İspanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İspanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Ağustos 6

93 Yazı (Été 93)


Carla Simon Pipo’nun filmi, Berlin Film Festivalinde yönetmenlerin ilk uzun metrajlı filmlerine verilen ödülü almış.
--
Frida isimli kız çocuğu 6 yaşında anne-babasını kaybeder.

Küçük kız, anneanne ve dedesinin kararı ile kırsalda yaşayan dayısının evine yerleşmek üzere Barselona’dan ayrılır. Frida'nın dayısı, eşi ve 4-5 yaşlarındaki kızı ile birlikte İspanya’nın Katalan bölgesinde, muhteşem bir doğada, sessiz bir çiftlik hayatı sürmektedir. Sakin evlerindeki sade hayata Frida’yı mümkün olduğunca dahil etmeye çalışırlar. Özellikle de evin minicik sevimli çocuğu birdenbire bir abla bulmuştur kendine ve bu durumdan hiç şikayetçi değildir..




Çeşit çeşit meyve ağaçları, orman, nehir, yerel yaşam biçimi, özellikle de her şeyi, her yeri kaplamış olan sessizlik, ilk başta çocuğun kalbindeki yası perdeler gibi olur. 

Tamamen yabancısı olduğu bu ortamda, derinden derine kendini hissettiren anne-baba özlemi (özellikle anne özlemi!) ile başa çıkmaya çalışan minik Frida, yönünü, hayata karşı referanslarını ve belki biraz da masumiyetini kaybetmiştir. Can evindeki boşluğu çok açık ifade edemese bile, hep dilemektedir; annesini...
--
Yönetmen, çocukların en iyi gözlemlenebileceği yerde, doğanın içinde, usta ve incelikli bir çocuk profili çıkarmış. 

Finalde insanı yürekten vuran bir “durum sineması” yapmış...

Kesinlikle izlemeye değer!




Ellerin karanlık yalnızlığında,
Tıkandım kaldım geceler boyu.
Düşlerin karanlık yalnızlığında,
Tıkandım kaldım günler boyu.
--
Dilerdim ki Zamandan,
Dilerdim ki Yağmurdan,
Dilerdim ki Rüzgardan seni,
Hep seni...
Dilerdim ki Benlerden,
Dilerdim ki Ölenlerden,
Dilerdim ki Gülenlerden seni,
Hep seni...
Dilerdim ki Zamandan,
Dilerdim ki Rüzgardan,
Dilerdim ki Yağmurlardan seni,
Hep hep seni
Dilerdim ki İnsanlardan,
Dilerdim ki Alanlardan,
Dilerdim ki Duvarlardan seni,
Hep seni...
--
Sonunda:
Ellerin karanlık yalnızlığında
Düşlerin karanlık yalnızlığında
İnsanın karanlık yalnızlığında
Dilerdim ki Zamandan,
Dilerdim ki Yaşamdan,
Dilerdim ki Rüzgarlardan seni,
Hep seni
Hep seni
Hep seni
Can evimden vurdun
Can evimden vurdun
Can evimden vurdun beni!

(Şiir: Siya siyabend)

Pazartesi, Eylül 19

Biutiful (2010)







Biutiful acı bir film. Herkesin dayanabileceği cinsten değil. İnsanın midesine taş gibi oturuyor. Yaklaşık 2,5 saat sürüyor. Ama günışığı yüzünü neredeyse hiç göstermiyor. Ana tema büyük kent varoşlarındaki elle tutulur hale gelmiş yoksulluk, karanlık dünya, göçmen sorunu, aile dramı. Afrikalı ve Çinli göçmenlerin İspanya'daki durumu da filmin ana eksenlerinden biri.. Benim için önemli noktalar:  Hikayenin gerçekçi, toplumsal bir olaya değiniyor ve iki senaristle beraber yönetmenin kaleminin de kan damlatması..

Alejandro González Iñárritu’yu bundan gayri takip etmek lazım gelir. Amores Perros’ta 3 ayrı hayatın bir trafik kazasında kesişmesi güzel filmin en sıradan, kolaycılığa kaçılmış kısmıydı diye düşünüyorum. Senaryoda yönetmen katkısı olduğu için Biutiful diğerlerinden ayrı bir yere konmalı...



