Birinci Dünya Savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Birinci Dünya Savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Eylül 1

Das Weisse Band / Beyaz Bant (2009)


Michael Haneke’nin Beyaz Bant’ı Türkiye’ye DVD olarak  gelir diye uzun süre beklememe rağmen ne yazık ki yayınlanmadı. Almanca orjinal seslendirme ve İngilizce altyazı kombinasyonunu daha önce denememiştim. Altyazıyı takip etmek çok kolay olmadı.. Filmde kaçırdığım detaylar vardır..

Siyah beyaz çekilme nedeni olarak yönetmen “hikayenin  inandırıcılığını arttırma” gayesini  ön plana çıkarıyor..
İkinci Dünya Savaşı özellikle ilgimi çeken bir konu. Film, kitap ve belgesel gördüm mü, elimden geldiğince peşine düşüp izlerim, okurum. Bütün Dünya’yı içine alan bu korkunç savaş nasıl çıktı, nasıl gelişti, sonuçları neler hep merak etmişimdir.. Okudukça ve izledikçe merak etmeye devam ediyorsunuz.

Beyaz Bant  ise Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen önce bir Alman Köyü’nde yaşanılanları toplumun bir örneklemesi-aynası olarak  ortaya koymakta. Haneke bazı soruların cevaplarını yine seyirciye bırakıyor...
Filmdeki çocuklar ileride, II. Dünya Savaşı’nda önemli kademelerde yer aldılar diye düşünebilirsiniz.

- İnsan doğduğunda masum mudur?
-Kötülüğün kaynağı nedir?
-Disiplin eğtimin odağında yer aldığında nelerle karşılaşabiliriz.

Haneke seyirciyle yine kendi tarzıyla  bir köprü kuruyor.. Olağanın dışına çıkan yöntemleriyle, takipçilerini  hem şaşırtıyor, hem de daha çok düşünmeye ve araştırmaya zorluyor.. Diğer filmlerinde olduğu gibi film bittikten sonra  geriye konuşacak ve tartışacak çok şey kalıyor..

Haneke’nin bu tarzı, ana-akım filmlere alışmış seyirciye itici gelebilir. Filmin sonunda hayalkırıklığı yaratabilir. Yıllar önce bir film izlemiştim Yılmaz Güney’in. Bi dere kenarında maden mi arıyorlar, altın mı eliyorlar.. Herneyse.. Küt diye bitti.. Hiçbişe anlamamıştım. Meğer böyle bir sinema ekolü varmış.. Gerçi Beyaz Bant o kadar da yarım kalmışlık hissi bırakmıyor.. ya da bunu çok daha profesyonelce yapıyor diyelim.

Filmi özetleyeyim: Yıl 1913.. Birinci Dünya Savaşı arifesinde bir Alman Köyü’nü anlatıyor öğretmen.  İleriki yıllarda gelişecek  olayları anlayabilmemize yardımcı olabileceğini söylüyor aktardıklarının. Köyün doktorunun iki ağaç arasına gerilmiş  ince bir tele atıyla evine dönerken takılıp düşmesi ile başlıyor gariplikler. Doktor ağır yaralanıyor. Tuzağı kimin kurduğu bulunamıyor.. Ancak failin çok yakınlarda bi yerde olduğu seziliyor.
Benzer olaylar birbirini izliyor.  Suçlusu bulunmayan eylemler köydeki herkesin huzurunu kaçırıyor.
En çarpıcı sahne köprü kokuluğunda yürüyen çocuk.. Hikeyeyi anlatan öğretmen kendisini farkedince ne yapıyorsun_? Hemen oradan in.. Diyor. Çocuk  cevap verir: “Tanrı beni sevmiyorsa, cezalandırması için ona fırsat veriyorum” ...

Çocukların özellikle aile içinde yetiştiriliş yöntemlerine odaklanan film, bize savaşların nedenlerini anlamamızda birtakım ipuçları uzatıyor..

