Woody Allen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Woody Allen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Ekim 10

To Rome with Love / Roma'ya Sevgilerle (2012)


Woody Allen’in Roma’ya Sevgilerle isimli 2012 model filmi, internet’te yaptığım araştırmaya göre ülkemizde pek sevilmedi..  Allen takipçilerini, beklenti içinde olanları  hayal kırıklığına uğrattı. To Rome With Love’ın  İmdb’de 6,6 / 10  gibi vasat bir oy aldığı görülüyor. Ayrıca Roma’nın Midnight in Paris’in gölgesinde kaldığını da görüyoruz.. 100 kişiye soranız 99’u Paris’i seçer herhal.

Her ne olursa olsun  ben pek bi severek  izledim.. Sevdim çünkü, filmlerde aradığım basit birkaç temel özelliğe sahipti:
-Tarihi bir kenti filmi izlerken geziyorsunuz.
-Sağlam oyuncular ve oyunculuklar var.
-Eğlenceli vakit geçirmek için ideal. Lunapark  gibi renkli ve heyecan verici..
-İlginiz dağılmadan, saate bakmadan filmin sonunu getirebiliyorsunuz.

Yönetmen artık  ABD’de film çekebilmek adına gerekli finansmanı sağlayamadığı için Avrupa’nın en bilindik, renkli  merkezlerini mekan seçiyor.. Kentler ve şirketler  belki de Allen’i davet ediyor.. Belki son filmler sipariş üzerine yapılmış.. Çok bilinmeyenli denklemin içinde boğulmaya gerek yok.  Arka planda her ne var ise önemli değil, ortaya çıkan sonucu genelin aksine  gayet tatmin edici buluyorum.
Aslında mekan dışında ilk bakışta çok fazla ortak yönünü keşfedemediğimiz  4 hikayenin anlatıldığı filmde alışılagelen;  hikayelerin birbirine finalde bi yerde bağlanması ritüeli  gerçekleşmiyor.. Bu birbirinden bağımsız hikaye yapısı seyirciye yadırgatıcı gelmiş  olabilir, hoşnutsuzluk yaratabilir. Sinema tarihinde denenmemiş bir teknik olmadığını söylemek  isterim..


-Hikayelerden birinde hergün saat 07:00’de kalkan klasik bir memur var. Herşey o kadar rutinde gidiyor ki,  sabah kahvaltısında yenilenler, çocukları ve eşi, arabanın durduğu yer.. Ne bileyim tamı tamına hergün aynı.. Adamımız  çok rahatsız değil.. Gayet mutlu görünüyor hatta tüm bu sıradanlığın içinde basit bir hayatın keyfini çıkarmakta.. Derken nasıl oluyorsa, bir sabah medyanın ilgi odağı haline geliyor ve absürdlükler kovalamacaya başlıyor. Sıradan adamımız kendini kırmızı halılarda, ünlülerle beraber bir hayatın içinde buluyor.. Diyorsun ki, ne güzel bak adama piyango çıktı.. Şansa bak.. Ama kazın ayağı öyle değilmiş.. Ünlü olmanın da bir sürü iyi yanı olduğu gibi, kötü yanları da var.. Peki birden aynı medya ilgiyi yeni bir sıradan vatandaşa çevirdiğinde ne oluyor? Özlediğin sıradan hayata geri mi dönüyorsun, yoksa ilgi çekmek için delirmiş bir adam  haline mi geliyorsun?.  Etrafımızda çokça gördüğümüz, haketmediği halde sırf medyanın  itelemesiyle-zorlamasıyla meşhur olan adamlar geldi aklıma..  Medyanın ilgisini devam ettirebilmek adına ne acayiplikler yapmadılar ki? Hikaye’de ünlü olmanın faydalarını da  görüyoruz tabi.. Belki Woody Allen ünlü olmasından ne faydalar sağladığını pelikül  arasında gözümüze sokmuş oluyor..