Zaman makinesi hissi veren baba-oğul sahnelerini zekice bir detay olarak görüyorum.. Hislendiren ve heyecan veren bir bölüm idi.



Hayat döngüsü gibi film de dairesel bir rota izliyor.


Michael Haneke gibi Inarritu da belli ki seyirci rahasız etmeyi, beynini tokatlamayı, onu ters köşeye yatırmayı seviyor.. Ters köşe derken; mesela Barcelona’yı hiç böyle görmeyi beklemiyorduk..


En iyi erkek oyuncu ödülünü alan Javier Bardem'i sevenler bayram edecek, tanımayanlar sevecek: Her karede o var.. Ve öyle böyle değil tam ekran, yakın çekim en ince detaylarıyla, yüzünün milimetrekaresini gösterecek şekilde... Inarritu filmi Bardem için yazdığını söylemiş.. Nitekim söylediğini fazlasıyla yapmış görünüyor.. Sinema dergisinden Burçin Yalçın’ın dediği gibi Uxbal’ın karısını oynayan Marambra rolündeki Maricel Alverez de gayet başarılı.. Almodovar’ın umutsuz kadınlarla dolu bir filminden kaçıp gelmiş gibi duruyor J Marambra bişeylerden kaçıyor.. Herşeyden önce kendisinden.. Manik yarısı, depresif öbür yarısından.





Neden beautiful değil de biutiful?: Filmin ismi Uxbal’ın cahilliğini vurgulamak niyetiyle beautiful yerine biutiful yapılmış diye düşünenler olabilir.   Bozulan güzellik diye bir mana taşıyor kanaatindeyim.. Bütün renkler hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler...
Zaten filmde bozuk olmayan pek bişey yok.


Yönetmen film isimlerini sanırım çok tartıyor.. Vurucu – yaratıcı ve zekice isimler seçmek konusunda başarılı. Amores Perros’un da birden farklı anlam taşıdığını duymuştum.. Köpek gibi aşık olmak mesela.


Şairin dediği sanırım çoğunluk için doğrudur: Her mihnet kabulüm, yeter ki eksilmesin günışığı penceremden.. Yaşama sevincini kaybeden insan, herşeyini yitirmiş demektir.. Mal- mülk yalan olur zaten varsa da.. Uxbal’ın karanlık dünyasını sadece çocukları aydınlatıyor. Onların varlığı ile nefes alıyor.



Filmimiz bugüne kadar televizyonda dahi bize gösterilmeyen Barselona’nın arka sokaklarında, varoşlarında geçiyor. Real Barcelona?!
Otobüsle İzmir'e eski garajına inmiştim bir gün.. Hatay semtine doğru yolalan servisin içindeydim. Yeşildere'den geçerken 5-6 yaşlarında bir çocuk annesinin elinden çekiştirmeye başladı.. Hani İzmir Çorum'dan güzeldi? Niye getirdin beni buralara diye huysuzlandı.. Filmde de öyle. Barselona'nın arka sokaklarını gören turistler acaba ziyaret planlarından vazgeçer mi?


Uxbal 4 yaşında oğlan ve 10 yaşında kız olmak üzere iki çocuk babası. Manik-depresif, içkiyi su gibi, sigarayı ucuca ekleerek içen karısından boşanmış, gecekondu – apartmanlardan birinde hayata tutunmaya çalışıyor. Çocuklarına bakabilmek adına tek yapabildiği kirli işler çevirmek: Göçmenlere iş bulmak, onlardan komisyon almak. Annesiz – babasız büyümüş olmanın acısını evlatları da yaşasın istemiyor. Çabalıyor, didiniyor.

