Femme Fatale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Femme Fatale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Ocak 22

To Die For / Sonsuz İhtiras (1995)


Nicole Kidman’ın çıkış yaptığı yıllarda çevirdiği ilk filmlerinden sonsuz ihtiras bir Gus Van Sant filmi. Matt Dillon İtalyan eş Moretto rolünde, Joaquin Phoenix ise Suzanne Stone’a ihtirasla bağlı lise öğrencisi Jimmy rolünde. Joaquin Phoenix, genç yaşta uyuşturucu kurbanı olan River Phoenix’in küçük kardeşi bu arada…

Güzel, sarışın bir TV spikerinin kocası öldürülür. Film bu ölüm haberini yapan gazete kupürlerini göstererek başlıyor ve her şeyin başlangıcına; TV’ye çıkma aşkıyla yanıp tutuşan Suzanne Stone’un hikayesine dönüyor. Nicole Kidman’ı böyle bir rolde izleyeceğimi hiç hayal etmemiştim. Fettan ve öldüren cazibeli hatun (“femme fatale”) rolünü gayet başarıyla oynamış.


“Eğer televizyona çıkmıyorsanız Amerika’da bir hiçsiniz!..”

“Bazı insanlar vardır; ne olduklarını ya da ne olmak istediklerini bilmezler”

Gus Van Sant imzasını daha ilk karelerde rahatça görebileceğimiz filmde, yine güzel ayrıntılar var. Konuyu açıklayıcı ancak filmde çok yer kaplamasını istemediği sahneler (örneğin gazete kupürlerinin gösterildiği anlarda) metal müzik eşliğinde ve hızlı çekim gösterilirken, normal hızdaki çekimlere dönüşte daha melodik müzikler arka fonda çalmaya başlıyor.


Filmin bir dikkat çekici noktası da sahnelerin yer yer röportaj havasında çekilmiş olması. Sanki bir filmin kamera arkasını izliyormuş havasına kapılıyorsunuz. Yavaş çekim çekilmiş sahneler de her Van Sant filminde olduğu gibi aralara serpiştirilmiş. Sahnelerin çekim hızı farkının izleyici ilgisini çektiğini ve adeta (eski Rüstem Batum Show’ larda olduğu gibi) beynimizi patakladığını söyleyebilirim ;)


Güzel metaforlar da film boyunca kullanılmış. Suzanne’in evde ayakta dururken etrafında döndükçe günün gece olması, dünyanın etrafında dönerken geceyi gündüze kovalamasına bir gönderme gibiydi. Hava raporunun sunumu için canlı yayına bağlanmak üzere geri sayım sahnesi ile; Jimmy ve Russell’in Larry Moreto’yu öldürmek üzere adım adım ilerlemesi ekrana eşzamanlı olarak getirilmiş.

Amerikan polisine de göndermeler sezilebiliyor. Sivil polislerin suçlu Jimmy’i babasıyla deniz kıyısında midye çıkartırken yakaladıkları sahnede kravatlı ve ağzında tüttürdüğü sigarayla şuursuz bakışlar fırlatarak suya girmeleri ve Jimmy'i kelepçelemeleri; soruşturma sırasında Jimmy’e Suzanne Stone ile nerede seks yaptığının sorulması üzerine “otoyolun hemen sağındaki tarlada, hani şu sizin kahve içip “donut” yediğiniz yerde” demesi, bazı klişelere gönderme gibiydi.


Filmin her telden çalan geniş bir “soundtrack” yelpazesi var. İşte birkaçı aşağıda:

Wasting Away – Nailbomb

Sweet Home Alabama - Lynyrd Skynyrd

All by Myself – Eric Carmen & Sergei Rachmaninoff

Godanginuta – Keiko Nosaka & Sachiko Miyamoto

Season of the Witch - Donovan Leitch


Nicole Kidman bu filmle en iyi kadın oyuncu dalında altın küre almış.

Filmin IMDB linki için tıklayınız.

Filmin fragmanı için tıklayınız.

Salı, Kasım 17

Bornova Bornova (2009)


Bornova Bornova filmi "bizim Bornova'da geçiyor"...
Yönetmen İnan Temelkuran'ın ikinci filmi. Öner Erkan, Hakan rolünde. Kadir Çermik Salih'i oynuyor. Damla Sönmez ise Özlem'i canlandırıyor...

Ara sokakta bir bakkal... Neresi olduğunu bir dolaşayim bulurum iki dakikada... Eski terminal kafe'nin oldugu yer; Dunlop lastikçi... Lastikçinin olduğu binanin giriş kapisinin önü. Yandaymiş kapi...

