Pazartesi, Eylül 26

MELANCHOLIA (2011)


Bu sene Cannes film festivalinde, Lars von Trier adından epey söz ettirmiş gibi görünüyor:
En çok çalkantıyı sanırım ‘kendisinin bir nazi olduğu, nazilere sempati duyduğu’ yollu açıklamaları ile yarattı. ARTE ünlü yönetmenin filmlerinden maddi desteğini çekti [1]

Triers ise yanlış anlaşılmaktan şikayetçi…
şiddetli tepkilerdan anlıyorum ki Cannes’da gerçek bir tabuya dokunmuşum
Triers artık basın açıklaması yapmama kararı aldığını bildiriyor. 

Tıpkı (Hayat Ağacı’nın yönetmeni) Terrence Malick gibi [2].



Zaten Triers’in son filmi Melancholia’nın açılış bölümü de Hayat Ağacı’nın pek çok sahnesini andırıyor.

Hatta bu durum beni epey endişelendiriyor…
Böyle sürüp giderse hayat ağacındaki hayal kırıklığım tekrarlanacak!!

Neyse ki öyle olmuyor:
Görsel efektlerin ve müziğin başarılı şekilde kullanıldığı ve fazla uzun olmayan birinci bölüm, seyirciyi belli bir fikir ve duygu yoğunluğuna sokarak filme hazırlıyor
ve ardından gelen iki ayrı bölüme anlam bütünlüğü içinde bağlanıyor.

Iki bölüm, iki kadın. 
(Trier kadınları, kadın psikolojisini anlatmayı seviyor.)

Ilk kadın: Justine (Kirsten Dunst).
Filmin başında O çok güzel bir gelin.
Uysal.
Anlayışlı.
Gülücükler ve öpücükler içinde, 
bir limuzinin arka koltuğunda…
düğününe gidiyor.
Ablası ve eniştesi tarafından organize edilmiş ‘şahane’ bir düğün.
Herşey planlı programlı, elit, çok şık, ve çok çok pahalı.
Böyle bir gecede Justine’nin üzerine düşen TEK şey var:  
mutlu olmak!


Fakat, yapamiyor.  Mutlu olmayı beceremiyor.

Bazılarına içinden gelmediği halde, 
herkes bunu bekliyor diye gülümsemek çok zordur.
Yönetmenin tabiriyle görünenlerin üzerindeki vernik ve cilayı kazıdığımızda altından yapay bir plastik parçası çıkıyor ortaya…
o düğün gecesinde.


Ikinci kadın Claire (Charlote Gainsbourg):
Evli, mutlu(?), çocuklu. :)
Sosyal statüsünün gerektirdigi gibi
oturan kalkan, giyinen, gülen, kadeh kaldıran, organize eden bir kadın. 
Justine’in varlık içinde yaşayan zengin kocalı ablası.

Düğün bir çözülme, dağılma, sorgulama, kaçış, fiyasko, kirli çamaşırların ortaya çıkması, kozların paylaşılması,
ve daha pekçok şeyin karışımı bir şekilde sonlandığında, 
ve Justine derin bir depresyona girdiğinde (belli ki bu ilk defa gelmiyor başına)
Claire O’nu -kardeştir atamazsın, satamazsın yaklaşımı ile- evine alıyor...
(‘ev’ kelimesini biraz açmak lazım gelirse: dönümlerce arazinin içinde, güzel manzaralı kocaman terası, golf sahası, at çiftliği vs olan bir şato yavrusu diye tarif edebiliriz)


Bu arada, dünyamız ile ölüm dansı yaparak yaklaşmakta olan Melancholia isimli gezegen herkesin gündemine oturuyor.
Claire’in kocası uzay bilimi ile ilgilidir.
Oğlunu da yanına alarak, terasa kurduğu alet edevatlarıyla, Melacholia’nın dünyaya yaklaşma ve –bilim adamlarının yaptığı hesaplara göre-  teğet geçip gitme aşamalarını heyecanla izlemektedir.

