Pazar, Şubat 27

The King's Speech / Zoraki Kral (2010)


The King’s Speech Türkçe’ye nedense Zoraki Kral olarak çevrilmiş. Hikayeyi aktarımdaki akıcılığı ve oyunculuklar ile ön plana çıkıyor… Aksiyon filmi izler gibi, gözlerinizi perdeden alamıyorsunuz. Yaşanmış bir olay, kraliyet ailesinden bahsetmesi, özgüveni olan halktan bir adam ve özgüven eksikliği çeken kral adayı prens arasında geçmesi, azimli bir gelişim çabası. Bunlar filmin yaygın bir beğeni kazanmasını sağlayacaktır.

"Madem kralım, nerede benim gücüm? Bir hükümet kurabiliyor muyum? Lanet olası şeylere vergi koyabiliyor muyum, savaş ilan edebiliyor muyum? Hayır! Yine de en yetkili makamda oturan benim. Neden peki? Çünkü halk, konuştuğum zaman onların adına konuştuğuma inanıyor. Ama ben konuşamıyorum.”

Colin Firth ve Geoffrey Rush başrollerde. En iyi erkek oyuncu ve en iyi yardımcı erkek oyuncu oskarını alacak gibi duruyorlar. Aralarında gözle görülür bir ahenk var. Yönetmen ise 1972 doğumlu, ismini pek duymadığımız Tom Hooper.

Sinemaya Black Swan’ı (Siyah Kuğu) izleme niyetiyle gittiğim halde, aynı saatlerde başlamasına rağmen, Zoraki Kral’ın oynadığı salonun yarı yarıya boş olduğunu gördüm. Birçok salonda, ön sıralardan filmi izlemek mümkün değil. Rotayı Kral’a çevirdim.

Salonlardaki ilgi gibi IMDB’de de Siyah Kuğu bir adım önde. Daha çok puan almış, daha çok yorumlanmış vs.

Filmin özetini yazayım: Yaşlı İngiliz Kralı'nın yerini bırakabileceği iki oğlu vardır. Büyük olan Edward normal sürecin işlemesi ile babasının ardından tahta geçer. Küçük oğlan George ise zaten kekemelik problemi ile kendisini tahta uygun görmemekte, abisinin gölgesinde kalmaktadır. Daha perde yeni açılmışken, stadyumda geçen sahne durumun vehametini sergiliyor. Topluluk karşısında yapılan konuşmalarda George’un düştüğü durum hakikaten can sıkıcı türden ama sahneler kısa tutulduğu için, rahatsız edici değil.


Eşi George’un kekemelikten kurtulması için elinden geleni yapar. Ama bütün çabalar sonuçsuz kalmıştır. Son olarak Avusturyalı konuşma terapisti Lionel ile tanışırlar.

Lionel yöntemleri ve yaklaşımı ile farklı olduğunu hissettirir. Film ağırlıklı olarak George ile Lionel arasındaki diyaloglarla ilerler. Edward’ın yasak aşkı nedeniyle tahtı George’a bırakması ile heyecanlı bir hal alır. 3.Eylül.1939 günkü tarihi konuşma ile sona erer. İngiltere Almanya’ya savaş açar.

NOTLARIM:

-Filmin yazarı çocukken kekemelik çekmiş. Kral'ın 3 Eylül'deki konuşmasını canlı dinlemiş.

-Youtube'da gerçek konuşmayı da bulabilirsiniz. Filmde vurgularına kadar neredeyse aynı.

-Birçok kişinin favori filmi olan Esaretin Bedeli'ni hatırlattı bana. Azim ve kararlılık adına.

-Edward'ın sevdiği kadın için krallıktan feragat etmesi ilginç bir durum. Yüzeysel geçilen bir konu olmuş filmde.

-Kekemeliğin nedenleri üzerine George'un çocukluğuyla ilgili söyledikleri çarpıcı ve öğretici idi.