Büyükpark, Bornova Anadolu Lisesi... Suphi Koyuncuoğlu Lisesi'ne doğru Bornova Merkez'den giderken, ara sokakları seçersen görecepin daryollar... Levanten evlerinin çevresi yani... Komple Bornova… Bu arada filmde bi acayiplik vardi… Dunlop lastikçinin olduğu apartmanda oturuyor kız... Evin penceresinden deniz görünüyor... Halbuki o apartmandan deniz görünmez... Yönetmen belki de, İzmir'i anlatan bir görüntü vermek istemiş…

Oyunculuklar harika ve doğal… İnandırıcı… Diyaloglar da öyle… İzlenmesi tavsiye edilir… Çok beğendim.

Hakan futbolcu olma hayali ile yaşarken ayağı kırılmış, futbol hayatı bitmiş. Bir süre sonra askere gidiyor… Asker dönüşü kendisini bekleyen meslek taksicilik. Bu dönemde çocukluk arkadaşı Salih ile arkadaşlık yapıyor… Salih serseri kelimesinin hafif kaçacağı bir adam, liselilere uyuşturucu satıyor…

Hakan filmin femme fatale’si Özlem’e yanıyor… Salih, müşterisi olan bu kızı tanıyor ama, Hakan çok saf bir adam, bir süre ne olup bittiğini anlamıyor...

Murat ise üçüncü adamımız… Felsefe okuyarak ömrünü tüketmiş, evinde seks dergilerine erotik hikaye yazarak yaşamını kazanıyor… Hakan’ın Murat’tan merak edip dinlediği bir hikaye gerçeklerle yüzleşmesini sağlıyor…




Filmin 1995 yapımı, dilimize Protesto olarak çevrilen La Haine ile karşılaştırmasını yaparak yazımı bitirmek istiyorum:

Ikisi de yoksul mahallede geçiyor… La Haine varoş filmi.

Ikisinde de üç erkek var. Rollerin önemli kismini paylaşan... La Haine'deneredeyse kadından eser yok… Bornova'da femme fatale var.

Filmdeki karakterlerin önemli kısmı uyuşturucu kullanıyor.

Filmde kullanilan silahlarin bir hikayesi var... Protesto'da tabanca,Bornova'da bicak… Filmin göbeğine yerleşiyor…

Ikisinde de önemli bir karakterin ölümü var.
Iki film de yönetmenlerinin ikinci filmi… Hatta oyuncularin da öyle… Çünkü yönetmenler asağı yukarı ilk filmdeki ekiple devam ediyorlar...

Bornova Bornova'nin göz kırptığı filmlerden biri Tanrı Kent, diğeri La Haine olabilir… Özellikle La Haine'ye cok benziyor…

Iki filmde de bira reklami var. (Gizli reklam denen cinsten ama izleyicinin gözünden kaçmayacak kadar net)Yonetmenlerin ikisi de olayin gectigi yerleri oyle ya da boyle biliyorlar..Yani yasam nasil, konuşmalar nasil, insanlar ne yer ne icer? Sorunlari nedir?

Iki filmde de sağlam küfürler var ve çokca...

Iki filmde de diyaloglar cok gercekci...Yasamdan firlamis..Ama Bornova Bornova'da bu hissiyat bana gore daha fazla... La Haine kurgu, Bornova Bornova ise yaşamdan kolaj.

La Haine'de sekanslar cok uzun... Yönetmen kesmeyi sevmiyorum diyor mesela... Bornova Bornova icin de ayni seyi soyleyebiliriz... Diyaloglar uzayip gidiyor... Sahnelerin kesintisiz oldugunu dusunuyorum. Yeniden izlemek lazım.

Iki filmin yonetmeni de, topluma açık ve net bir mesaj verme amacıyla oturup yazmislar hikayeyi... Mesaj kaygilarini da cok açikca belli ediyorlar ve amaclarina ulasiyorlar…

La Haine'nin uyarisinin ise yaramadigi anlasiliyor...Fransa'nin varoslari hatirlarsiniz filmden yillar sonra sehrin altini ustune getirmisti...Bornova Bornova'nin uyarisi da bir ise yaramayacak maalesef… Lümpen ve amaçsız nüfus giderek artiyor...

Iki film de cok ucuza mal olmustur..Maliyet odakli yapilmis...La Haine'nin siyah beyaz olmasinin onemli nedenlerinden biri de maliyetmis.. en pahali sahne sanirim helikopterle cekilen sahne...

