Michael Haneke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Michael Haneke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Mart 30

Amour / Aşk (2012)





… film ekranda izlenip tüketilen bir şey olmaktan çıkar ve aklımızda, kalbimizde hatta içimizde serüvenine devam eder. (M.Haneke)

Sinekiyatri’de yer alan Haneke’nin Cache’iyle ve Funny Games’le en önemli benzerliği sadece başrol karakterleri: Anne ve George Laurent isimleri değildir elbette.. Benzer bir aile, orta-üst sınıf entelektüel bir yaşam. Yine eve dışarıdan bir saldırı  sözkonusu. Amour’da diğerlerinden farklı olarak çiftin korunaklı dünyasını tehdit eden soyut bir çift düşman vardır: Zaman ve ölüm.



Oyunculuklar en üst düzeyde.. Anne Laurent rolündeki Emmanuelle Riva’yı çok başarılı buldum. George’u oynayan Jean-Louis Trintignant da kusursuz. Filmdeki gerçekçiliği zirveye taşıyan başta yönetmen, başroller ve kamera çekimleri..

“Konu aşk mı yoksa değil mi?” tartışması sinemaseverler arasında hiç bitmeyecek. Amour’u: Hayat, aşk, yaşlılık, hastalık ve ölüm duygusu üzerine bir başyapıt diye özetlemek şimdilik yeterli. İMDB’de her yaş ve cinsiyet grubundaki seyirciden 8 ve üzerinde yüksek bir değerlendirme notu aldığını görüyoruz.




Korku filmlerine taş çıkaran 4-5 sahne olduğunu unutmadan not düşeyim..  Bu türün tutkunu ve artık rutine binen yapımlardan sıkılmış izleyicinin ilgisini çekecektir.

Haneke filmlerini izlemek ortalama bir seyirci için pek kolay değil. Rahatsız edici, şaşırtıcı, izleyiciyi şok eden bir tarzı olduğu kesin. Bireyin ve toplumun kendisine sormaya çekindiği sorularla sizi bir anda yüzleştirir. Öylece kalakalırsın. Ben olsam ne yapardım? Şimdi bu da nereden çıktı? Ee sonra ne oldu? ve benzeri sorularla birlikte filmin sahneleri kafanızda dönüp durmaya başlar.

İlgimi çekti: “Kes kis pas? / Kes kise pase?” kelimesini özellikle George’un ağzından sıklıkla duyarız Amour’da.. Ne oluyor? Ne oldu? Hayatımızda bir şeyler ters gittiğinde çokça sorular sormaya başlar, ne olduğunu anlamaya çalışırız.. Bir çaresizlik ve tehdit algısı barındırır bu tip sorular.. Korunaklı kalemizde kendi yarattığımız dünyanın kontrolden-hayal ettiğimiz rotadan çıktığına dair işarettir..



Film, açılış sahnesinde bugünü gösterip flashback’le o sahneye nasıl geldiğimizi bize iki saat boyunca anlatıyor. Durgun, sabit kamera.. Röportaj ekranı hissi veren koltuklar – ikili diyalog.. Bunun yanı sıra baştan sona kalp hızı ritminde devam eden tempoya rağmen ilginin ekranda kalabilmesini sağlamak gerçekten çok önemsediğim bir yetenek. İzlerken; Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filminin akış hızı ve fotografik görselliği gözümün önüne geldi.. Nitekim Haneke; yıllardır süregelen Robert Bresson hayranlığı ile birlikte son dönemde Çehov’a meyil verdiğinden bahsediyor. NBC’nin Çehov takipçisi olduğunu hatırlatayım.

Amour’da müzik olarak La Pianiste’de olduğu gibi Schubert’i dinleriz..  Çektiği filmlerde hemen hemen hiç müzik kullanmamasını, diğer yönetmenleri kastederek: “…bir sahne iyi işlemediğinde müzikle destekleyerek yapay duygu ya da gerilim yaratmaya çalışırlar.” sözüyle açıklar.


Çok dar bir alanda çekilmiş ve sinema tarihine geçmiş belki de akla hemen gelen on tane film sayılabilir. Buried (Toprak Altında) fazla tanınmış bir film olmasa da “dar alan” çıtasını en üste koymuş: Tabut içinde geçen enteresan bir yapım.. Kategorinin en tanınmışı ise Reservoir Dogs (Rezervuar Köpekleri) olmalı.. Yine Sinekiyatri’de yer alan dar mekan filmi: 127 Saat seyircinin filmle bağlantısını koparmamayı başaran önemli bir eser..