-İkinci hikayede yeni evli bir çift var.  Hem gezmek için hem de yeni bir iş ve hayat ümidiyle Roma’ya geliyorlar.. Otel odasına yerleştikleri anda,  genç ve toy kadın saçını yaptırmak için dışarı çıkıyor.. Gidiş o gidiş.. Roma’da kayboluyor.. Bu sırada Anna isminde bir fahişe, odaya giriyor.. Adamımıza niye geldiğini anlatana kadar,  yeni çifti ziyarete gelen zengin akrabalar odayı basıyor ve yanlışlıklar komedisi  başlıyor.. Anna’yı eşi olarak tanıtmak zorunda kalıyor.. Diğer yandan da karısı Roma sokaklarında en sevdiği aktörle karşılaşıp, yemek teklifini geri çevirmeyince aslında birbirine paralel günahlar aynı anda genç ve saf çiftimizin başına çoraplar örüyor..


-Üçüncü hikayede yalnız bir Amerikalı turist kadın, meşhur “Aşk Çeşmesi”ni  aramaktadır..  Aşk Çeşmesi’ni arayan gerçek aşkı mı buluyormuş acaba? Kesin böyle bir tevatür vardır... Yolda Romalı, yakışıklı bir delikanlı ile karşılaşır.. Gayet temiz İngilizce konuşan  avukatlık yapan  adamımız çeşme’ye varmadan, aşkı buldurtmuştur güzel kıza.. Ne demişler:  Su testisi su yolunda kırılır.. Olaylar hızlı gelişir bizim düşündüğümüzden de, araya ebevenlerin tanıştırılması girer. İki aile  arasındaki kapitalist ve sosyalist bakış açılarının yarattığı gerilim bir drama ve eğlenceye  dönüşür.. Zor olsa da ortak bir yol bulurlar.. Damadın babası dünürü sayesinde hayallerini gerçeğe dönüştürür; (Amerikalılar’ın “dreams come true” söylemi misali) ama tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkanıdır der.. Sade yaşamına dönmeyi tercih eder. Şöhreti elinin tersi ile iter.


Son hikayede ise mimarlık öğrencisi adamımız sevgilisi ile Roma’nın tenha ve onlarca yıldır hiç değişmemiş bir ara sokağında kalmaktadır.. Sokağın yakınlarında  idolü olan meşhur Amerikalı meslektaşıyla karşılaşması ve akabinde sevgilisinin kız arkadaşının ziyaretlerine gelmesi ile insan bünyesinin dayanmakta pek bir güçlük çekeceği bir sürü felsefik konuşmanın,  seçim yapmak zorunda kalmanın, doğru ile yanlışı ayırt etme mecburiyetinin içine düşecektir. Kararını tam verdiği anda, herşey yeniden şekillenmeye başlar.. Bana göre en acayip hikaye buydu.. Yani anlamadığım şey, yaşlı mimar bir hayal miydi? Hayal ise kimdi? Mimarlık öğrencisi adamımızın alt benliği filan mıydı? Neydi? Roma’da eskiyle yeninin, geçmişle bugünün ve geleceğin bir arada yaşamasına basılan bir parmak olabilir mi? Dün yönünden gelip yarın yönüne devam eden otobüsümüz  bugün denen Roma durağında mola mı verdi? Yaşlı mimar zaman makinesi icat edilseydi, kendi gençliğine vermek istediği tüyoları mı aktarmaktadır? Gerçekle düş içiçe geçiyor..

Özetlersek; 4 hikayede nelerin ortak olduğuna dair ipuçlarını bulabiliriz:
-Ünlü olmak – sade bir yaşam sürmek  arasındaki farklar
-Tanınmış biri olmanın sağladığı avantajlar
-Ünsüz ve ünlü bir ilişki yaşadığında neler ortaya çıkar?
-İtalyan ve Amerikan mentalitesi, hayata bakış açısı  arasındaki farklar..

Yazımın sonunda kısa notlar halinde filmle empati kurma kılavuzu yapmaya çalışayım:

Woody Allen ömrü boyunca aklına gelen her fikri, ilginç bulduğu herşeyi kağıtlara yazıp bir çekmeceye depolamış. Filmde birbiriyle ilgisi olmayan hikayeler ve bunların kesişmemesi bu durumla ilişkilendirilebilir.

