Cuma, Aralık 31

Yeopgijeogin Geunyeo / My Sassy Girl / Benim Hırçın Sevgilim (2001)



Kore sinemasının güzel örneklerinden birini izlemek istiyorsanız "benim hırçın sevgilim" tam size göre. Ho-sik Kim'in aynı adlı romanından uyarlanan filmin yönetmenliğini Jae-young Kwak yapmış; Tae-hyun Cha (Kyun-woo) ve Gianna Jun (Ji-hyun Jun) başrollerde oynamış.

Üniversite öğrencisi Kyun-woo bir gece metro istasyonunda evine gitmek üzere tren beklemekteyken; ayakta durmakta zorlanan, tren yoluna düşmek üzere olan bir kız görür. Bir anlık el çabukluğuyla kızı kurtarır. Trende türlü taşkınlıklar yaptıktan sonra düşüp sızan kızı metro banklarından birine taşıyan Woo tam yoluna devam edip metrodan çıkacak iken içi elvermez ve dönüp kızı sırtlanır ve yakındaki bir otele bırakır. Buraya kadar izlediklerimiz, aynı zamanda kaderin ağlarını ördüğü uzun metrajlı bir oyunun da ilk pasajlarıdır.


Ha, uzun metraj demişken filmimizin -hele ki diğer Kore sineması örnekleriyle karşılaştırıldığında- epey uzun olduğunu söyleyebilirim. 135 dk civarı süren film başlarda sizi biraz sıkabilir. Ama sabretmekte yarar var: sabrın sonu selamete filmin son 40 dakikalık kısmı da olayların bağlandığı, seyir zevki yüksek, duygu yüklü, "vay be" dedirten bir finale çıkmakta...

Ji-hyun Jin, çevresindeki insanlara kaba ve sert davranan, zamanda yolculuğun bir gün gerçekleşeceğine inanan, kendince içinde kendisinin de oynadığı aksiyon dolu fantastik kısa öyküler yazan, güldüğünde bile gözlerinden hüzün okunan güzel bir kız.
Kyun-woo ise, üniversitede okuyan, zeki fakat çalışmayı sevmeyen; gelecekte ne olmak ya da ne yapmak istediğine karar verememiş bir genç. Her ikisi de ailesiyle yaşamakta. Film boyunca, Kore (ve genellemek gerekirse uzakdoğu) kültüründen gelen aileye bağlılık ve saygı unsurlarını çok kez görüyoruz.



Film boyunca "iyilikten maraz doğar" dedirten oğlan tarafıyla, " asabiyiz ama bir sebebi var" tavırlı kız tarafının inişli çıkışlı ilişkilerini ve macera dolu anılarını izlerken buluyoruz kendimizi.İster istemez, evin yakışıklı oğluyla mektep okuyan beslemelik kız arasında birşeyler olmasını bekleyen ve "oldu bu iş" nidalarıyla sevinçler yaşayıp birbirine sarılan aynı evin hizmetçisi ve aşçısı tadında hisler içinde oluyoruz. Tamam daha fazla karikatürleştirmeyeyim filmi. Oysa ki bu film bir kader, kesişen yollar, anlayış, fedakarlık ve aşk filmi. Film yeni dünyada da dikkat çekmiş olmalı ki, her sevilen uzakdoğu filmine yapılageldiği üzere 2008'de bir Hollywood versiyonu çekilmiş. Aynı tadı vermiş mi?, izlemedim bilmiyorum ama sanmıyorum.


Kader sevdiğin insan için tesadüflerden bir köprü inşa etmektir.


Gökyüzü neden mavi biliyor musun ?
Ateş neden sıcak ?
Niçin 4 mevsim var ?
Ve sen neden burada doğdun ?

Hepsi benim için. Ben öyle istediğim için.




Ama bazen acılarımızı boşluğa savurmamız gerekir duyulmayacağını bile bile. Sessiz çığlıklar atmak lazım gerek. Sırf kendimizi rahatlatmak için. Denemek gerek bir şekilde en azından...



