Jim Carrey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jim Carrey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Ağustos 23

The Majestic (2001)



Jim Carrey'in başrolünde oynadığı The Majestic, 50' li yıllarda geçen sessiz, sakin bir film. Sadece komedi filmleriyle kendisine hayran olanları son birkaç filmiyle tatmin etmeyen Carrey, bildiği yolda ilerleyerek yine komedi unsuru barındırmayan, "ciddi" diyebileceğimiz bir filmle daha karşımızda. Yeteneği abartılı mimiklerde, izleyiciyi kırıp geçiren repliklerde ve durum komedyasında arayanlara inat, Carrey'in güzel ve farklı senaryolu filmlerde oyunculuğunu sergilemesine hayranları ne diyor bilmiyorum ama ben çok güzel buluyorum.

Komik adam olmak zor zanaat. Her daim senden beklenildiği gibi eğlendirici olmak büyük ve belki de gereksiz bir sorumluluk. Neden filmi anlatmak ya da hissettirdiklerinden başlamak yerine böyle bir giriş yaptım tam bilemiyorum. Sanırım, sağda solda (genellikle internette yorumlarda ve arkadaş sohbetlerinde) sanatçının ona biçilen kalıplar dışında film yapmasının yadırgandığına ve alaşağı edildiğine şahit olmamın belki bir payı vardır. Biz aynı şeyi Cem Yılmaz'a da yapmadık mı? Belki çok gişe yapmayan ve "iki kelam etse de kikirdeyerek gülsek" beklentisiyle izlenilen "Herşey Çok Güzel Olacak", "Hokkabaz" gibi bence Türk sinemasında daima hatırlanacak filmlerine de burun kıvırmıştık. Carrey / Yılmaz hep komik olmalı. Kendini tekrarlamak adına bizim egolu isteklerimize boyun eğmeliler... Ne sanatsal (!) bir prangadır bu...

Oysa Jim Carrey yine bu satırlarda daha önce yer verdiğimiz "eternal sunshine of the spotless mind", "23 numara" gibi filmlerinde kendini komedi dışındaki rollerde de fazlasıyla kanıtlamış ve bu filmleri tek başına sürüklemişti.

Amacım, yukarıda eleştirdiğim gibi düşünenlere okkalı birkaç kelam edip kendimce marjinal bir tavır sergilemek falan değil tabii ki. Kendini tekrarlamadan daima farklı ve yeni bir şeyler üretmenin hazzını da bırakalım sanatçı yaşasın demek istiyorum. Hayat Yeşilçam filmlerindeki gibi değil ki... Neredeyse her filmde aynı tarz bekçi, bahçıvan, aşçı, kahya, dadıyı oynayan kadrolu mesleki oyunculuklar seyrederek büyüdük biz. (Bu arada bu rolleri yıllarca aynı ustalıkla oynayıp adeta ailemizden biri olan sevgi kelebeği rahmetli sinema emekçilerini saygıyla ve sevgiyle anıyoruz orası ayrı tabii ki...)

Gelelim filmimize...

Üçüncü sınıf filmlerde senaryo yazarlığı yapan Peter Appleton, tam birinci sınıf bir filme senaryo yazdığı sırada Amerikan Kongresi tarafından komünizm propagandası yapıyor gerekçesiyle suçlanır. Her şeyin iyiye gittiği bir sırada kariyerini kaybetme noktasına gelen Peter o gece çok içer. Arabasıyla nehir üstündeki bir köprüde sarhoş bir şekilde seyrederken bir fareyi ezmemek için fren yapar ve nehire uçar.



Bu kazadan baygın olarak bir deniz kıyısında yatarken bulunarak kurtulan Peter hafızasını kaybetmiştir. Denizin küçük bir Amerikan sahil kasabası Luwson'a savurduğu Peter, bir rastlantı sonucu, bu kasabada savaşta ölen Luke isimli gence çok benzemektedir. Tüm kasabalı, onun 9,5 yıl önce savaşta türlü kahramanlıklar yaptıktan sonra ölen ama cesedi asla bulunamayan Luke olduğundan emindir. Hafızasını resetleyen Peter içinse bu yeni hayatı kabullenmekten başka çare yok gibidir.



Buraya bir parantez açmak lazım sevgili okuyucular. Yukarıda kendini tekrarlamaktan falan bahsetmişken; Jim Carrey'in oynadığı son birkaç filmde hep hafızasını kaybeden, bir şekilde zihin üzerine inşa edilmiş filmlerde rol aldığını görüyoruz. Her ne kadar konuları birbirinden çok farklı olsa da böyle de bir rastlantı söz edilmeye değer sanırım...
62 evladını savaşlarda kaybeden bu küçük kasaba ahalisi, bu mucizevi dönüşü kutlamakta ve her biri kendi kaybettiğinin yerine koyarak Luke'u bağırlarına basmaktadırlar. Geçmişe ait hiçbir şeyi hatırlayamayan Peter yeni ismi Luke ile ona kavuşmanın şaşkınlığı ve gururunu yaşayan babasının en büyük hayali olan bir zamanlar beraberce işlettikleri sinema salonu "The Majestic" i açmak için kolları sıvar. Bu arada Luke'tan ona tatlı bir miras da kalmıştır: eski sevgilisi Adel...



