Cumartesi, Mart 30

Amour / Aşk (2012)





… film ekranda izlenip tüketilen bir şey olmaktan çıkar ve aklımızda, kalbimizde hatta içimizde serüvenine devam eder. (M.Haneke)

Sinekiyatri’de yer alan Haneke’nin Cache’iyle ve Funny Games’le en önemli benzerliği sadece başrol karakterleri: Anne ve George Laurent isimleri değildir elbette.. Benzer bir aile, orta-üst sınıf entelektüel bir yaşam. Yine eve dışarıdan bir saldırı  sözkonusu. Amour’da diğerlerinden farklı olarak çiftin korunaklı dünyasını tehdit eden soyut bir çift düşman vardır: Zaman ve ölüm.



Oyunculuklar en üst düzeyde.. Anne Laurent rolündeki Emmanuelle Riva’yı çok başarılı buldum. George’u oynayan Jean-Louis Trintignant da kusursuz. Filmdeki gerçekçiliği zirveye taşıyan başta yönetmen, başroller ve kamera çekimleri..

“Konu aşk mı yoksa değil mi?” tartışması sinemaseverler arasında hiç bitmeyecek. Amour’u: Hayat, aşk, yaşlılık, hastalık ve ölüm duygusu üzerine bir başyapıt diye özetlemek şimdilik yeterli. İMDB’de her yaş ve cinsiyet grubundaki seyirciden 8 ve üzerinde yüksek bir değerlendirme notu aldığını görüyoruz.




Korku filmlerine taş çıkaran 4-5 sahne olduğunu unutmadan not düşeyim..  Bu türün tutkunu ve artık rutine binen yapımlardan sıkılmış izleyicinin ilgisini çekecektir.

Haneke filmlerini izlemek ortalama bir seyirci için pek kolay değil. Rahatsız edici, şaşırtıcı, izleyiciyi şok eden bir tarzı olduğu kesin. Bireyin ve toplumun kendisine sormaya çekindiği sorularla sizi bir anda yüzleştirir. Öylece kalakalırsın. Ben olsam ne yapardım? Şimdi bu da nereden çıktı? Ee sonra ne oldu? ve benzeri sorularla birlikte filmin sahneleri kafanızda dönüp durmaya başlar.

İlgimi çekti: “Kes kis pas? / Kes kise pase?” kelimesini özellikle George’un ağzından sıklıkla duyarız Amour’da.. Ne oluyor? Ne oldu? Hayatımızda bir şeyler ters gittiğinde çokça sorular sormaya başlar, ne olduğunu anlamaya çalışırız.. Bir çaresizlik ve tehdit algısı barındırır bu tip sorular.. Korunaklı kalemizde kendi yarattığımız dünyanın kontrolden-hayal ettiğimiz rotadan çıktığına dair işarettir..



Film, açılış sahnesinde bugünü gösterip flashback’le o sahneye nasıl geldiğimizi bize iki saat boyunca anlatıyor. Durgun, sabit kamera.. Röportaj ekranı hissi veren koltuklar – ikili diyalog.. Bunun yanı sıra baştan sona kalp hızı ritminde devam eden tempoya rağmen ilginin ekranda kalabilmesini sağlamak gerçekten çok önemsediğim bir yetenek. İzlerken; Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filminin akış hızı ve fotografik görselliği gözümün önüne geldi.. Nitekim Haneke; yıllardır süregelen Robert Bresson hayranlığı ile birlikte son dönemde Çehov’a meyil verdiğinden bahsediyor. NBC’nin Çehov takipçisi olduğunu hatırlatayım.

Amour’da müzik olarak La Pianiste’de olduğu gibi Schubert’i dinleriz..  Çektiği filmlerde hemen hemen hiç müzik kullanmamasını, diğer yönetmenleri kastederek: “…bir sahne iyi işlemediğinde müzikle destekleyerek yapay duygu ya da gerilim yaratmaya çalışırlar.” sözüyle açıklar.