Kadınların tepkileri ise huzursuzluk verici:

Justine’e sorarsan dünya zaten kötülüklerle dolu mutsuz bir yer, Melancholia gelip çarpsin, yok etsin dünyayı. Hatta bu yokoluş kaçınılmaz...

Claire için ise dünya oğlunun yaşayıp büyümesi gereken yer. 
Kalmalı, yok olmamalı! 
Claire endişe krizleri geçiriyor.


Melancholia Dünyanın sonu mudur? 
 Bitmek bilmez bir mutsuzluk mudur?
Yoksa bu ikisinin aslında birbirinden farkı yok mudur?




-*-*-*-*-
Filmin finali bana çok çarpıcı geldi. sersemlemiş bir halde sinemayı terkettim.
Dünya birkaç saat içinde yok olacaksa son saatlerinizi nasıl değerlendirirdiniz?

Not vermeyi pek sevmiyorum ama ilk defa bu yazıda denemek istiyorum:
3/5 veriyorum. :)
Kirsten Dunst, Cannes’da en iyi kadın oyuncu ödülünü aldı. Lars von Trier ‘in dediğine gore Dunst‘un gerçek hayatta da depresyona girip çıkmış biri olması yönetmene çok yardımcı olmuş.


Kaynaklar:



Pazartesi, Eylül 19

Biutiful (2010)







Biutiful acı bir film. Herkesin dayanabileceği cinsten değil. İnsanın midesine taş gibi oturuyor. Yaklaşık 2,5 saat sürüyor. Ama günışığı yüzünü neredeyse hiç göstermiyor. Ana tema büyük kent varoşlarındaki elle tutulur hale gelmiş yoksulluk, karanlık dünya, göçmen sorunu, aile dramı. Afrikalı ve Çinli göçmenlerin İspanya'daki durumu da filmin ana eksenlerinden biri.. Benim için önemli noktalar:  Hikayenin gerçekçi, toplumsal bir olaya değiniyor ve iki senaristle beraber yönetmenin kaleminin de kan damlatması..

Alejandro González Iñárritu’yu bundan gayri takip etmek lazım gelir. Amores Perros’ta 3 ayrı hayatın bir trafik kazasında kesişmesi güzel filmin en sıradan, kolaycılığa kaçılmış kısmıydı diye düşünüyorum. Senaryoda yönetmen katkısı olduğu için Biutiful diğerlerinden ayrı bir yere konmalı...



Zaman makinesi hissi veren baba-oğul sahnelerini zekice bir detay olarak görüyorum.. Hislendiren ve heyecan veren bir bölüm idi.



Hayat döngüsü gibi film de dairesel bir rota izliyor.


Michael Haneke gibi Inarritu da belli ki seyirci rahasız etmeyi, beynini tokatlamayı, onu ters köşeye yatırmayı seviyor.. Ters köşe derken; mesela Barcelona’yı hiç böyle görmeyi beklemiyorduk..


En iyi erkek oyuncu ödülünü alan Javier Bardem'i sevenler bayram edecek, tanımayanlar sevecek: Her karede o var.. Ve öyle böyle değil tam ekran, yakın çekim en ince detaylarıyla, yüzünün milimetrekaresini gösterecek şekilde... Inarritu filmi Bardem için yazdığını söylemiş.. Nitekim söylediğini fazlasıyla yapmış görünüyor.. Sinema dergisinden Burçin Yalçın’ın dediği gibi Uxbal’ın karısını oynayan Marambra rolündeki Maricel Alverez de gayet başarılı.. Almodovar’ın umutsuz kadınlarla dolu bir filminden kaçıp gelmiş gibi duruyor J Marambra bişeylerden kaçıyor.. Herşeyden önce kendisinden.. Manik yarısı, depresif öbür yarısından.