Cahil adam elbisesi Uxbal’ın üzerine bir türlü oturmuyor nedense.. Yaptığı ölümcül, ağır cezalık hatalara rağmen seyirci nefret etmek yerine onu sevmeye devam ediyor. Filmden geriye süzülüp kalan tek şey sevginin, sorumluluk(?) duygusunun gücünü hissedebilmek. Bazen Uxbal’ın yerine koyuyorsunuz kendinizi. Onun yerinde olsam ne yapardım? Çok zor bir soru...
Ama daha önemli bir soru: Neden insanlar ülkelerini ölme tehlikesini gözönüne alarak terkediyorlar? Anavatanlarından binlerce kilometre uzakta, ikinci sınıf bile denemeyecek hayatlar sürmeye mahkum oluyorlar? İtilip kakılıyorlar? Belki artık yollarda hedeflediği ülkeye varamadan havasızlıktan, denizde boğularak ölen onlarcası haber bile olmuyor.. Kimsenin ruhu duymuyor…



Büyük insanlık

gemide güverte yolcusu

trende üçüncü mevki

şosede yayan

büyük insanlık…


Ama ümidi var büyük insanlığın

Umutsuz yaşanmıyor

(N.Hikmet)



NOTLAR:

Balkanlar'dan gelen bir arkadaşım, Sırbistan'da da Çinliler olduğunu ve artık 2-3 nesildir orda olduklarından, çekik gözlü Sırp isimli ülke vatandaşları haline geldiklerini söylemişti.


Ölünün küllerini kremotoryumdan alma sahnesi The Big Lebowski’yi hatırlattı..


Filmin fragmanı burada:


Film müziği burada:

Perşembe, Ağustos 26

Vicky Cristina Barcelona / Barselona Barselona (2007)



Amerikalı iki kız arkadaş Vicky ve Cristina'nın birkaç aylığına İspanya'yı keşfe çıktıkları seyahatin notları şeklinde aktarılan bu film, iki arkadaşın havalimanından bindikleri -kendilerini misafir edecekleri eve götüren- takside başlıyor.


Vicky (Patricia Clarkson) düzenli bir hayatı olan, tutarlı, realist, evlenmek üzere olan genç bir bayan. Sadakat onun için bir erdem. Hayattan ne istediğini biliyor -ya da bildiğini zannediyor-. Katalan yaşamı ve kültürü üzerine bir yüksek lisans tezi hazırlıyor. İspanyol kültürüne, müziğine ve yemeklerine hayran.

Cristina, (Scarlett Johannson ) ise daha uçarı, biraz nerede akşam orada sabah tarzında yaşamayı seven, fırtınalı ilişkiler yaşamayı alışkanlık haline getirmiş bir genç kız. Kendi yazdığı ve oynadığı, İspanya'da geçen 12 dakikalık bir de kısa filmi var. Fotoğrafçılıkla uğraşıyor ancak çektiklerini birisine gösterecek kadar yürekli değil ve özgüvensiz.


Film bir hikaye anlatılırcasına, bir anlatıcının sesi eşliğinde akıyor. Olaylar Vicky, evlenmek üzere olduğu kocası, Cristina, İspanyol ressam (ve kazanova) Juan Antonio (Javier Bardem); aşk ve şiddeti bir arada yaşadıkları eski eşi Maria Elena (Penelope Cruz) arasında geçiyor. Ve ilişkiler bir spagetti kadar karışık. Daha önce bu satırlarda yer verdiğimiz "Levottomat" için "birbiri içine sarmal bir şekilde geçmiş ilişkiler yumağı" yorumunu yapmıştık. Barcelona'nın da bu konuda pek aşağı kalır bir yanı yok.


Filmin konusu bir yana... Ne burada anlatılabilir, ne de ben anlatmak isterim. Ama şu duyguları yakalamak ve kendimize şu soruları sormak mümkün diyebilirim...
Aşk nedir? Bir düzeni var mıdır?
Bizi aşık eden şey nedir? Kişi mi? Ortam mı?
Bir farklılık arayışı mı? Yoksa aksine, hayatımızı kendi seçtiğimiz ve istediğimiz bir rutine bağlama hissi mi?
Koşullar aşkı / sevgiyi etkiler mi?
Hayatımızın herhangi bir karesinde göze batmayan bir ayrıntıda gelip - geçen birileri varken; bu kareyi zoom yaptığımızda, bu birilerinin farkına vardığımızda ve dahası tanıdığımızda ne değişir?
Sadakat nedir? Aşk neden gelip geçicidir?


