Fernando Meirelles etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fernando Meirelles etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Kasım 3

The Constant Gardener / Arka Bahçe (2005)



Domuz gribi ve aşısının bütün dünya'da tartışıldığı ve insanları çok korkuttuğu günlerde, yeniden akla gelen bir film: The Constant Gardener...

Fernando Meirelles’in The Constant Gardener’ına Türkçe isim bulmak gerçekten kolay değil... Arka Bahçe diye çevrilmiş. Benim önerim; Sebatkar Bahçıvan şeklinde... Ama pek seyircinin ilgisini çekecek bir isim olmadığı ortada:)

Senaryo John Le Carre’nin kitabından, Kenya’da geçiyor... Müzik ve görüntüler yönetmenin izlediğim her iki filmi; Körlük ve Tanrı Kent’ten çok daha iyi. Ralph Fiennes; Justin rolünde, Tessa’yı ise Rachel Weisz oynuyor. Weisz bu filmle 2005 en iyi yardımcı kadın oyuncu oskarı'nı almıştı.

Adamımız, Tessa ile bir basın toplantısında tanışıyor: Tessa, kürsüdeki Justin’i acımasızca eleştirir. Derdi, Üçüncü Dünya Ülkeleri üzerinde uygulanan devlet politikaları. Sabetkar kelimesi burada karşımıza çıkar.. Justin agresif sorulara bir kere bile sinirlenmez... Bu tutum bir süre sonra Tessa’yı pes ettirir.. Zaten diğer dinleyiciler de tartışamadan rahatsız olup çıkıp gitmişlerdir.. Kadın ağlamaya başlar ve sözlü saldırıya uğrayan Justin, saldırganı: Tessa’yı teselli eder.

Justin Kenya’daki British High Commission’a atanınca, Tessa daha yeni tanıştığı Justin’e net bir teklif yapar... “Beni de götür...İster karın olarak, ister sevgilin olarak...”

Tessa Kenya’da hızlı bir aktivist olarak sokaklarda cirit atar, sistemin tekerine çomak sokar, bir sürü düşman kazanırken, Justin gözlerini kapar, işini yapar, boş vakitlerinde evinin arka bahçesinde bahçevanlık yapar... Ta ki, yaşamını kökten değiştiren olay gerçekleşene kadar. Bir anda Tessa’nın yerinde, davanın başında bulur kendini…

Kenya’nın, dolayısıyla Afrika’nın insanın içini acıtan kaderi… İlaç şirketlerinin Afrikalılar’ı gizli deneylerinde fark ettirmeden kobay olarak kullanmaları… Gelişmiş ülkelerin kaşıkla verip kepçeyle alan dış politikaları… Özünde sıradan bir film olsa da, mesajıyla iddialı film kategorisine giriyor benim gözümde…

Filmde dikkat çeken detaylara gelince: Kadının biri söylediklerinin kanıtı olarak çantasından fotoğraf çıkarıyor.. Ben olsam çantamda taşımazdım, zaten çantam da olmazdı… Daha zor inandırıcı bir durum ise: Casusların arkalarında yazılı kanıtlar bırakacak kadar acemice davranmaları...

Son söz: Afrika görüntüleri ve Afrika müziği için izlemenizi tavsiye ederim.

Cumartesi, Ekim 10

Tanrı Kent (2002)

Yönetmenliğini Fernando Meirelles ve Katia Lund'un birlikte yaptığı film 2002 yılı, Brezilya -Fransa ortak yapımı.

Meirelles ile Blindness'ı izledikten sonra tanışmıştım. İyi ki de tanışmışım:) Artık takip ettiğim bir yönetmen daha var...Farklı bir tarzı olduğu ortada..İki filmde de görüntüler muhteşem. Tanrı Kent'te oyuncular amatör... Filmlere artık oyunculardan önce yönetmenin kim olduğuna odaklanarak bakıyorum. İzleyeceğim filmi böyle seçiyorum...

Bir sonraki filmim ise Francois Traffaut'tan Fahrenheit 451 olacak.. Traffaut'un 400 Darbesini İzlemiştim.. Onu da yeniden izleyip, yorumlamayı planlıyorum..

