Pazartesi, Ocak 24

Funny Games / Ölümcül Oyunlar (2007)


Funny Games Haneke’nin 1997’de gösterime giren aynı isimli eserinden 10 yıl sonra yeniden çektiği film. Yönetmen, orijinalin amaçladığı izleyiciye yeterince ulaşmadığı düşüncesiyle Amerikan versiyonunu çektiğini söylüyor. Oyuncular ve mekan farklı olsa da, anladığım kadarıyla, filmler kamera açısı, sahneler vs. birebir aynı.

Öncelikle Funny Games US’i heyecanla izlediğimi söylemek istiyorum. Korku Burnu ile Otomatik Portakal filmlerini anımsattı. Çoğu filmden farklı olarak filmin beni içine çeken üslubu var. Ver yumurtayı gitsin, vazgeçme çitten atla, şimdi ekmek yemenin sırası mı? gibi kendi kendime söylendim. Bazı yerlerde acayip bir nefret duygusu, kimi zaman gerilim.. ki bütün bunları filmi bilgisayardan uygun olmayan şartlarda izlediğim halde hissettim. Filmin sonunda beliren surata yumruk atma ihtiyacı duydum. Neden bu anlamsız şiddet? Sorusunu son dakikaya kadar kovaladım.


Orta halli-zengin bir aile arabalarıyla göl kenarındaki yazlıklarına gidiyorlar. Üç kişiler: Anne, baba ve 10 yaşlarındaki oğlanları. Arabanın arkasında küçük bir yelkenli tekne çekiyorlar.

CD sürücüde klasik müzik çalıyor. Gayet sakinken her şey ve herkes, aniden sert bir metal müzik devreye giriyor.. Tedirgin edici.. Daha çok da rahatsızlık verici.. Aniden beklemediğiniz bir anda beklemediğiniz bir durum.. Yönetmen seyircisini şaşırtmayı ve rahatsız etmeyi seviyor.. Zaten Cache filmiyle ilgili röportajında bundan bahsetmişti.. Amacım rahatsız etmek. Düşündürmek vs.

Yazlığa vardıklarında eski komşuları ile selamlaştılar. Beyaz pantolon-tişört, golf eldivenleri ile iki gençle tanışıyorlar.


Her şey gençlerden Peter’in (Brady Corbet) 4 yumurta istemeye gelmesi ile başlıyor.. Ann (Naomi Watts), yumurtaları veriyor. Peter kapıdan çıkarken yumurtaları düşürür. Sonra ikinci kez 4 yumurta ister. Ann gönülsüzce yeniden verir. Genç adam kapıdan çıkarken köpekle karşılaşır. Yumurtalar yeniden kırılır. Bu noktadan sonra diğer genç Paul (Michael Pitt) ve Ann’in kocası George (Tim Roth) devreye girer. Üçüncü kez yumurtalar istenir.

Peter ve Paul’ün aileyi rehin alması ve ertesi sabaha kadar üçünün de öleceğine dair bahse girmeleri ile gerilimin dozajı yükselir. Film boyunca devam eder.


Alışılagelmiş gerilim filmi klasiklerinden hiçbiri gerçekleşmez. Filmin başında görünen bıçak bir işe yaramaz.. Seyircinin beklediği son ekrana gelmez. Telefon çalışmaz. Çocuk yüksek giriş kapısından, çitten atlayamaz. Peter’in hiç beklemediğimiz bir anda öldürüldüğünü sanıp rahatlarız ama, Paul buna izin vermez.. Filmi geri sarar..

Filmi geri sarma anı alışık olmadığım bir sahne. Aslında seyircinin şiddete meyilinin, talebin, arzı yarattığının belki de bir eleştirisi.. Nefret o kadar büyüktür ki, seyirci öldürülme anını yeniden izlemek ister. Filmi geri alır.


Kısa notlarım aşağıda yer alıyor:

-Beyaz elbise içindeki gençleri psikopat yapan şey nedir? Sorunun cevabını öğrenemesem de, özellikle Amerika’da ve Avrupa’da, silahla okul basıp onlarca kişiyi öldüren canilerin toplumda bulunduğunu biliyoruz.

- Orta-üst sınıf toplumun tehlikeli diye nitelediği kesminden kendini izole ederken, güvenlik tedbirleri alırken, gerçekte kendine kaçamayacağı bir tuzak hazırlıyor olabilir.

- Ann’in kocasını oynayan Tim Roth, filmi asla izlemeyeceğini söylemiş. Filmdeki çocuğun kendi oğluna benzemesi onu çok rahatsız etmiş.

- Peter’in yumurta almak için mutfağa kadar girmesi, hal ve hareketleri, beyaz eldivenleri ta en baştan sizi rahatsız ediyor.

- Haneke’nin seyirciyi ters köşeye yatırdığının en somut göstergesi ise, beyazın yerleşik anlamını bozması: Bütün renkler hızla kirleniyordu. Birinciliği beyaza verdiler.. Demesi.

