Amerikan Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Amerikan Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Mart 7

Terms of Endearment / Sevgi Sözcükleri (1983)



5 Oskar ödüllü 1983 yapımı filmde başroller Shirley MacLaine (Aurora), Debra Winger (Emma), Jack Nicholson (Garrett) ve Jeff Daniels (Flap) arasında paylaşılmış. Yönetmen ise aynı zamanda senaryoyu kitaptan uyarlayan James L.Brooks..  The Simpsons’lardan tanıyoruz kendisini..

Ödülleri; en iyi film, yönetmen, kadın aktris (MacLaine), yardımcı erkek aktör (Jack Nicholson) ve uyarlama senaryo dallarında.

Her şeyden önce günümüz oskarlı filmlerinden çok ileride bir yapım olduğunu belirtmek gerek.. Sade, anlaşılır ve sıcak bir hikayesi var. 2 saati aşan süresine rağmen seyircinin ilgisini ekranda tutmayı başarıyor.

Schindler’s List’in başta olduğu bir sıralamada en acıklı film kategorisinde üçüncü sırada yer alırken, anne-kız ilişkisine odaklanan en iyi filmler kategorisinde de Terms of Endearment’i (Sevgi Sözcükleri) birincilikte görüyoruz..


Hollywood sinemasının daha naif, bozulmamış, insanı kavrayan döneminden kalma bir film. Anne-kız, kadın ve toplum, büyükşehir-taşra, karı-koca arasındaki ilişkileri sorgulayan bir dram.. Aynı zamanda özellikle Jack Nicholson’un göründüğü sahnelerde de komediye meyil veren bir yapısı var. Ama söylemeden geçmeyelim: Kitap sevgisi de filmde göze çarpacak şekilde yer alıyor.

30 yıla yayılan yaşam öyküsünde Aurora’nın kızı Emma için bebekliğinden bu yana tutkulu ve takıntılı bir yaklaşımı olduğunu farkediyoruz.. Bebeğinin beşikte nefes almadığını düşünüyor.. Yanına yaklaşıyor. İyice emin olmak için çimdikleyip uyandırıyor ve “işte şimdi nefes alıyor” diyerek rahatlıyor.

Anne ve kızı arasında sevgi-nefret sınırlarında gezen bir ilişkinin varlığı görülüyor. Emma liseyi bitirir bitirmez Flap ile evlenmek ister.. Aurora bu evliliği onaylamaz.. Ancak bildiği yoldan dönmeyen Emma evlenip kısa sürede çocuk da yaparak tipik bir ev kadını, eve hapsolmuş bir taşra insanına dönüşür. Halbuki çocukluk arkadaşı Patsy üniversiteye devam etmiş, New York’ta başarılı bir iş kadını olmuştur.. Patsy’nin davetiyle New York’u ve insanlarını gören Emma ortamı yadırgar.. Patsy “onlar senin gibi arkadaşlarım değil” der.. Şehirdeki insan ilişkilerinin yapmacıklığına bir vurgu yapar film. Filmin ortalarındaki bir sahne: Yaşadıkları taşradaki market’te Emma’nın parası çıkışmayınca kasiyerin sergilediği tutumu “yaptıklarınız hiç insani değil, nerelisiniz siz? New York’lu mu?” diyerek sıradaki bir müşteri eleştirir..


En eğlenceli sahneler ise Aurora ve yan komşusu Garrett arasında geçer.. Garrett eski bir astronot olarak şimdinin iflah olmaz bir çapkınıdır.. Genç kızlarla gününü gün eder. Aurora’nın hayatına girmesi zaman alsa da, film sonuna kadar izleyiciyi gülümseten diyalogları hiç bitmez.. Aurora gece vakti beklenmedik bir ziyaret yapar: Garret havuzdan çıkıp kapıda  onu gördüğünde; “şansımız var ki sadece 8 tur yüzdüm” der.

Filmin sonu ise beklenmedik gelişmelerle örülür ve anne ile küçük çocuklarının birbirlerine sarıldığı sahne, sinema tarihindeki unutulmazlar arasında yerini alır.

Özetlemek gerekirse, içindeki dram-komedi gibi sağlam unsurlarla birlikte diyaloglardaki özgünlük-espri ve gerçekçilik ile sinemadan çıktığında kafasında cevap aradığı sorular olmasını seven, hayata dair yeni bir şeyler öğrenmenin hazzını yaşamak isteyenlere tavsiye edilir..