-Oyunculuk Oskarları'nı Guguk Kuşu, Yağmur Adam gibi filmlerden bildiğimiz kadarıyla sorunlu karakterleri canlandıranlar alıyor. Demek ki zoru başarmak heryerde olduğu gibi dikkat çekip fark yaratıyor. Normal karşılıyorum.

-İkinci Dünya Savaşı ile ilgilenen sinemaseverler, savaş öncesi İngiltere ve yönetimi hakkında genel çerçevesi ile bilgi edinebilirler. Başbakan Hitler'in yalanlarına inandığı için istifa ediyor. Ayrıca Hitler'in hitabetteki ustalığına kısa süreliğine arşiv görüntüleri kullanılarak odaklanılıyor.

-Hitler'in; dostumuz, müttefikimiz dediği ülkelere birkaç ay içinde acımasızca saldırdığını, her konuşmasının yalanlarla dolu olduğunu yeniden hatırlamış olduk.

-İngiltere yönetiminin Hitler'in yayılmacı politikalarına en başlarda verdiği desteğin, cesaretlendirmenin İkinci Dünya Savaşı'nın fitilini ateşlediğini unutmayalım.

Pazartesi, Şubat 14

Serious Moonlight / Ayışığı (2009)




Sürekli meşgul, herhangi bir işini yaparken bir elinde hep asistanıyla konuştuğu telefonunu tutan, işkolik; akıp giden hayatına şöyle bir bakma ve sorgulama ihtiyacı hissetmeyen bir metropol kadını Louise (Meg Ryan).

Büyük bir aşkla evlendiği karısından giderek soğuyan, aşkı 24 yaşındaki bir kızda bulup karısını terk etmek üzere olan bir adam Ian (Timothy Hutton).

Neden bazı şeyleri iş işten geçtikten sonra ya da yüzleşmek zorunda olduğumuzda ancak düşünürüz?

Şükürlerimizi sunmak için illa ki bir kaza ya da musibetten mi paçayı kurtarmamız gerekir?

Veya, neden bizim için birisinin ne kadar önemli olduğunu anladığımız an o kişinin artık hayatta olmadığı ana denk gelir?


Louise, 13 yıllık eşinin kendisini terk etmek üzere olduğunu iş seyahatinden plansızca bir gün erken eve geldiğinde aniden öğrenecektir. Tabii ki üzülecek, yıkılacak ve ne yapacağını bilemez bir halde kalacaktır. Ama fazlası da var. Gururu kırılmışlığın verdiği o içe kapanık ve hayata küsmüş tavırlar yerine, kabullenmeyen ve her ne pahasına olursa olsun durumu kurtarıp eski haline döndürmek isteyen bir kadının kararlılığıyla olaya yaklaşacaktır. Bundan sonrası ise aşk ve nefretin; histeri ve şefkatin iç içe geçtiği bir romantik kara komedi.




Hitabet ve ikna gücünü eşinin metresi üzerinde başarıyla kullandığı sahne filmin kalanı için bize güzel tüyolar vermekte. Başarılı bir avukat olan Louise kendisini inandırdığı gibi, kocası Ian'ı da aralarındaki aşkın aslında bitmediğine inandırabilecek midir?

Aşkta her şey mubah mıdır?

Kadının fendi erkeği yine yenebilecek midir?





Meg Ryan bu filminde hem oyunculuğunun hem de güzelliğinin zirvesinde. Alışageldiğimiz hafif şaşkın, gururundan sevdiğini bile çoğu zaman itiraf edemeyen romantik Meg Ryan portresi epey değişmiş. İşkolik ve şirin bir kadın nasıl "femme fatale" bir kadına dönüşürün resmini çok ustalıkla çizmiş. Kendimi bildim bileli kendisine olan hayranlığımla 14 Şubat için sembolik bir kutlama yapmış olayım diye bu filmin yorumunu bu tarihe özellikle denk getirdiğimi itiraf etmem gerekir.