Filmin başında ağır yaralanan doktorun, filmin sonralarında içindeki şeytanı kusması ve bizim onu bütün çıplaklığı ile tanımamız da kim yaptı sorusunun peşine düşenleri aydınlatabilecek ayrı bir detaydı.. 

Beyaz Bant ilginizi çektiyse, Milgram Deneyi'yle ilgili yazımı okumanızı öneririm:


İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN
 II. Dünya Savaşı’nda katliamlar yaşandı. Savaş sonunda suçlular mahkemelerde yargılandı. Yargılananlar sadece üstlerinden gelen emirlere itaat ettiklerini söylediler. Savunma bu temel üzerine kurulmuştu. Bu durumda geriye tek suçlu kalıyordu. Kimseden emir almayan Hitler. Ancak, savunma işe yaramadı, savaş sonrası kin duygularının tazeliği ile birçok sanık suçlu bulundu ve asıldı. Savaştan bir süre sonra insanlarda yaygın bir düşünce vardı. Alman tabiatındaki birşeyler onları zalim yapıyor. İnsanların davranışlarını genleri şekillendiriyor. Zalimlik genlerden geliyor.
 Stanley Milgram 1963’te bu yargıyı sorguladı. Belirli şartlar altında bir ulus başka bir ulusa zalimce davranabilir diye düşünüyordu. Otoriteden gelen bir emir ile insanlar gaddarca suçlar işleyebilir, zulüm yapabilir kanısındaydı. Hipotezini laboratuvar ortamında test etti. Gazetede yayınlanan, “bir saatinizi bize ayırın 4$ kazanın” başlıklı reklamla denekleri buldu. Aranan koşullar basitti. Herhangi bir deneyim, meslek, eğitim aranmıyor, 20-50 yaş arası olmak yetiyordu. Lise ve üniversite öğrencileri kabul edilmiyordu sadece. Katılımcılarla Yale Üniversitesi’nde,  hafıza ve öğrenme üzerine bir çalışma yapılacağı yazılıydı duyuruda. Duyurunun altındaki formu doldurup, çağrıldığınızda, üniversitenin laboratuvarına gidiyorsunuz. Sizi beyaz gömlekli, soğuk görünüşlü genç bir adam karşılıyor ve kendini araştırıcı olarak takdim ediyor. Yanında duran güleryüzlü orta yaşlı şişman bir adamın da kendiniz gibi araştırmaya denek olarak katılmak üzere sizden az önce gelmiş olduğunu öğreniyorsunuz. Araştırıcı, cezanın öğrenmeye etkisi konusunda bir deneye katılacağınızı; birinizin öğretmen, birinizin öğrenci olacağını ve öğrenci yanlış yaptığı zaman ceza olarak öğretmenin ona elektrik şoku vereceğini bildiriyor. Kura çekiliyor ve siz kura sonucu öğretmen olacağınızı öğrendiğiniz zaman biraz rahatlıyorsunuz çünkü odadaki büyük bir şok jenaratörü oldukça korku verici bir görünüşe sahip.  Üstünde 15 volttan 450 volta kadar 15’er volt aralıklı şok düğmeleri var. 300 voltluk düğmenin üzerinde     << Çok Kuvvvetli Şok>>; 450 voltluk düğmenin üzerinde ise: <> yazmaktadır. Öğrenilmesi gereken işlem; öğrenme psikolojisi deneylerinde genellikle kullanılan kelime çiftleri dizisidir. Öğrenci, kelime çiftlerini ezberleme durumundadır. Kelimeleri doğru olarak hatırlayamazsa, öğretmen olarak sizin jenaratörle ona elektrik şoku cezası vermeniz gerekmektedir. Her yanlışta bir sonraki düğmeye basılacak, yani öğrenciye