Hafızasını kendi senaryosunu yazdığı filmin The Majestic de gösterime girdiği anlarda tekrar geri kazanan Peter, kalp krizi geçiren babasını kaybetmenin üzüntüsüyle karmaşık duygular yaşar. Bu insanları daha fazla hayal kırıklığı yaşamasını ve üzülmesini istemez ve gerçek Luke olmadığını hem kendi fark eder hem de tüm kasabaya açıklar.


Zaten federaller kıyıya vuran kaza yaptığı arabasını bularak izini sürmüşler ve yerini saptamışlardır.


Avukat Adel aşk ve hayal kırıklığı ikileminde zor günler yaşamaya başlamıştır… Yine de Peter'dan kendisine yöneltilen (komünizm yanlısı olma) suçlamalarına karşı, uzlaşmacı bir tutum sergilemeyi reddetmesini ister ve O’na gerçek adaletin tüm vatandaşlar için gerekli olduğunu hatırlatır. Bundan sonrası; bir yandan duygusal çalkantılar yaşayan çiftin adalet savaşına dönüşür. Peter'ın bu yolu seçmesinde, zamanında Luke'un cepheden Adel'e yazdığı son mektubun ve yine Luke'un Adel'e hediye ettiği Amerikan anayasası kitapçığının rolü büyük olacaktır.

Peter aklanacak mıdır?


Yaşamını nerede ve kim olarak sürdürecektir?

Hayal kırıklığının büyüklüğü ve dinmeyen acılar aşka yenik düşecek midir?


Bunların yanıtı da filmin içinde saklı kalsın. Bu kadar tüyo sanırım fazlasıyla yeterliydi ;)

Filmin yönetmenliğini Frank Darabont yapmış. Darabont tüm sinemaseverlerce çok sevildiğine inandığım muhteşem başyapıt "The Shawshank Redemption", "The Green Mile" ve Stephen King'in romanından uyarlanan "The Mist" filmlerinin yönetmeni aynı zamanda.

Her şeyin bir fotoğraf güzelliğinde ve duruluğunda olduğu Majestic de bu çekim tekniğinin 50'li yıllara aitliği vurguladığını söylemek sanırım yanlış olmaz. Kostümlerin ve harika müziklerin de ayrı bir beğeni oluşturduğu bu film aynı zamanda kendi sonunu da yazan bir film. İzlemekten keyif alacağınızı umuyorum.

İyi seyirler...


IMDB linki için tıklayınız..
Filmin fragmanını izlemek için tıklayınız..

Çarşamba, Mart 24

The Number 23 / 23 Numara (2007)


"Emin ol, günahların seni bulacaktır!"

Özel bir şirkette köpek yakalayıcısı olarak çalışan Walter Sparrow (Jim Carrey), bir restoranın bahçesine kaçan ve boynundaki madalyonda NED yazan bir köpek tarafından ısırılır. Doğum gününü kutladığı gün ise karısı sahaftan alınma bir kitap hediye eder. 23 numara adlı bu kitabın önsözünde şunlar yazmaktadır:

“Bu kitapta anlatılanlar ve kişiler birer hayal ürünüdür. Eğer öyle olmadığını düşünenler ve kendi yaşamlarıyla benzeştirenler varsa ölü ya da diri bu kitabı okumamalıdırlar”.



Kitapta anlatılan birçok şeyin kendi hayatıyla birebir örtüştüğünü gören Walter kendisini kitapta bahsedilen Detektif Fingerling ile özdeşleştirir. Kitaptaki bölümler ilerledikçe Walter 23 sayısının lanetini keşfeder ve hayatındaki her şeyin, tarihlerin ve özel günlerin hep 23 sayısına ulaştığını fark eder. Biraz araştırdığında 23 sayısının gizemiyle bilgiler öğrenir. Gerçekten de çevremizdeki birçok gerçek ve tarihin 23 sayısıyla yakından ilgisi vardır.

Hiroşima’ya bomba 8:15 de atılmıştır. 8 ve 15 in toplamı 23 eder.
İnsanoğlu, erkek ve dişiden gelen 23 çift kromozoma sahiptir
Dünya ekseni 23 derece eğikliğe sahiptir
Kanımız vücudumuzun içinde bir turunu 23 saniyede tamamlar
Maya takvimine göre dünyada yaşam 2012 yılında son bulacaktır. 20 + 1 + 2 = 23 eder.



"Zaman, kendisine ekli anlamlı sayılardan oluşan bir sayma sistemidir"

Walter ve eşinin yakın arkadaşı, bunun bir paranoya olduğunu, bir şeyi takıntı haline getirdiğimizde algımızın hep onu bulacak şekilde, yaşamın içinden o ayrıntıları süzeceğini söylese de Walter’ ın yaşamı ve 23 sayısı arasında tesadüfle açıklanamayacak derecede kuvvetli ilişkiler vardır.