Çok dar bir alanda çekilmiş ve sinema tarihine geçmiş belki de akla hemen gelen on tane film sayılabilir. Buried (Toprak Altında) fazla tanınmış bir film olmasa da “dar alan” çıtasını en üste koymuş: Tabut içinde geçen enteresan bir yapım.. Kategorinin en tanınmışı ise Reservoir Dogs (Rezervuar Köpekleri) olmalı.. Yine Sinekiyatri’de yer alan dar mekan filmi: 127 Saat seyircinin filmle bağlantısını koparmamayı başaran önemli bir eser..

Gelelim filmimize:

Apartman görevlisinin ihbarı üzerine gelen itfaiye ve polis evin kapısını kırarak açar. Odadan müthiş bir koku yayılmaktadır. Kilitli olan kapıyı açınca trajik ve merak uyandıran bir sahne ile karşılaşırlar. Flashback’le buraya nasıl geldiğimizi izlemeye başlarız.

Anne Laurent  ve George Laurent 80’li yaşlarda evli bir çift. Müzik öğretmenliğinden emekli olmuşlar. Konserde görürüz onları. Anne’in yetiştirdiği bir öğrenciyi dinlemeye gelmişler. Otobüsle eve dönerler. Kapı zorlanmıştır. Birileri eve girmek istemiştir. Ürperirler.

Anne bir gün kahvaltı masasında donup kalır. George ne olduğunu anlayamaz bir süre. Doktor kontrolünden sonra ortaya çıkar:  Kadının sağ yanına felç inmiştir. Ameliyat olur. Başarısız geçen operasyondan sonra Anne George’a “Söz ver!! Beni bir daha hastaneye götürmeyeceksin” der.

Film ilerledikçe özellikle George zihinsel bir değişim içindedir.. Anne ise daha çok fiziksel bir başkalaşım geçirir gözümüzün önünde.

İki kişiden oluşan ve apartman dairesinde kurulu dünyalarına hastabakıcılar, yardımcılar, kızları, öğrencileri ve hatta güvercinleri çeşitli sebeplerle ziyarete gelse de, aslında kimseyi istemezler.. Aralarında konuşulmamış ama birlikte sergiledikleri bir tavırdır.. Geçmişteki güzel günleri hatırlatacak ya da bugünü sorgulayan birine tahammül etmeleri mümkün değildir.

Tekerlekli sandalye ve kocasının yardımına bağlı bir hayat sürmek zorunda kalan Anne, bu durumla başa çıkmaya çalışırken birkaç defa pes eder. George’un kuvvetli desteği ile ayakta kalır bir süre daha. Ama sonrasında durum artık insanın baş edebileceği sınırları aşar. Anne ve George geri dönülmesi mümkün olmayan bir limandan ayrılmışlardır artık.. Yönetmen yine bizi, filmin sonunda, bir düzine soru ile baş başa bırakır.

Amour’dan ve Haneke’den Notlar:

