Cumartesi, Ağustos 20

Maymunlar Cehennemi Baslangic / Rise of the Planet of the Apes (2011)

Maymunlar Cehennemi serisinden bir filmi ilk ne zaman izledim hatırlamıyorum. Temanın ilgimi çok çektiği kesin.


Ortaokulda resim öğretmenimiz nükleer savaşı konu alan bir resim çizmemizi istemişti. Sene 1987 filan artı eksi 1... İnsan evladının ilk olarak aletli tarım yaptığı dönemin temsili resmini görmüştüm bir kitapta. Aldım elime pastelleri, saatlerce uğraştım: Çalışmamda kitaptaki gibi birçok figür vardı. Ayağa kalkmış maymuna benzeyen ilkel insanlar, tarım aletleri, bitkiler, tarla-dağlar-taşlar… Savaşı konu alan bir resmin savaşa dair hiçbir unsur içermemesi, ayrıca renk kullanımı gibi bazı teknik detayların zayıf olması nedeni ile vasat bir not aldım… 10 üzerinden 6. Ayrıca anlaşılamamak da yaralamıştı.. Eğer bütün dünya bir daha savaş yaparsa, kullanılacak kitle imha silahları insan ırkını yeryüzünden silecek ve en başa döneceğiz gibi bir mesajı iletebilmem için gerekli şey zekice bir detaydı.. Arka fonda bir Özgürlük Anıtı heykeli kalıntısıJ

Sıra arkadaşım ise haşarı, fırlama bir çocuktu. Benim de sonraları içselleştirmeye çalıştığım, “basit olan iyidir” mantığını doğarken almış, becerikli bir öğrenciydi.. Çizdiği resim gözümün önünde: Üç tane figür var: Beyaz ve devasa, kağıdı bir köşeden öbür köşeye kaplayan, üzerinde USA yazan bir nükleer füze. Ateşlendiğini gösteren arkasında koyu kırmızı alev.. Füze gizlendiği kocaman çalıları yararak yerden çıkıyor.. Birkaç tane de ağaç.. Basit, dikkat çekici, renkler ahenkli ve konuya oturan bu resim tam not almıştı…

Bu hatıra önemli ölçüde ilgimi açıklıyor sanırım. Bilimkurgu filmlerde akla yatan, gerçeğe yaklaşan senaryo ayrı bir güzel gelir bana…

Yeri gelmişken Bertrand Russell’e ait bir anıyı anlatmak istiyorum: Russell hayvanat bahçesini gezer. Ertesi gün arkadaşına izlenimlerini anlatırken:

-Can sıkıntısı zeka belirtisidir der..

-Nerden çıkardın şimdi?

-O kadar hayvan gördüm sadece maymunların canı sıkılıyor gibi geldi bana..

Neyse, yine uzun uzun yazıp filme gelemedik: Bilim adamımız Will (James Franco), maymunlar üzerinde araştırmalar yapmaktadır.. 2011 yapımı serinin son halkasını diğerlerinden ayıran en önemli unsur, senaryonun günümüzde geçmesi… Will’in babası da Alzheimer hastasıdır ve deneyler beyinde meydana gelen hasarları tamir edecek bir ilaç geliştirme üzerine odaklanır.

Kullanılan ilaç beyinde hasar yokken zekada inanılmaz hızlı gelişmeler sağlar. Projenin sunum günü ana denek saldırganlaşır. Kendisiyle beraber diğer maymunların (şempanzelerin) öldürülmesine, projenin iptaline neden olur. Karnında bir bebek taşımaktadır.. İyi adamımız Will, bebeği evine götürmek zorunda kalır..

