Türk Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Ocak 19

Bir Zamanlar Anadolu'da (2011)




Bir Zamanlar Anadolu’da, çeşitli önyargılar sebebi ile Nuri Bilge Ceylan sinemasından uzak durmuş benim gibi seyircileri bile 157 dakika boyunca ekrana kilitlemeyi başaran bir film. Yönetmen süre konusunu, sinema sektöründeki 90 dakikalık film yapma dayatmasına tepki olarak açıklıyor röportajda.. Filmin ilk yarısında sinemadan çıkan seyircileri elemek istemiş..

Her bir oyuncu yeteneklerinin limitlerini zorlamış görünüyor.. Özellikle muhtar, savcı, doktor ve Arap Ali’yi daha çok beğendiğimi belirtmek istiyorum.. Yılmaz Erdoğan’a ise ayrıca değinmek lazım gelir. Futbolda bazı oyunculara teknik direktör sınırsız özgürlük tanır.. Belli bir mevki ya da görevi yoktur. Serbest oyuncu denir. Yılmaz Erdoğan’ın durumu da bana öyle geldi işte.. Beğendim beğenmesine.. Velhasıl oyunculuğu eski rollerini hatırlatmadı değil. Fırat Tanış çok az konuşuyor. Amma velakin duruş bakış 10 numara.

Filmdeki komedi unsurları, detaylar enternasyonel düzeyde algılanabilir mi? Emin değilim.. Pek ihtimal vermiyorum hatta. Eğer öyle olabilseydi, eser çok daha iyi yerlere gelirdi.

Film bittiğinde örneğin Haneke’nin Cache filminde olduğu gibi bir sürü soru işaretini seyircinin kucağına koyuyor, düşünmeye itiyor.
-Savcı’nın hikayesindeki kadın kimdi? –Bu sorunun cevabı basit.
-Gündüzler torbaya mı girdi de, ceset gece aranıyor?
-Doktor otopside cezayı arttıracak bir gerçeği neden gizlemek istedi? (Sağol kelimesi tek başına yeterli miydi?)
-Katil acaba doktorun saf duruşundan az ceza alabilmek adına faydalandı mı?
-Bu hikayeyi kimin ağzından dinliyoruz? Doktor’un mu?

Coen’lerin Fargo’sunda olduğu gibi: Acımasızca işlenen cinayet ve soruşturması etrafında dönen birsürü komedi unsuru..
-Savcı’nın en trajik sahneleri izlediğimiz sırada espri yapıp cesedi Clark Gable’a benzeterek kendi gençliğindeki lakabını etraftakilere dolaylı yoldan aktarması.
-Arabaya maktülle birlikte konan, tarladan aşırılmış kavunlar.
-Muhtar’ın evinde cinayete yardımla suçlanan çocuğun kola istemesi..

Almodovar’ın Volver’i de anıldı belki: Günler önce ölen adamın bir gün önce kasabada dolaştığı, “göründüğü” rivayeti var...

Pulp Fiction’da uzayıp giden ayak masajı sahnesiyle de Bir Zamanlar Anadolu’da filminde manda yoğurdu üzerine dönen muhabbeti benzeştirebiliriz sanırım.

Sinekiyatri’de çok güzel bir yazı ile aktarılan Bir Zamanlar Batıda’ya ise ismi, uzun tek planları ve ters köşeleri ile yaklaşıyor diyebiliriz. Bir an önce Sergio Leone’nin unutulmaz filmini izlemek istiyorum.

Diğer yandan da Vavien’i hatırlattı: Kasabada geçmesi suç unsurunun etrafında dönen kara mizah öğeleri barındırması.. Kasaba’daki bürokratik hiyerarşiye değinmesi vb.

"Bir Zamanlar Anadolu’da"nın İran Sineması’nı andırdığını anlatan yazılar okudum. Filmleri bulursam izlerim.

Bir Zamanlar Anadolu'da komedi unsurunun temel öğesi birçok zıtlık ve çelişki barındırıyor:
-Doktor en baştan beri gerçeğin ortaya çıkması için otopsiyi savunurken, gerçekleri otopside örtme yolunu seçiyor.
-Domuzbağı ile niye bağladınız diye sorarlarken, yine çözümü domuzbağı yapmada aramaları.
-Savcı espri yapıp ortamdaki ciddi havayı kendi dağıttığı halde, insanları ciddiyete davet ediyor.
-Arabın ve köy muhtarının karşılıklı olarak birbirlerini “eşekçi” olmakla suçlamaları.


Yönetmen sinemayı çok sevmediğini, edebiyata meyil verdiğini söylüyor.. Zaten film de bir kitap gibi.. Bir solukta okunup bitirilen cinsten.. Özellikle Çehov’un hikayelerine bakmak lazım NBC’yi anlamak için...

Sarsılan elma ağacından düşüp bayır aşağı yuvarlanan elmayı gözünüzü kırpmadan izliyorsunuz. Hipnotize edici bir an..

