Salı, Aralık 27

To Kill a Mockingbird / Bülbülü Öldürmek (1962)



50. yılında TO KILL A MOCKINGBIRD, Bülbülü Öldürmek…

Düşünmeden edemedim, bu filmi Çağan Irmak çekseydi, herhalde seyircinin gözyaşı pınarlarını kuruturdu. Ajistasyona kaçmadan derdini anlatan yerli yerinde, sakin ve bulunduğu yeri fazlasıyla hakeden bir film.

1963 yılında en iyi erkek oyuncu, en iyi sanat yönetimi ve en iyi uyarlama senaryo dallarında 3 oskar almış. Yönetmen Robert Mulligan. Başrolde Gregory Peck ve çocuk oyuncular var.

Avukat Atticus Finch, büyük ekonomik buhran yıllarında, tecavüzle suçlanan Tom Robinson isimli zenci gencin savunmasını üstlenmiştir. Bu durum kasabadaki beyazların tehditleri ve tepkisiyle karşılaşsa da yolundan dönmeyecek, karizması, zekası ve kararlılığı ile adalet arayacaktır.. 1930’lardaki ekonomik krizin etkileri, Amerikan yaşam tarzı, ırkçılığın-adaletsizliğin boyutları, baba-evlat ilişkileri, 6 yaşında Scout adında bir kız çocuğunun gözünden anlatılıyor. Cahillik, önyargılar ve uzlaşma da filmin anahtar kelimeleri arasında..




Filmle ilgili notlarım:

-Çocuklarına bülbül öldürmenin büyük günah olduğunu söylüyor Atticus. Bülbül bir sembol olmalı. Örneğin adalet, masumiyet.

-Film Harper Lee’nin aynı isimli ödüllü otobiyografik romanından uyarlanmış. Türkiye’de de kitap geniş bir çevre tarafından biliniyor. Özellikle kolejlerde orijinal dilinde okutulmuş.



-Walk Like the Egyptian şarkısı ve klibi Bülbülü Öldürmek’ten esinlenmiş olabilir. Jem ve Scout’un Mısırlıların yürüyüşünü canlandırdığı bir sahne var.


-Birçok filmde zencilere karşı hala varolan önyargının izlerini görmemiz mümkün.. Mesela yakınlarda izlediğim bi tanesinde, her karşılaştığın zenciyi uyuşturucu satıcısı sanıyorsunuz diye bir replik vardı.


-Karısını birkaç yıl önce kaybetmiş Atticus’un oğlu Jem ve kızı Scout’la konuşmaları, aralarındaki sevgi ve saygı ilişkisi rol model olacak seviyede. Atticus Scout’a okula gitmeden okuma yazma öğretmiştir.. Okulun ilk günü Scout’u öğretmeni azarlar. Kızcağız bir daha okula gitmek istemez. Babası bu sorunu yaklaşımıyla çözer: Sadece şu numarayı öğrenirsen her insanla çok daha iyi geçinebilirsin… İnsanı gerçekten anlamanın tek yolu olaylara onun açısından bakmaktır… Uzlaşma ne demektir biliyor musun?... Uzlaşma karşılıklı kabulle yapılan bir anlaşmadır… Şöyle olur: Sen okula gitmenin gerekli olduğunu kabul edersin. Ve biz de her akşam yaptığımız gibi kitap okumaya devam ederiz..


-Atticus ev işlerine yardımcı olan kadına: “Gece geç saatlere kadar kalmanı istesem nasıl karşılarsın?” diye sorar. Bu yaklaşım özellikle dikkatimi çekti. Bir zorunluluk anında dahi, evinde çalışan kadına emrivaki yapmıyor. Uzlaşma yoluyla gereğinin yapılmasını sağlıyor.


-Yardımcı kadın huysuzluk yapan Scout’ı sofradan kaldırıp mutfağa çağır: O çocuk senin misafirin. Masa örtüsünü yemek istese bile sesini çıkarmayacaksın!


-Scout bir zenciyi neden savunuyorsun diye sorar: Atticus: “Bunun birkaç nedeni var. Ama başlıcası şu: Onu savunmasaydım kasabada başım dik gezemezdim… Sana ve Jem’e bile bişeyi bir daha yapmamanızı söyleyemezdim.”



-Mahkeme sahnesinin tamamı ve Atticus’un yaptığı konuşma sinema tarihinin unutulmazları arasındadır: “Mahkemelerimiz büyük eşitleyici kurumlardır. Mahkemelerimizde bütün-tüm insanlar eşit sayılır. Ben mahkemelerimizin ve jüri sistemimizin dürüstlüğüne inandığım için bir idealist değilim. Bu benim için bir ideal değil, yaşayan ve işleyen bir gerçektir…”


-Siyahların Atticus mahkeme salonundan çıkarken ayağa kalkmaları çok alımlı bir sahne idi. “Bayan Scout, ayağa kalkın lütfen.. Babanız geçiyor.”

-Böyle filmleri örneğin 50.yılında sinemalarda yeniden vizyona soksak ve eserin geniş bir kitleye ulaşmasını sağlasak ne güzel olurdu değil mi?