Film, yine bir Woody Allen klasiği olarak bol diyaloglu, anlatımlı. Birçok film izleyince; yönetmenlerin de görsel ve anlatımsal gibi farklı görünen ve aslında birbirini bütünleyen iki yöntemden birisini ağırlıklı olarak benimsediklerini görebiliyoruz. Örneğin Kim ki Duk, Gus Van Sant ne kadar görsel bir yönetmense Woody Allen, belki Jim Jarmusch o kadar anlatımsal yönetmenler diyebiliriz.

Filmimizde göze çarpan ayrıntılardan birisi de Amerika ve Avrupa insanlarının yaşama bakış açılarının farklılığı... İspanya'da sanatla içiçe yaşayan, paralarını sanata ve yaşama sanatına harcayan, yapmacıksız belki de fazla rahat, aklındaki pattadanak söyleyebilen insan profilleri varken; Amerikan insanının kapitalist, yaşamı edinilen şeylerle ölçmeye meyilli, geleceği planlayan, sürprizlere pek açık olmayan bir yapıda yansıtıldığını söyleyebilirim...



Filmde akılda kalan diyaloglar şunlardı...

"Kendimden korkmadığım sürece, başka bir şeyden korkmama gerek yok"

"Ne istediğimi bilmiyorum, neyi istemediğimi biliyorum"

"- Aramızdaki aşk neredeyse kusursuzdu.
- Evet, öyleydi. Ama bir şeyler eksikti. Tüm element ve mineraller vardı. Ama bir şey eksikti. Tuz..."

Filmin müzikleri hoşunuza gidecektir.
Barcelona - Giulia Los Tellarini
Asturias - John Quasada
Gorrion - Juan Serrano
El Noi de la Mare - Manel Anderson (Traditional Katalan Music)

IMDB linki için tıklayınız.

Pazar, Ocak 3

Carne Tremula / Ciplak Ten (1997)



Pedro Almodovar’ın izlediğim bütün filmlerini sevmiştim…

Los Abrazos Rotos (Kırık Kucaklaşmalar) isimli yeni filminin 8 Ocak 2010 günü gösterime gireceği açıklandı… Volver’dan sonra ikinci filmini sinemada izleme şansını yakalayacağız… Diğerlerini DVD’den seyrettim.

İlk izlediğim Todo Sobre Mi Madre (Annem Hakkında Her Şey), yönetmeni 6-7 yıl önce takip etmeye başlamama yetmişti… Hala en sevdiğim filmi olduğunu söyleyebilirim… Hable Con Ella (Konuş Onunla) da Pedro Almodovar’ın filmi olduğunu bize açıkça göstermişti… Bu iki filmden önce çekilmesine rağmen Carne Tremula (Çıplak Ten)’i en son izledim... 1997, 1999 ve 2002 yıllarında çekilen bu üç filmi sırayla anlatmak istiyorum…

Çıplak Ten; 3 erkek, 2 kadın arasında geçen, bazı sahnelerini kaçırdığınız zaman anlaşılması zor olabilecek bir film… Sinemada izleyince filmin bütünlüğünün, konsantrasyon koşulları sağlandığından pek bozulması mümkün değil ancak, evde verilen araların sayısı arttığında filmi geri sarıp yeniden izlemek zorunda kalabilirsiniz…


Yukarıda anlattığım zorluğun temel nedeni, av-avcı rollerinin film ilerledikçe değişmesiyle ilgili. Sadık bir sinema izleyicisiyseniz bu uyarıyı es geçebilirsiniz… Kurgu oldukça basit aslında. Gözünüzü kırpmayın yeter:)

Film 1970’deki İspanya’nın siyasi durumu ile kısa bir giriş yapıp, yine 1996’da gelinen noktaya kısaca değinerek bitiyor… Diktatörlük ile demokrasi arsındaki farkın altını çizmeden geçmiyor…