Ikisinde de oyunculuklar sağlam... Ben yine bu konuda da Bornova'yı daha çok sevdim…

Cumartesi, Ekim 24

Jules et Jim / Jules ve Jim (1962)



Jules ve Jim arasında geçen “Kadınların kiliseye girmesi beni hep şaşırtmıştır. Kadınlar Tanrı'yla ne konuşabilirler ki?" cümlesinden sonra, “ikiniz de aptalsınız” diyerek Catherine köprüden suya atlar…

Bu sahne bana şunu hatırlattı:

Zamanın birinde, 5-6 yaşlarındaki komşunun küçük kızı, arkadaşlarımla yazlığın bahçesinde oturup sohbet ederken, yanımızdan hızlıca geçti. Asık bir suratla “ben intihar etmeye gidiyorum” dedi… Şaşırdık, sohbet durdu, arkadaşlarla birbirimize baktık… Görev bana düştü… Peşinden gittim hemen… Yüksek bir duvarın üzerinde, yaşamın kıyısında, atlayacak gibi duruyordu… Elinden tutup yanımıza getirdim… Havadan sudan konuştuk…Morali düzeldi. İntihar edecem demesinin nedeni anlaşıldı: İlgi görmek istiyormuş…

Film bir kadın ve iki aşık üzerine… Catherine ne zaman ne yapacağı belli olmayan, kendisine aşık olanları süründüren bir kadın. Jules Alman, Jim Fransız… Yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen iki dost oluyorlar. Derken savaş çıkıyor. İki düşman ordunun askerleri, istemeden birbirlerini öldürmekten korkuyorlar… Film, Birinci Dünya Savaşı’nı gösteren belgesel görüntüleri içeriyor… Savaş sırasında mektupla nişanlanan bir askerin ilginç ve dramatik hikayesine de şahit oluyorsunuz…

Jeanne Moreau Catherine rolünde, Oskar Werner Jules’u oynuyor. Kendisini Fahrenheit 451’de Guy Montag olarak tanımıştık. Jules rolünde Montag’ın çok ötesinde bir performansı olduğunu söyleyebilirim. Henri Serre ise Jim olarak kaşımızda…

Filmin ismi Jules ve Jim olsa da, merkezinde Catherine var. Kadının “femme fatale” kelimesini dolduran bir yapısı var. İlginçtir http://tr.wikipedia.org/wiki/Femme_fatale_(kavram) adresinde kelimeyle ilgili filmler arasında Jules et Jim yok… Unutmuşlardır…

Anlatıcı dış ses neredeyse Amelie’dekiyle aynı… Öpüşme sahnesinde arkada dolaşan sinek de… Truffaut, Yeni Dalga’nın öncülüğünü yapmasıyla birlikte, bütün dünyaca tanınan ve izinden gidilen bir yönetmen… Örneğin 1967’de çektiği Siyah Gelinlik isimli filmde düğün günü damat öldürülür… Gelin intikam için seri katile dönüşür… Eşinin ölümden sorumlu tuttuğu 5 kişiyi öldürür… Tarantino’nun Kill Bill’inde de (2004) böyle bir hikaye vardır… Truffaut’un külliyatını izlediğimiz vakit, bir çok yönetmenin filmlerinde ustalarına selam gönderdiğini göreceğiz…

http://www.youtube.com/watch?v=1JH3O4HSs7g adresindeki video, filmi izlemeniz için iyi bir neden… Jules ve Jim, “dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı” dinledikleri için çok mesut, çok bahtiyar oldular eminim…


Şarkıyı sevdiyseniz, Vanessa Paradis-Le tourbillon de la vie avec Jeane Moreau isimli videoyu aşağıdaki adresten izleyin: Jeanne Moreu’yu yıllar sonra yeniden görün…
http://www.youtube.com/watch?v=vDg4kW8HHoY&feature=related

Siyah beyaz görüntüler kartpostal tadında. Resim, müzik, tiyatro, kitaplar ve sinema sanatına duyulan sevgi ve bağlılığın elle tutulacak kadar somutlaştığı bir eser…

Gelelim yönetmenin sanata olan tutkusunun kaynaklarına: Truffaut doğduğunda annesi 17 yaşında. Gerçek babasını hiç tanımamış… Annesi bir adamla evleniyor. Ancak Truffaut’u istemiyor… Evde çocuğun ses çıkarmasına bile tahammül yok… Bu sorunlu dönemde kitapların içinde kayboluyor. Kitap kurdu oluyor… Okuldan atılacak bir öğrenci profilinde. Okuldan kaçarak, sinemaya gizlice, para vermeden gidiyor. Yüzlerce film izliyor… İzleyecek film kalmıyor. Bazı filmleri tekrar tekrar izliyor…