Cumartesi, Aralık 17

Entelköy Efeköy'e Karşı (2011)





Yüksel Aksu’nun Dondurmam Gaymak’tan sonra çektiği ikinci filmi sinemada seyircinin kahkaha krizine girmesine neden oluyor.

Entelköy Efeköy’e karşı her ne kadar amatörlük ve tiyatro kokan bir eser gibi görünse de Türk komedi klasikleri arasında girerse şaşmamak lazım.

Aklıma bir çırpıda gelen: Pandomim sanatı kullanılarak yapılan eylemin köy imam ve muhtarının ilahi ve dualarıyla baltalanması, muhtarın sarhoş olup entelköyü basması, bereket tanrıçası ve ekürisinin geçtiği sahneler ve sınıf bilincinin aşılandığı sahne.. Bu sahnedeki diyaloglar:

(K)öylüler: Eline düştük aykırı, sana danışmaya geldik, bir yol göster.
(A)ykırı köylü: Önce sınıfınızı bileceksiniz!
K: Ne sınıfı?
A: Cumhuriyet İlkokulu 5.sınıfı
K:??
A: Yani, işçi misiniz, köylü mü, burjuva mı?
K: E, köylüyüz tabi
A: (Nah) köylüsünüz.. Sütü marketten alıyonuz, yoğurdu marketten alıyonuz…

Filmin konusu: Şehir yaşamından kopup komün yaşama geçmek için Ege’de bir köy seçen entel grubu, muhtar ve köylülerce çoşkuyla karşılanır, ağırlanır. Köylüler topraklarını ve bazı eşyalarını, hayvanlarını büyük bir hevesle yeni komşularına ederinin 4-5 katı fiyatla satarlar. Herşey yolunda gidiyorken, köye termik santral yapılacağının anlaşılması ile birlikte enteller yaptıkları eylemlerle bu girişime karşı çıkar. Başta muhtar olmak üzere diğer köylüler ise istimlak bedelleri sayesinde zengin olacaklarını düşündüklerinden entelleri durdurmaya çalışırlar. Ortaya çıkan çatışma ortamı filmin adını ve sahnelerini belirliyor.

Yüksel Aksu, hayatın birtakım gerçeklerini, kendi felsefesini lafı çok dolandırmadan işi karmaşıklaştırmadan anlatıyor:

-Organik tarım dedemizin atamızın zaten yaptığı geleneksel tarımdı. Kimyasal gübreler ve tarım ilaçları kullanılmıyordu. Mevcut tarım teknikleri ile doğayı ve dolayısı ile kendimizi ve gelecek nesilleri zehirliyoruz.
-Köylü kendine yabancılaştı. Sütü-yoğurdu marketten alır oldu. Kolaycılığa kaçıyor; zamanının büyük kısmını kahvede okey oynayarak geçiriyor.
-Türkülerimize,kültürümüze değer vermeliyiz. Herbirinin ne anlattığını bilmeliyiz.
-Tarıma, toprağına, ülkene sahip çık.
-Son ve özet olarak da Sakıp Ağa’nın dediği gibi: Hoşgörü, hoşgörü, hoşgörü...

Filme küfürlerle insanları güldürmeye çalışıyorlar şeklinde bir eleştiri gelebilir. Ege’de özellikle köy ortamında yaygın kulanılan atasözleri  ve özdeyişler  olduğunu biliyoruz. Beni rahatsız etmedi. Ancak rahatsız olabilecekler vardır diye düşünmek lazım gelir.

Sinema ortamında izlemenizi, seyircinin tepkileriyle filmin daha bir lezzetli hale geldiğini belirtir, iyi seyirler dilerim.

not: filmle ilgili güzel bir yaziyi asagidaki linkte bulabilirsiniz:
http://ozgurgurbuz.blogspot.com/2012/01/entelkoyluler-ve-asrlar-birlessin.html#comment-form

Pazar, Aralık 4

Dedemin İnsanları (2011)


Çağan Irmak’ın filmlerini takip etmeye çalışıyorum. Sitede de yer alan “Karanlıktakiler” son izlediğimdi. Prensesin Rüyası’na bir türlü ayağım gitmedi. Okuduklarımdan etkilendim belki.. Belki de sinemada fantastik mavzulara hep mesafeli yaklaştım, ondandır. Dedemin İnsanları ise gösterime girdiği ilk gün izleyecek kadar beni heyecanlandırmıştı.


Senaryonun odağında “mübadele” var. Cumhuriyetimiz’in kurulduğu 1923 yılında Anadolu’da yaşayan Rumlar ile Yunanistan’da yaşayan Türkler göç ettirildi. Bu göçlerin her iki yakada farklı yansımaları vardı. Herşeyden önce o yıllardaki şartlar nedeni ile salgın hastalığa bağlı ölümler oldu. Yaşayanlar acı hatıraları ömür boyu beyinlerinde taşıdılar. Ana topraklarından ayrı yaşamanın travmasını yaşadılar, hiçbir yere ait olamamanın ikilemini belki de yeni nesillere taşıdılar. Ne var ki, Türkiye’de mübadele, pek bilmediğimiz bir konu olarak kaldı.