Ana temayı yönetmen “kasaba ahlakı” olarak açıklıyor.. Kasaba ahlakı ne demek? Komiserin şoförlüğünü yapan Arap Ali, adliyenin şoförü Tevfik’i çekiştiriyor. Savcı komiseri, komiser savcıyı... Böyle böyle bir bakıyorsunuz film boyunca devam eden bir dedikodu, bir çekememezlik, kendini beğenmişlik.. Yetki tartışması ve kavgasının yarattığı aksaklıklar.. Aslında bu aksaklıklar sadece kasabalara özgü değil. İçinden bürokrasi geçen her yerde görülebilir.

Kazma ve kürek taşıyan iki adam var: Komiser bunları hep “kazma-kürek” diye çağırıyor.. Ancak ikisinde de sadece kürek olduğunu anladığımız an çok tanıdık ve komik geldi nedense.. Ceset torbası unutulmuş. Cesedin konabileceği bir ambulans vb. yok ortada..

Filmde diğer bir çelişkili durum ise görünürde kadın olmamasına rağmen gerek komiserin karısı gibi telefonla arayarak, gerekse savcının ve doktorun geçmişinde olduğu gibi.. ve hatta bi ara filmin orta yerinde muhtarın evinde karşımıza kısa süreliğine çıkıp ağırlıklarını olanca gücüyle hissettiriyorlar. Hatta komiser diyor ki, nerede bir cinayet var orada kadın arayacaksın.

Sistemin insanları yabancılaştırdığına dair güçlü duygular hissettim izlerken: Filmin bütününde ölümün karakterlerce algılanış biçimi. Acımasızca işlenen cinayete karşın kişilerin yaklaşımları vb.

Çocuklar büyüklerin günahlarının bedelini ödemektedirler ve sistemin çarkları onları da içine çekmiştir. Babasının katiline taş atar. Morg’da otopsiyi bekler ve sonra hayatın rutinine devam eder.. Çocuğun topu okul bahçesine geri gönderme sahnesinde "normal hayata geri dönüş" mesajı seyirciye güçlü bir şekilde veriliyor diye düşünüyorum.

Arap Ali’nin diğer karakterlere göre dertleri daha bi derindir sanki.. Biz hep buradayız, siz bir gün gideceksiniz manasında: “Ne olacak ki, bir zamanlar Anadolu’da başıma şöyle şöyle işler gelmişti dersin anlatırsın çocuklarına, bir masal gibi…”

Muhtar rolü ile gönülleri feteden Ercan Kesal 50 yaşında bir tıp doktoru. Senaryo’da önemli bir payı olsa gerek. Çünkü mesleğinin ilk yıllarında Keskin’de görev yapmış. Filmde doktorun diğer karakterlerden bir farkı göze çarpıyor: Herkes bişeyler alıp götürme telaşında iken doktor cinayet şüphelisine sigara veriyor. Arap Ali elma, kavun topluyor başkasına ait tarlalardan, köylülerden bazlama istiyor. Savcı muhtardan bal alıyor. Komiser ilaç peşinde. Ama otopsi sahnesinde anlıyoruz ki, bizim doktor da herkes gibi olmuş.

Kimler izlemeli:
-Şimdiye kadar Nuri Bilge Ceylan sinemasına uzak duranlar.
-Anadolu’da görev yapmış devlet memurları.
-Herbir saniyesi fotoğraf karesi dokusunda filmleri sevenler.
-Coen sinamasını takip eden, kara mizahtan hoşlananlar.
-Çehov okuyanlar. (...Yalnızca uzaklarda, çok uzaklarda, herhalde kasabanın dışında, bir köpek ince kısık sesiyle havlayıp duruyor. Ortalık neredeyse aydınlanmak üzere...)
-Neşet Ertaş sevenler. Aklıma geldi de: Ne güzel gitmiş arabada yağmurlu havada Neşet Ertaş.. Keskin ilçesi yıllar sonra Neşet Usta’yla yeniden buluşmuş. O arabada olmak istedim bir an..

Pazar, Ocak 8

Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2011)



Bu filmin TEK talihsizliği ismindeki ‘çaresizlik’ kelimesidir.



Anadolu coğrafyasında,
genel geçer, kemikleşmiş ve kronikleşmiş pekçok yargının
karşı cephesinde yer alıp da,
kadın-erkek ilişkisi ve dostluğa dair

bu denli alternatif bir önermesi olan bir filme bu ismi yakıştıramadım.