Filmin yönetmeninin bir kadın olması eminim beni şaşırtmadığı gibi filmi izleyen kimseyi de şaşırtmamıştır. Bu kadar kadın ince zekası gerektirecek filmin yönetmeni de kadın olmalıydı.



Filmin senaristi de yine bir kadın. 40 yıllık kısa yaşamı 2006 da sonlanan Adrienne Shelly, 2009 da tamamlanan bu filmin senaristi ve film kendisine adanmış.


Filmin IMDB linki için tıklayınız

Filmin fragmanı için tıklayınız

Salı, Şubat 8

The Brothers Bloom / Bloom Kardeşler (2008)



"Mükemmel bir kandırmaca, o işe karışan herkesin istediğini almasıyla olur"

Aralarında 3 yaş fark olan, ergenlik dönemlerine kadar onlarca koruyucu aileyle birlikte yaşayan, her seferinde yeni bir yuva, yeni bir şehir ve yeni bir yaşamla tanışmak zorunda olan iki erkek kardeşin hikayesi Bloom Kardeşler.
Sırtlarını birbirine vererek yaşam mücadelesini dayanışma içinde sürdüren Bloom kardeşlerden büyük olanının (Stephen - Mark Ruffalo) ilginç bir yeteneği var: "Rusların roman yazması kadar incelikli plan yapabilme gücü".



Hayat onlar için adımlara ayrılmış, her safhası ayrıntılı hesaplanmış, hatta şematize edilerek dokümanlaşmış bir plandan ibaret. Tüm yaşamları önceden yazılmış uygulamalı bir kitap gibi.

"yazılmamış hayat yoktur, kötü yazılmış hayat vardır".



Düzmece planlarını başarıyla oynayan Bloom Kardeşler, üçkağıtçılığın kitabını her maceralarında bölüm bölüm yazarken, bir süreliğine planlı ödünç yaşamlar yaşamaktadırlar. Bundan sıkılan küçük kardeş Bloom (Adrien Brody) isyan bayrağını çeker ve bir süreliğine inzivaya çekilir.



"önceden yazılmamış bir hayat istiyorum"

Kardeşini Karadağ'da inzivada bulan Stephen ona yine her ayrıntısı düşünülmüş bir planla gelir. Bu onların son işi olacaktır ve bu sefer herkes istediğini alacaktır. Büyük bir zenginlik içinde malikanesinde tek başına yaşayan Penelope (Rachel Weizs), bu son oyunlarındaki hedefleridir. Penelope, asosyal, korkuları olan, hayatını gördüğü her türlü yeteneği öğrenmeye ve denemeye adamış ilginç bir kişilik.


Bloom Kardeşlerin bu son planına bu sefer aşk da dahil olacaktır. İçinde aşk barındıran bir plan, ne kadar aslına sadık kalabilecektir ?



Yönetmen Rian Johnson, tıpkı Stephen'in planları gibi, sahneleri etiketleyerek sunuyor bizlere. Bu, izleyicilere, her an tertipli ve tıkır tıkır işleyen bir planın parçalarını izledikleri hissini pekiştiriyor. Kurmaca nerede sona eriyor, gerçek hayat nerede başlıyor tahmin etmek pek mümkün değil. Sadece biz izleyiciler için değil, küçük kardeş Bloom için de öyle.

Komedi, macera, aksiyon, dram ve romantizm birbirinin önüne geçmeden ustalıkla yoğrulmuş. Farklı bir senaryo ve bunu pekiştiren oyunculuklar için izlemenizi tavsiye ederim.



IMDB linki için tıklayınız

Filmin fragmanı için tıklayınız

Film müzikleri

The Perfect Con

Penelope's Theme

All The Pretty Girls

Cuma, Şubat 4

MELINDA & MELINDA (2004)



Hayat bir trajedi midir yoksa bir komedi mi?
Hangisi hayatı daha iyi yansıtır?