-Adı Aşk olan bir filmin Paris’te geçmesi ve Fransızca çekilmesi pek sürpriz değil sanırım Paris’i görmesek de.
-Güvercin sahnesi izleyiciler arasında çok tartışılmış. Bana göre George’un yaşadığı değişimin bir anlatımı. Birincisinde güvercine geldiği yolu gösterip dışarı çıkarıyor.. İkincisinde kuşu yakalamaya çalışıyor. Çok fazla üzerinde durulması anlamlı değil.
-Haneke’nin en sevdiğim yönü, seyirciyi özgür bırakması.. İstediğin şeyi düşünebilirsin film hakkında. Bir sınırlaması yok. Sanatın doğası bu zaten.
-Senaryonun Haneke’yi büyüten ve 95 yaşında ölen halasının hayatıyla  yakın bir ilişkisi var.
-Yönetmenin ilk dönem filmlerinden 7.Kıta ile Amour’un önemli benzerlikler taşıdığı anlaşılıyor.
-Kızları Eva babasına: “Küçükken sevişmelerinizi dinlediğimi hatırladım. Benim için iç rahatlatıcı bişeydi: Hiç birbirinizden ayrılmayacağınızı düşünürdüm.” der.
-Eva hasta yatağında durumu ağırlaşan annesi ile sohbet etmektedir. Daha çok bir monolog gibi görünen bu sahne boyunca; banka faizleri, ev alıp kiraya verme gibi maddi konulardan bahseder. Sonra salona, babasının yanına döner: “Sadece anlamsız sesler çıkarıyor” diyerek hıçkırarak ağlar.. Yönetmenin ironi yaptığını düşünüyorum: Aslında anlamsızlığın dipsiz kuyularında boğulan Eva’nın ta kendisidir..
-Emmanuelle Riva'nın rolüne ısınmak için felçli hastaları incelemekten kaçındığı, oyuncuyu role Haneke'nin hazırladığını da yazmadan geçmeyelim.

Sinedebiyatro isimli sitedeki Haneke röportajını okumanızı tavsiye ederim.

Pazar, Mart 17

Children of Heaven / Cennet'in Çocukları (1997)




1997 İran yapımı Children of Heaven, orijinal ismiyle Bacheha-Ye aseman yönetmen Majid Majidi’nin senaryosunu da yazdığı film. Ülkemizde Cennet’in Çocukları olarak gösterilmiş. İki kardeş arasında paylaşılan bir çift yırtık-çok eski bez spor ayakkabının etrafında dönen müthiş bir hikaye.

Birçok sinemaseverin “en iyi 10 film” sıralamasını güncelletecek özellikler taşıyor. Internet’teki yazılarda bir klasik olan Bisiklet Hırsızları ile karşılaştırıldığını görüyoruz. Masalsı, insan ruhuna işleyen, çocuk saflığında bir yapısı var. İyilik ve dürüstlüğe, dayanışmaya dair önemli vurgular içeriyor. Kendini iyi hisset ve kalp ısıtan filmler kategorisine de sokabiliriz.

Oldukça düşük bir bütçesi ve anlamlı mesajıyla; tüketim toplumuna dönüştürülen dünyanın en azından bir an durup düşünmesini sağlayabilmiştir belki..

Filmi özetleyip, izlerken aldığım notları paylaşmak istiyorum:

Ali 9 yaşında, ilkokul 3’te okuyan, Tahran’ın yoksul kesiminde yaşayan bir çocuk. Kardeşi Zehra’nın pembe, büyük fiyonklu, eski mi eski ayakkabısını tamir ettiriyor. Bir sonraki durağı fırından ekmeği de alır. Elindekileri girişte kasaların arasında koyup,  patates almaya manava girer. Yoldan geçen eskici, manavın çöpleri arasından torbaları vesaireyi toplarken yanlışlıkla ayakkabıyı da arabasına atar.



Ali ne yaptı ne ettiyse bir türlü bulamaz ayakkabıları. Üzgün ve çaresiz eve gelir. Zehra’nın ilk işi ayakkabısını sormaktır. Ali durumu anlatmak zorunda kalır.. Bir yandan da büyük bir korku taşırlar: Aile çok fakirdir ve babaları bu durumu öğrenirse ikisini de dövecektir.. Yenisini alacak paraları dahi yok.

Artık iki kardeşin küçük dünyalarında paylaştıkları büyük bir sırları vardır. Çözüm hızlı bulunur: Sabah Zehra okula Ali’nin spor ayakkabılarını giyerek gidecek, öğleci olan Ali de okul yolunda bi yerde onu bekleyip terlik ayakkabı değişimi yapacaklar.

İşler planlandığı gibi gitmez. Ali bütün gayretine rağmen okula geç kalmaya başlar. Zehra kendine büyük gelen ayakkabıyla sorunlar yaşar. Zehra ayakkabısını okulda kendi yaşlarında bir kızın ayağında görse de, nihai çözüm için daha büyük bir mücadele gerekmektedir.