Film Barış Bıçakçı’nın aynı isimli romanından uyarlanmış… kitabın ismine sadık kalınması gerektigi düşünüldü belli ki...
bloglarda önceden romanı okuyup filmi tutuk bulanlara rastladım...ben de filmden çok keyif almış biri olarak tersini yaparak romandaki çaresizliğin peşine düşmek istiyorum.

izlerken hissettirdikleri: baştan sona ölçülü, gayet gerçekçi, çok leziz ve her dakikasi yüz güldüren bir samimiyette….tam kıvamında !
Tüm oyunculuklar iyi ama özellikle Ilker Aksum (Ender) ve Fatih Al (Cetin) rollerini nasıl da güzel giyinmişler…Canlandırdıkları karakterlere nasıl da yakışmışlar !!
Yönetmen Seyfi Teoman’in ikinci uzun metrajlı filmi ve geçtiğimiz yıl 61. Berlin Film Festivali’nde Yarışma bölümüne seçilmiş.


Filmin konusu kendi web sayfasında çok güzel özetlenmiş [1]:


 Lise yıllarından beri sıkı dost olan Ender ve Çetin, uzun yıllar ayrı kaldıktan sonra, Çetin’in Ankara’ya dönüşüyle tekrar biraraya gelmişler ve ilk gençlik hayallerini otuzlu yaşlarının sonunda gerçekleştirip, aynı evde yaşamaya başlamışlardır.
Günün birinde Almanya’da yaşayan yakın arkadaşları Fikret, Türkiye’de bir trafik kazası geçirir. Kazada Fikret’in Ankara’da yaşayan anne ve babası ölür, kendisi de yaralanır. Almanya’ya dönmesi gereken Fikret, Ender ve Çetin’den, Ankara’da üniversite öğrencisi olan kız kardeşi Nihal’in okulunu bitirene kadar, iki yıl boyunca, onlarla kalmasını ister.
Üçüncü birinin eve gelmiş olması ilk başlarda ikisini de rahatsız eder, ölümlerin travmasını atlatamayan Nihal de onlarla iletişim kurmak istemez, ama zamanla birbirlerine alışırlar. Aralarında ev merkezli üçlü bir yakınlık oluşur. Nihal çevirmen olan ve sürekli evde çalışan Ender’le daha entelektüel düzeyde bir iletişim kurmaya çabalarken, mühendis olan ve akşamları eve gelen Çetin’le daha çok gündelik hayatın pratiği üzerinden ilişki kurar. Kaçınılmaz olan gerçekleşir ve görünüşte koruyucu, kollayıcı, soğukkanlı, ne yapması gerektiğini bilen, Nihal yaşadığı felaketten makul adımlarla uzaklaşsın diye ona nerdeyse ebeveyn olan Ender ve Çetin, birbirlerinden habersiz bir şekilde Nihal’e âşık olurlar.

Tüm bu süreç Ender ve Çetin benzersiz dostluğu üzerinde hayat bulur: Aralarındaki aşka benzer yakın dostluk, ortak geçmişlerinin mitolojisi, zamanın geri döndürülemezliği...







Üniversiteli bir genç kız, orta yaşlarına merdiven dayamış iki ‘abi’ ile aynı evi paylaşmaya başlarsa eskiler bu duruma ATEŞLE BARUT der. :-)






Kadına şiddet,
Aile baskısı,
Kadın cinselliğinin istismarı gibi problemlerin artan bir sıklıkla yaşanıp tartışıldığı…
Tartışıldıkça kanıksanıp sıradanlaştırıldığı bugünün ortamında

Buyrun bir de bu filmin bize açtığı pencereden bakın ilişkilere…


Gönül ferahlığı ile tavsiye ediyorum.

Mutlaka izleyin.

Bu film sizde çok rafine tatlar bırakacak.
Ruhunuza ince ince sızan ve …
Herşey gelip geçer…
iyilikler ve dostluklar kalır diye düşündüren.



[1]: http://www.bizimbuyukcaresizligimiz.com/

Pazar, Aralık 4

Dedemin İnsanları (2011)


Çağan Irmak’ın filmlerini takip etmeye çalışıyorum. Sitede de yer alan “Karanlıktakiler” son izlediğimdi. Prensesin Rüyası’na bir türlü ayağım gitmedi. Okuduklarımdan etkilendim belki.. Belki de sinemada fantastik mavzulara hep mesafeli yaklaştım, ondandır. Dedemin İnsanları ise gösterime girdiği ilk gün izleyecek kadar beni heyecanlandırmıştı.


Senaryonun odağında “mübadele” var. Cumhuriyetimiz’in kurulduğu 1923 yılında Anadolu’da yaşayan Rumlar ile Yunanistan’da yaşayan Türkler göç ettirildi. Bu göçlerin her iki yakada farklı yansımaları vardı. Herşeyden önce o yıllardaki şartlar nedeni ile salgın hastalığa bağlı ölümler oldu. Yaşayanlar acı hatıraları ömür boyu beyinlerinde taşıdılar. Ana topraklarından ayrı yaşamanın travmasını yaşadılar, hiçbir yere ait olamamanın ikilemini belki de yeni nesillere taşıdılar. Ne var ki, Türkiye’de mübadele, pek bilmediğimiz bir konu olarak kaldı.




