Coen Brothers etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Coen Brothers etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Eylül 23

A Serious Man / Ciddi Bir Adam (2009)



60'lı yıllarda Orta Amerika'da musevi cemaati üyesi bir fizik profesörü olan Larry Gopnik'in yaşamından bir kesite tanık olduğumuz film Coen Kardeşler'in son marifeti. Sıradan bir insanın sıradan yaşamında başına gelen sıradan ve sansasyonel olmayan şeylerin sorgulandığı bir kara mizah olarak tanımlayabilirim filmin konusu. Tamam sade bir tanımlama olmadı, kabul ama filmin 'motto'suna gayet uymakta: "Başına gelen her şeyi sadelikle kabul et".

Film,- eğer daha önce Coen Biraderler'in filmlerini izlemişseniz- daha ilk karelerinden filmin esas konusuyla bir ilgisinin olmadığını tahmin edeceğiniz bir pasajla başlıyor (en azından ben ilerleyen karelerde bir sürpriz yakalayamadım). İki yüzyıl önce, karlı bir kış günü yolda arabasıyla kalan bir adama ak sakallı bir ihtiyar yardım eder. Bunun üzerine yardım ettiği kişi onu bir tas çorba içmeye mütevazı kulübesine davet eder. Adamın karısı misafiri görünce onun 3 yıl önce ölen birisi olduğunu (dybbuk = musevi kültüründe ölmüş bir kişiye ait kötü ruh) iddia ederek elindeki buz kıracağını ak sakallı ihtiyara saplar. Bir müddet kan akmamasını düşündüğü şeyin doğruluğuna yorsalar da, sonra akacak kan damarda durmayacaktır ve ihtiyar adam kendisine yardım eden bir kişiye bu yaptığınız reva mı diyerek bu pasajı sonlandıracaktır. Bunu niye anlattım, açık ettim. Hayatta bazen bir işaret olduğuna kendimizi inandırdığımız şeylere o kadar kaptırır ve gereğinden fazla dikkatimizi veririz ki, akıp giden hayatı biraz kaçırdığımız olur. Filmin kalanını izlerken beyninizin bir köşesinde bu pasajı 'replay' etmeyin sakın :)


Profesörümüz, olağan rutinliğiyle devam eden hayatında ters giden şeyleri fark eder: Karısı ondan boşanmak istemekte, dahası samimi iş arkadaşlarından biriyle evlenmek istemekte ve bunun için kendisinden dinsel bir boşanma izni istemektedir. Bir baltaya sap olamamış kardeşi evinde kalmakta ve evdeki yaşamı aksatmaktadır. Kızı bir alışveriş hastası olmuş, ergenliğine adım atmak üzere olan oğlu mariuhana içmeye başlamıştır ve kendisini sevdiği TV kanalı parazit yaptığında çatıya çıkıp tamir eden bir insan olarak değerlendirmektedir. Yetmiyormuş gibi, sınıfındaki yabancı uyruklu bir öğrenci geçer not alamadığı için kendisine rüşvet teklif etmektedir. Okul yönetiminin açıklanacak terfiler öncesi kurduğu terfi komitesine de, yine kendisini kötüleyen ve terfi ettirilmemesini isteyen imzasız mektuplar gitmektedir.



Ciddi Bir Adam, aslında hayatla ilgili gerçekleri merak eden, her şeyin bir sebebi olduğuna inanan; matematik ve fiziğin bilimselliğini kişiliğinde barındıran, etrafımızda dönen şeylerin arasındaki ilişkileri kavramak için arayışa giren bir adamın hikayesi. Burada aslında birtakım tezatlar var. Fizik dersinde öğrencilerine 'Belirsizlik Teoremi'ni, 'Schrodinger'in Kedisi'ni öğreten bir adamın; hayatında her şeyin belirli bir sebebe dayandığını kendisine ispatlama gayretleri.
Neden tüm bunlar ve niçin ben?