Gelelim filmimize:

Apartman görevlisinin ihbarı üzerine gelen itfaiye ve polis evin kapısını kırarak açar. Odadan müthiş bir koku yayılmaktadır. Kilitli olan kapıyı açınca trajik ve merak uyandıran bir sahne ile karşılaşırlar. Flashback’le buraya nasıl geldiğimizi izlemeye başlarız.

Anne Laurent  ve George Laurent 80’li yaşlarda evli bir çift. Müzik öğretmenliğinden emekli olmuşlar. Konserde görürüz onları. Anne’in yetiştirdiği bir öğrenciyi dinlemeye gelmişler. Otobüsle eve dönerler. Kapı zorlanmıştır. Birileri eve girmek istemiştir. Ürperirler.

Anne bir gün kahvaltı masasında donup kalır. George ne olduğunu anlayamaz bir süre. Doktor kontrolünden sonra ortaya çıkar:  Kadının sağ yanına felç inmiştir. Ameliyat olur. Başarısız geçen operasyondan sonra Anne George’a “Söz ver!! Beni bir daha hastaneye götürmeyeceksin” der.

Film ilerledikçe özellikle George zihinsel bir değişim içindedir.. Anne ise daha çok fiziksel bir başkalaşım geçirir gözümüzün önünde.

İki kişiden oluşan ve apartman dairesinde kurulu dünyalarına hastabakıcılar, yardımcılar, kızları, öğrencileri ve hatta güvercinleri çeşitli sebeplerle ziyarete gelse de, aslında kimseyi istemezler.. Aralarında konuşulmamış ama birlikte sergiledikleri bir tavırdır.. Geçmişteki güzel günleri hatırlatacak ya da bugünü sorgulayan birine tahammül etmeleri mümkün değildir.

Tekerlekli sandalye ve kocasının yardımına bağlı bir hayat sürmek zorunda kalan Anne, bu durumla başa çıkmaya çalışırken birkaç defa pes eder. George’un kuvvetli desteği ile ayakta kalır bir süre daha. Ama sonrasında durum artık insanın baş edebileceği sınırları aşar. Anne ve George geri dönülmesi mümkün olmayan bir limandan ayrılmışlardır artık.. Yönetmen yine bizi, filmin sonunda, bir düzine soru ile baş başa bırakır.

Amour’dan ve Haneke’den Notlar:

-Adı Aşk olan bir filmin Paris’te geçmesi ve Fransızca çekilmesi pek sürpriz değil sanırım Paris’i görmesek de.
-Güvercin sahnesi izleyiciler arasında çok tartışılmış. Bana göre George’un yaşadığı değişimin bir anlatımı. Birincisinde güvercine geldiği yolu gösterip dışarı çıkarıyor.. İkincisinde kuşu yakalamaya çalışıyor. Çok fazla üzerinde durulması anlamlı değil.
-Haneke’nin en sevdiğim yönü, seyirciyi özgür bırakması.. İstediğin şeyi düşünebilirsin film hakkında. Bir sınırlaması yok. Sanatın doğası bu zaten.
-Senaryonun Haneke’yi büyüten ve 95 yaşında ölen halasının hayatıyla  yakın bir ilişkisi var.
-Yönetmenin ilk dönem filmlerinden 7.Kıta ile Amour’un önemli benzerlikler taşıdığı anlaşılıyor.
-Kızları Eva babasına: “Küçükken sevişmelerinizi dinlediğimi hatırladım. Benim için iç rahatlatıcı bişeydi: Hiç birbirinizden ayrılmayacağınızı düşünürdüm.” der.
-Eva hasta yatağında durumu ağırlaşan annesi ile sohbet etmektedir. Daha çok bir monolog gibi görünen bu sahne boyunca; banka faizleri, ev alıp kiraya verme gibi maddi konulardan bahseder. Sonra salona, babasının yanına döner: “Sadece anlamsız sesler çıkarıyor” diyerek hıçkırarak ağlar.. Yönetmenin ironi yaptığını düşünüyorum: Aslında anlamsızlığın dipsiz kuyularında boğulan Eva’nın ta kendisidir..
-Emmanuelle Riva'nın rolüne ısınmak için felçli hastaları incelemekten kaçındığı, oyuncuyu role Haneke'nin hazırladığını da yazmadan geçmeyelim.