İlaçlar genetik yollarla ya da kan yoluyla Sezar’a geçmiştir ve olaylar gelişir..:)

Hürriyet yazarı Ömür Gedik’in film hakkındaki yorumundan bir bukle herhalde izlenmeye değer mi sorusuna iyi bir yanıt olacaktır:

Hikaye 1967 yılı “Maymunlar Cehennemi” filminin başına bağlanıyor. Hem de büyük bir incelikle. “Maymunlar Cehennemi: Başlangıç”, kült sayılabilecek ilk filmden sonraki en iyi “Maymunlar Cehennemi” filmi diyebilirim…

Pazartesi, Ağustos 15

HORRIBLE BOSSES / PATRONDAN KURTULMA SANATI (2011)




Uzun zamandır sinemada izlediğim bir filme bu kadar gülmemiştim desem sanırım abartmış olmam. Usta oyuncuların bu tarz projelerde işbirliği içerisinde bir araya gelmeleri -hele ki senaryo güzelse- tadından yenmeyecek işler çıkartıyor.

Horrible Bosses "patrondan kurtulma sanatı" diye çevrilerek sinemalarımızda oynatılan bir komedi filmi. Türü tam olarak "comedy" / "crime". Nasıl yani demeyin, tür gerçekten filme cuk oturuyor.

Üç arkadaş, farklı farklı işlerde çalışıyorlar ve günün yorgunluğunu akşamları takıldıkları pubda birbirleriyle laflayarak atıyorlar. Ortak noktaları ise korkunç patronları...




Nick (Jason Bateman) bir finans şirketinde sabah 6 dan gece yarılarına kadar hafta sonları da dahil çalışan, patronu tarafından finansal işler müdür yardımcılığına atanmasını bekleyen, bu sebeple de patronunun (Kevin Spacey) kendisine yaptığı her türlü duygusal şiddete ve ağır iş temposuna katlanan bir çalışan.

Kurt (Jason Sudeikis) ise kimya sektöründe faaliyet gösteren bir aile şirketinde çalışıyor. İşini çok severek yapıyor. Patronuyla ise dost, her şeyini paylaşıyor. Onun tarafında işler yolunda. Ta ki, ani bir kalp krizi sonucu ölen patronunun yerine tam bir baş belası olan oğlu (Colin Farrell) işin başına geçene kadar...

Dale'in (Charlie Day) ise bambaşka bir derdi var. Bir diş doktorunun yanında asistan olarak çalışıyor, musevi, nişanlısıyla evlilik hazırlıkları yapmakta ve tamamen bir yanlış anlamadan kaynaklı cinsel taciz sabıkası var. İroni bu olsa gerek: Dale'in patronu Julia da (Jennifer Aniston) bir nemfomanyak!.. Sürekli Dale'i klinikte hastalara lokal anestezi yaptığı esnada taciz ediyor.




Pubda hangisinin daha bahtsız bir çalışan olduğu konusunda konuşurlarken, işlerin çığırından çıktığı bir akşam bir "pub idea" olarak akıllarına patronlarını ortadan kaldırmak gelir. Başta "onlar olmasa hayatımız ne güzel olurdu" şeklindeki masum bir iç geçirme olarak gelişen fikir, bir anda uygulamaya değer bulunur. Bundan sonrası ise yer yer bir durum komedisine, yer yer ise zekice uyarlanmış senaryo komedisine dönüşür.





Yönetmenliğini Seth Gordon'ın yaptığı film 18 yaş ve üstü izleyici kitlesi için. Filmde bol bol küfür ve argo kullanılmış. Erotik birkaç sahne de var. Ama öyle sanıldığı gibi küfür ve argoyla güldürmeyi amaçlayan bir film değil.




Daha önce hiçbir sabıkası olmayan, saf ama köşeye sıkışmış kafadarlarımız patronlarını ortadan kaldırabilecekler midir? Yüzlerine gözlerine bulaştırmadan hayatlarını düzene sokabilecekler midir?

Bizden bu kadar, gerisini izleyin ve görün.

İyi eğlenceler.

Filmin fragmanı için tıklayınız

IMDB linki için tıklayınız

Cuma, Ağustos 12

127 HOURS / 127 SAAT (2010)



Hayattaki en büyük güç, insanın yaşama duyduğu sevgidir.