her yanlışta bir öncekinden 15 volt daha kuvvetli bir şok verilecektir. Güleryüzlü orta yaşlı “öğrenci”, kalbinden biraz rahatsız olduğunu söyleyerek araştırıcıya şokun tehlikeli olup olmadığını sorar. Araştırıcı, kuvvetli şokun can acıtabileceğini fakat tehlikeli olmadığını söyler. Bundan sonra öğrenci yandaki bitişik odaya götürülerek bir iskemleye oturtulur ve elleri elektrodlara bağlanır. Şok hakkında bir fikir sahibi olmanız için size de hafif bir şok verilir. Bu şok canınızı acıtmaz fakat sizi biraz sarsar. Araştırıcı kaç voltluk olduğunu tahmin etmenizi ister; siz 75 volt olarak tahmin edersiniz; sadece 45 voltluk olduğunu söyler. Bu durum size şokların şiddeti hakkında fikir verir. Öğrenme işleri önce iyi gider. Fakat sonra “öğrenci” yanlışlar yapmaya, siz de ona şok vermeye başlarsınız. 75, 90 ve 105 voltluk şoklarda içerdeki odadan, artan inleme sesleri duyulmaya başlar. 120 voltluk şoktan sonra “öğrenci” , araştırıcıya bağırarak şokların acı vermeye başladığını bildirir. Araştırıcıya dönüp “bağırıyor” dediğiniz zaman, araştırıcının buradaki ve daha ileri aşamalardaki cevabı şunlardan biridir: -          Lütfen devam edin
-          Araştırma için devam etmeniz gerekiyor
-          Araştırma için devam etmeniz kesinlikle çok önemli
-          Başka bir seçeneğiniz yok, devam etmek zorundasınız
 135 voltta “öğrenci” acı ile daha çok inler ve 150 voltta, “Araştırıcı, beni buradan çıkarın! Benim kalbim var, çıkarın! Deneye devam etmeyeceğim!” diye bağırır. Siz araştırıcıya dönüp “çıkmak istiyor, ne yapayım?” diye sorunca, araştırıcının cevabı kat’idir. “Araştırma devam etmelidir. Öğretmen, lütfen devam edin.” 150 volttan sonra olanlar ise şöyledir;-          180 voltta öğrenci “acıya dayanamıyorum” diye bağırır.
-          270 voltta şoka tepkisi, ızdırap çeken bir insanın çığlığıdır.
-          300 voltta, çaresizlik içinde, artık teste cevap veremeyeceğini söyler.
-          315 voltta da müthiş bir çığlıktan sonra deneye katılmadığını kızgın bir sesle bildirir.
-          Bundan sonra hiçbir soruya cevap vermez, sadece her şok verilişinde işkencedeki bir adamın çığlıkları duyulur.
 Siz bu durumda devam eder miydiniz? Sizce, bu durumda kalan deneklerin acaba yüzde kaçı devam ederdi? Yani ne kadarı 450 volta kadar “öğrenciye” şok vermeye devam ederdi? Bu soru bir grup psikoloji öğrencisine sorulmuştur. Onların tahmini, insanların ancak %1’inin bu durumda en yüksek voltajlı şokları verebileceği şeklinde olmuştur. Bir grup psikiyatrdan da aynı tahmini yapmaları istenmiş, onlar da deneklerin çoğunun 150 volttan öteye geçemeyeceklerini tahmin etmişlerdir (150 volt, “öğrencinin” ilk olarak serbest bırakılmayı istediği noktadır). Ayrıca; psikiyatrlar, 300 volta gelindiğinde deneklerin ancak %3.73’ünün emre itaat edeceğini ve ancak %1 deneğin 450 voltluk şoku da vereceğini tahmin etmişlerdir. Bu