Adamımız içinden çıkamadığı bu sorulara yanıt bulurum ümidiyle cemaatinin önde gelen din adamlarının görüşünü almak ister. Genç deneyimsiz rahip (burada sürpriz bir isim "The Big Bang Theory" dizisinin yahudi karakteri Wolowitz karşımıza çıkıyor) ise yaşamın dikkatimizi çekmeyen sıradanlıklarını bir yanıt olarak sunar.



Bu yanıtlar ciddi adamımızı kesmese de olayları zamanla akışına bırakacaktır. İnancı sorgulamak gerekli midir? Ya da bir şeyleri değiştirir mi? Olaylar olur, yaşanacaklar yaşanır. Tesadüfler bazen sadece tesadüftürler. Ne kadar merak etsek de Schrodinger'in Kedisi yaşıyor mu yoksa ölü mü bilemeyiz.



Yaşamdan bir şey anlayamıyor olabiliriz, ama anlamasak da yaşananlardan hepimiz sorumluyuz.

Tüm gerçekler yalan gibi göründüğünde ve içindeki yaşama sevinci öldüğünde ne yapacaksın?



Tüm film boyunca olaylar bir musevi kömünitesi içerisinde geçmekte, musevi öğretileri ve yaşamı boyunca cereyan etmekte. Bu sizi bir miktar sıkabilir ama sanırım esas anlatılmak istenen evrensel. Coen Biraderler bunu sadece kendi bakış açılarından anlatmak istemişler. Bunu yaparken de kendi alt kültürlerinden zengince yararlanmışlar.

Coen Biraderler

Film için 'farklı' yorumu sanırım en doğru yorum olur. Her izleyici de dolayısıyla farklı köşelerinden bakacak ve yorumlayacaktır.

Filmin IMDB linki için tıklayınız

Filmin fragmanı için tıklayınız

Cumartesi, Mayıs 1

Fargo (1996)


Suç filmleri arasında ismi unutulamayacak bir yapıt. Son derece basit görünen fidye suçunun seri cinayetlere dönmesi ile içinden çıkılmaz bir hal alması gerçekçi ve aynı zamanda komik bir dille anlatılmış. Tema müziği defalarca dinlenir… Norveç folk şarkısı.

Far ve Go kelimelerinden gitmek için çok uzak bir yer olduğu tahmininde bulunuyoruz. Karlar altındaki uçsuz bucaksız bembeyaz düzlükler insanı hipnotize ediyor..

Açılışta gerçek bir olaydan esinlendiği söylense de, filmin sonunda yazılar geçerken, kurmaca bir öykü olduğunu anlıyoruz… Yönetmenlerin dediğine göre, birbirinden bağımsız gerçek olayların bir kolajı... Örneğin odun biçme makinesi sahnesi yaşanmış...

Vavien bu filme benziyor. Adamın karısı hakkında, kaçırılma/öldürme planı yapması, planın düşündüğü gibi gitmemesi... Sorunlu, ergen bir erkek evlat. Saf ve ailesini çok seven bir ev kadını... Kayınpederin kızını kocasından sakınan tavırları.. Zengin oluşu.. Daha sayılabilir..

Jerry’nin borçlarıyla başı beladadır… Şartlı tahliyeyle dışarı çıkmış, ortak bir tanıdık aracılığıyla iki haydut ile tanışır. Karısını kaçırmalarını ister. Salıverilmeye karşılık kayınpederinden 80 bin dolar alıp bölüşeceklerdir. Böylelikle hem kendisine istediği işleri, parayı birtürlü vermeyen kayınpederinden intikam alacak, hem de borçlarını ödeyecek.

Jerry anlaştığı adamlara 80 bin dolardan bahsetse de, acılı babaya fidye olarak 1 milyon dolar istendiğini söyler… Zaten her işinde bir üçkağıt çevirmektedir.