Çarşamba, Ekim 10

To Rome with Love / Roma'ya Sevgilerle (2012)


Woody Allen’in Roma’ya Sevgilerle isimli 2012 model filmi, internet’te yaptığım araştırmaya göre ülkemizde pek sevilmedi..  Allen takipçilerini, beklenti içinde olanları  hayal kırıklığına uğrattı. To Rome With Love’ın  İmdb’de 6,6 / 10  gibi vasat bir oy aldığı görülüyor. Ayrıca Roma’nın Midnight in Paris’in gölgesinde kaldığını da görüyoruz.. 100 kişiye soranız 99’u Paris’i seçer herhal.

Her ne olursa olsun  ben pek bi severek  izledim.. Sevdim çünkü, filmlerde aradığım basit birkaç temel özelliğe sahipti:
-Tarihi bir kenti filmi izlerken geziyorsunuz.
-Sağlam oyuncular ve oyunculuklar var.
-Eğlenceli vakit geçirmek için ideal. Lunapark  gibi renkli ve heyecan verici..
-İlginiz dağılmadan, saate bakmadan filmin sonunu getirebiliyorsunuz.

Yönetmen artık  ABD’de film çekebilmek adına gerekli finansmanı sağlayamadığı için Avrupa’nın en bilindik, renkli  merkezlerini mekan seçiyor.. Kentler ve şirketler  belki de Allen’i davet ediyor.. Belki son filmler sipariş üzerine yapılmış.. Çok bilinmeyenli denklemin içinde boğulmaya gerek yok.  Arka planda her ne var ise önemli değil, ortaya çıkan sonucu genelin aksine  gayet tatmin edici buluyorum.
Aslında mekan dışında ilk bakışta çok fazla ortak yönünü keşfedemediğimiz  4 hikayenin anlatıldığı filmde alışılagelen;  hikayelerin birbirine finalde bi yerde bağlanması ritüeli  gerçekleşmiyor.. Bu birbirinden bağımsız hikaye yapısı seyirciye yadırgatıcı gelmiş  olabilir, hoşnutsuzluk yaratabilir. Sinema tarihinde denenmemiş bir teknik olmadığını söylemek  isterim..


-Hikayelerden birinde hergün saat 07:00’de kalkan klasik bir memur var. Herşey o kadar rutinde gidiyor ki,  sabah kahvaltısında yenilenler, çocukları ve eşi, arabanın durduğu yer.. Ne bileyim tamı tamına hergün aynı.. Adamımız  çok rahatsız değil.. Gayet mutlu görünüyor hatta tüm bu sıradanlığın içinde basit bir hayatın keyfini çıkarmakta.. Derken nasıl oluyorsa, bir sabah medyanın ilgi odağı haline geliyor ve absürdlükler kovalamacaya başlıyor. Sıradan adamımız kendini kırmızı halılarda, ünlülerle beraber bir hayatın içinde buluyor.. Diyorsun ki, ne güzel bak adama piyango çıktı.. Şansa bak.. Ama kazın ayağı öyle değilmiş.. Ünlü olmanın da bir sürü iyi yanı olduğu gibi, kötü yanları da var.. Peki birden aynı medya ilgiyi yeni bir sıradan vatandaşa çevirdiğinde ne oluyor? Özlediğin sıradan hayata geri mi dönüyorsun, yoksa ilgi çekmek için delirmiş bir adam  haline mi geliyorsun?.  Etrafımızda çokça gördüğümüz, haketmediği halde sırf medyanın  itelemesiyle-zorlamasıyla meşhur olan adamlar geldi aklıma..  Medyanın ilgisini devam ettirebilmek adına ne acayiplikler yapmadılar ki? Hikaye’de ünlü olmanın faydalarını da  görüyoruz tabi.. Belki Woody Allen ünlü olmasından ne faydalar sağladığını pelikül  arasında gözümüze sokmuş oluyor..