tahminleri bulgularla karşılaştırmadan önce, bu ürkütücü deneyin arkasındaki gerçeği açıklamakta yarar olabilir. Aslında “öğrenci”, araştırıcının asistanıdır. Kura çekilen kağıtların her ikisinde de “öğretmen” yazmaktadır, yani sizin “öğretmen” rolünü almanız kesindir. Şok jenaratörü sahici değildir. “Öğrenci”nin bağırma ve inlemeleri aslında bir teypten gelmektedir ve “öğretmen” rolüne sokulan bütün denekler bu teypten gelen aynı sesi duymaktadır. Ancak, araştırma ortamı son derece inandırıcı olmuş, denekler tarafından tamamen gerçek olarak yorumlanmıştır. Bu, deneklerin, “öğrenci”nin inleme ve çığlıklarından çok rahatsız olmalarından anlaşılmaktadır. Ayrıca, araştırmadan sonra her deneğe birşeyden şüphelenip şüphelenmediği sorulmuş ve hiçbiri durumdan şüphelendiğini söylememiştir.       Yukarıda ayrıntılarıyla açıklanan bu ilk araştırma ABD’de Yale Üniversitesi’nde yapılmış, çeşitli yaş ve meslekteki 40 kişiden hiçbiri 300 volttan önce durmamıştır! -          5 denek 300 volttan sonra
-          4 denek 315 volttan sonra
-          5 denek de seride daha sonra durarak araştırmaya devam etmeyi reddetmişlerdir.
-          Geriye kalan 26 denek, yani bütün deneklerin %65’i sonuna kadar devam ederek 450 voltluk şoku da “öğrenci”ye vermiştir!
 Bu sonuçlar hem kamuoyunu, hem de psikologları şaşırtmış, basında bu sonuçlara geniş yer verilmiş, araştırma filme alınmış, hatta bir duruşmada delil olarak kullanılmıştır. 40 denekten 26’sının suçsuz bir insana emre itaat sonucu zarar ve ızdırap vermeleri olayı, bu 26 kişinin kişisel özellikleriyle, örneğin sadist olmalarıyla ya da saldırganlık güdüsüyle açıklanabilir. Ancak, bu tür açıklamalar yeterli olmayacaktır çünkü aynı araştırma bazı değişikliklerle birçok kereler tekrarlanmış ve 1000’e yakın birey denek olarak kullanılmıştır. Genel sonuç ilk araştırmanınkinden farklı olmamış, sonuna kadar araştırmaya devam ederek 450 voltluk şoku veren deneklerin oranı %50’nin üstünde olmuştur. Çeşitli sosyo-ekonomik düzeylerde bulunan farklı eğitim ve mesleklere sahip, çeşitli yaşlardaki kadın ve erkek yetişkinlerden tesadüfi şekilde seçilen bu 1000 kişinin hepsinin de sadist olması olanaksızdır. Ayrıca, deneklerin, şokları “öğrenci”ye vermekten memnun olmadıkları da açıkca görülmüştür. Tersine, deneklerin büyük çoğunluğu terlemek, kekelemek, titremek, dudaklarını ısırmak, inlemek ve tırnaklarını ellerine batırmak gibi sinirlilik ve rahatsızlık belirtileri göstermişlerdir. Bunlardan ötürü, bu araştırma bulgularını deneklerin kişilik özellikleri ile açıklamak yerine, bir sosyal etki olayı olarak yorumlamak daha geçerli olacaktır. Otoritenin etkisinin bu tür aşırı itaati nasıl oluşturduğuna tarihi bir örnek, Nazi Almanyası’dır.
  Kaynaklar      : İnsan ve İnsanlar, Çiğdem Kağıtçıbaşı, Beta Basım, İstanbul 1983
: http://www.garysturt.free-online.co.uk/milgram.htm