Filmi izleyen İtalyan sinemacılar peyniri fazla kaçmış pizzaya benzetmişler filmi.. Artık peynir yerine neyi koyarsanız sizin kararınız..:) Bizde bir söz vardır: Delifişek atlar ve adamlar için “arpası fazla geldi” derler.. Özellikle de acayip bişey yaptıktan hemen sonra..

Roma’ya Sevgilerle’yi daha iyi anlamak için, yönetmenin İtalyan sinemasında özellikle  hayranı olduğu yönetmenleri ve filmleri de incelemek icap eder.

Arada kaçan esprileri anlamak için ikinci – üçüncü defa izlemek faydalıdır.. Yeniden izlenmeyi gerektiriyor  ve hakediyor..

Cuma, Şubat 4

MELINDA & MELINDA (2004)



Hayat bir trajedi midir yoksa bir komedi mi?
Hangisi hayatı daha iyi yansıtır?

Yönetmen ve yapımcıların olduğu bir masada başlayan bu felsefi tartışma, içlerinden birisinin anlattığı bir hikayeyle uygulamalı olarak devam eder...

"... otobüsten yeni inmiş yalnız bir kadın, Melinda. Sokak lambalarının aydınlattığı loş sokakta elinde çantası ve adres yazılı bir kağıt parçasıyla ilerliyor. Uzun yıllardır görüşmediği bir arkadaşına, önemli bir ev yemek partisi verdiği anda davetsiz olarak gelir ve kapıyı çalar."

Hikaye böyle başlar.




Yapımcılardan biri bu hikayenin komik, romantik ve pozitif yanlarından yola çıkarak romantik komedi tadında bir öykü anlatırken bize, bir diğeri trajik, acı dolu ve kırılgan yanlarından beslenerek gerçekçi bir dramla karşımıza çıkar.

Woody Allen bu filminde, bize kurgusu kabaca belli olan bir hikayeyi iyimser (komedi) ve kötümser (trajedi) açılardan ele alarak ustaca işlemiş. Bunu yaparken de, kesin çizgilerle ayırmadan ve izleyici kutuplaşmaya itmeden, olduğu gibi aktarmış. Komedi ve trajedi sahnelerinde Melinda'yı Avustralyalı aktrist Radha Mitchell hakkını vererek oynamış. Diğer oyuncular ise her iki hikayede farklı farklı. İzlerken, iç içe geçmiş, aynı kişiye ait iki ayrı hayatı gözlemliyormuş hissine kapılıyorsunuz. Komedi ve trajedi versiyonları arasında sahne geçişleri anlamında bir kopukluk yok. Allen, bunu bilerek tasarlamış olmalı.



Sahneler ilerledikçe, aslında komedi ve trajedi ağırlıklı yaklaşımla konuyu ele almanın bir farkı olmadığını görüyoruz. Aynı konu, komedi unsuru taşıyan repliklerden arındırılsa bir trajedi olarak değerlendirilebilir. Benzer şekilde, trajedi gibi görünen hikayenin içerisine birkaç eğlenceli replik serpiştirilse aslında durumun ilginç rastlantılardan oluşmuş komik bir yanının olduğu fark edilebilir.

Her şey biraz hayatı nasıl gördüğümüze ve onu nasıl değerlendirdiğimize bağlı galiba. Bu biraz empati yapma, biraz bencilliğimizden sıyrılıp kozmik düşünmeyle de alakalı. Salt "bardağın yarısı boş mu / dolu mu" meselesi değil yani. Allen, bu filmiyle bunun altını kuvvetlice ve ustaca çizmiş.



Woody Allen, bu filmiyle her zamanki gibi ikili ilişkileri, aşkı, sadakati ve hayatı sorguluyor. Filmin kurgusunu, karakterlerin kırılganlığı ve romantizm çevresinde oluştururken aynı zamanda çağımızın önemli hastalığına işaret ediyor: Karşılıklı iletişimsizlik...




Film boyunca aklıma takılan kimi komik, kimi hüzünlü kimi de hayat hakkında aforizmalar içeren diyaloglar vardı. Birkaçını paylaşmak istiyorum:

Earl çok çekici bir adam, aynı zamanda bir dişçi.
"Çekici bir dişçi mi?" Söylediğindeki çelişkiyi görebiliyor musun?