Mübadele kavramı Girit’ten ataları göçeden bir minyatür sanatçısının, aile geçmişini, tarihini oğluna aktardığı eseriyle birkaç yıl önce dikkatimi çekmişti. Resimdeki geminin ismi yine Gülcemal’di.. Ve bana göre en ilginç ayrıntı geminin etrafında denize bırakılmış, kundağa sarılı bebeklerdi.. Sorup öğrenmiştim, salgın hastalıkla ilgili olduğunu. Minyatürü bulup buraya koymaya çalışacağım.


Göçün nedenleri neydi? Doğdukları yeri terkedenler neler yaşadı ve hissetti. Şimdi torunları neredeler, neler hissediyorlar. Herşeyden önce film bu soruların peşine bizi düşürmesi ve odağındaki konuyla ilgili “ilk” olması nedeniyle önemli. Örneğin İzmir’de Karantina diye bir semt olduğunu yıllardır biliyordum da, isminin nerden geldiğini hiç duymamıştım. Filmde hakikaten şaşırdım. Bu detayı neden bilmiyordum diye.



İki saatten fazla sürmesine rağmen, sürenin nasıl geçtiğini anlamadan, sizi içine çeken, duygulandıran, öfkelendiren, sevindiren bir film. Ne zamandır böyle yoğunlaşarak dünyadan soyutlanarak ekrana kilitlenmemiştim. Sinema atmosferinde izlenmesi tavsiye olunur. Birçok insanla aynı anda ortak duyguları paylaştığını hissetmek iyi bir terapi yöntemi..


Filmi kendi kelimelerimle özetlemeye çalışayım: 1923’ten 1990’lı yıllara kadar uzanan, önemli kısmı 1970’li yıllarda geçen gerçek bir hikayeden yola çıkarak senaryolaştırılmış. Çağan Irmak’ın dedesini, ailesini ve özellikle de çocukluğunu izliyoruz. Başroldeki dede; Mehmet Bey (Çetin Tekindor) Girit göçmenidir. Yunanca’yı unutmamıştır hala. Kızdığı zamanlarda ilginç küfürler eder. Doğduğu toprakları ve evi, mektup gönderemediği için şişe içine notlar yazıp denize bırakacak kadar derin bir duygusallıkla özler. Küçük esnaftır. Kasabada herkesin büyük saygı duyduğu bir adamdır. Sözü sayılır. Yoksula, muhtaca kol kanat gerer. Yoldan geçerken insanlar ayağa kalkar.. Çok güzel giyinir. Aile ve komşularla süren sakin ve mutlu hayatın geçmişle karşı karşıya gelmesi hikayeyi hareketlendirir. Torun Ozan (Durukan Çelikkaya) kendisine ve dedesine gavur denmesine şiddetle karşı çıkar, yalnızlaştırılmaktan korktuğu için mahalledeki çocuklarla beraber diğer göçmenlere kafa tutar, onların evini taşlar.


Mehmet Bey, Ozan’a iyiyle kötüyü, doğruyla yanlışı ayırt etmesi için yoğun çaba göstermesine rağmen oldukça zorlanır. Torunu’na kime benzedin sen? diye çıkışır.. Bu arada ülkenin geçirdiği değişim, darbe aileyi de derinden etkilemektedir. Mehmet Bey’in içinde bulunduğu durumu Can Yücel’in bir Şekspir çevirisi şiiri ile anlatıp özete son noktayı koyalım:


"vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,

değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.

değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,

değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,

değil mi ki ayaklar altında insan onuru,

o kız oğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,

ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,

ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,

değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,

değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,

doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,

değil mi ki kötüler kadı olmuş yemen’e,

vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,

seni yalnız komak var, o koyuyor adama."


Yıl 1988’di. Hatay’dan Bornova’ya taşınmıştık. İlk ve ortaokulu okuduğum semtten ayrılmanın derin bir hüznü kaplamıştı içimi. Her defasında traş olmak için eski evimin yakınındaki berbere gittim. Çocukken iki semt arası iki şehir arası kadar uzak gelirdi. Zaman alırdı. Ona rağmen yola katlanıp, mahallemi ziyaret ettim. Yıllar boyu sokaklarında oynadığım yerleri görmek için çaba harcadım. Otobüsle ana caddeden geçerken sokağımı görmek için baktım. O zamanlar bana gökdelen gibi gelen apartmanların aslında 4 katlı olduğunu fark ettim. Bu anlattığım basit detay filmden çok etkilenmeme neden oldu. Doğduğu yeri terk etmek zorunda kalanların ne hissettiklerini, Mehmet Bey ve onun gibilerin nasıl bir ruh hali içinde olduklarını anlayabildiğimi düşünüyorum..


Oyunculuk olarak Çetin Tekindor sanatının doruklarına çıkıyor. İzlemeniz dileği ile.