Sinedebiyatro isimli sitedeki Haneke röportajını okumanızı tavsiye ederim.

Cumartesi, Eylül 1

Das Weisse Band / Beyaz Bant (2009)


Michael Haneke’nin Beyaz Bant’ı Türkiye’ye DVD olarak  gelir diye uzun süre beklememe rağmen ne yazık ki yayınlanmadı. Almanca orjinal seslendirme ve İngilizce altyazı kombinasyonunu daha önce denememiştim. Altyazıyı takip etmek çok kolay olmadı.. Filmde kaçırdığım detaylar vardır..

Siyah beyaz çekilme nedeni olarak yönetmen “hikayenin  inandırıcılığını arttırma” gayesini  ön plana çıkarıyor..
İkinci Dünya Savaşı özellikle ilgimi çeken bir konu. Film, kitap ve belgesel gördüm mü, elimden geldiğince peşine düşüp izlerim, okurum. Bütün Dünya’yı içine alan bu korkunç savaş nasıl çıktı, nasıl gelişti, sonuçları neler hep merak etmişimdir.. Okudukça ve izledikçe merak etmeye devam ediyorsunuz.

Beyaz Bant  ise Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen önce bir Alman Köyü’nde yaşanılanları toplumun bir örneklemesi-aynası olarak  ortaya koymakta. Haneke bazı soruların cevaplarını yine seyirciye bırakıyor...
Filmdeki çocuklar ileride, II. Dünya Savaşı’nda önemli kademelerde yer aldılar diye düşünebilirsiniz.

- İnsan doğduğunda masum mudur?
-Kötülüğün kaynağı nedir?
-Disiplin eğtimin odağında yer aldığında nelerle karşılaşabiliriz.

Haneke seyirciyle yine kendi tarzıyla  bir köprü kuruyor.. Olağanın dışına çıkan yöntemleriyle, takipçilerini  hem şaşırtıyor, hem de daha çok düşünmeye ve araştırmaya zorluyor.. Diğer filmlerinde olduğu gibi film bittikten sonra  geriye konuşacak ve tartışacak çok şey kalıyor..

Haneke’nin bu tarzı, ana-akım filmlere alışmış seyirciye itici gelebilir. Filmin sonunda hayalkırıklığı yaratabilir. Yıllar önce bir film izlemiştim Yılmaz Güney’in. Bi dere kenarında maden mi arıyorlar, altın mı eliyorlar.. Herneyse.. Küt diye bitti.. Hiçbişe anlamamıştım. Meğer böyle bir sinema ekolü varmış.. Gerçi Beyaz Bant o kadar da yarım kalmışlık hissi bırakmıyor.. ya da bunu çok daha profesyonelce yapıyor diyelim.

Filmi özetleyeyim: Yıl 1913.. Birinci Dünya Savaşı arifesinde bir Alman Köyü’nü anlatıyor öğretmen.  İleriki yıllarda gelişecek  olayları anlayabilmemize yardımcı olabileceğini söylüyor aktardıklarının. Köyün doktorunun iki ağaç arasına gerilmiş  ince bir tele atıyla evine dönerken takılıp düşmesi ile başlıyor gariplikler. Doktor ağır yaralanıyor. Tuzağı kimin kurduğu bulunamıyor.. Ancak failin çok yakınlarda bi yerde olduğu seziliyor.
Benzer olaylar birbirini izliyor.  Suçlusu bulunmayan eylemler köydeki herkesin huzurunu kaçırıyor.
En çarpıcı sahne köprü kokuluğunda yürüyen çocuk.. Hikeyeyi anlatan öğretmen kendisini farkedince ne yapıyorsun_? Hemen oradan in.. Diyor. Çocuk  cevap verir: “Tanrı beni sevmiyorsa, cezalandırması için ona fırsat veriyorum” ...

Çocukların özellikle aile içinde yetiştiriliş yöntemlerine odaklanan film, bize savaşların nedenlerini anlamamızda birtakım ipuçları uzatıyor..

Filmin başında ağır yaralanan doktorun, filmin sonralarında içindeki şeytanı kusması ve bizim onu bütün çıplaklığı ile tanımamız da kim yaptı sorusunun peşine düşenleri aydınlatabilecek ayrı bir detaydı.. 

