Frank Darabont etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Frank Darabont etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Ağustos 23

The Majestic (2001)



Jim Carrey'in başrolünde oynadığı The Majestic, 50' li yıllarda geçen sessiz, sakin bir film. Sadece komedi filmleriyle kendisine hayran olanları son birkaç filmiyle tatmin etmeyen Carrey, bildiği yolda ilerleyerek yine komedi unsuru barındırmayan, "ciddi" diyebileceğimiz bir filmle daha karşımızda. Yeteneği abartılı mimiklerde, izleyiciyi kırıp geçiren repliklerde ve durum komedyasında arayanlara inat, Carrey'in güzel ve farklı senaryolu filmlerde oyunculuğunu sergilemesine hayranları ne diyor bilmiyorum ama ben çok güzel buluyorum.

Komik adam olmak zor zanaat. Her daim senden beklenildiği gibi eğlendirici olmak büyük ve belki de gereksiz bir sorumluluk. Neden filmi anlatmak ya da hissettirdiklerinden başlamak yerine böyle bir giriş yaptım tam bilemiyorum. Sanırım, sağda solda (genellikle internette yorumlarda ve arkadaş sohbetlerinde) sanatçının ona biçilen kalıplar dışında film yapmasının yadırgandığına ve alaşağı edildiğine şahit olmamın belki bir payı vardır. Biz aynı şeyi Cem Yılmaz'a da yapmadık mı? Belki çok gişe yapmayan ve "iki kelam etse de kikirdeyerek gülsek" beklentisiyle izlenilen "Herşey Çok Güzel Olacak", "Hokkabaz" gibi bence Türk sinemasında daima hatırlanacak filmlerine de burun kıvırmıştık. Carrey / Yılmaz hep komik olmalı. Kendini tekrarlamak adına bizim egolu isteklerimize boyun eğmeliler... Ne sanatsal (!) bir prangadır bu...

Oysa Jim Carrey yine bu satırlarda daha önce yer verdiğimiz "eternal sunshine of the spotless mind", "23 numara" gibi filmlerinde kendini komedi dışındaki rollerde de fazlasıyla kanıtlamış ve bu filmleri tek başına sürüklemişti.

Amacım, yukarıda eleştirdiğim gibi düşünenlere okkalı birkaç kelam edip kendimce marjinal bir tavır sergilemek falan değil tabii ki. Kendini tekrarlamadan daima farklı ve yeni bir şeyler üretmenin hazzını da bırakalım sanatçı yaşasın demek istiyorum. Hayat Yeşilçam filmlerindeki gibi değil ki... Neredeyse her filmde aynı tarz bekçi, bahçıvan, aşçı, kahya, dadıyı oynayan kadrolu mesleki oyunculuklar seyrederek büyüdük biz. (Bu arada bu rolleri yıllarca aynı ustalıkla oynayıp adeta ailemizden biri olan sevgi kelebeği rahmetli sinema emekçilerini saygıyla ve sevgiyle anıyoruz orası ayrı tabii ki...)

Gelelim filmimize...

Üçüncü sınıf filmlerde senaryo yazarlığı yapan Peter Appleton, tam birinci sınıf bir filme senaryo yazdığı sırada Amerikan Kongresi tarafından komünizm propagandası yapıyor gerekçesiyle suçlanır. Her şeyin iyiye gittiği bir sırada kariyerini kaybetme noktasına gelen Peter o gece çok içer. Arabasıyla nehir üstündeki bir köprüde sarhoş bir şekilde seyrederken bir fareyi ezmemek için fren yapar ve nehire uçar.



Bu kazadan baygın olarak bir deniz kıyısında yatarken bulunarak kurtulan Peter hafızasını kaybetmiştir. Denizin küçük bir Amerikan sahil kasabası Luwson'a savurduğu Peter, bir rastlantı sonucu, bu kasabada savaşta ölen Luke isimli gence çok benzemektedir. Tüm kasabalı, onun 9,5 yıl önce savaşta türlü kahramanlıklar yaptıktan sonra ölen ama cesedi asla bulunamayan Luke olduğundan emindir. Hafızasını resetleyen Peter içinse bu yeni hayatı kabullenmekten başka çare yok gibidir.