Perşembe, Nisan 14

Kavsak (2010)



Yönetmen Selim Demirdelen reklam filmleri, müzikleri, Eşkıya filmi yönetmen yardımcılığı ve bir dizi yönetmenliği ile sektörün göbeğinden gelen bir sanatçı. Yazdığı, yönettiği, müziklerini yaptığı ilk filminde Güven Kıraç ve Sezin Akbaşoğulları başrolde. Kavşak ne üzerine bir film? Bir izleyici olarak bu soruya filmin diyalogları gibi kısa cevaplar vereyim: Yalnızlık ve kesişen hayatlar ilk aklıma gelenler. Büyükşehirlerde insanların derin yalnızlıkları var. Bazen psikolojik rahatsızlıklara dönüşen çıkmazların içindeler. Hikaye önemli bir toplumsal olguya parmak basıyor ve seyirciyi düşündürtüyor. Birbirinden çok farklı görünen birden fazla hayat çeşitli kavşaklarda buluşuyor ve birbirini derinden etkileyebiliyor. Kendimizden sorumlu olduğumuz kadar, hayatın kendisine de, diğer insanlara da borçluyuz. Filmde alışageldiğimizin tersine, karşılıklı uzayıp giden konuşmalar yerine, kısa cümleler ve çoğunlukla da sessizlik ve yüz ifadeleri birçok şey anlatıyor bize. Mesela Güven’i Arzu’nun kullandığı arabadaki haliyle çok iyi anladığımı düşünüyorum. Ciddi bir surat, boşluğa bakan bir adam, sanki yüzyıllardır konuşmuyor gibi duran kapalı bir çift mühürlü dudak. Çektiği acıyı çok gerçekçi yansıtıyor. İncisini vermek istemeyen istiridye gibi kapalı.

Yönetmenin pek hoşuna gitmese de, müzikler kimi zaman ön plana çıkıyor. Filmden daha fark edilir hale geliyor.. Nasıl gelmesin ki? Bülent Ortaçgil’in sesini duymak zaten benim için bambaşka bir deneyim. Konuya gelince: Güven, ismi gibi “güvenli” bir yaşamın içinde. Çalıştığı yer, oturduğu bina ve hayatından daha çok sevdiği bir ailesi var. Her şey o kadar düzenli ki, her akşamüzeri dörtte telefonu çalıyor. Kızıyla konuşuyor. Bir gün odasına işe yeni giren Arzu gelir. Arzu kısa sürede yeni oda arkadaşının hayatında bir takım gariplikler olduğunu kavrar. Merakının peşinden gider ve “sen işine bak, ben işime” uyarısı ile karşılaşır. Filmin sonlarına doğru da kavşak ismi nerden geliyormuş öğreniriz. Senaryoyu yazarken Demirdelen iki olayın kendisini etkilediğini söylemiş.. Milliyet’te devamını okuyabilirsiniz: Amerika’daki bir gökdelene 30 sene önce gelen ve eline süpürgeyi alıp binayı temizlemeye başlayan altmış-yetmiş yaşlarında bir adamın ne bordrosu ne de maaşının olduğu yıllar sonra fark edilmiş. "Herkes tanıyor adamı, o binanın temizlikçi John amcası fakat ortaya çıkmış ki herhalde bir gün yalnızlık canına tak etmiş, binaya girmiş ve 30 senedir orayı temizliyor" Kavşak, Türk Sineması’nda kendi tarzıyla fark edilen, izlenmesi gereken bir film. Gişede başarılı olmamasını önemsemiyorum. Selim Demirdelen’in yeni projelerini takip edeceğiz. Umarım döndüğü kavşaktan üzerine koyarak yoluna devam eder.




Çocuklar gibi çaresiz

Büyükler kadar doyumsuz

Susamış ve su bulamamış gibi

Kalktım sana geldim

Herkes kendinden biraz kaçar

Yataklarda aynı iz

Aynalarda aynı yüz

Cebinde yeni bir şey var mı diye

Kalktım sana geldim...

Pazar, Aralık 19

Av Mevsimi (2010)



Sinekiyatri’de 2010 mahsulü Av Mevsimi’nin film yorumunu yapmak lazım geldi. Gösterime girer girmez 3.Aralık günü izledik. Yavuz Turgul senarist ve yönetmen koltuğunda. Başrollerde Cem Yılmaz, Şener Şen, Okan Yalabık, Melis Sözen ve Çetin Tekindor var.

Yorumlarımı satır satır yapmak istiyorum: Pragraflar arası sıra ve akıcılık sağlamak gerçekten zor iş. Arada kolayı seçmek lazım.

-Cem Yılmaz’ın filmdeki varlığı özellikle genç seyircilerin filme ilgisini arttırıyor. Gişede başarılı olması büyük ihtimaldir. Hayde isimli şarkı internet’te en çok izlenen videolar arasında girmiş.


-Yılmaz’ın oynadığı İdris rolü, filmdeki en baskın karakter. Kendini en çok izlettiren, lakabı gibi deli dolu bir adam vücut bulmuş. Bazı yerlerde abartı rol, örneğin duvara dayanıp yere yığıldığı an komik görünüyor. Yani adamımızın inandırıcılıktan uzak halleri de yok değil.