-İkinci hikayede yeni evli bir çift var.  Hem gezmek için hem de yeni bir iş ve hayat ümidiyle Roma’ya geliyorlar.. Otel odasına yerleştikleri anda,  genç ve toy kadın saçını yaptırmak için dışarı çıkıyor.. Gidiş o gidiş.. Roma’da kayboluyor.. Bu sırada Anna isminde bir fahişe, odaya giriyor.. Adamımıza niye geldiğini anlatana kadar,  yeni çifti ziyarete gelen zengin akrabalar odayı basıyor ve yanlışlıklar komedisi  başlıyor.. Anna’yı eşi olarak tanıtmak zorunda kalıyor.. Diğer yandan da karısı Roma sokaklarında en sevdiği aktörle karşılaşıp, yemek teklifini geri çevirmeyince aslında birbirine paralel günahlar aynı anda genç ve saf çiftimizin başına çoraplar örüyor..


-Üçüncü hikayede yalnız bir Amerikalı turist kadın, meşhur “Aşk Çeşmesi”ni  aramaktadır..  Aşk Çeşmesi’ni arayan gerçek aşkı mı buluyormuş acaba? Kesin böyle bir tevatür vardır... Yolda Romalı, yakışıklı bir delikanlı ile karşılaşır.. Gayet temiz İngilizce konuşan  avukatlık yapan  adamımız çeşme’ye varmadan, aşkı buldurtmuştur güzel kıza.. Ne demişler:  Su testisi su yolunda kırılır.. Olaylar hızlı gelişir bizim düşündüğümüzden de, araya ebevenlerin tanıştırılması girer. İki aile  arasındaki kapitalist ve sosyalist bakış açılarının yarattığı gerilim bir drama ve eğlenceye  dönüşür.. Zor olsa da ortak bir yol bulurlar.. Damadın babası dünürü sayesinde hayallerini gerçeğe dönüştürür; (Amerikalılar’ın “dreams come true” söylemi misali) ama tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkanıdır der.. Sade yaşamına dönmeyi tercih eder. Şöhreti elinin tersi ile iter.


Son hikayede ise mimarlık öğrencisi adamımız sevgilisi ile Roma’nın tenha ve onlarca yıldır hiç değişmemiş bir ara sokağında kalmaktadır.. Sokağın yakınlarında  idolü olan meşhur Amerikalı meslektaşıyla karşılaşması ve akabinde sevgilisinin kız arkadaşının ziyaretlerine gelmesi ile insan bünyesinin dayanmakta pek bir güçlük çekeceği bir sürü felsefik konuşmanın,  seçim yapmak zorunda kalmanın, doğru ile yanlışı ayırt etme mecburiyetinin içine düşecektir. Kararını tam verdiği anda, herşey yeniden şekillenmeye başlar.. Bana göre en acayip hikaye buydu.. Yani anlamadığım şey, yaşlı mimar bir hayal miydi? Hayal ise kimdi? Mimarlık öğrencisi adamımızın alt benliği filan mıydı? Neydi? Roma’da eskiyle yeninin, geçmişle bugünün ve geleceğin bir arada yaşamasına basılan bir parmak olabilir mi? Dün yönünden gelip yarın yönüne devam eden otobüsümüz  bugün denen Roma durağında mola mı verdi? Yaşlı mimar zaman makinesi icat edilseydi, kendi gençliğine vermek istediği tüyoları mı aktarmaktadır? Gerçekle düş içiçe geçiyor..

Özetlersek; 4 hikayede nelerin ortak olduğuna dair ipuçlarını bulabiliriz:
-Ünlü olmak – sade bir yaşam sürmek  arasındaki farklar
-Tanınmış biri olmanın sağladığı avantajlar
-Ünsüz ve ünlü bir ilişki yaşadığında neler ortaya çıkar?
-İtalyan ve Amerikan mentalitesi, hayata bakış açısı  arasındaki farklar..

Yazımın sonunda kısa notlar halinde filmle empati kurma kılavuzu yapmaya çalışayım:

Woody Allen ömrü boyunca aklına gelen her fikri, ilginç bulduğu herşeyi kağıtlara yazıp bir çekmeceye depolamış. Filmde birbiriyle ilgisi olmayan hikayeler ve bunların kesişmemesi bu durumla ilişkilendirilebilir.

Filmi izleyen İtalyan sinemacılar peyniri fazla kaçmış pizzaya benzetmişler filmi.. Artık peynir yerine neyi koyarsanız sizin kararınız..:) Bizde bir söz vardır: Delifişek atlar ve adamlar için “arpası fazla geldi” derler.. Özellikle de acayip bişey yaptıktan hemen sonra..

Roma’ya Sevgilerle’yi daha iyi anlamak için, yönetmenin İtalyan sinemasında özellikle  hayranı olduğu yönetmenleri ve filmleri de incelemek icap eder.