Mübadele kavramı Girit’ten ataları göçeden bir minyatür sanatçısının, aile geçmişini, tarihini oğluna aktardığı eseriyle birkaç yıl önce dikkatimi çekmişti. Resimdeki geminin ismi yine Gülcemal’di.. Ve bana göre en ilginç ayrıntı geminin etrafında denize bırakılmış, kundağa sarılı bebeklerdi.. Sorup öğrenmiştim, salgın hastalıkla ilgili olduğunu. Minyatürü bulup buraya koymaya çalışacağım.


Göçün nedenleri neydi? Doğdukları yeri terkedenler neler yaşadı ve hissetti. Şimdi torunları neredeler, neler hissediyorlar. Herşeyden önce film bu soruların peşine bizi düşürmesi ve odağındaki konuyla ilgili “ilk” olması nedeniyle önemli. Örneğin İzmir’de Karantina diye bir semt olduğunu yıllardır biliyordum da, isminin nerden geldiğini hiç duymamıştım. Filmde hakikaten şaşırdım. Bu detayı neden bilmiyordum diye.



İki saatten fazla sürmesine rağmen, sürenin nasıl geçtiğini anlamadan, sizi içine çeken, duygulandıran, öfkelendiren, sevindiren bir film. Ne zamandır böyle yoğunlaşarak dünyadan soyutlanarak ekrana kilitlenmemiştim. Sinema atmosferinde izlenmesi tavsiye olunur. Birçok insanla aynı anda ortak duyguları paylaştığını hissetmek iyi bir terapi yöntemi..


Filmi kendi kelimelerimle özetlemeye çalışayım: 1923’ten 1990’lı yıllara kadar uzanan, önemli kısmı 1970’li yıllarda geçen gerçek bir hikayeden yola çıkarak senaryolaştırılmış. Çağan Irmak’ın dedesini, ailesini ve özellikle de çocukluğunu izliyoruz. Başroldeki dede; Mehmet Bey (Çetin Tekindor) Girit göçmenidir. Yunanca’yı unutmamıştır hala. Kızdığı zamanlarda ilginç küfürler eder. Doğduğu toprakları ve evi, mektup gönderemediği için şişe içine notlar yazıp denize bırakacak kadar derin bir duygusallıkla özler. Küçük esnaftır. Kasabada herkesin büyük saygı duyduğu bir adamdır. Sözü sayılır. Yoksula, muhtaca kol kanat gerer. Yoldan geçerken insanlar ayağa kalkar.. Çok güzel giyinir. Aile ve komşularla süren sakin ve mutlu hayatın geçmişle karşı karşıya gelmesi hikayeyi hareketlendirir. Torun Ozan (Durukan Çelikkaya) kendisine ve dedesine gavur denmesine şiddetle karşı çıkar, yalnızlaştırılmaktan korktuğu için mahalledeki çocuklarla beraber diğer göçmenlere kafa tutar, onların evini taşlar.


Mehmet Bey, Ozan’a iyiyle kötüyü, doğruyla yanlışı ayırt etmesi için yoğun çaba göstermesine rağmen oldukça zorlanır. Torunu’na kime benzedin sen? diye çıkışır.. Bu arada ülkenin geçirdiği değişim, darbe aileyi de derinden etkilemektedir. Mehmet Bey’in içinde bulunduğu durumu Can Yücel’in bir Şekspir çevirisi şiiri ile anlatıp özete son noktayı koyalım:


"vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,

değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.

değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,

değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,

değil mi ki ayaklar altında insan onuru,

o kız oğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,

ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,

ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,

değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,

değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,

doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,

değil mi ki kötüler kadı olmuş yemen’e,

vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,

seni yalnız komak var, o koyuyor adama."


Yıl 1988’di. Hatay’dan Bornova’ya taşınmıştık. İlk ve ortaokulu okuduğum semtten ayrılmanın derin bir hüznü kaplamıştı içimi. Her defasında traş olmak için eski evimin yakınındaki berbere gittim. Çocukken iki semt arası iki şehir arası kadar uzak gelirdi. Zaman alırdı. Ona rağmen yola katlanıp, mahallemi ziyaret ettim. Yıllar boyu sokaklarında oynadığım yerleri görmek için çaba harcadım. Otobüsle ana caddeden geçerken sokağımı görmek için baktım. O zamanlar bana gökdelen gibi gelen apartmanların aslında 4 katlı olduğunu fark ettim. Bu anlattığım basit detay filmden çok etkilenmeme neden oldu. Doğduğu yeri terk etmek zorunda kalanların ne hissettiklerini, Mehmet Bey ve onun gibilerin nasıl bir ruh hali içinde olduklarını anlayabildiğimi düşünüyorum..


Oyunculuk olarak Çetin Tekindor sanatının doruklarına çıkıyor. İzlemeniz dileği ile.

Related Posts with Thumbnails