Ya da itiraf etmeliyiz duygularımızı, belki bir kağıda dökmeliyiz. En çok da kendimize anlatmak istercesine. Ve koymalıyız onları bir zaman kapsülüne belki gelecekteki kendimize ulaştırmak için. Sırlarımızı vermeliyiz yeri geldiğinde çıplak ve yalnız bir ağaca. Ve tekrar duymak için onları randevular vermeliyiz kendi kendimize o yalnız ağacın altında. Karşılaşacağımız "ben" artık yeni bir "ben" olacak ama...



Ve yaşamaya devam etmek istiyorsak, bizi durduran şeylerden kurtulmalıyız belki de. Onları dipsiz nehirlerin dibine atmalıyız.



..Ve kadere inanmalıyız belki.




IMDB linki için tıklayınız

Filmin fragmanı için tıklayınız

Cuma, Aralık 24

YASAK BOLGE

YASAK BÖLGE 9 - DISTRICT 9

Bu haftasonu 25.Aralık.Cumartesi ve 26.Aralık.Pazar günleri Hurriyet gazetesi ile birlikte DVD olarak veriliyor. Sitemizde yorumu yayınlanan filmi kaçırmayın.
Uzaylıları 9 köyden kovmuşlar.. 10.köye yerleştiriyorlar :)

Pazar, Aralık 19

Av Mevsimi (2010)



Sinekiyatri’de 2010 mahsulü Av Mevsimi’nin film yorumunu yapmak lazım geldi. Gösterime girer girmez 3.Aralık günü izledik. Yavuz Turgul senarist ve yönetmen koltuğunda. Başrollerde Cem Yılmaz, Şener Şen, Okan Yalabık, Melis Sözen ve Çetin Tekindor var.

Yorumlarımı satır satır yapmak istiyorum: Pragraflar arası sıra ve akıcılık sağlamak gerçekten zor iş. Arada kolayı seçmek lazım.

-Cem Yılmaz’ın filmdeki varlığı özellikle genç seyircilerin filme ilgisini arttırıyor. Gişede başarılı olması büyük ihtimaldir. Hayde isimli şarkı internet’te en çok izlenen videolar arasında girmiş.


-Yılmaz’ın oynadığı İdris rolü, filmdeki en baskın karakter. Kendini en çok izlettiren, lakabı gibi deli dolu bir adam vücut bulmuş. Bazı yerlerde abartı rol, örneğin duvara dayanıp yere yığıldığı an komik görünüyor. Yani adamımızın inandırıcılıktan uzak halleri de yok değil.

-Polisiye Türk Filmi’ne pek rastlamıyoruz. Bu açıdan baktığımızda eleştirmek yerine desteklemeye çalışmak daha doğru.. Ancak dünyadaki örneklere baktığımızda, polisiyenin hakkını vermediğini söylemek mümkün. Çünkü seyirci, filmin ortalarında bi yerde sonu tahmin edebiliyor.. En büyük beklenti, şaşırtıcı, zeka dolu bir gidişat ve son.. Fakat bunlardan eser yok neredeyse.. Polisiye hayranları büyük ihtimalle, çok kitap okumuş, çok film seyretmiş kişilerdir.. Öyle kolay kolay kül yutmazlar..



-Oturup 20-30 tane akla yatmayan, anlamsız ya da mantıksız gelen yer için soru hazırlamak mümkün. Mesela: Kapalı kapı, ne zaman açıldı? Cevaplarının olmadığı da çok aşikar.

-Ortaokul’da hocanın verdiği konuyla ilgili resim yapardık.. Kağıt üzerinde 23 Nisan’ı ne bileyim pazar yerini anlatırdık. Resmin bi yerine kocaman, 23 Nisan Kutlu Olsun, ya da bilmem ne pazaryeri yazısını kondururdum. Öğretmen kızardı: “Yazı yazma, çizimle, renkle anlat”… Şener Şen’in uzun uzun neler olduğunu anlattığı sahne bana böyle bir “kolaya kaçmayı” hatırlattı… Sadece bu değil ki, bi sürü var.