Neden beautiful değil de biutiful?: Filmin ismi Uxbal’ın cahilliğini vurgulamak niyetiyle beautiful yerine biutiful yapılmış diye düşünenler olabilir.   Bozulan güzellik diye bir mana taşıyor kanaatindeyim.. Bütün renkler hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler...
Zaten filmde bozuk olmayan pek bişey yok.


Yönetmen film isimlerini sanırım çok tartıyor.. Vurucu – yaratıcı ve zekice isimler seçmek konusunda başarılı. Amores Perros’un da birden farklı anlam taşıdığını duymuştum.. Köpek gibi aşık olmak mesela.


Şairin dediği sanırım çoğunluk için doğrudur: Her mihnet kabulüm, yeter ki eksilmesin günışığı penceremden.. Yaşama sevincini kaybeden insan, herşeyini yitirmiş demektir.. Mal- mülk yalan olur zaten varsa da.. Uxbal’ın karanlık dünyasını sadece çocukları aydınlatıyor. Onların varlığı ile nefes alıyor.



Filmimiz bugüne kadar televizyonda dahi bize gösterilmeyen Barselona’nın arka sokaklarında, varoşlarında geçiyor. Real Barcelona?!
Otobüsle İzmir'e eski garajına inmiştim bir gün.. Hatay semtine doğru yolalan servisin içindeydim. Yeşildere'den geçerken 5-6 yaşlarında bir çocuk annesinin elinden çekiştirmeye başladı.. Hani İzmir Çorum'dan güzeldi? Niye getirdin beni buralara diye huysuzlandı.. Filmde de öyle. Barselona'nın arka sokaklarını gören turistler acaba ziyaret planlarından vazgeçer mi?


Uxbal 4 yaşında oğlan ve 10 yaşında kız olmak üzere iki çocuk babası. Manik-depresif, içkiyi su gibi, sigarayı ucuca ekleerek içen karısından boşanmış, gecekondu – apartmanlardan birinde hayata tutunmaya çalışıyor. Çocuklarına bakabilmek adına tek yapabildiği kirli işler çevirmek: Göçmenlere iş bulmak, onlardan komisyon almak. Annesiz – babasız büyümüş olmanın acısını evlatları da yaşasın istemiyor. Çabalıyor, didiniyor.

Cahil adam elbisesi Uxbal’ın üzerine bir türlü oturmuyor nedense.. Yaptığı ölümcül, ağır cezalık hatalara rağmen seyirci nefret etmek yerine onu sevmeye devam ediyor. Filmden geriye süzülüp kalan tek şey sevginin, sorumluluk(?) duygusunun gücünü hissedebilmek. Bazen Uxbal’ın yerine koyuyorsunuz kendinizi. Onun yerinde olsam ne yapardım? Çok zor bir soru...
Ama daha önemli bir soru: Neden insanlar ülkelerini ölme tehlikesini gözönüne alarak terkediyorlar? Anavatanlarından binlerce kilometre uzakta, ikinci sınıf bile denemeyecek hayatlar sürmeye mahkum oluyorlar? İtilip kakılıyorlar? Belki artık yollarda hedeflediği ülkeye varamadan havasızlıktan, denizde boğularak ölen onlarcası haber bile olmuyor.. Kimsenin ruhu duymuyor…



Büyük insanlık

gemide güverte yolcusu

trende üçüncü mevki

şosede yayan

büyük insanlık…


Ama ümidi var büyük insanlığın

Umutsuz yaşanmıyor

(N.Hikmet)



NOTLAR:

Balkanlar'dan gelen bir arkadaşım, Sırbistan'da da Çinliler olduğunu ve artık 2-3 nesildir orda olduklarından, çekik gözlü Sırp isimli ülke vatandaşları haline geldiklerini söylemişti.


Ölünün küllerini kremotoryumdan alma sahnesi The Big Lebowski’yi hatırlattı..


Filmin fragmanı burada:


Film müziği burada:
Related Posts with Thumbnails