Arada kaçan esprileri anlamak için ikinci – üçüncü defa izlemek faydalıdır.. Yeniden izlenmeyi gerektiriyor  ve hakediyor..

Salı, Aralık 27

To Kill a Mockingbird / Bülbülü Öldürmek (1962)



50. yılında TO KILL A MOCKINGBIRD, Bülbülü Öldürmek…

Düşünmeden edemedim, bu filmi Çağan Irmak çekseydi, herhalde seyircinin gözyaşı pınarlarını kuruturdu. Ajistasyona kaçmadan derdini anlatan yerli yerinde, sakin ve bulunduğu yeri fazlasıyla hakeden bir film.

1963 yılında en iyi erkek oyuncu, en iyi sanat yönetimi ve en iyi uyarlama senaryo dallarında 3 oskar almış. Yönetmen Robert Mulligan. Başrolde Gregory Peck ve çocuk oyuncular var.

Avukat Atticus Finch, büyük ekonomik buhran yıllarında, tecavüzle suçlanan Tom Robinson isimli zenci gencin savunmasını üstlenmiştir. Bu durum kasabadaki beyazların tehditleri ve tepkisiyle karşılaşsa da yolundan dönmeyecek, karizması, zekası ve kararlılığı ile adalet arayacaktır.. 1930’lardaki ekonomik krizin etkileri, Amerikan yaşam tarzı, ırkçılığın-adaletsizliğin boyutları, baba-evlat ilişkileri, 6 yaşında Scout adında bir kız çocuğunun gözünden anlatılıyor. Cahillik, önyargılar ve uzlaşma da filmin anahtar kelimeleri arasında..




Filmle ilgili notlarım:

-Çocuklarına bülbül öldürmenin büyük günah olduğunu söylüyor Atticus. Bülbül bir sembol olmalı. Örneğin adalet, masumiyet.

-Film Harper Lee’nin aynı isimli ödüllü otobiyografik romanından uyarlanmış. Türkiye’de de kitap geniş bir çevre tarafından biliniyor. Özellikle kolejlerde orijinal dilinde okutulmuş.



-Walk Like the Egyptian şarkısı ve klibi Bülbülü Öldürmek’ten esinlenmiş olabilir. Jem ve Scout’un Mısırlıların yürüyüşünü canlandırdığı bir sahne var.


-Birçok filmde zencilere karşı hala varolan önyargının izlerini görmemiz mümkün.. Mesela yakınlarda izlediğim bi tanesinde, her karşılaştığın zenciyi uyuşturucu satıcısı sanıyorsunuz diye bir replik vardı.


-Karısını birkaç yıl önce kaybetmiş Atticus’un oğlu Jem ve kızı Scout’la konuşmaları, aralarındaki sevgi ve saygı ilişkisi rol model olacak seviyede. Atticus Scout’a okula gitmeden okuma yazma öğretmiştir.. Okulun ilk günü Scout’u öğretmeni azarlar. Kızcağız bir daha okula gitmek istemez. Babası bu sorunu yaklaşımıyla çözer: Sadece şu numarayı öğrenirsen her insanla çok daha iyi geçinebilirsin… İnsanı gerçekten anlamanın tek yolu olaylara onun açısından bakmaktır… Uzlaşma ne demektir biliyor musun?... Uzlaşma karşılıklı kabulle yapılan bir anlaşmadır… Şöyle olur: Sen okula gitmenin gerekli olduğunu kabul edersin. Ve biz de her akşam yaptığımız gibi kitap okumaya devam ederiz..


-Atticus ev işlerine yardımcı olan kadına: “Gece geç saatlere kadar kalmanı istesem nasıl karşılarsın?” diye sorar. Bu yaklaşım özellikle dikkatimi çekti. Bir zorunluluk anında dahi, evinde çalışan kadına emrivaki yapmıyor. Uzlaşma yoluyla gereğinin yapılmasını sağlıyor.


-Yardımcı kadın huysuzluk yapan Scout’ı sofradan kaldırıp mutfağa çağır: O çocuk senin misafirin. Masa örtüsünü yemek istese bile sesini çıkarmayacaksın!


-Scout bir zenciyi neden savunuyorsun diye sorar: Atticus: “Bunun birkaç nedeni var. Ama başlıcası şu: Onu savunmasaydım kasabada başım dik gezemezdim… Sana ve Jem’e bile bişeyi bir daha yapmamanızı söyleyemezdim.”