Korku filmleri klasiği olan etkileyici küvet-duş perdesi sahnesiyle birlikte kadın kar maskeli iki adam tarafından kaçırılır… Plakasız araçtan, arka koltuktan gelen gürültüden şüphelenen ve rüşvet teklifini kabul etmeyen polisin öldürülmesi ile başlayan cinayetler zinciri Jerry’nin planlarını berbat eder…

Oyunculuk anlamında fidyecileri oynayan Steve Buscemi (komik görünüşlü diye tarif edilen) ve Peter Stormare (ağzından sigara düşmeyen psikopat) ön plana çıkıyor… Olayları aydınlatan hamile polis Frances McDormand ise 1997’de en iyi kadın oyuncu Oskar’ını almış… Marge rolü komik ve zeki bir karakter canlandırması… Mimikleri, jestleri ve doymak bilmeyen haliyle sempatik bir kadın.

Marge bir nevi akil adamı oynuyor… Filmdeki tek aklı başında, işini kusursuz yapan, dürüst karakter… Zaten film sonundaki ağır mesajı da onun ağzından duyuyoruz: “Bütün bunlar bir avuç para için miydi?, Hayatta paradan çok daha değerli şeyler de var”
Filmin bana en ilginç gelen yerlerinden biri, komik olan fidyecinin, 960 bin doların üzerine konmasına rağmen, basit bir arabanın hesabını yapması... Psikopat olan diğerinin ise çıkan anlaşmazlık sonunda baltayla saldırısı... Zenginlik deniz suyu içmek gibi bişey galiba? İçtikçe susatmakta...
İki soyguncu başlarında maske, sırtlarında bankanın para çuvalları, arkalarında polis kan ter içinde kaçıyorlar: Biri diğerine; "hep söylerdim de inanmazdın, para sahibi olur olmaz dertler başlar diye" Sahne bu fıkrayı hatırlattı... Fidyecilere para sahibi olmak hiç yaramadı...

The Big Lebowski, No Country for Old Men ile birlikte izlediğim üçüncü film olan Fargo yönetmenlerin net bir çizgisi olduğunu göstermekte.

Salı, Nisan 20

Vavien (2009)




Engin Günaydın’ın yazdığı, Taylan Biraderler’in yönettiği film, Vavien'i sinemada kaçırdıktan sonra, on kez sordum DVD’ciye… Sonunda geldi ve izledik bir solukta.

Başrolde Engin Günaydın ve Binnur Kaya var. Çekim yapılan yer ise Günaydın’ın memleketi Tokat-Erbaa.

Filmin hemen başında ismi nerden geliyor anlıyoruz... Serra Yılmaz dubleks evin üst katına çıkıyor merdivenle, yukarıda basamak ışıklarını söndüremiyor.. Dubleks ev yapmayı akıl edip, bu detayı atlamak da nasıl bir mantıkdır? Ayrı konu... Daha çok uzun koridorlarda ve dubleks ev merdivenlerinde kullanılan elektrik düğmelerine vavien deniyor. Düğmelerden biri lambayı yakarken, diğer uçtaki ya da kattaki kapıyor.

Vavien Fransızca'da geliş - gidiş demekmiş... Volver’de de böyle gidişli dönüşlü bişeyler vardı. İzleyenler bilir. İnsan beyni elektrik sinyallari ile çalıştığına göre, insanın da geliş ve gidişleri oluyor... Mesela sigortası atıyor :) Filan...

Kasaba'nın birinde Celal, karısı, çocuğuyla ve işiyle mutsuz bir hayat sürmekte... Abisinin ortak olduğu bir elektrikçi dükkanları var. Tek çıkış noktaları Samsun'a ihale işi adı altında pavyona gitmek... Celal pavyonda çalışan Sibel’e karşılıksız aşık. Amerikalılar'ın tabiri ile loser'ı oynuyor..