Cumartesi, Ekim 24

Jules et Jim / Jules ve Jim (1962)



Jules ve Jim arasında geçen “Kadınların kiliseye girmesi beni hep şaşırtmıştır. Kadınlar Tanrı'yla ne konuşabilirler ki?" cümlesinden sonra, “ikiniz de aptalsınız” diyerek Catherine köprüden suya atlar…

Bu sahne bana şunu hatırlattı:

Zamanın birinde, 5-6 yaşlarındaki komşunun küçük kızı, arkadaşlarımla yazlığın bahçesinde oturup sohbet ederken, yanımızdan hızlıca geçti. Asık bir suratla “ben intihar etmeye gidiyorum” dedi… Şaşırdık, sohbet durdu, arkadaşlarla birbirimize baktık… Görev bana düştü… Peşinden gittim hemen… Yüksek bir duvarın üzerinde, yaşamın kıyısında, atlayacak gibi duruyordu… Elinden tutup yanımıza getirdim… Havadan sudan konuştuk…Morali düzeldi. İntihar edecem demesinin nedeni anlaşıldı: İlgi görmek istiyormuş…

Film bir kadın ve iki aşık üzerine… Catherine ne zaman ne yapacağı belli olmayan, kendisine aşık olanları süründüren bir kadın. Jules Alman, Jim Fransız… Yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen iki dost oluyorlar. Derken savaş çıkıyor. İki düşman ordunun askerleri, istemeden birbirlerini öldürmekten korkuyorlar… Film, Birinci Dünya Savaşı’nı gösteren belgesel görüntüleri içeriyor… Savaş sırasında mektupla nişanlanan bir askerin ilginç ve dramatik hikayesine de şahit oluyorsunuz…

Jeanne Moreau Catherine rolünde, Oskar Werner Jules’u oynuyor. Kendisini Fahrenheit 451’de Guy Montag olarak tanımıştık. Jules rolünde Montag’ın çok ötesinde bir performansı olduğunu söyleyebilirim. Henri Serre ise Jim olarak kaşımızda…

Filmin ismi Jules ve Jim olsa da, merkezinde Catherine var. Kadının “femme fatale” kelimesini dolduran bir yapısı var. İlginçtir http://tr.wikipedia.org/wiki/Femme_fatale_(kavram) adresinde kelimeyle ilgili filmler arasında Jules et Jim yok… Unutmuşlardır…

Anlatıcı dış ses neredeyse Amelie’dekiyle aynı… Öpüşme sahnesinde arkada dolaşan sinek de… Truffaut, Yeni Dalga’nın öncülüğünü yapmasıyla birlikte, bütün dünyaca tanınan ve izinden gidilen bir yönetmen… Örneğin 1967’de çektiği Siyah Gelinlik isimli filmde düğün günü damat öldürülür… Gelin intikam için seri katile dönüşür… Eşinin ölümden sorumlu tuttuğu 5 kişiyi öldürür… Tarantino’nun Kill Bill’inde de (2004) böyle bir hikaye vardır… Truffaut’un külliyatını izlediğimiz vakit, bir çok yönetmenin filmlerinde ustalarına selam gönderdiğini göreceğiz…

http://www.youtube.com/watch?v=1JH3O4HSs7g adresindeki video, filmi izlemeniz için iyi bir neden… Jules ve Jim, “dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı” dinledikleri için çok mesut, çok bahtiyar oldular eminim…


Şarkıyı sevdiyseniz, Vanessa Paradis-Le tourbillon de la vie avec Jeane Moreau isimli videoyu aşağıdaki adresten izleyin: Jeanne Moreu’yu yıllar sonra yeniden görün…
http://www.youtube.com/watch?v=vDg4kW8HHoY&feature=related

Siyah beyaz görüntüler kartpostal tadında. Resim, müzik, tiyatro, kitaplar ve sinema sanatına duyulan sevgi ve bağlılığın elle tutulacak kadar somutlaştığı bir eser…

Gelelim yönetmenin sanata olan tutkusunun kaynaklarına: Truffaut doğduğunda annesi 17 yaşında. Gerçek babasını hiç tanımamış… Annesi bir adamla evleniyor. Ancak Truffaut’u istemiyor… Evde çocuğun ses çıkarmasına bile tahammül yok… Bu sorunlu dönemde kitapların içinde kayboluyor. Kitap kurdu oluyor… Okuldan atılacak bir öğrenci profilinde. Okuldan kaçarak, sinemaya gizlice, para vermeden gidiyor. Yüzlerce film izliyor… İzleyecek film kalmıyor. Bazı filmleri tekrar tekrar izliyor…