-Anlatım bi yerlerde uzuyor.. Sıkıcı bir hal alıyor.. Bazı kritik noktalar ise birden pat diye geçip gidiyor? Seyirci olarak, bu kadar kolay mı bu işler diye sormadan edemiyorsunuz? Detaylardan bahsetmek mümkün fakat sonunu baştan bilirseniz herhalde izleme zevkini tümden yitirirsiniz…

-Öğrendiğime göre, yazımı 6 yıl sürmüş senaryonun. İyi bir kadro ve takım çalışması ile zihinleri tırmalayan yerler bu kadar sürede düzeltilebilirdi diye düşünüyorum. Aceleye gelmiş gibi bir hal var oysa.

-Uzun lafın kısası, filme gittiğim için bir pişmanlığım yok, fakat iyi bir izleyiciyi, analitik düşünme yeteneği olan insanları Av Mevsimi’nin tatmin etmeyeceğini söylemek istiyorum.

Perşembe, Aralık 2

Illégal (2010)



Rus asıllı Tania’nın, oğlu ile beraber Belçika’ya sığınma talebi reddedilmiştir.
Ancak Tania, oğluna güvenli ve mutlu bir gelecek kurma hayali ile ülkeyi terk etmez.
Mafyadan satın aldığı sahte kimlikleri kullanarak Belçika'da kaçak ikamet etmeye başlarlar ve de 8 yıl boyunca yakalanmamayı başarırlar.

Tania kendi ülkesinde fransızca öğretmeni olduğu halde Brüksel’de temizlik isçisi olarak çalışıp hayatını sürdürmekte ve oğlunu okula gönderebilmektedir.
Bir gün korkulan şey başa gelir: Tania yakalanıp, üstelik 14 yaşındaki çocuğundan ayrı, hapishane benzeri bir göçmen-tutuklama merkezine kapatılır…
Hakkındaki resmi soruşturma sonuçlanana kadar bu merkezden dışarı çıkma hakkı yoktur…

Sınırdışı edilme tehdidi ile karşı karşıyadır, fakat diğer pek çoklari gibi O da ne pahasına olursa olsun, ülkedeki konumunu korumaya, ve oğluna kavuşmaya kararlıdır…









Anne Coesens. Belçikalı oyuncu, filmdeki rusça kısımları doğru bir telafuzla konuşabilmek için  5 ay boyunca iki tiyatrocu tarafından çalıştırılmış.




Bir haber programında konuyu tesadüfen izleyip etkilenerek, göçmen sorununa eğilmeye karar veren 1971 doğumlu Belçikalı yönetmen, Olivier Masset-Depasse’in ikinci uzun metrajlı filmi.
Fransa-Belçika-Lüksemburg ortak yapımı.
Süre : 1saat 35 dakika




Mayıs 2010’da Cannes film festivali, Quinzaine Des Realisateurs Bölümünde gösterilmeye hak kazanmış.
Tanıtım filmini buradan izleyebilirsiniz:
 http://www.illegal-lefilm.be/index.php

 
Bence iyi niyetli, samimi bir çalışma. Karikatürleştirme hatasına düşmemiş, oldukça gerçekçi olmayı başarmış…Herşeyden önce bir annenin çocuğuna kavuşma çabası var ve insanı yüreğinden yakalıyor.

Dar açılı, yakın çekimler, kapalı mekanlar, çaresizlik, yağmurlu ve puslu hava (Belçika klasiği), donuk renkler ile… ve konusu itibariyle, doğal olarak iç sıkıntısı yaratan bir film.


Her sene bu ülkeye göçmek için uzun ve yorucu resmi işlemlerle boğuşan -örneğin Emirdağlı- vatandaşlarımıza, toplu seanslar halinde gösterilmesi, kritik adımı atmadan önce son birkez daha düşünmeleri açısından oldukça faydalı olurdu.
-*-

Yönetmen Olivier Masset-Depasse, bir röportajında filmi hakkında şunları ifade ediyor [1] :

Ben Tania’yı değil, fakat insan haklarına saygılı olması beklenen ama hiç de öyle olmayan ülkelerimizdeki,  göçmen-tutuklama merkezlerini illegal görüyorum. Sistemin kendisi illegaldir. Bu merkezlerde tutulan mültecilerin büyük bir çoğunluğu, açlıktan, diktatörlükten, ya da savaştan kaçarak aşırı tehlikeli, ve zor bir yolculuk sonucu bize ulaştığında, biz de onları hapishaneye atarak karşılıyoruz. Onlara adi suçlular gibi davranıyoruz.

