Gus Van Sant etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gus Van Sant etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Şubat 17

Gerry (2002)


Gece yarısı komşuları uyandırmadan bir film mi izlemek istiyorsunuz?
Fazla diyalog içermeyen, sürekli altyazı takip etmek zorunda kalmayacağınız bir film mi tercih edersiniz?
5+1 ses sisteminiz olmadığı için; içinde fazla ses, efekt olmayan bir film mi sizi çeker?

Doğru filmdesiniz! Gerry tam size göre…

Aynı isime sahip iki arkadaş (Matt Damon / Casey Affleck) Güneybatı Amerika’da bir yerlerde arabalarıyla çöl kenarında tali bir yola girerler ve dururlar. Arabadan inip yürümeye başlayan iki arkadaş biraz yürüyüş yaptıktan sonra anlık bir dürtüyle koşmaya başlarlar. Yanlarından geçen birkaç çocuk ve yetişkin gördükleri son canlılar olur.

Gerry bir kayboluş filmi. Kaybolan iki arkadaş tekrar düzlüğe çıkmak için sabır ve çaba dolu bir arayışa doğru yürürler, yürürler, yürürler…


Çok az diyalogun olduğu, olanların da bir süre sonra şuursuzlaştığı ve mutlak bir sessizliğin hakim olduğu filmde gürültü yapan tek şey zaman zaman esen rüzgarın uğultusu ve adımların toprakta çıkardığı hışırtılar.

Zaten yavaş çekilen sahneler; sıcak, susuzluk ve yorgunluk arttıkça iyice halsizleşen hareketlerden ötürü iyiden iyiye yavaşlıyor. Film boyunca hızlı çekim görebileceğimiz sahneler yalnızca bulutların hareketleri. Güneşin önünden geçtikçe tuz gölü üzerinde ışıltılı oyunlar oynuyorlar.

Hayatlarını kaybetmek üzere olan iki arkadaşın espri anlayışlarına ise bir şey olmuyor!

- Sence yolculuk nasıl geçiyor?
- Oldukça iyi!


Görüntü yönetmenliğini Harris Saviden’in yaptığı filmi Gus Van Sant yönetmiş. Senaryoyu ise Van Sant ile birlikte filmin iki (ve tek) oyuncuları Damon ve Affleck yapmışlar. Bu iki oyuncunun senaryoyu da bir nebze doğaçlama sürüklemeleri kabul edilebilir bir şey olsa gerek… Film müziklerinde Kırgız müzisyen Abdorahman Nurak’ın bir eseri var.


24 günde çekilen bu filmde, hemen hemen her Van Sant filminde görmeye alışkın olduğumuz “doğrudan kameraya bakan oyuncu olmaması geleneği” aynen devam ediyor. Bu da; izleyicide yaşananların kendi başına geldiği algısını oluşturuyor. Şahsen ben izlerken kendimi su ve yol bulmak için planlar yaparken buldum. Film bir yönüyle bana yakın zamanlarda çekilen “açık deniz” filmini anımsattı.

Filmin IMDB linki için tıklayınız

Filmin açılış sahnesi (Monopol’ün müziği eşliğinde)

Cuma, Şubat 12

My Own Private Idaho / Benim Güzel Idaho’m (1991)


Birçok başarılı filme imza atmış, oyunculuğunu kabul ettirmiş, günümüzün en karizmatik ve en çok kazanan oyuncularından Keanu Reeves ile henüz 23 yaşındayken uyuşturucudan ölen, kısacık yaşamına çok başarılı filmler sığdırmış, ailesindeki tüm bireylerin bir doğa ismi taşıdığı aktöre River Phoenix bu Gus Van Sant filminde bir araya gelmişler. Filmi yöneten Van Sant aynı zamanda filmin Shakespeare’in ünlü oyunu 4. Henry'den esinlendiği senaryosunu da yazmış.

Bu filmde kendi dünyalarında kaybolmuş iki erkek fahişe Mike (Phoenix) ve Scott (Reeves)’ın yaşamından kesitlerle kendilerini arayışlarına ortak oluyoruz.

Mike bir narkolepsi hastası. Derin uyku atakları sırasında kendisini hiçbir yere gitmeyen yollarda ve kendisini bebekken terk eden annesinin peşinde onu ararken görmekte. Uyku atakları her an ve sık sık olabiliyor ve nerede ne zamandır yattığını bilmediği bir halde bulabiliyor kendini. Kırılgan, naif bir yapısı var. Yaşadığı zalim dünyada ayakta kalabilmek için yapmayı bildiği tek şey vücudunu satmak.

Scott ise fahişelik yapmasına gerek olmayacak kadar zengin bir ailenin çocuğu. Ancak babasına duyduğu nefret yüzünden ona acı çektirmek için bu yolu seçmiş.

