.. Öyleyse, ilginç bir detay.. Tommaso ile Antonio ise eşcinsel olmadıkları için bazı sahnelerde zorlanmışlar belli ki…

Yazının bu bölümündeki yönetmenle yapılan röportaj, filmle ilgili bize ipuçları veriyor:

Özpetek: Yıllar önce, İtalya’ya geldiğimde yufka yürek babam, bana bir turizm işi bulmuştu. Cevabım netti: “Baba, bu işe girersem asla sinema yapamam. Maaşın konforuna alışırım, öyle geçip gider hayat, çok üzülürüm!” Tipik baba yaptırımı, “Harçlık yollamam, ne halin varsa gör” dedi. Ama biliyorum, endişe duymasına rağmen babamın kararıma saygısı da vardı.

Gazeteci: Garanti bekliyorlar galiba!

Özpetek: Evet. Ana baba, bildiği yoldaki mutluluğu, başarıyı çocuğuna dayatıyor. Bu sadece ‘gay’ olma tercihi ile ilgili değil, akrobat olmak isteyene de karşı çıkılıyor. Oysa bana hayat garantisi değil, kendi yolunda mutluluk imkânı verse! Aile, biten bir ilişki değil. 80 yaşımıza da gelsek, onların hoşuna gitmek istiyoruz. Onun için bir iltifat, ödül aldığımda hâlâ gözlerimin doluşu! Roma Üniversitesi’nden fahri doktoramı alırken de, çok çok mühim festivallerden avuntularla dönerken de, iltifatlara boğulurken de, aklımda hep o.

Bu kısım ise başka bir söyleşiden… Özpetek diyor ki:

Anne baba çocuğunun ne yaptığını değil, mutlu olup olmadığını sormalı kendine... Ben üniversiteyi hiç bitirmedim... Üç imtihanım var üniversiteden, kalmış yıllardır... "Hamam'ı yapmışım, Harem Suare'yi yapmışım, babam hala diyor ki: Şu üniversiteyi bitir, bir gün işe yarar..."

Bana fahri doktorluk verildi üniversiteden... Onu alırken babam yoktu... Ağlamaya başladım...

Cumartesi, Aralık 12

Respiro / Nefes Alıyorum (2002)


Filmin fragmanı ile başlayalım bu sefer… Harika bir müzik fragmana eşlik ediyor.

Yazar ve yönetmen Emanuele Crialese.. Roma doğumlu, Sicilya asıllı.

Kipa’da indirimdeki filmlere bakarken, Cannes 2002’de 3 önemli ödül birden alan Nefes Alıyorum’la karşılaştım…

Yönetmen filmi yazarken, birçoğu adanın yerlisi olan oyunculara ev sahipliği yapan Lampedusa’daki bu heykelden, balıkçı ve çıplak kadın figüründen esinlenmiş olabilir? Heykel filmin özeti bir nevi…:)


Denize sıfır, büyük ihtimalle sit alan olduğu için ruhsat alamamış, yarım kalmış yazlık site… Sitenin yıkıntıları arasında avladığı kuşları pişiren çocuklar. Kapıya tırmanan çocuk.. Kuş ya da balık avlamak için larva kullanmak. Serum lastiğinden yapılmış sapan yapmak… Berrak ve turkuaz renkli deniz, bulutsuz masmavi bir hava… Yazlık mekanların ulaşım aracı: Vespa’lar. Dar yollar. 3 tekerlekli küçük kamyonetler… Beyaz renkli, palmiyeli, ağaçlı çiçekli evler… Bizim evin 4 sene önceki perdesi… Sicilya’ya bağlı, Afrika’nın dibinde, bir ada kasaba… Kasaba davetkar… Güzelliği ile sizi çağırıyor…Buram buram Akdeniz kokan bir film… İzlerken genzinize iyotlu deniz kokusu kaçıyor… İnsanları bize, mekanları ülkemize benziyor…

Balıkçı kasabasında, insanların rutin günlük yaşamları var.. Belki de yüzlerce yıldır böyle… Erkekler balık tutuyor.. Kadınlar balık temizliyor, paketliyor... Çocuklar kayalıklarda oynuyor, mahalle kavgasına tutuşuyor… Bütün bu olağanlıkların içinde başroldeki Grazia (Valeria Golino) güzelliği, farklılığı ve özgür ruhu ile kasabanın delisi olarak ön planda… Komşuları artık bıkmıştır Grazia’dan, Milan’a bir psikiyatri enstitüsüne gitmesi gerektiğine dair tam mutabakat sağlamışlar…
Küçük yerlerde insanların farklılıklara tahammülü yok...
Grazia; asi fakat insanları, çocukları, müziği, hayvanları, denizi, Vespa’ya binmeyi seven kadın… Etrafındakilere kriz zamanları dışında, çoğu kez çok kibar davranıyor... İki erkek bir kız çocuğu, yakışıklı ve onu seven bir kocası var… En küçük oğlan önemli bir aktör olabilir büyüdüğünde… Erkek çocukların ablasını ve annesini sahiplenmesi bizim kültüre benziyor… Zaten mekanlar da çok sıcak ve tanıdık…
Respiro; gökyüzü, deniz ve kasabanın görüntüsü ile size bir Akdeniz tatili yaptıracak kadar çarpıcı…

Polis’in dar sokaklarda Vespa’yı kovaladığı sahneye dikkat: Arkada yeni havalanan bir yolcu uçağı göreceksiniz…Yarım saniyelik bir an… Bu ipucundan yola çıkarak kasabayı buldum… Google Earth’de Lampedusa Airport yazarsanız… Ada’ya ulaşırsınız… Uçak pisti ile sokakların dik kesişiyor olması, ayrıca kayalık yapısı doğru yerde olduğumuza dair bir kanıt… Uçak Türkiye’ye, doğu yönüne havalandığına ve o yükseklikte olduğuna göre, sahne hangi sokakta geçiyor en fazla üç tahminde bulabiliriz…

Diğer bir detay: Çocuklar avlanan balıkları para gibi, değişim aracı olarak kullanıyor… Zaten filmde paranın esamesi okunmuyor…

Deniz kestanesi derinize battığında, sadece zeytinyağı değil, patates ve hıyarın da tedavi için kullanıldığını göreceksiniz..

Filmin başlarında yer alan… la bambola, bomba şarkıymış :) Buradan dinleyebilirsiniz… Çok sevdim… 10 kere izlediğim sahnede bu müzik çalıyor… Sözlerini de ekşi sözlükten bulabilirsiniz.

Filmdeki çocukların nasıl seçildiğini gösteren kamera arkası… Io kelimesi “ben” anlamına geliyor İtalyanca’da…

İtalyanca isola, ada demek… Bizdeki izole kelimesini çağrıştırıyor... İzole olan sadece ada değil, adada yaşayan insanların beyni...

Başrol karakterinin ismi; Grazia, İngilizce’de grace, Türkçe’deki fazilet, nezaket, zerafet anlamında…

Filmde ateş günahı, deniz arınmayı temsil ediyor kanaatimce… Tren özgürlüğü…

no ragazzo no
no ragazzo no
del mio amore non ridere
non ci gioco più
Related Posts with Thumbnails