Daha filmin başında ilginçlikler: Doblo'ya otomatik kapı yaptırıyor.. Minibüslerdeki gibi... Doblo'da otomatik kapının ne işi var diye düşünürken, bi de işi yapan ustaya, etrafa çok borcu olduğu gerekçesiyle parayı da vermiyor basıp gidiyor...

Sürükleyici bir film. Hikayesi gerçekçi ve kolay anlaşılır, makul. Bir yandan komik tarafları var.. Celal mesela soruyor oğluna en olmadık zamanda: “Ellerini yıkadın mı?” Diğer yandan sizi geren bir atmosfer mevcut... Renkler, çekim açıları, havanın kapalı oluşu filan. Yönetmenlerin korku filmlerine meyili olduğu anlaşılıyor.

İnsanın korkuları ile ilgili bir film olduğu gibi, bazı sahneler korku filmlerini aratmıyor.. Yani özellikle banyo aynasının buğusunu Celal saç kurutma makinesi ile açtığında, aynadaki görüntü koltuğumdan hoplattı beni... Basit ama etkileyici...

Engin Günaydın kasaba’da doğmuş büyümüş iyi gözlem yapan zeki bir adam. Kasabalı karakterleri odağa koyduğu senaryoda, Celal’in kablo makarası ile derinlik ölçümü yaptığı sahnenin finale ötelenmesi ile daha etkileyici olunabileceğini söylemek mümkün... Ancak her halükarda filmin mevcut haliyle evrensel başarı yakalaması beklenmeli.

Türk filmleri için son yıllar çok verimli geçti. Vizyona giren filmler yarı yarıya yerli.. Bazı sinemalar sadece yerli film gösteriyor... Bu kadar çok yapım, bir süre sonra ciddi bir yaprak dökümüne yol açacaktır... Sistem bir ayıklama yapabilir.. Umarım bizim sevdiğimiz yönetmenler film çekmeye devam ederler... Vavien'in gişede çok başarılı olmadığını biliyoruz ama son günlerde aldığı ödüllerle, ismi gibi gitti – geldi yapacağını tahmin etmek zor değil.

Engin Günaydın ve Binnur Kaya'nin geniş bir hayran kitlesi var Avrupa Yakası'ndan.. İzleyicilerin bir kısmı aradıklarını bu filmde bulamayabilirler.

Cumartesi, Mart 13

The Big Lebowski (1998)



Coen Kardeşler’in yazıp yönettiği, 1998 yılında vizyona giren filmde başrolleri Jeff Bridges (Dude-Lebowski) ve John Goodman (Walter) oynuyor…

Jeff Bridges 2010 yılında En İyi Oyuncu Oskar’ını alarak yıllar önce hakkettiği ödülüne nihayet kavuşmuş oldu.

Bornozuyla süpermarket alışverişine çıkması, sütün tazeliğini koklayarak anlaması ve kapalı ortamlarda özellikle kafası bişeylere bozulunca taktığı güneş gözlüğü ile sıradışı bir karakter olduğunu daha ilk karelerden itibaren Lebowski bize gösteriyor...

Kendini Dude diye lakaplandıran; savaş karşıtı, bowlingci, aylak, ağır ve sakin hareketleriyle pandaları-tembel hayvanı andıran ve sevimli bir adam olan Lebowski’nin bekar evine iki genç adam izinsiz girer... Şiddet kullanarak eşinin borcunu ödemesini isterler. Salondaki halıya işer bitanesi..

Lebowski parmağında yüzük olmadığını ve klozet kapağının yukarıda olduğuna işsaret ederek, evli olmadığına ikna eder adamları… Zaten gangsterler, evin bir milyonerin evi gibi görünmediğini biraz geç de olsa anlamışlardır. Aynı isimde iki kişi vardır...

Vietnam’da yaşadıklarının etkisinden kurtulamamış bowling ortağı Walter bizim adamı halıdaki zararı tazmin için milyarder Lebowski’yi bulması gerektiğine ikna eder... Dude, soluğu Big Lebowski’nin evinde alır... Olaylar gelişir...