Aslında her ikisi de sevgiyi arıyorlar.


Usta yönetmen alışageldiğimiz üzere yine farklı ve şaşırtan çekim tarzları uygulamış.

Erkek fahişelerin; önünde müşteri bekledikleri, pornografik yayınlar satan dükkandaki dergilerin kapaklarında yer aldıkları ve yakın plan çekimlerde canlanıp dile gelerek konuştukları sahne ilgi çekiciydi.

Film birçok Amerika eyaleti ve Roma’da geçiyor. Her biriyle ilgili hikaye anlatılırken, sahne başında ekran sabit bir renkle (yeşil Portland, mavi Idaho, kırmızı Roma gibi) kaplanıyor. Bu film boyunca devam ediyor.

Mekan içindeki konuşmaların mekan dışı çekimlerle verildiği sahneler de var. Sevişme sahneleri ise sabit, fotoğraf gibi görüntülerle enstantaneler şeklinde verilmiş.


Filmden aklımda kalan replikler şunlar oldu:

Ben bir yol tadımcısıyım.
Hırsızlık benim mesleğim ve birinin mesleğini yapması günah değildir.
Bir yolun görünüşüne bakarak nerede olduğumu anlayabilirim.

Filmin müzik seçimleri yine çok güzel.

Elton John – Blue Eyes

Satırlarıma filmin mottosuyla veda etmek istiyorum.


Wherever, whatever, have a nice day.



IMDB linki için tıklayınız

Filmden bir sahne
Bob’in Scott ve Mike’i ödlekler diye azarlamak istediği ama cevabını fazlasıyla aldığı sahne.

Salı, Şubat 2

TARNATION (2003)


Filmler ikiye ayrılır: yüksek bütçeli olanlar, ve yüksek bütçeli olmayanlar. :-)

Şaka bir yana, bugün bazı filmler akıl almaz paralar akıtılarak görücüye çıkıyor, ve bu sayede her mecrada kendini duyuruyor,
2 hafta önce izleme şansını yakaladığım Tarnation ise tamıtamına 218 amerikan dolarlık muazzam bütçesiyle dikkatimi çekmişti…

Jonathan Caouette 31 yaşında filmini yapmaya karar verdiğinde, elinde 11 yaşından beri biriktirdiği,
kaotik ve karanlık hayatının tanıklığını yapan, 160 saatlik amatör görüntü ve ses kaydı bulunuyordu.

Aile fotoğrafları, super-8 kamerasıyla yıllar boyu yaptığı çekimler, telefon mesajları, 80’li yılların pop kültüründen kısa alıntı klipler, ev video kayıtları…
Tarnation, tüm bu malzemenin derlenmiş hali.

Prodüktörler: Gus Van Sant ve John Cameron Mitchell
Filmin alt başlıgı: Your greatest creation is the life you lead
-*-

Jonathan mutlu bir çocuk değil.

Henuz 12 yaşındayken kendi kamerasının karşısına geçip, kocasından sürekli dayak yiyen ve sonunda kocasını öldürmüş bir kadını canlandırıyor.



Babasını hiç tanımadan büyümüşlüğü, annesinin elekto-şok tedavisi ile bir türlü giderilemeyen rahatsızlıkları, dedesi ve anneannesi yanında geçirdiği çocukluk ve ilk gençliği, maruz kaldığı fiziksel ve psikolojik şiddet, underground sinemasından etkilenmişliği, eşcinselliği, sevgilileri, kullandığı haplar, geçirdigi krizler, doğup büyüdüğü Texas’tan New York’a göç etmesi, 30’lu yaşlarında babasını bulup ilk kez görüşmesi, hayata tutunma çabası, kronolojik bir sırada,
hepsi hepsi 90 dakikada!

Aslını isterseniz bu çocuğun gerçekliği bünyeme ağır geldi…
her bir sahnesi, bir yandan sımsıkı kapatmak istediğim gözlerimi -nedenini çözemediğim bir şekilde- iri iri açmama sebep oldu. Bazen hüzün, bazen dehşet içinde.

‘Sadece bir kurmaca, sadece bir film’ diyerek geçme lüksüm ise zaten en baştan elimden alınmıştı.
Gece geç saatlerde bittiği vakit, filmden bende geriye kalan duygu Kavafis’in şu dizelerini çağrıştırıyordu:

Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.


 
Herşeyini ama illa ki annesine duyduğu sevgiyi dünyayla paylaşan Jonathan, izleyenle mahrem ve çok somut bir bağ kuruyor. Bence bu film, yolunda gitmeyen şeylerin, yaşanan mutsuzlukların tüm yeryüzüne dağılmışlıgının bir resmi gibi duruyor.