-Mahkeme sahnesinin tamamı ve Atticus’un yaptığı konuşma sinema tarihinin unutulmazları arasındadır: “Mahkemelerimiz büyük eşitleyici kurumlardır. Mahkemelerimizde bütün-tüm insanlar eşit sayılır. Ben mahkemelerimizin ve jüri sistemimizin dürüstlüğüne inandığım için bir idealist değilim. Bu benim için bir ideal değil, yaşayan ve işleyen bir gerçektir…”


-Siyahların Atticus mahkeme salonundan çıkarken ayağa kalkmaları çok alımlı bir sahne idi. “Bayan Scout, ayağa kalkın lütfen.. Babanız geçiyor.”

-Böyle filmleri örneğin 50.yılında sinemalarda yeniden vizyona soksak ve eserin geniş bir kitleye ulaşmasını sağlasak ne güzel olurdu değil mi?

Cumartesi, Ağustos 20

Maymunlar Cehennemi Baslangic / Rise of the Planet of the Apes (2011)

Maymunlar Cehennemi serisinden bir filmi ilk ne zaman izledim hatırlamıyorum. Temanın ilgimi çok çektiği kesin.


Ortaokulda resim öğretmenimiz nükleer savaşı konu alan bir resim çizmemizi istemişti. Sene 1987 filan artı eksi 1... İnsan evladının ilk olarak aletli tarım yaptığı dönemin temsili resmini görmüştüm bir kitapta. Aldım elime pastelleri, saatlerce uğraştım: Çalışmamda kitaptaki gibi birçok figür vardı. Ayağa kalkmış maymuna benzeyen ilkel insanlar, tarım aletleri, bitkiler, tarla-dağlar-taşlar… Savaşı konu alan bir resmin savaşa dair hiçbir unsur içermemesi, ayrıca renk kullanımı gibi bazı teknik detayların zayıf olması nedeni ile vasat bir not aldım… 10 üzerinden 6. Ayrıca anlaşılamamak da yaralamıştı.. Eğer bütün dünya bir daha savaş yaparsa, kullanılacak kitle imha silahları insan ırkını yeryüzünden silecek ve en başa döneceğiz gibi bir mesajı iletebilmem için gerekli şey zekice bir detaydı.. Arka fonda bir Özgürlük Anıtı heykeli kalıntısıJ

Sıra arkadaşım ise haşarı, fırlama bir çocuktu. Benim de sonraları içselleştirmeye çalıştığım, “basit olan iyidir” mantığını doğarken almış, becerikli bir öğrenciydi.. Çizdiği resim gözümün önünde: Üç tane figür var: Beyaz ve devasa, kağıdı bir köşeden öbür köşeye kaplayan, üzerinde USA yazan bir nükleer füze. Ateşlendiğini gösteren arkasında koyu kırmızı alev.. Füze gizlendiği kocaman çalıları yararak yerden çıkıyor.. Birkaç tane de ağaç.. Basit, dikkat çekici, renkler ahenkli ve konuya oturan bu resim tam not almıştı…

Bu hatıra önemli ölçüde ilgimi açıklıyor sanırım. Bilimkurgu filmlerde akla yatan, gerçeğe yaklaşan senaryo ayrı bir güzel gelir bana…

Yeri gelmişken Bertrand Russell’e ait bir anıyı anlatmak istiyorum: Russell hayvanat bahçesini gezer. Ertesi gün arkadaşına izlenimlerini anlatırken:

-Can sıkıntısı zeka belirtisidir der..

-Nerden çıkardın şimdi?

-O kadar hayvan gördüm sadece maymunların canı sıkılıyor gibi geldi bana..

Neyse, yine uzun uzun yazıp filme gelemedik: Bilim adamımız Will (James Franco), maymunlar üzerinde araştırmalar yapmaktadır.. 2011 yapımı serinin son halkasını diğerlerinden ayıran en önemli unsur, senaryonun günümüzde geçmesi… Will’in babası da Alzheimer hastasıdır ve deneyler beyinde meydana gelen hasarları tamir edecek bir ilaç geliştirme üzerine odaklanır.

Kullanılan ilaç beyinde hasar yokken zekada inanılmaz hızlı gelişmeler sağlar. Projenin sunum günü ana denek saldırganlaşır. Kendisiyle beraber diğer maymunların (şempanzelerin) öldürülmesine, projenin iptaline neden olur. Karnında bir bebek taşımaktadır.. İyi adamımız Will, bebeği evine götürmek zorunda kalır..