Bu gözyaşları nereden geliyor? Neşeden mi, üzüntüden mi?
Ne fark eder, sonuçta gözyaşı değil mi?


I want to "want to live"


Hayat kısa. Dokunabildiğin ve sana dokunanlardan başka bir şey değil.



Filmin bitiş cümleleriyle ben de yazımı tamamlıyorum.

"Komik ya da trajik. En önemli şey hayattan keyif almak. Çünkü dünyaya bir kez geliyoruz.
...Ve bitince de bitiyor."




Filmin fragmanı için tıklayınız
Filmin IMDB linki için tıklayınız

Perşembe, Ağustos 26

Vicky Cristina Barcelona / Barselona Barselona (2007)



Amerikalı iki kız arkadaş Vicky ve Cristina'nın birkaç aylığına İspanya'yı keşfe çıktıkları seyahatin notları şeklinde aktarılan bu film, iki arkadaşın havalimanından bindikleri -kendilerini misafir edecekleri eve götüren- takside başlıyor.


Vicky (Patricia Clarkson) düzenli bir hayatı olan, tutarlı, realist, evlenmek üzere olan genç bir bayan. Sadakat onun için bir erdem. Hayattan ne istediğini biliyor -ya da bildiğini zannediyor-. Katalan yaşamı ve kültürü üzerine bir yüksek lisans tezi hazırlıyor. İspanyol kültürüne, müziğine ve yemeklerine hayran.

Cristina, (Scarlett Johannson ) ise daha uçarı, biraz nerede akşam orada sabah tarzında yaşamayı seven, fırtınalı ilişkiler yaşamayı alışkanlık haline getirmiş bir genç kız. Kendi yazdığı ve oynadığı, İspanya'da geçen 12 dakikalık bir de kısa filmi var. Fotoğrafçılıkla uğraşıyor ancak çektiklerini birisine gösterecek kadar yürekli değil ve özgüvensiz.


Film bir hikaye anlatılırcasına, bir anlatıcının sesi eşliğinde akıyor. Olaylar Vicky, evlenmek üzere olduğu kocası, Cristina, İspanyol ressam (ve kazanova) Juan Antonio (Javier Bardem); aşk ve şiddeti bir arada yaşadıkları eski eşi Maria Elena (Penelope Cruz) arasında geçiyor. Ve ilişkiler bir spagetti kadar karışık. Daha önce bu satırlarda yer verdiğimiz "Levottomat" için "birbiri içine sarmal bir şekilde geçmiş ilişkiler yumağı" yorumunu yapmıştık. Barcelona'nın da bu konuda pek aşağı kalır bir yanı yok.


Filmin konusu bir yana... Ne burada anlatılabilir, ne de ben anlatmak isterim. Ama şu duyguları yakalamak ve kendimize şu soruları sormak mümkün diyebilirim...
Aşk nedir? Bir düzeni var mıdır?
Bizi aşık eden şey nedir? Kişi mi? Ortam mı?
Bir farklılık arayışı mı? Yoksa aksine, hayatımızı kendi seçtiğimiz ve istediğimiz bir rutine bağlama hissi mi?
Koşullar aşkı / sevgiyi etkiler mi?
Hayatımızın herhangi bir karesinde göze batmayan bir ayrıntıda gelip - geçen birileri varken; bu kareyi zoom yaptığımızda, bu birilerinin farkına vardığımızda ve dahası tanıdığımızda ne değişir?
Sadakat nedir? Aşk neden gelip geçicidir?


Film, yine bir Woody Allen klasiği olarak bol diyaloglu, anlatımlı. Birçok film izleyince; yönetmenlerin de görsel ve anlatımsal gibi farklı görünen ve aslında birbirini bütünleyen iki yöntemden birisini ağırlıklı olarak benimsediklerini görebiliyoruz. Örneğin Kim ki Duk, Gus Van Sant ne kadar görsel bir yönetmense Woody Allen, belki Jim Jarmusch o kadar anlatımsal yönetmenler diyebiliriz.