Sonuç olarak, akşamları evlerde tek tek ışıklar yanarken, her bir hanede neler olup bittiğini hep merak edenlere, ama en çok da kendi filmini çekmek isteyenlere içtenlikle tavsiye ederim.



Cuma, Ocak 22

To Die For / Sonsuz İhtiras (1995)


Nicole Kidman’ın çıkış yaptığı yıllarda çevirdiği ilk filmlerinden sonsuz ihtiras bir Gus Van Sant filmi. Matt Dillon İtalyan eş Moretto rolünde, Joaquin Phoenix ise Suzanne Stone’a ihtirasla bağlı lise öğrencisi Jimmy rolünde. Joaquin Phoenix, genç yaşta uyuşturucu kurbanı olan River Phoenix’in küçük kardeşi bu arada…

Güzel, sarışın bir TV spikerinin kocası öldürülür. Film bu ölüm haberini yapan gazete kupürlerini göstererek başlıyor ve her şeyin başlangıcına; TV’ye çıkma aşkıyla yanıp tutuşan Suzanne Stone’un hikayesine dönüyor. Nicole Kidman’ı böyle bir rolde izleyeceğimi hiç hayal etmemiştim. Fettan ve öldüren cazibeli hatun (“femme fatale”) rolünü gayet başarıyla oynamış.


“Eğer televizyona çıkmıyorsanız Amerika’da bir hiçsiniz!..”

“Bazı insanlar vardır; ne olduklarını ya da ne olmak istediklerini bilmezler”

Gus Van Sant imzasını daha ilk karelerde rahatça görebileceğimiz filmde, yine güzel ayrıntılar var. Konuyu açıklayıcı ancak filmde çok yer kaplamasını istemediği sahneler (örneğin gazete kupürlerinin gösterildiği anlarda) metal müzik eşliğinde ve hızlı çekim gösterilirken, normal hızdaki çekimlere dönüşte daha melodik müzikler arka fonda çalmaya başlıyor.


Filmin bir dikkat çekici noktası da sahnelerin yer yer röportaj havasında çekilmiş olması. Sanki bir filmin kamera arkasını izliyormuş havasına kapılıyorsunuz. Yavaş çekim çekilmiş sahneler de her Van Sant filminde olduğu gibi aralara serpiştirilmiş. Sahnelerin çekim hızı farkının izleyici ilgisini çektiğini ve adeta (eski Rüstem Batum Show’ larda olduğu gibi) beynimizi patakladığını söyleyebilirim ;)


Güzel metaforlar da film boyunca kullanılmış. Suzanne’in evde ayakta dururken etrafında döndükçe günün gece olması, dünyanın etrafında dönerken geceyi gündüze kovalamasına bir gönderme gibiydi. Hava raporunun sunumu için canlı yayına bağlanmak üzere geri sayım sahnesi ile; Jimmy ve Russell’in Larry Moreto’yu öldürmek üzere adım adım ilerlemesi ekrana eşzamanlı olarak getirilmiş.

Amerikan polisine de göndermeler sezilebiliyor. Sivil polislerin suçlu Jimmy’i babasıyla deniz kıyısında midye çıkartırken yakaladıkları sahnede kravatlı ve ağzında tüttürdüğü sigarayla şuursuz bakışlar fırlatarak suya girmeleri ve Jimmy'i kelepçelemeleri; soruşturma sırasında Jimmy’e Suzanne Stone ile nerede seks yaptığının sorulması üzerine “otoyolun hemen sağındaki tarlada, hani şu sizin kahve içip “donut” yediğiniz yerde” demesi, bazı klişelere gönderme gibiydi.


Filmin her telden çalan geniş bir “soundtrack” yelpazesi var. İşte birkaçı aşağıda:

Wasting Away – Nailbomb

Sweet Home Alabama - Lynyrd Skynyrd

All by Myself – Eric Carmen & Sergei Rachmaninoff

Godanginuta – Keiko Nosaka & Sachiko Miyamoto

Season of the Witch - Donovan Leitch


Nicole Kidman bu filmle en iyi kadın oyuncu dalında altın küre almış.

Filmin IMDB linki için tıklayınız.

Filmin fragmanı için tıklayınız.

Çarşamba, Aralık 23

Elephant / Fil (2003)



Bir Amerikan lisesinde (Watt High School) sıradan gibi görünen bir gün. Her biri okul öğrencisi olan karakterler: John, Elias, Nathan, Carrie, Acadia, Eric, Alex, Michelle, Benny, Brittany, Jordan, Nicole…

Okul büyük bir yaşam kompleksi gibi: Spor salonları, futbol sahası, derslikler, laboratuarlar, fotoğraf kulübü, kütüphane, yemekhane…

Filmin sade konusu, çekimleri, hayattan bir kesiti çoğu zaman yorumsuz bir şekilde izleyiciye sunuyor.