İlaçlar genetik yollarla ya da kan yoluyla Sezar’a geçmiştir ve olaylar gelişir..:)

Hürriyet yazarı Ömür Gedik’in film hakkındaki yorumundan bir bukle herhalde izlenmeye değer mi sorusuna iyi bir yanıt olacaktır:

Hikaye 1967 yılı “Maymunlar Cehennemi” filminin başına bağlanıyor. Hem de büyük bir incelikle. “Maymunlar Cehennemi: Başlangıç”, kült sayılabilecek ilk filmden sonraki en iyi “Maymunlar Cehennemi” filmi diyebilirim…

Salı, Ağustos 2

Some Like It Hot / Bazilari Sicak Sever (1959)



Bazıları Sıcak Sever, 1959 yılında Billy Wilder tarafından çekilmiş. Marilyn Monroe, Tony Curtis ve Jack Lemmon'un başrolde oynadığı önemli bir film.

Filmi önemli kılan, bazı sahnelerde yerimizden oynatan komik sahneleri ve diyalogları. Komik bir film bulmak çok zor diye düşünüyorum. Yabancı film bulmak ise daha bir imkansız.. Some Like it Hot şaşırtıcı bir deneyim oldu bu nedenle. Charlie Chaplin’in yanına yaklaşan herhalde yoktur diyordum.. Kazın ayağı öyle değilmiş. Unutmadan hemen yazayım: Favori sahnem, Tony Curtis’in kaptan kılığında sahilde Marilyn Monroe’yu yere düşürmesi ile gelişen sahne.

Joe (Tony Curtis) ve Jerry (Jack Lemmon) saksafon ile kontrbas çalan iki müzisyen. Hayatı günlük yaşıyorlar. Kıtkanaat geçinip ekmek parası peşinde koşarken gangasterlerin yaptığı bir toplu infaza şahit olurlar. Son anda ölümden kurtulsalar da, artık hayat çok daha zordur. Şikago’dan kadın kılığında bir müzik grubuna Miami’ye gitmek üzere katılarak bir taşla iki kuş vururlar.. Hem iş bulmuşlardır, hem de takipçileri tarafından tanınmalarına neredeyse imkan yok gibidir.. Trende Sugar Kane (Marilyn Monroe) ve diğer müzisyen kızlarla tanışırlar..

Kadın kılığındaki Joe ve Sugar Kane’in arasındaki arkadaşlık ilerler. Kane’in bütün zaaflarını öğrenen Joe’nun zengin bir erkek görünümüne bürünüp onu tavlaması zor olmayacaktır.

Favori sahnemdeki diyalogta, Joe, Kane’i Shell’in veliahtı olduğuna doğalmış gibi akan repliklerle inandırır..

I only come ashore twice a day when the tide goes out. It's on account of these shells. That's my hobby. (Sular çekildiğinde denizkabukları için günde iki kez sahile gelirim. Hobim bu..)

- You collect shells? (Denizkabukları mı topluyorsun?)
- So did my father and grandfather. (Babamın ve dedemin yaptığı gibi…)

You might say we had a passion for shells. (Denizkabuklarına takıntılıyız diyebilirsin..)

That's why we named the oil company after it. (Şirketimizin adının nerden geldiği belli)

- Shell Oil? (Shell Petrol)
- Please, no names. Just call me Junior. (İsim kullanmayalım lütfen. Sadece Junior -genç- de bana.)

http://girlfridayfilms.wordpress.com/2010/09/09/some-like-it-hot/
http://www.script-o-rama.com/movie_scripts/s/some-like-it-hot-script.html

Cumartesi, Mart 13

The Big Lebowski (1998)



Coen Kardeşler’in yazıp yönettiği, 1998 yılında vizyona giren filmde başrolleri Jeff Bridges (Dude-Lebowski) ve John Goodman (Walter) oynuyor…

Jeff Bridges 2010 yılında En İyi Oyuncu Oskar’ını alarak yıllar önce hakkettiği ödülüne nihayet kavuşmuş oldu.

Bornozuyla süpermarket alışverişine çıkması, sütün tazeliğini koklayarak anlaması ve kapalı ortamlarda özellikle kafası bişeylere bozulunca taktığı güneş gözlüğü ile sıradışı bir karakter olduğunu daha ilk karelerden itibaren Lebowski bize gösteriyor...