Buraya bir parantez açmak lazım sevgili okuyucular. Yukarıda kendini tekrarlamaktan falan bahsetmişken; Jim Carrey'in oynadığı son birkaç filmde hep hafızasını kaybeden, bir şekilde zihin üzerine inşa edilmiş filmlerde rol aldığını görüyoruz. Her ne kadar konuları birbirinden çok farklı olsa da böyle de bir rastlantı söz edilmeye değer sanırım...
62 evladını savaşlarda kaybeden bu küçük kasaba ahalisi, bu mucizevi dönüşü kutlamakta ve her biri kendi kaybettiğinin yerine koyarak Luke'u bağırlarına basmaktadırlar. Geçmişe ait hiçbir şeyi hatırlayamayan Peter yeni ismi Luke ile ona kavuşmanın şaşkınlığı ve gururunu yaşayan babasının en büyük hayali olan bir zamanlar beraberce işlettikleri sinema salonu "The Majestic" i açmak için kolları sıvar. Bu arada Luke'tan ona tatlı bir miras da kalmıştır: eski sevgilisi Adel...



Hafızasını kendi senaryosunu yazdığı filmin The Majestic de gösterime girdiği anlarda tekrar geri kazanan Peter, kalp krizi geçiren babasını kaybetmenin üzüntüsüyle karmaşık duygular yaşar. Bu insanları daha fazla hayal kırıklığı yaşamasını ve üzülmesini istemez ve gerçek Luke olmadığını hem kendi fark eder hem de tüm kasabaya açıklar.


Zaten federaller kıyıya vuran kaza yaptığı arabasını bularak izini sürmüşler ve yerini saptamışlardır.


Avukat Adel aşk ve hayal kırıklığı ikileminde zor günler yaşamaya başlamıştır… Yine de Peter'dan kendisine yöneltilen (komünizm yanlısı olma) suçlamalarına karşı, uzlaşmacı bir tutum sergilemeyi reddetmesini ister ve O’na gerçek adaletin tüm vatandaşlar için gerekli olduğunu hatırlatır. Bundan sonrası; bir yandan duygusal çalkantılar yaşayan çiftin adalet savaşına dönüşür. Peter'ın bu yolu seçmesinde, zamanında Luke'un cepheden Adel'e yazdığı son mektubun ve yine Luke'un Adel'e hediye ettiği Amerikan anayasası kitapçığının rolü büyük olacaktır.

Peter aklanacak mıdır?


Yaşamını nerede ve kim olarak sürdürecektir?

Hayal kırıklığının büyüklüğü ve dinmeyen acılar aşka yenik düşecek midir?


Bunların yanıtı da filmin içinde saklı kalsın. Bu kadar tüyo sanırım fazlasıyla yeterliydi ;)

Filmin yönetmenliğini Frank Darabont yapmış. Darabont tüm sinemaseverlerce çok sevildiğine inandığım muhteşem başyapıt "The Shawshank Redemption", "The Green Mile" ve Stephen King'in romanından uyarlanan "The Mist" filmlerinin yönetmeni aynı zamanda.

Her şeyin bir fotoğraf güzelliğinde ve duruluğunda olduğu Majestic de bu çekim tekniğinin 50'li yıllara aitliği vurguladığını söylemek sanırım yanlış olmaz. Kostümlerin ve harika müziklerin de ayrı bir beğeni oluşturduğu bu film aynı zamanda kendi sonunu da yazan bir film. İzlemekten keyif alacağınızı umuyorum.

İyi seyirler...


IMDB linki için tıklayınız..
Filmin fragmanını izlemek için tıklayınız..

Related Posts with Thumbnails