Kitabın üstünde yazar ismi olarak Topsy Kretts (Top Secrets) görülmektedir ama literatürde ne böyle bir yazara ne de bu isimde bir kitaba rastlanmamaktadır.

Walter’ ı ısıran NED isimli köpek (N=14, E=5, D=4 --> 23) sürekli karşısına çıkar ve her seferinde bir mezarlığa götürür. Köpek 23 ncü yaş gününde öldürülen bir kadının mezarı önünde durmaktadır.

Walter içinde bulunduğu gizin ve 23 sayısının sırrını çözmek için karısı ve oğluyla birlikte çabalar ama gerçek aslında kendi içinde saklıdır. Daha fazla bir şey söylemeyelim, bundan sonrası “spoil” a girer ;)



------------------------- o -------------------------

23 sayısı benim için de özel bir sayıdır (çocukluğumdan beri oynadığım ve rakamlarını ezberlediğim tombala kartımın sayılarından biridir ;)). Asal ve asil bir sayıdır 23: kendisinden başkasına bölünmez. 23, tüm dünyada sağlam bir hayran kitlesine sahip “lost” dizisinde de ele alınan lanetli sayı dizisinin de bir elemanı aynı zamanda. Basketbolun dünyanın her yerinde sevilmesini sağlayan efsane oyuncu Michael Jordan’ın; futboluyla ve özel yaşamıyla herkesin ilgisini çeken David Beckham’ın (Galaxy takımındaki) forma numaraları hep 23’ tür.



23 Numara’nın son zamanlarda yazılmış en güzel, ilginç ve özgün senaryolu filmlerden biri olduğunu söyleyebilirim. Yeteneğinin sadece komedi filmlerine özgü olmadığını bize defalarca kanıtlayan Jim Carrey, “Sil Baştan” filmindeki performansını yakalamış hatta geçmiş ve filmi tek başına sürüklemiş.

Filmin yönetmeni Joel Schumacher, bizi ana konudan koparmayan ve ayrıntılarla çok boğuşturmayan dozunda bir film çekmiş.


Filmin IMDB linki

Filmin Resmi Sitesi

Filmin Fragmanı


Çarşamba, Aralık 9

Eternal Sunshine of the Spotless Mind / Sil Baştan (2004)

Eternal Sunshine of the Spotless Mind / Sil Baştan (2004)


Öykü rutin olarak güne başlayıp işine gitmek için istasyona gelen bir adamın son anda bilinmez bir dürtüyle Montauk’a giden bir trene binmesiyle başlıyor. Trende bir kızla tanışıyor ve birlikte güzel anlar yaşıyorlar. Film yaklaşık 15 dakika süren bu girişten sonra başlıyor.

Joel (Jim Carrey), Clementine (Kate Winslet) ile aralarında hızlı ve tatlı bir şekilde gelişen yakınlaşma üzerine sevgililer günü hediyesi vermek isteyip Clementine’in çalıştığı kitap mağazasına gider ancak sevgilisi Joel’i hayatında ilk kez görüyor gibidir. Joel bir posta kartı alır ve Clementine’in Joel ile yaşadıklarını hafızasından sildirttiğini öğrenir. Joel de aynı yerde aynı şeyi yaptırmaya, hafızasının Clementine ile ilgili bölümlerini sildirmeye karar verir.



…Ve pişmanlık.
Ya anılarımız bizi üzseler de onları unutmak istediğimizde yaşamamızın bir anlamı kalmıyorsa ?

Joel anılarını sildirirken Clementine’in kendisi için ne kadar önemli ve vazgeçilmez olduğunu düşünür ve zihninin kendisini ele verişinden ve geri dönülemeyecek silinişten kaçmaya başlar.

“Kaçabilirsin, ama saklanamazsın”

En iyi senaryo dalında Oscar alan bu hikayeyi gerçekten ilginç buldum. Hafızasından her ayrıntıyı silişinde boşluğa düşüş sahneleri, hatırlananların hafızanın karanlıklarında kaldığı sahnelerde arka planın yavaş yavaş kararması, anıların yaşandığı anların silme işleminin devam ettiği zamanda yaşananlarla karışıp değişmesi çok güzel ve farklı sahnelerdi. Anlatıma inanılmaz bir derinlik kattığını düşünüyorum.

İnsanın yıllar önce yaşadığı hatıralarla bugünün farkındalığıyla konuşması inanılmaz derecede çıldırtıcı geliyor bana.

…Keşke.

Filmin sonu bizi –belki de alışıldık- bir sürprize götürüyor. Yönetmen Michel Gondry’i tebrik etmek lazım.

Filmden aklıma takılan diyaloglar şunlar:

“Unutanlar şanslıdır çünkü hatalarının derdini çekmezler”
“Beni utancına sakla”
“Sen olmadan hiçbir şeyi hatırlayamıyorum”

LEKESİZ ZİHNİN SONSUZ IŞIĞI..

Tıklayın:
Filmin IMDB linki için
Film müziği (piyano ile)
Related Posts with Thumbnails