Pazartesi, Ocak 10

Gulliver's Travels / Gulliver'in Gezileri (2010)


2010’un son günlerinde gösterime giren Gulliver’in Gezileri, büyük bir beklenti içindeki seyircileri hayal kırıklığına uğratmış olmalı ki, IMDB’de 10 üzerinden 4,5’ler seviyesinde bir değerlendirme notu almış.

Öncelikle temel sorun 3 boyutlu diye lanse edilen filmin, sinema çıkışında 3 boyut adına akılda kalan bir sahnesi olmaması diye düşünüyorum. Film öncesi perdeye yansıtılan reklamlarda havada uçuşan üç boyutlu gerçekçi sahneleri Gulliver’de de görmeyi bekliyorsunuz.

Gulliver’in Gezileri 1700’lü yıllarda İngiltere’de yaşayan sorunlu bir çocukluk ve gençlik geçiren Jonathan Swift’in en önemli eseri olarak hem büyüklerin hem de çocukların ilgisini çokça çeken bir eser. Belki ülkemizde hakettiği ilgiyi göremedi.

Kitap 4 bölümden oluşuyor.. Lilliput (minik insanların ülkesi), Brobdingnag devler ülkesi, 3.bölüm ve asil atlar ülkesi. Film özellikle birinci bölüm üzerinde ilerliyor.. Çok az ikinci kısımdan sahneler var. Seyircinin kahkaha attığı sahneler buradaydı. 3 ve 4. bölümlere ise değinilmiyor.


Swift eserinde dönemin bürokratlarına, kraliyete ve çevresindeki insanlara ağır eleştirilerde bulunuyor. Makam ve mevkilerin cambazlık ve şaklabanlıkla elde edildiğini söylüyor. Lilliput ülkesini İngiltere, düşman ülke Blefuscu’yu ise Fransa olarak düşünebiliriz. Aralarındaki sorun yumurtanın sivri kısımdan mı kırılacağı yoksa diğer taraftan mı kırılacağından çıkar. Yıllardır süre gelir. Binlerce insanın öldüğü savaşlara neden olur. Swift’e göre ülkelerin arasındaki sorunlar ve savaşlar da bu kadar anlamsızdır.



Gulliver Lilliput’ta son derece faydalı işler yapmasına, düşmanı dize getirmesine, sarayı yanmaktan kurtarmasına ve krala her fırsatta bağlılığını beyan etmesine rağmen gözden düşer. Devlet yönetimindekilerin ayak oyunları, dedikodular ve türlü entrikalar ile ayağı kaydırılır. Düşman ülkeye kaçmak zorunda kalır.. Dedikodulardan en ilginci ise: Bakanlardan birinin karısı Guliver’e gönlünü kaptırmış. Sık sık dev adamı ziyaret ediyor, görüşüyorlar şeklinde. Ayrıca kralın “düşman ülkeyi toptan yok et” talimatını vicdanı ve ahlakı elvermediğinden kibar bir dille bile olsa geri çevirmiştir.

Lilliput ve düşman ülke İngiltere-Fransa demiştik: Diğer yandan Guliver’i İngiltere olarak kabul edebiliriz: İngiltere ele geçirdiği ve yönettiği sömürge ülkeleri ile durdurulamaz bir dev haline gelmiştir. Gulliver, Lilliput’ta neredeyse yenilmez bir güç iken, devler ülkesinde bir hiçtir. Gücün ve büyüklüğün göreceli bir kavram olduğu ortadadır. O nedenle çok mağrurlanmamak lazım gelir. Aslında bizdeki özdeyiş çok net özetliyor herşeyi: “Mağrurlanma padişahım, senden büyük Allah var!”

Türkiye İş Bankası, Kültür Yayınları arasında çıkan kitabın çevirmeni İrfan Şahinbaş önsözde mesajın altını çiziyor: “İnsanların, aksaklıklarını örtmek için takındıkları görkemli tavır ince bir cila tabakasından başka bir şey değildir. Hele ruh ve bedenden yana bunca çarpıklıklarına, bunca zayıf yönlerine göz yumarak gururlanmaları tam çılgınlıktır. Bu yol insanlığı yok olmaya götürür. İnsanlar için biricik kurtuluş yolu, ne olduklarını bilmekte, bütün hareketlerini erdem ve aklın buyruklarına göre ayarlamaktadır.

Filmin senaryosunu kitaptan ayıran noktalar olsa da, büyük oranda aynı eksende cereyan ediyor diye değerlendirebiliriz. Hatta bir yerde “savaşa ne gerek var” isimli şarkıyla müzikal sahneler ve savaş karşıtı mesaj var.

Gulliver çocukluğunuzun unutamadığınız bir kitabı ve kahramanı ise filmi izlemeniz tavsiye olunur.. Daha önce hiç tanışmadıysanız, kaynaşmanız başroldeki Jack Black sebebiyle pek kolay değil.
Related Posts with Thumbnails