-Polisiye Türk Filmi’ne pek rastlamıyoruz. Bu açıdan baktığımızda eleştirmek yerine desteklemeye çalışmak daha doğru.. Ancak dünyadaki örneklere baktığımızda, polisiyenin hakkını vermediğini söylemek mümkün. Çünkü seyirci, filmin ortalarında bi yerde sonu tahmin edebiliyor.. En büyük beklenti, şaşırtıcı, zeka dolu bir gidişat ve son.. Fakat bunlardan eser yok neredeyse.. Polisiye hayranları büyük ihtimalle, çok kitap okumuş, çok film seyretmiş kişilerdir.. Öyle kolay kolay kül yutmazlar..



-Oturup 20-30 tane akla yatmayan, anlamsız ya da mantıksız gelen yer için soru hazırlamak mümkün. Mesela: Kapalı kapı, ne zaman açıldı? Cevaplarının olmadığı da çok aşikar.

-Ortaokul’da hocanın verdiği konuyla ilgili resim yapardık.. Kağıt üzerinde 23 Nisan’ı ne bileyim pazar yerini anlatırdık. Resmin bi yerine kocaman, 23 Nisan Kutlu Olsun, ya da bilmem ne pazaryeri yazısını kondururdum. Öğretmen kızardı: “Yazı yazma, çizimle, renkle anlat”… Şener Şen’in uzun uzun neler olduğunu anlattığı sahne bana böyle bir “kolaya kaçmayı” hatırlattı… Sadece bu değil ki, bi sürü var.



-Anlatım bi yerlerde uzuyor.. Sıkıcı bir hal alıyor.. Bazı kritik noktalar ise birden pat diye geçip gidiyor? Seyirci olarak, bu kadar kolay mı bu işler diye sormadan edemiyorsunuz? Detaylardan bahsetmek mümkün fakat sonunu baştan bilirseniz herhalde izleme zevkini tümden yitirirsiniz…

-Öğrendiğime göre, yazımı 6 yıl sürmüş senaryonun. İyi bir kadro ve takım çalışması ile zihinleri tırmalayan yerler bu kadar sürede düzeltilebilirdi diye düşünüyorum. Aceleye gelmiş gibi bir hal var oysa.

-Uzun lafın kısası, filme gittiğim için bir pişmanlığım yok, fakat iyi bir izleyiciyi, analitik düşünme yeteneği olan insanları Av Mevsimi’nin tatmin etmeyeceğini söylemek istiyorum.

Salı, Nisan 20

Vavien (2009)




Engin Günaydın’ın yazdığı, Taylan Biraderler’in yönettiği film, Vavien'i sinemada kaçırdıktan sonra, on kez sordum DVD’ciye… Sonunda geldi ve izledik bir solukta.

Başrolde Engin Günaydın ve Binnur Kaya var. Çekim yapılan yer ise Günaydın’ın memleketi Tokat-Erbaa.

Filmin hemen başında ismi nerden geliyor anlıyoruz... Serra Yılmaz dubleks evin üst katına çıkıyor merdivenle, yukarıda basamak ışıklarını söndüremiyor.. Dubleks ev yapmayı akıl edip, bu detayı atlamak da nasıl bir mantıkdır? Ayrı konu... Daha çok uzun koridorlarda ve dubleks ev merdivenlerinde kullanılan elektrik düğmelerine vavien deniyor. Düğmelerden biri lambayı yakarken, diğer uçtaki ya da kattaki kapıyor.

Vavien Fransızca'da geliş - gidiş demekmiş... Volver’de de böyle gidişli dönüşlü bişeyler vardı. İzleyenler bilir. İnsan beyni elektrik sinyallari ile çalıştığına göre, insanın da geliş ve gidişleri oluyor... Mesela sigortası atıyor :) Filan...

Kasaba'nın birinde Celal, karısı, çocuğuyla ve işiyle mutsuz bir hayat sürmekte... Abisinin ortak olduğu bir elektrikçi dükkanları var. Tek çıkış noktaları Samsun'a ihale işi adı altında pavyona gitmek... Celal pavyonda çalışan Sibel’e karşılıksız aşık. Amerikalılar'ın tabiri ile loser'ı oynuyor..

Daha filmin başında ilginçlikler: Doblo'ya otomatik kapı yaptırıyor.. Minibüslerdeki gibi... Doblo'da otomatik kapının ne işi var diye düşünürken, bi de işi yapan ustaya, etrafa çok borcu olduğu gerekçesiyle parayı da vermiyor basıp gidiyor...

Sürükleyici bir film. Hikayesi gerçekçi ve kolay anlaşılır, makul. Bir yandan komik tarafları var.. Celal mesela soruyor oğluna en olmadık zamanda: “Ellerini yıkadın mı?” Diğer yandan sizi geren bir atmosfer mevcut... Renkler, çekim açıları, havanın kapalı oluşu filan. Yönetmenlerin korku filmlerine meyili olduğu anlaşılıyor.