Yönetmen ve yapımcıların olduğu bir masada başlayan bu felsefi tartışma, içlerinden birisinin anlattığı bir hikayeyle uygulamalı olarak devam eder...

"... otobüsten yeni inmiş yalnız bir kadın, Melinda. Sokak lambalarının aydınlattığı loş sokakta elinde çantası ve adres yazılı bir kağıt parçasıyla ilerliyor. Uzun yıllardır görüşmediği bir arkadaşına, önemli bir ev yemek partisi verdiği anda davetsiz olarak gelir ve kapıyı çalar."

Hikaye böyle başlar.




Yapımcılardan biri bu hikayenin komik, romantik ve pozitif yanlarından yola çıkarak romantik komedi tadında bir öykü anlatırken bize, bir diğeri trajik, acı dolu ve kırılgan yanlarından beslenerek gerçekçi bir dramla karşımıza çıkar.

Woody Allen bu filminde, bize kurgusu kabaca belli olan bir hikayeyi iyimser (komedi) ve kötümser (trajedi) açılardan ele alarak ustaca işlemiş. Bunu yaparken de, kesin çizgilerle ayırmadan ve izleyici kutuplaşmaya itmeden, olduğu gibi aktarmış. Komedi ve trajedi sahnelerinde Melinda'yı Avustralyalı aktrist Radha Mitchell hakkını vererek oynamış. Diğer oyuncular ise her iki hikayede farklı farklı. İzlerken, iç içe geçmiş, aynı kişiye ait iki ayrı hayatı gözlemliyormuş hissine kapılıyorsunuz. Komedi ve trajedi versiyonları arasında sahne geçişleri anlamında bir kopukluk yok. Allen, bunu bilerek tasarlamış olmalı.



Sahneler ilerledikçe, aslında komedi ve trajedi ağırlıklı yaklaşımla konuyu ele almanın bir farkı olmadığını görüyoruz. Aynı konu, komedi unsuru taşıyan repliklerden arındırılsa bir trajedi olarak değerlendirilebilir. Benzer şekilde, trajedi gibi görünen hikayenin içerisine birkaç eğlenceli replik serpiştirilse aslında durumun ilginç rastlantılardan oluşmuş komik bir yanının olduğu fark edilebilir.

Her şey biraz hayatı nasıl gördüğümüze ve onu nasıl değerlendirdiğimize bağlı galiba. Bu biraz empati yapma, biraz bencilliğimizden sıyrılıp kozmik düşünmeyle de alakalı. Salt "bardağın yarısı boş mu / dolu mu" meselesi değil yani. Allen, bu filmiyle bunun altını kuvvetlice ve ustaca çizmiş.



Woody Allen, bu filmiyle her zamanki gibi ikili ilişkileri, aşkı, sadakati ve hayatı sorguluyor. Filmin kurgusunu, karakterlerin kırılganlığı ve romantizm çevresinde oluştururken aynı zamanda çağımızın önemli hastalığına işaret ediyor: Karşılıklı iletişimsizlik...




Film boyunca aklıma takılan kimi komik, kimi hüzünlü kimi de hayat hakkında aforizmalar içeren diyaloglar vardı. Birkaçını paylaşmak istiyorum:

Earl çok çekici bir adam, aynı zamanda bir dişçi.
"Çekici bir dişçi mi?" Söylediğindeki çelişkiyi görebiliyor musun?

Bu gözyaşları nereden geliyor? Neşeden mi, üzüntüden mi?
Ne fark eder, sonuçta gözyaşı değil mi?


I want to "want to live"


Hayat kısa. Dokunabildiğin ve sana dokunanlardan başka bir şey değil.



Filmin bitiş cümleleriyle ben de yazımı tamamlıyorum.

"Komik ya da trajik. En önemli şey hayattan keyif almak. Çünkü dünyaya bir kez geliyoruz.
...Ve bitince de bitiyor."




Filmin fragmanı için tıklayınız
Filmin IMDB linki için tıklayınız
Related Posts with Thumbnails