Salı, Ekim 26

Bin Jip / 3 - Iron / Boş Ev (2004)



Sun-Hwa (Seung-yeon Lee) motorsikletiyle sokaklarda dolaşan ve evlerin kapılarına fast food yiyeceklere ait reklam broşürleri asan, varlıklı bir genç. Garip bir huyu var: İçinde kimsenin olmadığını anladığı evlere gizlice girmek ve birkaç gününü o evde geçirmek. Gün boyu astığı broşürler, eğer evde yaşayan birileri varsa kapı açıldığında yerlerinde olmuyorlar. Ancak, astığı yerde duran broşürler ise Sun - Hwa'nın beklediği şeyi müjdeliyor: Boş Ev.



"HEPİMİZ KİLİTLERİMİZİ AÇACAK KİŞİYİ BEKLEYEN BİRER BOŞ EVİZ"

Amacı hırsızlık yapmak veya sapıklık yapmak değil. Her seferinde yeni bir hayata ortak olmak istiyor, en azından bir süreliğine. Evin bir ferdi gibi yaşıyor, buzdolabından yiyecekleri çıkartıp yemekler hazırlıyor, banyo yapıyor, evde yaşayanların kirli çamaşırlarını yıkıyor, çiçeklere su veriyor, etrafı toparlıyor, bir evde ne yapılabiliyorsa onları yapıyor. Ev ahalisinin resimlerine bakıp onları tanımaya çalışıyor, ve mutlaka bulunduğu yerde fotoğraf çekiliyor. Bastığı her deklanşör, ödünç olarak ortak olduğu yaşamların bir kanıtı, bir kaydı adeta. Çok da becerikli. Evde çalışmayan bir alet, cihaz ne varsa tamir ediyor. Kendince bir teşekkür, bir hatıra bırakıyor evin gerçek sahiplerine.



Son girdiği evde ise başına gelen beklenmedik şey onu garip ve sonu aşk dolu bir oyuna çekiyor. Boş zannettiği evde kocasından fiziksel ve duygusal şiddet gören bir kadın var. Hee Jae (Hyun-kyoon Lee). Her zaman temkinli olan ve kendini gizleyen adamımız, fark etmediği evin hanımı tarafından izleniyor. Kocasının Hee Jae'ye yaptığı hakaretlere dayanamayıp, bahçedeki mini golf oyun sahasında yaptığı atışların yönünü değiştirip kocasını hedefliyor ve kadını bu işkence gibi yaşamdan kurtarıyor, özgür bırakıyor. Onlar artık beraberce Boş Ev'ler arayan bir ikili.






Birbirlerinin yaralarını saran, konuşmadan anlaşan, birbirlerini bütünleyen, biri diğeri için yaşama sebebi olan bir ikili...



Boş Ev, ünlü yönetmen Kim-ki Duk'un en önemli başyapıtlarından biri. Lirik bir masal gibi, şatafatsız bir şölen gibi, büyüleyen, düşündüren, yaşamdan sizi bir buçuk saatliğine alan film. Başrol oyuncularının hiç konuşmadığı, alt yazıların neredeyse olmadığı, her gün yaşanılan evlerde geçen, duyguların alabildiğine güzel bir görsellikle anlatıldığı harika bir film.



Kim - ki Duk, gerçeklik ile rüyayı ve hayali iç içe kullanmayı çok seven bir yönetmen. Hemen her filminde tamamen gerçek, sıradan, kanlı canlı yaşayan karakterleri ele alıyor, ancak izlediklerinizin bir rüya veya hayal olup olmadığına emin olamadığınız bir finalle bize veda ediyor... Birbiriyle kucaklaşmış iki sevgili bir baskülde ağırlıksızlar.



Sahi, aşk kaç kilo çeker?
Ya hayaller ?



"İÇİNDE YAŞADIĞIMIZ DÜNYANIN GERÇEK Mİ HAYAL Mİ OLDUĞUNU SÖYLEMEK ÇOK ZOR..."