Beyaz Bant ilginizi çektiyse, Milgram Deneyi'yle ilgili yazımı okumanızı öneririm:


İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN
 II. Dünya Savaşı’nda katliamlar yaşandı. Savaş sonunda suçlular mahkemelerde yargılandı. Yargılananlar sadece üstlerinden gelen emirlere itaat ettiklerini söylediler. Savunma bu temel üzerine kurulmuştu. Bu durumda geriye tek suçlu kalıyordu. Kimseden emir almayan Hitler. Ancak, savunma işe yaramadı, savaş sonrası kin duygularının tazeliği ile birçok sanık suçlu bulundu ve asıldı. Savaştan bir süre sonra insanlarda yaygın bir düşünce vardı. Alman tabiatındaki birşeyler onları zalim yapıyor. İnsanların davranışlarını genleri şekillendiriyor. Zalimlik genlerden geliyor.
 Stanley Milgram 1963’te bu yargıyı sorguladı. Belirli şartlar altında bir ulus başka bir ulusa zalimce davranabilir diye düşünüyordu. Otoriteden gelen bir emir ile insanlar gaddarca suçlar işleyebilir, zulüm yapabilir kanısındaydı. Hipotezini laboratuvar ortamında test etti. Gazetede yayınlanan, “bir saatinizi bize ayırın 4$ kazanın” başlıklı reklamla denekleri buldu. Aranan koşullar basitti. Herhangi bir deneyim, meslek, eğitim aranmıyor, 20-50 yaş arası olmak yetiyordu. Lise ve üniversite öğrencileri kabul edilmiyordu sadece. Katılımcılarla Yale Üniversitesi’nde,  hafıza ve öğrenme üzerine bir çalışma yapılacağı yazılıydı duyuruda. Duyurunun altındaki formu doldurup, çağrıldığınızda, üniversitenin laboratuvarına gidiyorsunuz. Sizi beyaz gömlekli, soğuk görünüşlü genç bir adam karşılıyor ve kendini araştırıcı olarak takdim ediyor. Yanında duran güleryüzlü orta yaşlı şişman bir adamın da kendiniz gibi araştırmaya denek olarak katılmak üzere sizden az önce gelmiş olduğunu öğreniyorsunuz. Araştırıcı, cezanın öğrenmeye etkisi konusunda bir deneye katılacağınızı; birinizin öğretmen, birinizin öğrenci olacağını ve öğrenci yanlış yaptığı zaman ceza olarak öğretmenin ona elektrik şoku vereceğini bildiriyor. Kura çekiliyor ve siz kura sonucu öğretmen olacağınızı öğrendiğiniz zaman biraz rahatlıyorsunuz çünkü odadaki büyük bir şok jenaratörü oldukça korku verici bir görünüşe sahip.  Üstünde 15 volttan 450 volta kadar 15’er volt aralıklı şok düğmeleri var. 300 voltluk düğmenin üzerinde     << Çok Kuvvvetli Şok>>; 450 voltluk düğmenin üzerinde ise: <> yazmaktadır. Öğrenilmesi gereken işlem; öğrenme psikolojisi deneylerinde genellikle kullanılan kelime çiftleri dizisidir. Öğrenci, kelime çiftlerini ezberleme durumundadır. Kelimeleri doğru olarak hatırlayamazsa, öğretmen olarak sizin jenaratörle ona elektrik şoku cezası vermeniz gerekmektedir. Her yanlışta bir sonraki düğmeye basılacak, yani öğrenciye her yanlışta bir öncekinden 15 volt daha kuvvetli bir şok verilecektir. Güleryüzlü orta yaşlı “öğrenci”, kalbinden biraz rahatsız olduğunu söyleyerek araştırıcıya şokun tehlikeli olup olmadığını sorar. Araştırıcı, kuvvetli şokun can acıtabileceğini fakat tehlikeli olmadığını söyler. Bundan sonra öğrenci yandaki bitişik odaya götürülerek bir iskemleye oturtulur ve elleri elektrodlara bağlanır. Şok hakkında bir fikir sahibi olmanız için size de hafif bir şok verilir. Bu şok canınızı acıtmaz fakat sizi biraz sarsar. Araştırıcı kaç voltluk olduğunu tahmin etmenizi ister; siz 75 volt olarak tahmin edersiniz; sadece 45 voltluk olduğunu söyler. Bu durum size şokların şiddeti hakkında fikir verir. Öğrenme işleri önce iyi gider. Fakat sonra “öğrenci” yanlışlar yapmaya, siz de ona şok vermeye başlarsınız. 75, 90 ve 105 voltluk şoklarda içerdeki odadan, artan inleme sesleri duyulmaya başlar. 120 voltluk şoktan sonra “öğrenci” , araştırıcıya bağırarak şokların acı vermeye başladığını bildirir. Araştırıcıya dönüp “bağırıyor” dediğiniz zaman, araştırıcının buradaki ve daha ileri aşamalardaki cevabı şunlardan biridir: -          Lütfen devam edin
-          Araştırma için devam etmeniz gerekiyor
-          Araştırma için devam etmeniz kesinlikle çok önemli
-          Başka bir seçeneğiniz yok, devam etmek zorundasınız