Gelelim Brezilya'nın Rio de Janerio kentine..Film gecekonduların yıkılması için, oturanların Rio'nun dışında bizdeki deprem evleri tarzı evlere yerleştiği Tanrı Kent'te geçiyor. Trainspotting ile Slumdog Millionaire'yi andırıyor... Ortak yönleri var.

Uyuşturucu, silah ve suç batağındaki belki ilkokul çağında bile olmayan çocukların, gençlerin gerçek hikayesi... Bu anlamda, film inanılmaz kategorisine giriyor... Birileri şiddeti sıradanlaştırdığını, kanıksattığını yani olağan bir şeymiş gibi gösterdiğini söyleyip filmin sinemalarda oynatılmasını engelleyebilir. Trainspotting filmi için de benzer bir suçlama vardı çünkü...Uyuşturucu kullanımını özendiriyor... Bense tam tersini düşünüyorum... Filmler toplumları uyarıyor... Mesela Körlük filmi, üzerimize almamız gereken bir ikaz:)

Filmde geri dönüşler (flashback), görüntüler, kimi sahnelerde ekranın ikiye bölünmesi, müzikler etkileyici...Hikaye sürükleyici...50'ye yakın ödül almış, IMDB'de 17.sırada görünüyor... Filmseverler arasında hakettiği ilgiyi görüyor..İzlenmesi şiddetle:) tavsiye olunur. En iyi 15 film listemi güncellemem gerekecek yakında...

Tanrı Kent'i Yoncalık Elektronik, 169 Sokak Küçükpark Bornova'da bulabilirsiniz...


Cumartesi, Ekim 3

Blindness (2008)


2008 yapımı film, aynı yıl Cannes Film Festivali açılışında oynamış. Nobel ödüllü, Portekizli yazar Jose Saramago'nun aynı isimli kitabından uyarlanmış. Brezilya - Japonya - Kanada yapımı.

Brezilyalı Fernando Meirelles tarafından yönetilmiş. Filmi yazar ve yönetmen birlikte izlemişler. Saramago ağlıyor ve film bittiğinde "kitabı yazıp bitirdiğimdeki kadar mutlu oldum" diyor Meirelles'e...

Kitabı okumayanların filmi izledikten sonra kitabını da okuma isteği duyacaklarını söyleyebilirim.

Film için alternatif bir sonu kolayca üretebiliriz: Dünya'daki bütün insanlar kör oluyor ve ya buradan bir çıkış yolu buluyorlar, kör oldukları halde ya da insanlığın sonu geliyor..Çünkü görmeyen gözlerle buğdayı ekmeğe dönüştürmek bile imkansız...

İsmi belli olmayan gayet modern bir şehirde, oyuncuların filmdeki isimleri de belli değil. Aklıma televizyonda izlediğim Oslo'daki Vigeland Parkı gelid. Bronz ve granit 212 çıplak insan heykelini yaratan Gustav Vigeland da aynı sebeple, zamana meydan okumak ve evrensel bir değer elde etmek gayretindeydi herhalde.

Bu tip ipuçları filmin (kitabın) bir felaket filmi değil, liberal sisteme bir uyarı ve eleştiri olduğunu öğrenmemizi sağlıyor. Liberal sistemin insanlığı sona götüreceği de tartışılabillir.

Nedeni belli olmayan bir şekilde insanlar körleşmeye başlıyorlar..Durum, bildiğimiz körlük tanımına uymuyor. Doktorlar gözde herhangi bir anormallik tespit edemiyorlar. Hastalar süt dolu bir havuzda yüzmek gibi tabirini kullanıyorlar. Hastalığın nasıl bulaştığı da belli değil...İlk kör olan adamın temas ettiği kişiden başlayarak hızlıca yayılıyor...Körleri toplumdan tecrit ediyorlar. Toplama kamplarında bir başlarına bırakıyorlar.

Saramago diyor ki; insanlar toplumsal olaylara duyarsızlaşıyor, körleşiyor. Derya içre olup denizi bilmeyen balık gibiler. Gocuklu celep kaldırınca sopasını sürüye katılıveriyorlar. Kendine yabancılaşmış insan, insan değildir.

Evet, film yavaş ilerliyor...Buna rağmen bir yerinde yakalıyor seni ve sonuna kadar merak içinde izleniyor.

Related Posts with Thumbnails