En sonda söyleyeceğimizi hemen en başında dallandırıp budaklandırmadan söyleyelim.
Bu bir doğa , mücadele filmi ve aynı zamanda bir iç hesaplaşma filmi. Basit, yalın bir anlatım; abartısız sahneler ve iliklerinize kadar hissedeceğiniz gerçeklik. Tüm bunları yaratabilmek için aksiyon dolu, hareketli, bol diyaloglu ve çok aktörlü/aktrisli bir film izleyeceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. "Slumdog Millionare " ile Oscar'ı kucaklayan yönetmen Danny Boyle, tüm bunlara gerek kalmadan gerçek bir yaşam öyküsünün uyarlandığı 127 saat filmiyle başarılı bir filme daha imza atmış.

Aron Ralston (James Franco), hafta sonlarını çeşitli doğa sporları etkinlikleriyle geçiren iflah olmaz doğa tutkunu bir mühendis. Fırsat bulduğu her hafta sonu aracına atlayıp, bisikleti ve kamp malzemeleriyle soluğu doğayla iç içe yerlerde alıyor. Tutkunu olduğu Moab Kanyonu ise onun vazgeçilmez oyun parkı.







Enerjisini kanyon turu yaparak ve gizemli yerleri kah tırmanarak, kah sürünerek geçmekten zevk alan Aron bu sefer iki kız kanyoncuyla karşılaşır. Yollarını kaybetmiş bu iki çömez kanyoncuya yol gösterir. Doğa mucizesi, büyük blok kayalıklar arasındaki incecik ve daracık çatlaklar arasında rehberlik eden Aron ve kızların saklı mağara gölündeki yüzme maceraları nefes kesici güzellikteydi.








Dibi görünmeyen bir uçurumdan kendini bırakıp serin mavi sulara dalmak nereden baksanız tavan yapmış bir adrenalin seviyesini garanti eder.
Kızlarla ertesi gece verecekleri party de buluşmak üzere sözleşip ayrılan Aron tehlikeli ama adrenalin dolu kanyon gezisine devam eder. Yine bir çatlak içinde yol alırken tutunduğu kaya parçası yerinden oynar ve çatlağın dibinde Aron'ın sağ elini hareket etmesini imkansız hale getirecek şekilde sıkıştırarak onu hapis eder. Filme ismini veren 127 saatlik esaret aynı zamanda doğaya ve zamana karşı meydan okumaya dönüşen bir yaşama mücadelesi olacaktır.

Bu kaya parçası daha bir meteorken, uzaydan buraya düşerken beni bekliyormuş.

Hemen burada yerinde bir uyarı yapalım. Bu film klastrofobisi olanlar için pek uygun değil. Bırakın başınıza gelmeyi, izlerken bile içi daralanlardansanız bence bu filmden uzak durun.


Aron düştüğü yerde bilincini kaybetmeyip, böyle bir talihsiz durumda yapılabilecek en mantıklı hareketleri yapıyor. Direniyor, çabalıyor, düşünüyor... Mücadelenin dışında kalmamak için kendisiyle konuşuyor, durumunu video kamerasına kaydediyor. Ancak yemeği ve en önemlisi suyu çok kısıtlı. Üstelik de kayaya sıkışmış kolu her dakika kangren olmaya doğru ilerliyor. Zamanın her saniyesi önemli ve bir o kadar da ızdırap dolu.









Filmin önemli bir kısmı, bu kanyonun çatlağının dibinde sıkışmış bir vaziyetteki Aron'ın mücadelesini bizlere izlettiriyor. Dar bir ortam, tek bir aktör, birbirini tekrarlayan saatler ve günler...Ama tempo bir an bile düşmüyor. Su matarasının içinden yapılan çekimler bu sahnelerde çok orjinal görüntüler vermiş. Aron'ın kendi kendini kameraya çektiği anlardaki söyledikleri, itirafları, kimi zaman umutsuz kimi zaman ise şov yaparcasına konuşmaları yaşanılan trajediye derinlik katıyor. Suyun ve dahası kameranın şarjının bitmesi ile yaşamın sona ermesi arasında insan ister istemez bağlantı kurmaya çalışıyor filmi izlerken...







Aron'ın gördüğü halüsinasyonlar, aklına gelen anılarını sanki o an gerçekleşiyormuşçasına yaşaması filmi sürekli canlı tutuyor. Kendinizi nefesinizi tutmuş, aynı acıyı ve aynı susuzluğu çekerken buluyorsunuz.