İnsanın korkuları ile ilgili bir film olduğu gibi, bazı sahneler korku filmlerini aratmıyor.. Yani özellikle banyo aynasının buğusunu Celal saç kurutma makinesi ile açtığında, aynadaki görüntü koltuğumdan hoplattı beni... Basit ama etkileyici...

Engin Günaydın kasaba’da doğmuş büyümüş iyi gözlem yapan zeki bir adam. Kasabalı karakterleri odağa koyduğu senaryoda, Celal’in kablo makarası ile derinlik ölçümü yaptığı sahnenin finale ötelenmesi ile daha etkileyici olunabileceğini söylemek mümkün... Ancak her halükarda filmin mevcut haliyle evrensel başarı yakalaması beklenmeli.

Türk filmleri için son yıllar çok verimli geçti. Vizyona giren filmler yarı yarıya yerli.. Bazı sinemalar sadece yerli film gösteriyor... Bu kadar çok yapım, bir süre sonra ciddi bir yaprak dökümüne yol açacaktır... Sistem bir ayıklama yapabilir.. Umarım bizim sevdiğimiz yönetmenler film çekmeye devam ederler... Vavien'in gişede çok başarılı olmadığını biliyoruz ama son günlerde aldığı ödüllerle, ismi gibi gitti – geldi yapacağını tahmin etmek zor değil.

Engin Günaydın ve Binnur Kaya'nin geniş bir hayran kitlesi var Avrupa Yakası'ndan.. İzleyicilerin bir kısmı aradıklarını bu filmde bulamayabilirler.

Cumartesi, Şubat 27

Im Juli / Temmuz'da (2000)


Balkanlar’dan geçen yol filmi, sımsıcak, parıldayan güneşli yaz hikayesi, Juli'nin saçlarındaki gibi bir aşk örgüsü...

Im Juli’de henüz yaşamının anlamını bulamamış erkekler için aşağıya yazdığım sağlam bir tüyo var: Teoriyle pratiği de birleştirmeyi unutmamak lazım tabi...

"Aşkım,

Kilometrelerce yol kat ettim, nehirleri geçip, dağları aştım... Hüsrana uğradım ve ızdırap çektim, nefsime karşı koydum ve güneşi takip ettim. Böylece senin önünde duruyorum ve sana seni seviyorum diyorum…"

Fatih Akın’ın ikinci uzun metrajlı filminde başrolleri Moritz Bleibtreu (Daniel), Christiane Paul (Juli), Mehmet Kurtuluş (İsa), İdil Üner (Melek) oynuyor…

Amelie tadında, sinemadan çıktığınızda sizi mutlu hissettirecek türden…

Yönetmen, röportajda, bir yanım Juli, diğer yanım Daniel diyor... Juli duyguyu, Daniel mantığı temsil ediyor...

İsa ile Daniel 7 Temmuz'da Bulgaristan'da karşılaşıyorlar.

Okulların kapandığı 1 Temmuz'a geri dönüp bir haftalık süren, 8 Temmuz'da biten eğlenceli bir yolculuğa çıkıyoruz..

Daniel kendi halinde, safça, bir Fizik öğretmeni… Kuralcı (okulun son günü ders yapıyor), hesap kitap yapmadan hareket etmeyen (nehirden karşıya arabayla uçmaya çalışırken formüller kullanarak hız hesabı yapıyor), kaderinin peşine takılabilen bir adam… Juli onu görür görmez aşık olmuştur. Sokak pazarında Daniel’e güneş sembollü Maya şans yüzüğü satar… Hediyesi kabilinde gece için bar-diskoya bir davetiye verir… Üzerinde güneş sembolü taşıyan bir kadın senin hayatını değiştirecek, seni mutlu edecek diye de falına bakar… Niyeti basit: Bar’da göbek deliği dekolteli, kocaman güneşli bir elbise ile Daniel’in karşısına çıkmak… Juli’nin ayrıca dövmeleri de var güneşli…Ensesinin hemen altında ve belinde… Hedefi ıskalamak imkansız gibi görünse de Daniel hazır canlıdır… Bara erken gider, güneş’li bir kız arar… Ay’lısını bulur, ve fakat güneş’lisini bulamaz… Çabuk pes eder… Dışarı çıkar…. Türk kızı Melek sokakta karşıdan gelmektedir… Melek üzerindeki güneşli tişört ile Daniel’in kaderidir. Sadece tişörtte değil… Uzun eteğinde de bir sürü güneş görürsünüz… Melek’e aşık olur…
Beraber Hamburg sahilinde otururlarken Melek’in: Güneşim, ayım sana ışık olsun diye söylediği şarkı (dinlemek şarttır – İdil Üner’in sesi müthişmiş) bitirici darbeyi vurur… Peşinden dünyanın öbür ucuna da olsa gidecektir artık… Melek ismi gibi bir insandır… Kanatları eksiktir bi… Havalimanından tatil için İstanbul’a uğurlanır. Ortaköy’de bir hafta sonra buluşacaklardır… Daniel yola, onun peşine döküntü bir araba ile düşer…