Filmin başından itibaren zavallı Dude sürekli saldırganlığa maruz kalır… Evine giren Treehorn’un adamlarından dayak yer. Zararını karşılaması için Big Lebowski’ye gittiğinde yüksek sesle azarlanır… “This agression will not stand, man” der… Takım arkadaşı Walter rakipleri Smokey’e sıradan bir sebeple bowling salonunda silah çeker… Elleri titrer… Sadece filmin başında değil her yerinde tartaklanır, azarlanır, dayak yer, kafasına fincan fırlatılır. Bu şehirde seni istemiyoruz denir… Spermleri kendinden izinsiz alınır.

Karşımıza çıkan rollerin bir iki kelime ile tanımını yaparsak filmi ilginç kılan şeyin ne olduğunu bulabiliriz belki.

Dude: Savaş karşıtı, hippi
Walter: Vietnam’da kayışı koparmış
Donny: Salağın önde gideni
Big Lebowski: Kore gazisi, milyarder
Maude Lebowski: Nihilist, feminist, sanatçı
Bunny Lebowski: Bütün şehre borçlanmış bir kumarbaz
Brandt: Milyarder yalakası
Jesus: Sapık bowlingci
Smokey: Savaş karşıtı, kırılgan bir adam
Maude Lebowski: Nihilist, feminist, sanatçı
Treehorn: Porno girişimcisi

Filmde sıklıkla duyduğumuz kelimeler:

The rug really tied the room together. (Halı odayı dolu gösteriyordu)
White Russian. (Beyaz Rus - Dude’un sürekli içtiği içki)
Am I wrong? (Walter’ın ağzından düşürmediği kelime: Yanılıyor muyum?)
Her life is in your hands. (Hayatı senin ellerinde)
She kidnapped herself. (Kendi kendini kaçırdı)
You are entering a world of pain. (Acılar dünyasına girmek üzeresin)
Mark it zero / Mark it eight. (Sıfırı işaretle / Sekizi işaretle)


Filmde favorim 10 sahneyi sıralıyorum:

1. Treehorn telefonda konuşurken bir yandan da not kağıdına bişeyler yazmaktadır. Dude bunu fark eder, adam koçandan kağıdı koparıp uzaklaşır uzaklaşmaz, bizimkisi kendinden hiç de beklenmeyen bir çeviklikle ve temkinlilikle telefonun yanına gider. Not kağıdını dedektif edası ve kurşun kalemin yanıyla hafif hafif karalamaya başlar... Gördüğü şey kaşısında bir duraksayıp devam etmesi ve şaşkınlığı...

2. Maude Lebowski Dude’a –Alman- yapımı film izletmektedir... Ekrana, kapıda bir kablo TV tamircisi ile onu karşılayan rahat giysiler içindeki kadın evsahibi gelir... Tamirci: “Maine name ist Karl. Ich bin expert.” diye kendini tanıtır, içeri girer... Maude, Dude’a döner: Bundan sonra olacakları tahmin ediyorsundur herhalde? Dude düşünmeden cevap verir: He fixes the cable.

3. Walter ölen arkadaşının krematoryumdan aldığı küllerini okyanusa döker... Küller rüzgar nedeniyle Dude’un üzerine gelir.

4. Dude, yolgeçen hanına dönen evinin kapısına önlem alır... Yere tahta bariyer çakar, sandalye dayar... İki saniye sonra kapıdan gene yabancı adamlar kolayca girer. Kapı içeri değil, dışarı açılmaktadır çünkü.

5. Dude, çalındığı için polise arabasının içinde neler olduğunu anlatmaktadır: Evrak çantası… İçinde de evraklar var… Polis merak edip sorar: Ne iş yapıyorsunuz?

6. Treehorn yakında seksin elektronikleşeceğini, %100 sanallaşacağını anlatmaktadır... Dude manuel metodlarla işini gördüğünü söyler.