Truffaut kitapları o kadar çok seviyor ki…Çocukken favori yazarı Balzac için odasında bir küçük mabet yapıyor… Mum yakıyor… Mumdan yangın çıkıyor… Dayak yiyor… Bütün bu anlattıklarım yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olan 400 Darbe’de yer alıyor… Filmde kendi çocukluğunu anlatıyor…Ona göre sanat yaşamdan esinlenmeli…

Jules et Jim’in bir sahnesinde kitaplar yakılıyor… Kitapların yakılması yönetmeni derinden etkileyen bir konu olsa gerek ki, izlediğim iki filminde de böyle sahneler var…

Yönetmenle ilgili bir diğer detay da: Çektiği filmlerin senaryoları ağırlıklı olarak kitaplardan…Jules et Jim; Henri-Pierre Roché’un yarı otobiyografik kitabından uyarlanmış…

Bu noktadan sonra yazacaklarım, Truffaut’la 1970’de yapılan röpartaj. Filmle ilgili detaylar içerdiği için filmi izlemeye niyetliyseniz, izledikten sonra okumanızı tavsiye ederim. Google’da françois truffaut interviews yazarsanız, Samuels’in röportajını barındıran, bir e-kitapla kaşılaşacaksınız. Yazdıklarımı yazarı belli olmayan, DVD’nin içinde çıkan Türkçe kitaptan aldım… Röportajda, Jim’in Alman olduğu yazıyor…Yukarıda Fransız olduğunu söylemiştim… Çelişkinin nerden kaynaklandığını araştırıyorum…

Samuels: Jules et Jim filmindeki Catherine hakkında ne düşünüyorsunuz?
Truffaut: Son derece muhteşem olduğunu. Gerçek hayatta böyle bir kadınla karşılaşsaydınız, sadece hatalarını görürdünüz. Ama filmde bunlara yer verilmiyor.
Samuels: Ancak bir çok eleştirmen, en azından Amerika’da, Catherine’in bir cadı, bir nevrotik, bir adam yiyen olduğunu düşünüyor.
Truffaut: Bir Fransız psikiyatrın ne dediğini biliyorsunuz; “Jules ve Jim annelerine aşık iki çocuk hakkındadır”.
Samuels: Sizce Catherine neden Jim’i öldürür?
Truffaut: Çünkü bu olay romanın sonunda yer alır. Alevler içindeki tabut da kitaptan alıntıdır… Gösterdiğim her şey romanda yer almakta. Onu neden öldürdüğünü bilemiyorum. Çünkü kitapta bunu açıklamıyor. Bu psikolojik bir öykü değil. Başı ve sonu olan bir aşk öyküsü. Kitapla film arasındaki fark, filmin daha bağnaz olması. Ben o filmi çektiğimde 30 yaşından gençtim. Halbuki romanın yazarı 73 yaşında bir adamdı.
Samuels: Kitapların yakıldığı sahneye neden yer verdiniz?
Truffaut: Çünkü Jim bir Alman ve o yanan da Reichstag ateşi. Benim için bu bir devrin kapanışını sembolize ediyor; sanatçıların ve sanat meraklılarının devrini. Ayrıca bizi filmin sonunda, Jim ve Catherine’in yakıldığı sahneye de hazırlıyor.
Samuels: Böyle tarihsel bir boyut var. Acaba sahnelerde kullanılan, önceki dönemlere ait Picasso tablolarına yer vermenizin nedeni de bu mu? Zamanı bu şekilde mi belirtmek istediniz?
Truffaut: Evet.
Samuels: Bu film fotoğraflarla, öykülerle dolu. Neden?
Truffaut: Jules ve Jim, anlatılan olayların üzerinden 50 yıl geçtikten sonra yazılan otobiyografik bir roman. Bu kitapta beni çeken sadece öykü değil, aynı zamanda zamansal mesafeydi ve bunu filme aktarmam gerekiyordu. Bu yüzden karakterlerde çok az yakın çekim kullandım. Kullandığımda ise tam boy görüntü vermeye çalıştım. Filmin eski bir fotoğraf albümü havasında olmasını istedim.

www.idefix.com adresinde filmi bulabilirsiniz…

Related Posts with Thumbnails