Kendini Dude diye lakaplandıran; savaş karşıtı, bowlingci, aylak, ağır ve sakin hareketleriyle pandaları-tembel hayvanı andıran ve sevimli bir adam olan Lebowski’nin bekar evine iki genç adam izinsiz girer... Şiddet kullanarak eşinin borcunu ödemesini isterler. Salondaki halıya işer bitanesi..

Lebowski parmağında yüzük olmadığını ve klozet kapağının yukarıda olduğuna işsaret ederek, evli olmadığına ikna eder adamları… Zaten gangsterler, evin bir milyonerin evi gibi görünmediğini biraz geç de olsa anlamışlardır. Aynı isimde iki kişi vardır...

Vietnam’da yaşadıklarının etkisinden kurtulamamış bowling ortağı Walter bizim adamı halıdaki zararı tazmin için milyarder Lebowski’yi bulması gerektiğine ikna eder... Dude, soluğu Big Lebowski’nin evinde alır... Olaylar gelişir...

Filmin başından itibaren zavallı Dude sürekli saldırganlığa maruz kalır… Evine giren Treehorn’un adamlarından dayak yer. Zararını karşılaması için Big Lebowski’ye gittiğinde yüksek sesle azarlanır… “This agression will not stand, man” der… Takım arkadaşı Walter rakipleri Smokey’e sıradan bir sebeple bowling salonunda silah çeker… Elleri titrer… Sadece filmin başında değil her yerinde tartaklanır, azarlanır, dayak yer, kafasına fincan fırlatılır. Bu şehirde seni istemiyoruz denir… Spermleri kendinden izinsiz alınır.

Karşımıza çıkan rollerin bir iki kelime ile tanımını yaparsak filmi ilginç kılan şeyin ne olduğunu bulabiliriz belki.

Dude: Savaş karşıtı, hippi
Walter: Vietnam’da kayışı koparmış
Donny: Salağın önde gideni
Big Lebowski: Kore gazisi, milyarder
Maude Lebowski: Nihilist, feminist, sanatçı
Bunny Lebowski: Bütün şehre borçlanmış bir kumarbaz
Brandt: Milyarder yalakası
Jesus: Sapık bowlingci
Smokey: Savaş karşıtı, kırılgan bir adam
Maude Lebowski: Nihilist, feminist, sanatçı
Treehorn: Porno girişimcisi

Filmde sıklıkla duyduğumuz kelimeler:

The rug really tied the room together. (Halı odayı dolu gösteriyordu)
White Russian. (Beyaz Rus - Dude’un sürekli içtiği içki)
Am I wrong? (Walter’ın ağzından düşürmediği kelime: Yanılıyor muyum?)
Her life is in your hands. (Hayatı senin ellerinde)
She kidnapped herself. (Kendi kendini kaçırdı)
You are entering a world of pain. (Acılar dünyasına girmek üzeresin)
Mark it zero / Mark it eight. (Sıfırı işaretle / Sekizi işaretle)


Filmde favorim 10 sahneyi sıralıyorum:

1. Treehorn telefonda konuşurken bir yandan da not kağıdına bişeyler yazmaktadır. Dude bunu fark eder, adam koçandan kağıdı koparıp uzaklaşır uzaklaşmaz, bizimkisi kendinden hiç de beklenmeyen bir çeviklikle ve temkinlilikle telefonun yanına gider. Not kağıdını dedektif edası ve kurşun kalemin yanıyla hafif hafif karalamaya başlar... Gördüğü şey kaşısında bir duraksayıp devam etmesi ve şaşkınlığı...

2. Maude Lebowski Dude’a –Alman- yapımı film izletmektedir... Ekrana, kapıda bir kablo TV tamircisi ile onu karşılayan rahat giysiler içindeki kadın evsahibi gelir... Tamirci: “Maine name ist Karl. Ich bin expert.” diye kendini tanıtır, içeri girer... Maude, Dude’a döner: Bundan sonra olacakları tahmin ediyorsundur herhalde? Dude düşünmeden cevap verir: He fixes the cable.

3. Walter ölen arkadaşının krematoryumdan aldığı küllerini okyanusa döker... Küller rüzgar nedeniyle Dude’un üzerine gelir.