Treehorn: Interactive erotic software. The wave of the future, Dude. One hundred percent electronic!

The Dude: Yeah well, I still jerk off manually.

7. Dude, Big Lebowski ile ilk karşılaştığında, konuşmanın bir yerinde “This aggression will not stand – Bu saldırgan tutum devam edemez” der. Lafı televizyonda Bush’un yaptığı, yeni duyduğu konuşmadan araklamıştır.

8. Walter’a Donny’e sorar: Bunlar Nazi’mi? Hayır nihilist onlar. Korkacak bişey yok.

Donny: Are these the Nazis, Walter?
Walter Sobchak: No, Donny, these men are nihilists. There's nothing to be afraid of.

9. Walter 15 yaşındaki Larry’nin ödev kağıdını kanıt torbasına koymuştur: “Is this your homework Larry?”... Kelime onlarca kez tekrar edilir, fakat sonuç alınamaz... Larry’e ait olduğunu düşündüğü son model arabayı hacamat eder... Fakat araba başkasınındır.

10. Dude, film boyunca bir sürü komisyon işine girer.. %5, %10 pay ister.. Ve fakat hiçbirinde iş sonuçlanmaz.. Parayı alamaz...


NOTLAR:

Dude’un hırkası çok ekzantrik... Giyesi geliyor insanın... Desenlerini kaydettim...

Müzikler kalite. İspanyolca Hotel California’yı dinlemek lazım. Yazının en altında birinci ve ikinci sıradakileri de tavsiye ederim.

Filmdeki en ağır eleştri feminist, entel-nihilist sanatçı tayfasına gitmiş diye düşünmekteyim.

Coen kardeşlerden çok film izlemedim ama, film temalarında suç üzerine odaklandıkları anlaşılıyor...

Bir şekilde Amerika’nın girdiği bütün savaşların bahsi geçiyor... İkinci Dünya Savaşı, Kore, Vietnam ve Irak...

Dude belki ortalama Amerikan vatandaşını temsil etmiyor. Fakat Walter’in saldırgan ve militarist tutumu ve “over the line” diyerek çizgiyi-sınırı aştığına dair rakibini sert dille ikaz etmesi, silahına sarılması Amerikan’ın tutumuna benzetilebilir. Üzerinde durulacak nokta: Her seferinde adamımız Dude’un başı belaya giriyor. Dayak yiyor, azar-hakaret işitiyor. Walter ise olay yaşandıktan birkaç dakika sonra hiçbişey olmamış gibi davranabiliyor.

Amerika ve İngiltere’den filmin fanları festival düzenliyorlar... Dudeism diye bir akım var..

The Big Lebowski’deki bütün replikleri ezberlemiş birine rastlarsanız şaşırmayınız..

Eğer bu film, 1998’de değil de, 2008’de çekilmiş ve vizyona girmiş olsaydı, internet imkanları ile birlikte hatrı sayılır bir gişe ve hayran kitlesi yapardı.

Dude Türkiye’den kime benziyor derseniz, herhalde ilk akla gelen cevap Bezgin Bekir olacaktır... Gerçi bizimkisinin konuştuğunu görmedik...

Maude resim yaparken çok değişik bir teknik kullanıyor… İplerle havada asılı, yere yüzü dönük paralel, iki üç metre yukarıda duruyor.. Elinde fırça var. Hareket halindeyken tuvale havadan boya fırlatıyor… Çırılçıplak… Sanat için soyunma denen şey demek ki, sadece filmler için değil, resim için de sözkonusu imiş… Yeni bir şey öğrendik.

MÜZİKLER:

1 NUMARA: Just Dropped In - Kenny Rogers & The First Edition

2 NUMARA: The Big Lebowski The Dudes Song

3 NUMARA: Hotel California cover by The Gypsy Kings
Related Posts with Thumbnails