-Babaları cami imamının eve gönderdiği büyük parçalar halindeki şekerleri, küp şeker boyutuna getirmek için yerde kırıp ufaltırken Zehra çay doldurup getiriyor. “Kızım; şeker de ver” diyor adam.. “Her yer şeker işte babacım”. “Olur mu hiç, bunlar caminin şekeri, bize emanet gelmiştir”…

-Yoksul insanların dayanışması, birbirlerinin malını çorbasını paylaşması, hasta olana komşuların destek vermesi göze çarpıyor.


-Büyümüş de küçülmüş diye bir laf vardır. Zeki ve bilmiş bilmiş konuşan çocuklar için söylenir daha çok.. Ali ve Zehra’nın durumu böyle özetlenebilir.. Ancak bir yetişkin gibi davranmalarını sağlayan şey daha çok şartların zorlamasıdır.. Film, çabuk büyüyen çocukların ortak hikayesi…

-İnsanın özünde “ihtiyacın kadar tüket” kodu vardır.. Bunu manipüle eden bir sistem kurulmuş: Daha fazlasını iste, daha fazlasını tüket mesajı özellikle reklamlar aracılığı ile beyin altına işleniyor.. Doğada mesela hiç fazla kilolu aslan gördünüz mü? Görmek mümkün değil çünkü, fazla kilosu olan bir avcı ceylanın hızına ulaşamaz. Fazlası varsa bile kendiliğinden normal kilosuna kısa sürede geri döner.

-Ali başta önemsemediği koşu yarışmasının 3.lük ödülünün spor ayakkabısı olduğunu öğrenince, yarışmaya katılmak için büyük bir azim ve kararlılık gösterir.. Beden eğitimi öğretmenini ikna etmek için alttan girer üstten çıkar. “Herkesi yenebilirim, söz veriyorum: Birinci olacağım”

-Filmde fakirlik elle tutulur haldedir: Elbise ve ayakkabıların durumu, aylardır ödenmeyen kira, esnaftan borç defterine yazdırarak alışveriş yapmak, eski kazağın; yenisini örmek için sökülerek yumak haline getirilmesi vb.

-Ali’yi film boyunca ordan oraya koşarken, çeşmeden su içerken ve hep bi yarı ağlamaklı hüzünlü ifade ile görürüz.. Yaşıtlarının oyun çağrılarını reddetmek, hayat denen kavganın içinde çelik adımlarla yürümek zorundadır.

-Ailesini, ev işlerini, hayatı çocuk yaşında sırtlaması ile birlikte Ali’nin hem derslerindeki hem spordaki başarısını yönetmenin altını kalın çizdiği bir mesaj olarak görüyorum. Bir arkadaşınızla izleme şansınız olursa filmden sonra uzun uzun konuşulabilecek bir detay.

-Güzel keyifli anların yaşanacağı zaman havuzda kırmızı süs balıklarını görürüz. “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” şiirini hatırlarız hemen..

-İran’da film çekmenin devlet kontrolünde olduğunu not olarak düşelim..

-Cennet’in Çocukları ile ilgili çok güzel bir yazı okumak isteyenlere Adab-ı Haşarat isimli bloğu tavsiye ederim.

Perşembe, Mart 7

Terms of Endearment / Sevgi Sözcükleri (1983)



5 Oskar ödüllü 1983 yapımı filmde başroller Shirley MacLaine (Aurora), Debra Winger (Emma), Jack Nicholson (Garrett) ve Jeff Daniels (Flap) arasında paylaşılmış. Yönetmen ise aynı zamanda senaryoyu kitaptan uyarlayan James L.Brooks..  The Simpsons’lardan tanıyoruz kendisini..