Filmin müziği ise muhteşem. Fas asıllı Belçika'lı şarkıcı Natacha Atlas'ın eşsiz yorumuyla "Gafsa" film boyunca birçok sahnede karşımızda. Bir müzik bir filmle bu kadar mı özdeşleşebilir? Mutlaka dinlemelisiniz.

Filmin IMDB linki için tıklayınız
Filmin fragmanı için tıklayınız

Pazartesi, Ekim 25

YASAK MEYVE (Kielletty hedelmä - Forbidden Fruit)

Yapım: 2009 ~ Finlandiya, İsveç

Tür:      Dram
Yönetmen: Dome Karukoski
Oyuncular: Amanda Pilke, Jarkko Niemi, Joel Mäkinen, Malla Malmivaara, Marjut Maristo, Olavi Uusivirta
Senaryo:    Aleksi Bardy



Bazı filmleri anlamak ve sıkılmadan izlemek o konuda yaşanmışlık gerektirir. Eğer o çeşit filmlerde kendinizden bir şeyler bulamazsanız sonunu beklemeden kapatır, onca emeği tarihin derinliklerine gömer gidersiniz. "Yasak Meyve" de bu çeşit filmlerden bence. Aslında konusu hem çok basit hem de çok derin. Bir çoklarınız "the village" filmini hatırlar. Hani şu kendilerini teknolojiden ve değişimden uzak tutmak isteyenlerin kurduğu izole köyü anlatan film. "Yasak meyve" de bu seriden bir film aslında. Ama iki film arasında çok derin bir "anlam" farkı var. Bir de "hayatın renkleri" isminde bir film vardır, siyah-beyaz başlayan ama "renkli" biten. Konusu biraz da buna benziyor "Yasak Meyve"'nin. Ama yine de çok derin farklar var iki film arasında.

Finlandiya'da bir tarikat varmış, incili harfi harfine yaşamak isteyen. Bu tarikatta yetişkinler her şeyi kabullenmiş bir şekilde huzur içinde yaşarlarken her zaman olduğu gibi gençlerden meraklı olanlar rahat durmazlarmış.

Maria ve Raakel de bu meraklı haylazlardan ikisi. Film bu iki meraklı kızın başından geçenleri anlatıyor.


Bazen düşünüyorum da acaba yorumlar filmi izledikten sonra mı okunmalı yoksa önce mi? Aslında her yorum film izlendikten sonra bir daha okunmalı bence. Ancak o zaman anlaşılır yorumlayan kişinin gerçekte ifade etmeye çalıştığı şey.


Filmin sonu çok şaşırtıcı gibi görünse de aslında çok düşündürücü. Kimin daha cesur olduğu üzerine düşünmeye sevk ediyor insanı. Özellikle son göz yaşı çok derin anlamlarla süzülüyor yanaktan.




Filme dair çok az ipucu verdiğim satırların ardından filmden birkaç alıntı:

-Hepimizin sevdiği biri O. Bizden daha fazla test ediliyor,

-Onun koruyucu meleği ol. Yolunu kaybetmiş bir koyunun sürüye dönmesini sağla,

-Her öpüşmenin sonu seks değildir,

-İnsanın yalnız ekmekle yaşayamayacağını söyledi İsa,

-Başkalarının sahip olduklarına asla imrenme,

-Şeytanın çok bulunduğu yerde yaşamak çok tehlikelidir,

-Bir gölgeyim, bir başka dünyadan çekilmiş 3 boyutlu bir resim. Aslında burada değilim,

-Tüm günahlarınız yüce İsa'nın kanı adına affedilecektir,

-Sen şeytanın içinde olmadığını düşünüyorsun, bu nedenle en kolay seni ele geçirecektir,

-Ateş var ve Su. Birlikte külleri ortaya çıkarırlar. Ateş de iyidir su da ama kül hiçbir şeydir.

-Tüm günahlarınız yüce İsa'nın kanı adına affedilecek,

-Öz çocuğumun cehennemde yanacak olmasını bilmek berbat bir hismiş.



Bir işe nasıl başlarsanız öyle gider. Hayat da öyledir.


Raakel yeni hayatında mutlu olabilir mi?