 135 voltta “öğrenci” acı ile daha çok inler ve 150 voltta, “Araştırıcı, beni buradan çıkarın! Benim kalbim var, çıkarın! Deneye devam etmeyeceğim!” diye bağırır. Siz araştırıcıya dönüp “çıkmak istiyor, ne yapayım?” diye sorunca, araştırıcının cevabı kat’idir. “Araştırma devam etmelidir. Öğretmen, lütfen devam edin.” 150 volttan sonra olanlar ise şöyledir;-          180 voltta öğrenci “acıya dayanamıyorum” diye bağırır.
-          270 voltta şoka tepkisi, ızdırap çeken bir insanın çığlığıdır.
-          300 voltta, çaresizlik içinde, artık teste cevap veremeyeceğini söyler.
-          315 voltta da müthiş bir çığlıktan sonra deneye katılmadığını kızgın bir sesle bildirir.
-          Bundan sonra hiçbir soruya cevap vermez, sadece her şok verilişinde işkencedeki bir adamın çığlıkları duyulur.
 Siz bu durumda devam eder miydiniz? Sizce, bu durumda kalan deneklerin acaba yüzde kaçı devam ederdi? Yani ne kadarı 450 volta kadar “öğrenciye” şok vermeye devam ederdi? Bu soru bir grup psikoloji öğrencisine sorulmuştur. Onların tahmini, insanların ancak %1’inin bu durumda en yüksek voltajlı şokları verebileceği şeklinde olmuştur. Bir grup psikiyatrdan da aynı tahmini yapmaları istenmiş, onlar da deneklerin çoğunun 150 volttan öteye geçemeyeceklerini tahmin etmişlerdir (150 volt, “öğrencinin” ilk olarak serbest bırakılmayı istediği noktadır). Ayrıca; psikiyatrlar, 300 volta gelindiğinde deneklerin ancak %3.73’ünün emre itaat edeceğini ve ancak %1 deneğin 450 voltluk şoku da vereceğini tahmin etmişlerdir. Bu tahminleri bulgularla karşılaştırmadan önce, bu ürkütücü deneyin arkasındaki gerçeği açıklamakta yarar olabilir. Aslında “öğrenci”, araştırıcının asistanıdır. Kura çekilen kağıtların her ikisinde de “öğretmen” yazmaktadır, yani sizin “öğretmen” rolünü almanız kesindir. Şok jenaratörü sahici değildir. “Öğrenci”nin bağırma ve inlemeleri aslında bir teypten gelmektedir ve “öğretmen” rolüne sokulan bütün denekler bu teypten gelen aynı sesi duymaktadır. Ancak, araştırma ortamı son derece inandırıcı olmuş, denekler tarafından tamamen gerçek olarak yorumlanmıştır. Bu, deneklerin, “öğrenci”nin inleme ve çığlıklarından çok rahatsız olmalarından anlaşılmaktadır. Ayrıca, araştırmadan sonra her deneğe birşeyden şüphelenip şüphelenmediği sorulmuş ve hiçbiri durumdan şüphelendiğini söylememiştir.       Yukarıda ayrıntılarıyla açıklanan bu ilk araştırma ABD’de Yale Üniversitesi’nde yapılmış, çeşitli yaş ve meslekteki 40 kişiden hiçbiri 300 volttan önce durmamıştır! -          5 denek 300 volttan sonra
-          4 denek 315 volttan sonra
-          5 denek de seride daha sonra durarak araştırmaya devam etmeyi reddetmişlerdir.
-          Geriye kalan 26 denek, yani bütün deneklerin %65’i sonuna kadar devam ederek 450 voltluk şoku da “öğrenci”ye vermiştir!
 Bu sonuçlar hem kamuoyunu, hem de psikologları şaşırtmış, basında bu sonuçlara geniş yer verilmiş, araştırma filme alınmış, hatta bir duruşmada delil olarak kullanılmıştır. 40 denekten 26’sının suçsuz bir insana emre itaat sonucu zarar ve ızdırap vermeleri olayı, bu 26 kişinin kişisel özellikleriyle, örneğin sadist olmalarıyla ya da saldırganlık güdüsüyle açıklanabilir. Ancak, bu tür açıklamalar yeterli olmayacaktır çünkü aynı araştırma bazı değişikliklerle birçok kereler tekrarlanmış ve 1000’e yakın birey denek olarak kullanılmıştır. Genel sonuç ilk araştırmanınkinden farklı olmamış, sonuna kadar araştırmaya devam ederek 450 voltluk şoku veren deneklerin oranı %50’nin üstünde olmuştur. Çeşitli sosyo-ekonomik düzeylerde bulunan farklı eğitim ve mesleklere sahip, çeşitli yaşlardaki kadın ve erkek yetişkinlerden tesadüfi şekilde seçilen bu 1000 kişinin hepsinin de sadist olması olanaksızdır. Ayrıca, deneklerin, şokları “öğrenci”ye vermekten memnun olmadıkları da açıkca görülmüştür. Tersine, deneklerin büyük çoğunluğu terlemek, kekelemek, titremek, dudaklarını ısırmak, inlemek ve tırnaklarını ellerine batırmak gibi sinirlilik ve rahatsızlık belirtileri göstermişlerdir. Bunlardan ötürü, bu araştırma bulgularını deneklerin kişilik özellikleri ile açıklamak yerine, bir sosyal etki olayı olarak yorumlamak daha geçerli olacaktır. Otoritenin etkisinin bu tür aşırı itaati nasıl oluşturduğuna tarihi bir örnek, Nazi Almanyası’dır.
  Kaynaklar      : İnsan ve İnsanlar, Çiğdem Kağıtçıbaşı, Beta Basım, İstanbul 1983
: http://www.garysturt.free-online.co.uk/milgram.htm