Filmimizde göze çarpan ayrıntılardan birisi de Amerika ve Avrupa insanlarının yaşama bakış açılarının farklılığı... İspanya'da sanatla içiçe yaşayan, paralarını sanata ve yaşama sanatına harcayan, yapmacıksız belki de fazla rahat, aklındaki pattadanak söyleyebilen insan profilleri varken; Amerikan insanının kapitalist, yaşamı edinilen şeylerle ölçmeye meyilli, geleceği planlayan, sürprizlere pek açık olmayan bir yapıda yansıtıldığını söyleyebilirim...



Filmde akılda kalan diyaloglar şunlardı...

"Kendimden korkmadığım sürece, başka bir şeyden korkmama gerek yok"

"Ne istediğimi bilmiyorum, neyi istemediğimi biliyorum"

"- Aramızdaki aşk neredeyse kusursuzdu.
- Evet, öyleydi. Ama bir şeyler eksikti. Tüm element ve mineraller vardı. Ama bir şey eksikti. Tuz..."

Filmin müzikleri hoşunuza gidecektir.
Barcelona - Giulia Los Tellarini
Asturias - John Quasada
Gorrion - Juan Serrano
El Noi de la Mare - Manel Anderson (Traditional Katalan Music)

IMDB linki için tıklayınız.

Pazartesi, Şubat 15

Hollywood Ending / Hollywoodvari Bir Son (2002)


Yaptığı güzel ve başarılı filmlerle 2 Oscar® kazandıktan sonraki 10 yıl içerisinde çaptan düşen ve ucuz reklam filmleri çekmek zorunda kalan bir yönetmen Val (Woody Allen). Onu şaşaalı eski günlerine döndürmek için altın bir şans yaratan eski bir eş Ellie (Téa Leoni) ve onu eski kocasından çalan havalı bir yapımcı Ed (George Hamilton). Yetmezmiş gibi, şimdilerde birlikte olduğu genç, güzel, aktrist olma hayalleriyle yanıp tutuşan, yarım akıllı bir sevgili Lori (Debra Messing)…

İşte bir Woody Allen komedisi için gerekli koşullar sağlanmış bile…


New York City üzerine “hiç uyumayan şehir” filmini çekecek usta bir yönetmen arayan yapımcı Ed, karısı Ellie tarafından işi eski kocası Val’e vermesi konusunda ikna edilir. Bu pek de kolay olmamıştır. Val, piyasada zorlu, çalışılması güç ve masraflı bir yönetmendir.
Val’in sevgilisi Lori ile filmi yönetmek isteyip istememesi üzerine yaptığı diyalog filmin kalanı için çok güzel tüyolar vermektedir:

- Biliyorsun, bir yanım bu filmi yapmayı çok istiyor
- Ya öbür yanın?
- Sorun da o. Diğer yanım da çok istiyor !

Val’in eski eşi Ellie ile bir restoranda yaptığı profesyonelce iş ve teşekkür görüşmesi, Val tarafından araya serpiştirilen artık son bulmuş evlilikleriyle ilgili sitemlere ve karşılıklı konuşmalara dönüşür. Tabi klasik bir Allen ağdalı gevezeliğiyle… Bir sahneye gülümserken bir diğerinin replikleri kulaklarınızı dolduruyor.


Val için eski günlerine dönme ve sefaletten kurtulma yolunda asla mahvedilmemesi ve çok iyi kullanılması gereken son şans; hastalık hastası ve takıntılı yönetmen tarafından nasıl kullanılacaktır? Bundan sonrası bir durum komedisine dönüşür. Çünkü Val aşırı heyecan ve stresten psikolojik geçici körlük yaşar. Artık bu görsel sanatın kör bir yönetmeni vardır.

Film boyunca görme ve algılama üzerine ustaca tasarlanmış; izlerken Metin Şentürk’ün kulaklarını çınlatacak espriler var.

Film kendini izlettirirken, Val ve Ellie de aralarında aslında tamamlanmamış bir şeyler olduğunu keşfedecektir.

Sonuç mu: Her koca bir süreliğine kör olmalıdır !


Woody Allen yazmış, yönetmiş, oynamış, daha ne yapsın? Bize de hani bana, hani bana deyip izlemek düşer :)


Filmin IMDB linki için tıklayınız

Filmin fragmanı için tıklayınız
Related Posts with Thumbnails