Zincirleri kırmak acaba daha mutlu olmak için mi, yoksa daha özgür olmak için midir?



not: BU YAZIYI SiTE OKURLARIMIZDAN BiR DOSTUMUZ BiZiMLE PAYLASTI.















Cuma, Ekim 22

Eden is West / Cennet Batida (2009)


Yunan asıllı Fransız yönetmen Costa Gavras’ın 2009’de çektiği son filmi Eden is West adını taşıyor.. 2010 yılında sinemalarda gösterildi, Eylül ayında da Cennet Batı’da ismiyle DVD’si yayınlandı..

Costa Gavras çektiği politik filmlerle tanınıyormuş.. Henüz ilk filmini seyrettim.

Başrolde, Serseri Mayınlar’ın bize tanıştırdığı Riccardo Scamarcio var.. Elias’ı oynuyor.. Film Elias’ın uzun yol hikayesini anlatıyor:

Deniz’in ortasında küçük bir teknede onlarca kişi. Nereli olduklarını anlayamıyoruz ama, Pakistanlı, Filistinli ya da Lübnanlı’lar diye tahmin ediyoruz. Elias içlerinde kolayca ayırt ediliyor. Fazlaca yakışıklı.

Teknede gelen talimat üzerinde pasaportlar, kimlikler yırtılıp denize atılıyor. Az sonra da gemi diyebileceğimiz daha büyük bir deniz taşıtına geçiyorlar.. Bu sefer sayıları yüzlere ulaşıyor.. Belli ki doğudan gelip batıya giden Avrupa’da bir ülkeye iltica etmek isteyen, daha iyi bir yaşam ve iş bulma ümidiyle hayatını riske atmış, geçmişini uzaklarda bırakmış insanlar.


Elias tipiyle olduğu gibi uyanıklığı ve ataklığı ile de diğerlerinden ayrılıyor.. Mesela bir yıl boyunca Fransızca çalışmış. İyi-kötü konuşuyor. Yanındaki adam ise yan gelip yatmış, Elias’a yakınıyor: Nasıl benden çok daha iyi konuşuyorsun?

Gecenin bir vakti gemi kaptanı sahil güvenlik botunun geldiğini dürbünle görür.. Mürettebat anında gemiyi terkeder.. Elias yakalanmamak için üzerindeki elbiselerin bir kısmını çıkarıp denize atlar.. Yüzme bilen birkaç kişi daha peşinden gider.. Ama çoğunluk mülteci gemidedir, yakalanır..

Ertesi sabah kıyıya, kumsala baygın bir şekilde don gömlek kıyafeti ile vurmuştur. Uyandığında kulağına gelen sesler bir tatil beldesinde olduğunu düşündürtüyor. Nitekim tesadüf bu ya, büyükçe bir turistik tatil köyüne düşmüştür.. Hem de çıplaklar kampı olan bir yer.

Kıyafet konusunun sorun olmaması ne kadar iyi diye düşünüyoruz.. Üzerindeki iki parça örtüyü çıkarıp direkt ortama uyum sağlıyor bizimkisi. Hatta çıplak halde denizin içinde voleybol oynayan kadınlardan davet bile alıyor.. İki dakika geçmeden..

Şimdi buraya kadar olan bölümü özetleyelim: Çünkü filmin başlangıç bölümü ismini açıklamak için yeterli.. Çok film izledim, film bitti, bu filmin ismi niye buydu diyip bulamadık.. Ama Eden is West öyle değil. Sırrını çabuk veriyor: Elias doğudan gelmiş. Batı’ya Avrupa’ya kaçak olarak gitmekte.. Cennet diye düşündüğü yere ulaşmak istiyor ve gerçekten denizden karaya çıktığı yer Eden isimli bir tatil köyü ve cennet ismiyle kendini nitelendiren bir yer.. Çıplak turistler var. Yediğin önünde yemediğin arkanda şeklinde bir bolluk ve lüks .. vs.. Komik bir metafor olmalı bütün bunlar.