Arada geçen 26 senede odaklanılan ise Victor’un son 6 yıllık macerası…

Victor (Liberto Rabal), fahişelik yapan Isabel’in (Penelope Cruz) oğlu olarak hastaneye yetiştirilemediği için bir belediye otobüsünün içinde doğmuştur… 20 yaşındayken bir barda, uyuşturucu bağımlısı Elena (Frencasca Neri) ile tanışır. Elena, telefonunu verdiği için ertesi gün evini bulan, kapısına gelen Victor’u görmek istemediğini söyler. Çıkan tartışmaya iki polisin müdahalesi sırasında silah patlar ve genç polis David (Javier Bardem) ağır yaralanır… Tekerlekli sandalyeye mahkum olur.

Elena, kendisini Victor’un elinden, hayatı pahasına kurtaran David’le evlenir. Uyuşturucu kullandığı çalkantılı günlerini geride bırakır…

4 yıllık hapis hayatında Victor’un kafasında kurduklarını dışarı çıktığında gerçekleştirmek bir takıntı haline gelmiştir. Bu amaç uğruna içerde kendini geliştirir… Her şeyden önce, David’i yaralayanın kendisi değil, David’in iş ortağı ve arkadaşı, karısıyla problemler yaşadığı için kendini alkole veren Sancho olması yıllarını çalmıştır…



Filme çeşitli nitelemelerde bulunmak mümkün: İntikam hikayesi, kadınları anlama kılavuzu, ava gideni avlayanlar derneği, aşk fedakarlıktır gerçeği, saplantılı aşk masalı ya da gerçek bir aşk şaheseri… Herkes farklı bir tad alabilir…

Carne Tremula’nın hatırlattıklarına ve unutmak istemediklerimize gelelim:

-Javier Bardem, bu filmden yedi yıl sonra kadar benzer bir rol oynamıştı… İçimdeki Deniz filminde yine ayakları felç olmuş bir adamı canlandırdı.
-Bardem, bu filmden 10 yıl sonra da No Country for Old Men ile en iyi yardımcı oyuncu dalında büyük ödülleri topladı.
-Müzikler klas.
-Ruth Rendell’in aynı isimli polisiye bir romanından uyarlama… Kitapta da ana karakter Victor.
-Filmin en sırıtan yeri, Victor ile David birbirleriyle yumruklaşmalı bir kavga ederken, ara verip televizyondaki canlı futbol maçını izlemeye başlıyorlar… Yönetmen’in futboldan nefret ettiğini düşündürüyor bu sahne…
-Karakterlerin birbirleriyle karşılaşması olasılık bilmini zorlayacak nitelik alabiliyor…
-Her filmde olduğu gibi bu filmde de, karakterlerin isimlerine bi bakalım: Victor: Bizdeki Zafer isminin karşılığı olsa gerek… İsim seçiminde bir anlam var.
-Beş karakterin tümünde de tutkulu aşk var. Sancho en delidivane olanı bence… Çünkü, kendine silah doğrultarak ateş eden aşkının, bunu yanlışlıkla yaptığını iddia ediyor.
-En saf olanları ise sanırım Elena… “Senin bana ondan daha fazla ihtiyacın var” diyerek, seçim kriterini açıklıyor.
-Filmin başında, otobüsün üzerinde görülen reklamda İspanyolca olarak “tam zamanında” yazıyor diye tahmin etmekteyim… Victor'un doğduğu otobüs... Aslında bebeğin hiç beklenmedik bir anda gelmesine gönderme yapılıyor olsa gerek...

-Renkler çok canlı...

-Yönetmenin İspanya ve Madrid sevgisi her filminde vurgulanıyor.

-Mutfakta çıkan yangın kadının kalbindeki yangını temsil ediyor olsa gerek... Aşk acısından görmez, duymaz, ne yaptığını bilmez hale geliyor... Yangın sahnesinde, alev almış bir tavaya suyla müdahale etmenin ne kadar tehlikeli olduğunu öğreniyoruz... Victor'un gayet sakin bir şekilde, doğru müdahaleyi profesyonelce yapması dikkat çekici...





Related Posts with Thumbnails