Pazartesi, Ocak 24

Funny Games / Ölümcül Oyunlar (2007)


Funny Games Haneke’nin 1997’de gösterime giren aynı isimli eserinden 10 yıl sonra yeniden çektiği film. Yönetmen, orijinalin amaçladığı izleyiciye yeterince ulaşmadığı düşüncesiyle Amerikan versiyonunu çektiğini söylüyor. Oyuncular ve mekan farklı olsa da, anladığım kadarıyla, filmler kamera açısı, sahneler vs. birebir aynı.

Öncelikle Funny Games US’i heyecanla izlediğimi söylemek istiyorum. Korku Burnu ile Otomatik Portakal filmlerini anımsattı. Çoğu filmden farklı olarak filmin beni içine çeken üslubu var. Ver yumurtayı gitsin, vazgeçme çitten atla, şimdi ekmek yemenin sırası mı? gibi kendi kendime söylendim. Bazı yerlerde acayip bir nefret duygusu, kimi zaman gerilim.. ki bütün bunları filmi bilgisayardan uygun olmayan şartlarda izlediğim halde hissettim. Filmin sonunda beliren surata yumruk atma ihtiyacı duydum. Neden bu anlamsız şiddet? Sorusunu son dakikaya kadar kovaladım.


Orta halli-zengin bir aile arabalarıyla göl kenarındaki yazlıklarına gidiyorlar. Üç kişiler: Anne, baba ve 10 yaşlarındaki oğlanları. Arabanın arkasında küçük bir yelkenli tekne çekiyorlar.

CD sürücüde klasik müzik çalıyor. Gayet sakinken her şey ve herkes, aniden sert bir metal müzik devreye giriyor.. Tedirgin edici.. Daha çok da rahatsızlık verici.. Aniden beklemediğiniz bir anda beklemediğiniz bir durum.. Yönetmen seyircisini şaşırtmayı ve rahatsız etmeyi seviyor.. Zaten Cache filmiyle ilgili röportajında bundan bahsetmişti.. Amacım rahatsız etmek. Düşündürmek vs.