Hayatta değer verdiğimiz kişilere, özellikle ailemize ayırmadığımız zamanlar, görüşmediğimiz her telefon konuşması ve söyleyemediğimiz her güzel söz; bu dünyanın unuttuğu çatlakta hatırımıza gelir ve bizi artık telafi edilemeyecek duygulara salar. Böyle bir durumda bizi ayakta tutacak tek şey insanlara ve yaşama duyduğumuz sevgidir, gerisi ise hikayedir...


Yönetmen Danny Boyle, bu filminde de yine Hint müzisyen A.R. Rahman ile çalışmış.



Filmin IMDB linki için tıklayınız
Filmin fragmanı için tıklayınız


Pazar, Ağustos 7

FACTOTUM (2005)



Hayatı dümdüz yaşayan bir adam.
Planlar, projeler yok.
Hırs ya da beklenti de öyle...
Bir düzen tutturmak yok.

Ne var peki ?
İçki, sigara, kadın ve at yarışları...
Henry Chinaski için hayat bu dört ayaklı küçük bir taburenin üzerinde sallanmadan ve düşmeden ayakta kalmaya çalışmaktan ibaret.


Başka?
Başkası ve en önemlisi koşullar ne olursa olsun bitmek bilmeyen "yazma sevdası". Sadece kendisini anlatan ve yaşadıklarından yola çıkarak yazdığı küçük öyküler var. Yazmak onun için belki de boş verdiği, uğruna çaba göstermenin mantıksız ve gereksiz olduğunu düşündüğü yaşamın temiz havaya açılan tek penceresi. Yanıt alamasa da, ya da yanıt alacağı sürekli bir adresi olmasa da, usanmadan -çıkardığı dergiyi sevdiği bir editöre- yazdıklarını postalıyor.


Factotum; sözlük anlamıyla "ne iş olsa yapan" demek.
Chinaski, yaşamını sürdürebilmek ve içki - sigara parasını kazanabilmek için her türlü günlük ve küçük işte çalışıyor. Kimilerinde haftalık, kimilerinde günlük ve çoğunda da saatlik sürelerle...
Bir depoda ürün tasnifi yapmak, barlarda kullanılmak üzere hazırlanan buzları kırmak, turşu fabrikasında salatalıkları ayıklamak, bir müzede dev heykelleri temizlemek... Sonuç: Her seferinde işten kovulmak.

Henry Chinaski bilerek ve isteyerek aylaklığı seçmiş bir adam. Bir alkolik. Kendi çapında isyankar. Ancak isyanı agresif, kırıp döken, dış dünyaya ve insanlara değil. Kendine... Illegal bir tutumu ve duruşu var. Sanki enerjisini öldürmek ister gibi, bunun için de alkol ve sigarayı alet eder gibi bir hali var. İçinde bulunduğu durumu seviyor, gelişen güzel bir şeyin bunu bozacağını hissettiği anda otonom bir refleks olarak sanki geri çekiliyor, işten ya da evden kendisini kovduruyor, bariz bir sebep olmadığı halde ilişkisini bitiriyor, kendisini harcıyor.



Film, bilindiği üzere yazar Charles Bukowski'nin kitabından uyarlanmış bir film. Yazarın tüm kitaplarında kullandığı ve aslında kendisinin takma adı gibi görebileceğimiz Henry Chinaski karakterinin yaşamından bir kesit üzerine dönüyor. Bu rolü oynayan Matt Dillon gerçekten iyi oyunculuk çıkarmış. Bakışları, tavrı ve oyunculuğuyla Chinaski'ye hayat vermiş. Ancak, yine de bir şeyler eksik diye düşünmeden edemiyor insan. Bu filmi ben de çeksem bu rolü yine Dillon'a verirdim belki. Ama kitaplardan okuyup da kafamızda canlandırdığımız Chinaski sanki biraz daha yaşlı bir insan olmalıydı. Bu algıyı sağlayan şey sanırım filme uyarlanan eserlerin, kitaplardaki o her şeyi okuyucuya bırakan sonsuz olasılıktan herhangi biriyle tıpatıp uyuşmaması. Bir kitabı kaç kişi okuyorsa o sayıda farklı film dönüyor kafalarda. Bir diğer sebebi de belki aşağıdaki Bukowski fotoğrafı ...