Pek çok film bu insanların bize kadar ulaşabilmek için nelere göğüs gerebildiklerini işledi. Ben ise, ülkelerine dönsünler diye, BIZIM onları nelere dayanmak zorunda bıraktığımızı göstermek istedim.

Birgün evime sadece 15 km mesafede, böyle bir tutuklu merkezi olduğunu öğrendiğimde, konu hakkında daha çok şey bilmek istedim. Bir gazeteci ve bir insan hakları yasal danışmanı yardımı ile göçmenler, göçmen yakınları, polis ve gardiyanlarla pekçok görüşme yaptık. Bir tutuklu-merkezine girip incelemeler yapmayı başardık. Ayrıca gerçek bir sınır-dışı edilme operasyonuna tanık olmama izin verildi. Filmde gördüklerimizin tümü gerçek hayatta mutlaka meydana gelmiş şeyler. Ayrıca, polis ve gardiyanların da sistemin kurbanları olduklarını göstermeye çalıştım.


Filmin bir yerinde tutuklu-merkezinin personelinden bir kadın (tüm iyi niyetiyle) şu soruyu soruyor:

- değer mi??  bu kadar pisliğe, sıkıntıya değer mi? ülkene geri dönmen gerçekten bu kadar mı zor?


bu soruya filmde yanıt verilmiyor fakat aşağıdaki paragraflar, açıklamalar yönünde atılmış bir ilk-adım gibi :

" Güney Afrika'da klasik apartheit biterken, dünya ölçüsünde bir apartheit sistemi kurulmuş bulunuyor. Yeryüzünün beyazları, Amerika, Avrupa, Japonya, Avustralya gibi ülkelerin ulusları, yeryüzünün siyahlarını, 'üçüncü dünya' denilen rezervuara hapsediyor [2].


Amerika, çin seddi benzeri yüksek teknolojili duvarlar örüyor Meksika'nın kuzeyine,... benzerini Avrupa başka biçimlerde Asya'nın batısına ve Afrika'nın kuzeyine yapıyor.


[...] Örülen duvarlar, beyazların etrafına değil, siyahların etrafına örülmektedir, ama siyahlar öylesine büyük ve çoktur ki, ilk bakışta bu görülememektedir. Bu rezervuar koskoca bir hapishanedir ve oradan artık kimsenin kaçmasına müsaade edilmemektedir.
Kaçmaya kalkanlar, ya hapishane yapılmış adadan kaçmaya kalkanlar gibi, nehirlerde ve denizlerde boğulmakta, balıklara yem olmakta, dağlarda donmakta ya da duvarlara takılıp kalmaktadır. [...]
Batı uygarlığı, bir yandan globalleşir ve globalleşmeden söz ederken, sermaye, kàrlar ve mallar hiç sınır tanımadan dünyanın her yerine kolaylıkla geçebilirken, iş gücünün ve insanların serbest dolaşımının önüne koyulan ulusal devletin sınırlarının akıl ve insanlık dışılığını gizlemek için, çok kültürlülük ya da etniklik diye yalan uyduruyor. [2]"




Not: Ilgilenenler için aynı temada başka filmler ‘Cennet Batıda’ ve 'Lorna'nın Sessizliği' sinekiyatri sayfalarında tanıtılmıştı.

Yine, sorunun ABD’de yaşanan bir kesiti ‘The Visitor’ isimli filmde oldukça sade ve başarılı bir şekilde işlenmiş. (http://www.imdb.com/title/tt0857191/)

Göçmen sorununun ekonomik ve politik boyutları ile ilgili uzman yorumları aşağıdaki sayfada bulunabilir (fransizca):
http://www.illegal-lefilm.fr/category/paroles-experts

[2]: D. Küçükaydın, Denemeler, Köksüz Yayınlar, sayfa34-35.



Related Posts with Thumbnails