Truffaut kitapları o kadar çok seviyor ki…Çocukken favori yazarı Balzac için odasında bir küçük mabet yapıyor… Mum yakıyor… Mumdan yangın çıkıyor… Dayak yiyor… Bütün bu anlattıklarım yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olan 400 Darbe’de yer alıyor… Filmde kendi çocukluğunu anlatıyor…Ona göre sanat yaşamdan esinlenmeli…

Jules et Jim’in bir sahnesinde kitaplar yakılıyor… Kitapların yakılması yönetmeni derinden etkileyen bir konu olsa gerek ki, izlediğim iki filminde de böyle sahneler var…

Yönetmenle ilgili bir diğer detay da: Çektiği filmlerin senaryoları ağırlıklı olarak kitaplardan…Jules et Jim; Henri-Pierre Roché’un yarı otobiyografik kitabından uyarlanmış…

Bu noktadan sonra yazacaklarım, Truffaut’la 1970’de yapılan röpartaj. Filmle ilgili detaylar içerdiği için filmi izlemeye niyetliyseniz, izledikten sonra okumanızı tavsiye ederim. Google’da françois truffaut interviews yazarsanız, Samuels’in röportajını barındıran, bir e-kitapla kaşılaşacaksınız. Yazdıklarımı yazarı belli olmayan, DVD’nin içinde çıkan Türkçe kitaptan aldım… Röportajda, Jim’in Alman olduğu yazıyor…Yukarıda Fransız olduğunu söylemiştim… Çelişkinin nerden kaynaklandığını araştırıyorum…

Samuels: Jules et Jim filmindeki Catherine hakkında ne düşünüyorsunuz?
Truffaut: Son derece muhteşem olduğunu. Gerçek hayatta böyle bir kadınla karşılaşsaydınız, sadece hatalarını görürdünüz. Ama filmde bunlara yer verilmiyor.
Samuels: Ancak bir çok eleştirmen, en azından Amerika’da, Catherine’in bir cadı, bir nevrotik, bir adam yiyen olduğunu düşünüyor.
Truffaut: Bir Fransız psikiyatrın ne dediğini biliyorsunuz; “Jules ve Jim annelerine aşık iki çocuk hakkındadır”.
Samuels: Sizce Catherine neden Jim’i öldürür?
Truffaut: Çünkü bu olay romanın sonunda yer alır. Alevler içindeki tabut da kitaptan alıntıdır… Gösterdiğim her şey romanda yer almakta. Onu neden öldürdüğünü bilemiyorum. Çünkü kitapta bunu açıklamıyor. Bu psikolojik bir öykü değil. Başı ve sonu olan bir aşk öyküsü. Kitapla film arasındaki fark, filmin daha bağnaz olması. Ben o filmi çektiğimde 30 yaşından gençtim. Halbuki romanın yazarı 73 yaşında bir adamdı.
Samuels: Kitapların yakıldığı sahneye neden yer verdiniz?
Truffaut: Çünkü Jim bir Alman ve o yanan da Reichstag ateşi. Benim için bu bir devrin kapanışını sembolize ediyor; sanatçıların ve sanat meraklılarının devrini. Ayrıca bizi filmin sonunda, Jim ve Catherine’in yakıldığı sahneye de hazırlıyor.
Samuels: Böyle tarihsel bir boyut var. Acaba sahnelerde kullanılan, önceki dönemlere ait Picasso tablolarına yer vermenizin nedeni de bu mu? Zamanı bu şekilde mi belirtmek istediniz?
Truffaut: Evet.
Samuels: Bu film fotoğraflarla, öykülerle dolu. Neden?
Truffaut: Jules ve Jim, anlatılan olayların üzerinden 50 yıl geçtikten sonra yazılan otobiyografik bir roman. Bu kitapta beni çeken sadece öykü değil, aynı zamanda zamansal mesafeydi ve bunu filme aktarmam gerekiyordu. Bu yüzden karakterlerde çok az yakın çekim kullandım. Kullandığımda ise tam boy görüntü vermeye çalıştım. Filmin eski bir fotoğraf albümü havasında olmasını istedim.

www.idefix.com adresinde filmi bulabilirsiniz…

Related Posts with Thumbnails