Yazlığa vardıklarında eski komşuları ile selamlaştılar. Beyaz pantolon-tişört, golf eldivenleri ile iki gençle tanışıyorlar.


Her şey gençlerden Peter’in (Brady Corbet) 4 yumurta istemeye gelmesi ile başlıyor.. Ann (Naomi Watts), yumurtaları veriyor. Peter kapıdan çıkarken yumurtaları düşürür. Sonra ikinci kez 4 yumurta ister. Ann gönülsüzce yeniden verir. Genç adam kapıdan çıkarken köpekle karşılaşır. Yumurtalar yeniden kırılır. Bu noktadan sonra diğer genç Paul (Michael Pitt) ve Ann’in kocası George (Tim Roth) devreye girer. Üçüncü kez yumurtalar istenir.

Peter ve Paul’ün aileyi rehin alması ve ertesi sabaha kadar üçünün de öleceğine dair bahse girmeleri ile gerilimin dozajı yükselir. Film boyunca devam eder.


Alışılagelmiş gerilim filmi klasiklerinden hiçbiri gerçekleşmez. Filmin başında görünen bıçak bir işe yaramaz.. Seyircinin beklediği son ekrana gelmez. Telefon çalışmaz. Çocuk yüksek giriş kapısından, çitten atlayamaz. Peter’in hiç beklemediğimiz bir anda öldürüldüğünü sanıp rahatlarız ama, Paul buna izin vermez.. Filmi geri sarar..

Filmi geri sarma anı alışık olmadığım bir sahne. Aslında seyircinin şiddete meyilinin, talebin, arzı yarattığının belki de bir eleştirisi.. Nefret o kadar büyüktür ki, seyirci öldürülme anını yeniden izlemek ister. Filmi geri alır.


Kısa notlarım aşağıda yer alıyor:

-Beyaz elbise içindeki gençleri psikopat yapan şey nedir? Sorunun cevabını öğrenemesem de, özellikle Amerika’da ve Avrupa’da, silahla okul basıp onlarca kişiyi öldüren canilerin toplumda bulunduğunu biliyoruz.

- Orta-üst sınıf toplumun tehlikeli diye nitelediği kesminden kendini izole ederken, güvenlik tedbirleri alırken, gerçekte kendine kaçamayacağı bir tuzak hazırlıyor olabilir.

- Ann’in kocasını oynayan Tim Roth, filmi asla izlemeyeceğini söylemiş. Filmdeki çocuğun kendi oğluna benzemesi onu çok rahatsız etmiş.

- Peter’in yumurta almak için mutfağa kadar girmesi, hal ve hareketleri, beyaz eldivenleri ta en baştan sizi rahatsız ediyor.

- Haneke’nin seyirciyi ters köşeye yatırdığının en somut göstergesi ise, beyazın yerleşik anlamını bozması: Bütün renkler hızla kirleniyordu. Birinciliği beyaza verdiler.. Demesi.

Pazar, Şubat 7

Cache / Hidden / Sakli (2005)


Yönetmen Michael Haneke filmlerinde gelişmiş ülkelere: “Ayakta kalmak ve kendinizi korumak için kurduğunuz sistem bir gün sizi de yutacak…” mesajını vermiş…
İzleyip göreceğiz…
Filmin fragmanına buradan ulaşabilirsiniz.

Cache, ahlak değerleriyle ilgili bir film. Kişinin suçluluk duygusu ile nasıl yaşadığını anlatıyor. Kabul etsem ne yaparım? Kabul etmesem ne yaparım? Aslında filmin temel fikri bu diyor Haneke.

Konuyu kısaca anlatmaya çalışayım: Georges (Daniel Auteuil) ve Anne Laurent’in (Juliette Binoche) Pierrot isminde bir oğulları ve entelektüel, kitaplarla dolu, işlerinde de başarılı bir yaşantıları vardır. Günün birinde kapılarının önüne isimsiz paket bırakılır. Bir çocuğun elinden çıkmışa benzeyen, ağzından kan gelen bir yüz resmine sarılmış video kaset aileyi huzursuz eder. Kasette sabit bir kameradan evlerinin önünün gün boyu kayda alındığı görülüyor…


Kasetler çeşitlendikçe Georges’un çocukluktan kalma bir sır sakladığını anlıyoruz… Geçmişte, köyde anne ve babasının yanında Cezayirli bir çift çalışmaktadır… Oğullarının ismi Majid… 1961’deki kanlı gösteride, karı-koca öldürülünce Majid’i evlat edinmek isterler… Georges buna uydurduğu yalanlarla engel olur. Çocuğu yetiştirme yurduna verirler...