4. Dude, yolgeçen hanına dönen evinin kapısına önlem alır... Yere tahta bariyer çakar, sandalye dayar... İki saniye sonra kapıdan gene yabancı adamlar kolayca girer. Kapı içeri değil, dışarı açılmaktadır çünkü.

5. Dude, çalındığı için polise arabasının içinde neler olduğunu anlatmaktadır: Evrak çantası… İçinde de evraklar var… Polis merak edip sorar: Ne iş yapıyorsunuz?

6. Treehorn yakında seksin elektronikleşeceğini, %100 sanallaşacağını anlatmaktadır... Dude manuel metodlarla işini gördüğünü söyler.

Treehorn: Interactive erotic software. The wave of the future, Dude. One hundred percent electronic!

The Dude: Yeah well, I still jerk off manually.

7. Dude, Big Lebowski ile ilk karşılaştığında, konuşmanın bir yerinde “This aggression will not stand – Bu saldırgan tutum devam edemez” der. Lafı televizyonda Bush’un yaptığı, yeni duyduğu konuşmadan araklamıştır.

8. Walter’a Donny’e sorar: Bunlar Nazi’mi? Hayır nihilist onlar. Korkacak bişey yok.

Donny: Are these the Nazis, Walter?
Walter Sobchak: No, Donny, these men are nihilists. There's nothing to be afraid of.

9. Walter 15 yaşındaki Larry’nin ödev kağıdını kanıt torbasına koymuştur: “Is this your homework Larry?”... Kelime onlarca kez tekrar edilir, fakat sonuç alınamaz... Larry’e ait olduğunu düşündüğü son model arabayı hacamat eder... Fakat araba başkasınındır.

10. Dude, film boyunca bir sürü komisyon işine girer.. %5, %10 pay ister.. Ve fakat hiçbirinde iş sonuçlanmaz.. Parayı alamaz...


NOTLAR:

Dude’un hırkası çok ekzantrik... Giyesi geliyor insanın... Desenlerini kaydettim...

Müzikler kalite. İspanyolca Hotel California’yı dinlemek lazım. Yazının en altında birinci ve ikinci sıradakileri de tavsiye ederim.

Filmdeki en ağır eleştri feminist, entel-nihilist sanatçı tayfasına gitmiş diye düşünmekteyim.

Coen kardeşlerden çok film izlemedim ama, film temalarında suç üzerine odaklandıkları anlaşılıyor...

Bir şekilde Amerika’nın girdiği bütün savaşların bahsi geçiyor... İkinci Dünya Savaşı, Kore, Vietnam ve Irak...

Dude belki ortalama Amerikan vatandaşını temsil etmiyor. Fakat Walter’in saldırgan ve militarist tutumu ve “over the line” diyerek çizgiyi-sınırı aştığına dair rakibini sert dille ikaz etmesi, silahına sarılması Amerikan’ın tutumuna benzetilebilir. Üzerinde durulacak nokta: Her seferinde adamımız Dude’un başı belaya giriyor. Dayak yiyor, azar-hakaret işitiyor. Walter ise olay yaşandıktan birkaç dakika sonra hiçbişey olmamış gibi davranabiliyor.

Amerika ve İngiltere’den filmin fanları festival düzenliyorlar... Dudeism diye bir akım var..

The Big Lebowski’deki bütün replikleri ezberlemiş birine rastlarsanız şaşırmayınız..

Eğer bu film, 1998’de değil de, 2008’de çekilmiş ve vizyona girmiş olsaydı, internet imkanları ile birlikte hatrı sayılır bir gişe ve hayran kitlesi yapardı.

Dude Türkiye’den kime benziyor derseniz, herhalde ilk akla gelen cevap Bezgin Bekir olacaktır... Gerçi bizimkisinin konuştuğunu görmedik...

Maude resim yaparken çok değişik bir teknik kullanıyor… İplerle havada asılı, yere yüzü dönük paralel, iki üç metre yukarıda duruyor.. Elinde fırça var. Hareket halindeyken tuvale havadan boya fırlatıyor… Çırılçıplak… Sanat için soyunma denen şey demek ki, sadece filmler için değil, resim için de sözkonusu imiş… Yeni bir şey öğrendik.

MÜZİKLER:

1 NUMARA: Just Dropped In - Kenny Rogers & The First Edition

2 NUMARA: The Big Lebowski The Dudes Song

3 NUMARA: Hotel California cover by The Gypsy Kings
Related Posts with Thumbnails