Yönetmen ve -bu filmde aynı zamanda- senarist Gus Van Sant yine yapmış yapacağını.

Çevre seslerinin verildiği, diyalogsuz, klasik müzik eşliğinde yakın plan takip çekimler; etrafta dolaşıyormuşsunuz da kamera sizin gözlerinizmiş ve sağı solu kolaçan ediyormuşsunuz hissi veriyor.

Filmin birbirinden habersiz karakterlerinin birbirleriyle karşılaşmaları ve diyalogları; hangi karakterin gözünden bakıyorsak ona göre her seferinde farklı çekim açılarıyla tekrar tekrar nakledilmiş.

Mavi – yeşil gökyüzünün fırtına bulutlarıyla yavaş yavaş kaplanıp kararması, filmdeki dönüm noktasına da görsel olarak işaret ediyor.


Internetten rahatça silah ve mühimmat satın alabilen ve kargo yoluyla sorgusuz sualsiz ellerine teslim alabilen Eric ve Alex okullarında dehşet verici, anlamsız bir katliama girişiyorlar.

Sıradan geçmesi gereken bir okul günü umulmadık bir şekilde son buluyor. Geride izleyicinin kendi kendine sorduğu bir yığın sorular bırakarak.

Değişik izlenimler:
- Filmdeki tüm karakterler, gerçek hayattaki isimlerini kullanmışlar.
- Elias’ın kendi isminin yazılı olduğu montu ve çataldan yapılmış bileziği ilginç ve güzel aksesuarlar.
- Hiçbir sahnede kameraya doğrudan bakan oyuncu yok.

Film boyunca değişik yerlerde çalan Beethoven’in piyano konçertosu ve ay ışığı sonatı harika bir derinlik katmış.

Eric'in de dediği gibi: "hiç bu kadar adi ve adil bir gün görmemiştim..."

Kaçırılmayacak bir film olduğunu düşünüyorum.

Filmin Aldığı Ödüller:
2003 Cannes Film Festivali – Altın Palmiye Büyük Ödül
2003 Cannes Film Festivali – En iyi yönetmen ödülü

IMDB link için tıklayınız.

Cuma, Aralık 18

Paranoid Park (2007)

Ailesi dağılmak üzere olan, 16 yaşında, tek tutkusu kaykaya binmek ve yazmak olan bir genç: Alex Tremian (Gobe Nevins).

Ufak bir macera yaşamak isteyip bir yük trenine asılarak kaçak yolculuk yapmaya çalışan Alex; kendini savunurken yaptığı refleks hareketin bir insanın ölümüne yol açabileceğini elbette ki bilemezdi. (Bize bir an için “sleepers” filmini anımsatıyor.)

Çocuğun yaşadığı şaşkınlık, üzüntü, korku, endişe ile olay karşısında aklıselim ve soğukkanlı davranma çabaları arasında yaşadığı gelgitler güzel nakledilmiş. Alex rolü, Dostoyevski’nin ünlü başyapıtı Suç ve Ceza romanındaki Raskolnikov’u anımsatıyor.

Film boyunca Alex’in annesi ve babası, -sanki “Alex’in yaşamında çok az yer kaplıyorlar” mesajını vermek istercesine- çok az ve yarım kadraj görünüyorlar. Yönetmen izleyicinin sadece öyküye odaklanmasını, bunun dışındaki detaylarla konsantrasyonunun bozulmamasını istiyor. Gereksiz gördüğü detay görüntüleri yakın çekim kamera kullanarak flu aktarıyor, gereksiz gördüğü diyalogları sessizleştirip müzik eşliğinde ve çoğu zaman “slow motion” aktarıyor. Dahiyane bir fikir olduğunu söyleyemem ama izleyiciyi yönlendirdiği kesin.

Filmin oyuncularının “mySpace” den seçildiği, çok düşük bir bütçeyle çekildiği, çoğu Portland da “Burnside Skatepark” ta yapılan çekimlerin 18 gün sürdüğü de rivayetler arasında.

Film müzikleri her telden şarkıyı barındırıyor: Rap, Heavy Metal, klasik, country, …

Film birkaç ödül de almış:
- BSFC (Boston Society of Film Critics) Ödülü / En iyi sinematografi ve en iyi yönetmen (2008)
- Cannes Film Festivali / 60. Yıl Özel Ödülü (2007)
- Independent Spirit / Yapımcı Ödülü (2008)

Yönetmen: Gus Van Sant

Filmin IMDB linki için tıklayınız.
Related Posts with Thumbnails