Juli, Daniel’in Melek’le bar çıkışında konuştuğunu görmüştür… Ertesi gün hayalkırıklığını ve sırt çantasını yanına alıp tatile çıkar… Otostop çekmektedir… Her tatilde yaptığı gibi, ilk denk gelen arabaya binip, arabanın gittiği yerde tatilini geçirecek… Tesadüf bu ya, Daniel’in arabasıdır durdurduğu…

Birlikte Macaristan, Romanya ve Bulgaristan’ı geçerken, türlü maceralar yaşarlar. Kötü gibi görünen fakat filmin konsepti gereği bir türlü doğru dürüst kötülük yapmayan insanlarla karşılaşırlar.. Hatta kötü görünümlü, güzel insanlar aralarında aşk filizlenmesini sağlayacak bir takım yardımlar bile yaparlar… Daha doğrusu Juli’ye yardım ederler…

Filmdeki dikkatimi çeken ayrıntılar:

Güneş ve Ay’ın rekabeti var filmde… Dekorlar, etekler, tişörtler, dövmeler, takılar ya güneşli ya aylı… Melek’in söylediği şarkı bile öyle: İdil Üner muhteşem sesiyle: Güneşim, ayım sana ışık olsun diyor… Filmin başlarında güneş tutulması yaşanır… Ay Dünya ile Güneş’in arasına girer… Daniel güneşe tutulmuştur.

Juli acayip şekilde Avatar’daki Navi’lere benziyor… Hiç makyajsız Avatar 2'de oynayabilir:)

Müzikler klas. Titizlikle seçilmiş. Sezen Aksu, Akın filmlerine çok yakışıyor.

Suicide Swing: Güneşli aylı bir şarkı daha: Branka Katic ve Birol Ünel’i dans ederken görüyoruz…
Brooklyn Funk Essentials'tan Ska Ka-Bop da tavsiye edilir.

Fragman üzeri survivor'i buradan dinleyebilirsiniz...
Melek'in Daniel'e doğru ilerlediği, ilk karşılaştıkları sahnede, adamın biri ters ters yürüyor... Bu işte bir terslik var demek olabilir:)

Kaliteli filmler Türkiye’nin tanıtımına katkı sağlayabilecek en önemli unsur… Ortaköy Juli ve Daniel'le ayrı bir güzel. “Güneye gitmek” umarım Im Juli’yi izleyen yabancıların da anladığı bir detaydır. Güneye gitmek, bizim için cennete gitmek gibi bişey…

Bir rivayete göre Romenler çekime izin vermedikleri için filmin Romanya’da geçen bölümü fotoğraflarla anlatılıyor… Zorunluluktan olsa da ayrı bir hava katmış ve filmin en beğenilen yerlerinden biri olmuş.

Fatih Akın yazıp yönettiği filmde kendine de bir rol ayırmış. Oyunculuktan ziyade yönetmenlikte başarılı diye düşünüyorum.

Pazartesi, Aralık 7

Mommo Kız Kardeşim (2009)





Henüz izlemediğim için filmin internet sayfasından aldığım aşağıdaki tanıtım paragrafını aktarmakla yetinmek istiyorum. Bu perşembe (10.12.2009) saat 19 :55’te TRT-1’de izlenebilir diyebilmek için gündeme getirdim.



Bir de Mustafa Uzunyılmaz’ın oyunculuğuna dikkat edelim derim. Hep başrollere takılı kalmamız sebebiyle belki hafızamızda yer etmeyen, ama her rolün hakkını vermeye çabalayan bu oyuncu, Her Şey Çok Güzel Olacak (Ömer Vargı), Filler ve Çimen (Derviş Zaim), ve Kader (Zeki Demirkubuz), gibi pek çok filmde var…peki hangi rollerde ? hatırlayanınız var mı?





Dokuz yaşında bir çocuk; hem ağabey, hem baba, hem anne, hem de bir bilge olabilir mi?

Ayşe için olur.

Ve hatta hiçbir şeyden korkmayan bir ağabeydir o.

Annesiz iki çocuğun içinizi ısıtacak, kimi zaman gözünüzü yaşartacak öyküsü.

Hem de gerçek.

Yalın bir dille köyü, köyün insanlarını, kardeşlerin ilişkini anlatan film, sürpriz bir finalle bitiyor. Senaryosu Atalay Taşdiken tarafından yazılan filmin yönetmenliğini de Atalay Taşdiken yaptı. Görüntü yönetmenliğini Ali Özel’in üstlendiği filmde Mete Dönmezer, Mustafa Uzunyılmaz ve Mehmet Usta rol aldılar.

Elif Bülbül ve Mehmet Bülbül çocuk oyuncular.



http://www.mommofilmi.com/index.html
Related Posts with Thumbnails