Sanırım Chinaski'nin kadınlarından birini oynayan Jan rolündeki Lili Taylor'dan bahsetmemek haksızlık olur. Hem minyon bir tipe sahip olan sanatçı fiziksel olarak bu role süper uymuş hem de tutkulu, ihtiraslı ve ne istediğini bilen kadın tiplemesini güzel oynamış.



Film boyunca Bukowski'nin yazdığı şiirlerden iki tanesini soundtrack olarak dinliyoruz. Norveç'li sanatçı Kristin Asbjørnsen "I Wish to Weep" ve "Slow Day" adlı müthiş şarkılarla filme güzel bir katkı yapmış.

Bukowski'nin 75 yılında kaleme aldığı "factotum" ülkemizde 94 yılından beri Avi Pardo'nun çevirisiyle Metis yayınlarından yayınlanmaktadır.




Filmin IMDB linki için tıklayınız.

Salı, Ağustos 2

Some Like It Hot / Bazilari Sicak Sever (1959)



Bazıları Sıcak Sever, 1959 yılında Billy Wilder tarafından çekilmiş. Marilyn Monroe, Tony Curtis ve Jack Lemmon'un başrolde oynadığı önemli bir film.

Filmi önemli kılan, bazı sahnelerde yerimizden oynatan komik sahneleri ve diyalogları. Komik bir film bulmak çok zor diye düşünüyorum. Yabancı film bulmak ise daha bir imkansız.. Some Like it Hot şaşırtıcı bir deneyim oldu bu nedenle. Charlie Chaplin’in yanına yaklaşan herhalde yoktur diyordum.. Kazın ayağı öyle değilmiş. Unutmadan hemen yazayım: Favori sahnem, Tony Curtis’in kaptan kılığında sahilde Marilyn Monroe’yu yere düşürmesi ile gelişen sahne.

Joe (Tony Curtis) ve Jerry (Jack Lemmon) saksafon ile kontrbas çalan iki müzisyen. Hayatı günlük yaşıyorlar. Kıtkanaat geçinip ekmek parası peşinde koşarken gangasterlerin yaptığı bir toplu infaza şahit olurlar. Son anda ölümden kurtulsalar da, artık hayat çok daha zordur. Şikago’dan kadın kılığında bir müzik grubuna Miami’ye gitmek üzere katılarak bir taşla iki kuş vururlar.. Hem iş bulmuşlardır, hem de takipçileri tarafından tanınmalarına neredeyse imkan yok gibidir.. Trende Sugar Kane (Marilyn Monroe) ve diğer müzisyen kızlarla tanışırlar..

Kadın kılığındaki Joe ve Sugar Kane’in arasındaki arkadaşlık ilerler. Kane’in bütün zaaflarını öğrenen Joe’nun zengin bir erkek görünümüne bürünüp onu tavlaması zor olmayacaktır.

Favori sahnemdeki diyalogta, Joe, Kane’i Shell’in veliahtı olduğuna doğalmış gibi akan repliklerle inandırır..

I only come ashore twice a day when the tide goes out. It's on account of these shells. That's my hobby. (Sular çekildiğinde denizkabukları için günde iki kez sahile gelirim. Hobim bu..)

- You collect shells? (Denizkabukları mı topluyorsun?)
- So did my father and grandfather. (Babamın ve dedemin yaptığı gibi…)

You might say we had a passion for shells. (Denizkabuklarına takıntılıyız diyebilirsin..)

That's why we named the oil company after it. (Şirketimizin adının nerden geldiği belli)

- Shell Oil? (Shell Petrol)
- Please, no names. Just call me Junior. (İsim kullanmayalım lütfen. Sadece Junior -genç- de bana.)

http://girlfridayfilms.wordpress.com/2010/09/09/some-like-it-hot/
http://www.script-o-rama.com/movie_scripts/s/some-like-it-hot-script.html
Related Posts with Thumbnails