Başına gelenler için şüphelendiği tek kişi Majid’dir…

Filmi şöyle okuyabiliriz: Georges Fransa’yı temsil ediyor… Zengin, başarılı, kültürlü ve güvenilir bir yaşamı var… Fakat geçmişinde karanlık noktalar bulunuyor… İncisini korumak için kapanan istiridye gibi… Hatasını kabul etmiyor… Koruma mekanizmalarını harekete geçiriyor… Gerçeği, -rüyasından anlıyoruz- kendine göre değiştiriyor, çoğunlukla da saklıyor (cache’liyor). Kendince geçerli mazeretler üretiyor… 6 yaşındaydım, neden suçluluk duyayım… Yaptığım bir bencillik yüzünden, bir kişinin hayatını etkiledim… Küçük krallığıma yeni bir paydaş istemiyordum… Çocukluk işte…
Majid ise Cezayir… Mağdur ve acı çeken...



Georges ile ilk buluştuğu sahnede, Majid’in endişeli, tehlike içinde, korkmuş ve saldırgan olmasını bekliyoruz… Halbuki tam tersi… Yönetmen bizi şaşırtmaya devam ediyor…

Demek istediği şu: Mağdurlar geçmişte ve gelecekte, aynı kaderi yaşıyor…

Zalimler ise pek bir küstah…

Çocuklarının ismi Pierrot demiştik… Filmde bir de Pierre isminde adam var… İsimlerin birbirine benzemesi nedensiz değil… Pierrot: Pierre’cik demek…

17.Ekim.1961’de Paris’te yaşayan Cezayirliler Fransa’nın ülkeleriyle ilgili politikası ve işgali protesto için gösteri yaparlar. Polisin katliama dönüşen müdahalesi, 200 ile 400 kişi arasında olduğu tahmin edilen göstericinin ölümüyle sonuçlanır… Seine nehrinde ceset ve ağır yaralılar yüzmektedir… Olay hem dünyadan hem de Fransızlar’dan saklanır. Bilgi:

Birkaç ay önce izlediğim L'ennemi intime filminde ülkelerinin bağımsızlığı için savaşan, napalm bombaları ile buharlaştırılarak yok edilen 1,5 milyon Cezayirli anlatılıyordu…

Caché'nin en etkileyici sahnelerinde hep Majid var: Georges’un rüyasına giren çocukluk hali… Masada uzun uzun ağladığı sahnede insanın kendini tutması zor. Majid’i ikinci kez gördüğümüz, filmin afişinin nerden geldiğini keşfettiğimiz izlemesi sancılı kısım…

Amerikan film kültürüyle eğitilmiş seyirci, alışık olduğu gibi, filmin sonuçlanmasını bekliyor… İstediği olmayınca bu rahatsızlık veriyor… İzlediğim film, sinemadan çıkınca tüketilmiş olmalı… Unutup yeni tüketimlere hazırlanmak lazım…

Filmin son sahnesinde, geniş açıdan okulun önü geliyor ekrana… Kalabalık bir öğrenci grubu var… Gürültülü, diyaloglar anlaşılamıyor… Yönetmen finaldeki iki karakterin buluşmasını kendi arkadaşlarından görenler ve görmeyenler olduğunu söylüyor… Keyifleniyor amacına ulaştığı için… İlk izleyişinizde görmek isterseniz, ekranın sol tarafında öndeki iki kişiye bakın…

Hanake, finaldeki detayı görenlerle görmeyenler arasında bir tartışma çıkmasını istemiş… Film bittikten sonra, uzun uzun tartışılacak soru işaretleri ve olasılıklar bırakıyor…

Gerçeğin ne olduğunu asla öğrenemiyoruz… Binlerce gerçek var… Hangi açıdan baktığımıza bağlı…

Yönetmen, Caché’yi çekerek, Rıfat Ilgaz’ın Aydın mısın? şiirinde olduğu gibi, aydınları sert bir dille ikaz ediyor…

Related Posts with Thumbnails