Ödülleri; en iyi film, yönetmen, kadın aktris (MacLaine), yardımcı erkek aktör (Jack Nicholson) ve uyarlama senaryo dallarında.

Her şeyden önce günümüz oskarlı filmlerinden çok ileride bir yapım olduğunu belirtmek gerek.. Sade, anlaşılır ve sıcak bir hikayesi var. 2 saati aşan süresine rağmen seyircinin ilgisini ekranda tutmayı başarıyor.

Schindler’s List’in başta olduğu bir sıralamada en acıklı film kategorisinde üçüncü sırada yer alırken, anne-kız ilişkisine odaklanan en iyi filmler kategorisinde de Terms of Endearment’i (Sevgi Sözcükleri) birincilikte görüyoruz..


Hollywood sinemasının daha naif, bozulmamış, insanı kavrayan döneminden kalma bir film. Anne-kız, kadın ve toplum, büyükşehir-taşra, karı-koca arasındaki ilişkileri sorgulayan bir dram.. Aynı zamanda özellikle Jack Nicholson’un göründüğü sahnelerde de komediye meyil veren bir yapısı var. Ama söylemeden geçmeyelim: Kitap sevgisi de filmde göze çarpacak şekilde yer alıyor.

30 yıla yayılan yaşam öyküsünde Aurora’nın kızı Emma için bebekliğinden bu yana tutkulu ve takıntılı bir yaklaşımı olduğunu farkediyoruz.. Bebeğinin beşikte nefes almadığını düşünüyor.. Yanına yaklaşıyor. İyice emin olmak için çimdikleyip uyandırıyor ve “işte şimdi nefes alıyor” diyerek rahatlıyor.

Anne ve kızı arasında sevgi-nefret sınırlarında gezen bir ilişkinin varlığı görülüyor. Emma liseyi bitirir bitirmez Flap ile evlenmek ister.. Aurora bu evliliği onaylamaz.. Ancak bildiği yoldan dönmeyen Emma evlenip kısa sürede çocuk da yaparak tipik bir ev kadını, eve hapsolmuş bir taşra insanına dönüşür. Halbuki çocukluk arkadaşı Patsy üniversiteye devam etmiş, New York’ta başarılı bir iş kadını olmuştur.. Patsy’nin davetiyle New York’u ve insanlarını gören Emma ortamı yadırgar.. Patsy “onlar senin gibi arkadaşlarım değil” der.. Şehirdeki insan ilişkilerinin yapmacıklığına bir vurgu yapar film. Filmin ortalarındaki bir sahne: Yaşadıkları taşradaki market’te Emma’nın parası çıkışmayınca kasiyerin sergilediği tutumu “yaptıklarınız hiç insani değil, nerelisiniz siz? New York’lu mu?” diyerek sıradaki bir müşteri eleştirir..


En eğlenceli sahneler ise Aurora ve yan komşusu Garrett arasında geçer.. Garrett eski bir astronot olarak şimdinin iflah olmaz bir çapkınıdır.. Genç kızlarla gününü gün eder. Aurora’nın hayatına girmesi zaman alsa da, film sonuna kadar izleyiciyi gülümseten diyalogları hiç bitmez.. Aurora gece vakti beklenmedik bir ziyaret yapar: Garret havuzdan çıkıp kapıda  onu gördüğünde; “şansımız var ki sadece 8 tur yüzdüm” der.

Filmin sonu ise beklenmedik gelişmelerle örülür ve anne ile küçük çocuklarının birbirlerine sarıldığı sahne, sinema tarihindeki unutulmazlar arasında yerini alır.

Özetlemek gerekirse, içindeki dram-komedi gibi sağlam unsurlarla birlikte diyaloglardaki özgünlük-espri ve gerçekçilik ile sinemadan çıktığında kafasında cevap aradığı sorular olmasını seven, hayata dair yeni bir şeyler öğrenmenin hazzını yaşamak isteyenlere tavsiye edilir..


Related Posts with Thumbnails