Elias’ın düştüğü Cennet’te büyük yol macerası başlıyor.. Çıplaklar kampı kendini pek de rahat hissedeceği bir yer olmadığı için hemen üzerine bi elbise buluyor. Personelin elbisesini çalıyor.. Üzerinde Eden Club yazdığı için otel personeli ve misafirler kendisinden bi sürü iş yapmasını istiyor.. Bir süre yakalanmamak adına kendisine ne işe veriliyorsa yapıyor. Hatta bir turistin tuvalet temizliği talebini bile geri çeviremiyor.. Ağzına kadar pislikle dolu klozete kolunu sokuyor.

Bütün bunlar olurken tatil köyüne kaçak göçmenlerin ulaşmış olabileceğini düşünen görevliler her yeri arıyorlar.. Aramaya katılan otelin erkek müdürü kuytu bir köşede sıkıştırdığı Elias’ı dudaklarından öper, taciz eder. Onun bir kaçak olabileceğinden şimdilik hiç şüphelenmez.


Ertesi gün gemiden atlayıp boğulan iki mülteci bulunur kumsalda.. Bu sırada turistin biri cep telefonuyla canlı yayın yapmaktadır arkadaşına.. Şu anda bunlar oluyor diye heyecanla, soğukkanlılıkla cesetlerin görüntülerini çekiyor.

Elias bir ara yakın arkadaşının da yakalanışına tanık olur ama hiçbirşey yapamaz.. Eli kolu bağlıdır.

Alman kadın turist bizim adamdan otel personeli olarak yardım alırken, odada bir elektrik oluşur.. Elias’ı sahiplenir. Ondan faydalanır.. Kısa süre içinde uzun süre birarada olamayacaklarını ikisi de anlar.. Yolların ayrılması gerekmektedir. Halbuki Elias, Hamburg’a birlikte gidelim dense, dünden razıdır.

Filmin kritik yerlerinden birisi otelde gösteri yapmaya gelen sihirbaz ile Elias’ın tanışmasıdır.. Elias’a bir gecelik performansında iki küçük rol verir.. İşleri bittiğinde kartvizitini uzatır.. “Paris’e gelirsen beni gör” der..

Elias’ın artık bir hedefi vardır.. Paris’e gitmek.. Otelden ayrılmak zorunda kaldığında belki binlerce kilometre sürecek yola koyulur Alman kadından gizlice aldığı paralarla.. Daha dakika bir yolda üçkağıtçının tekine kaptırır parasını.. Böyle yol boyunca bir sürü erkek – kadın Elias’ı kandırır ya da ondan faydalanır.. Alman kamyon şoförleri, Yunanlı zengin ve agresif çift, Rum bir kadın... Bir dolu komik ve heyecanlı macera geçer başından.. En son Paris’e ulaşır.. Sihirbazı zor bela bulur.. Sihirbaz onu tanımaz: Sen kimsin der? Bizimki, “Paris’e gelirsen beni gör demiştin? Gelen cevap doğru ama kahredicidir: “Bravo, ikisini de başardın.. Geldin ve beni gördün”... Elias’a bir sihirli değnek verir ve çekip gider arabasıyla.. Elias’ın değneği bir işe yarayacak mı? Filmi izleyince görürsünüzJ

Gavras’ın kaçak göçmen sorununa diğer filmlerden farklı bir bakış getirdiği kesin.. Bence mizah dramatik, acıklı konularda bile etkili bir anlatım sanatı.. Sonuçta bana göre yönetmen meramını fazlasıyla anlatmış: Avrupalılar bir yandan nefret ederken göçmenlerden bir yandan da onların etinden ve sütünden olabildiğine faydalanıyorlar. Göçmenler ise daha iyi bir hayat ümidiyle düştükleri yolda büyük oranda hayal kırıklığına uğruyorlar.. Yönetmenin kendisi de Fransa’ya vakti zamanında göç etmiş...

Elias’ın nereye gideceğini ve ne yapacağını bilmemesi ilginç bir durum.. Otelde karşılaştığı sihirbazın bir sözü nedeni ile Paris’e gitmek için elinden gelen herşeyi yapması ilginç.

Birçok sahnede, arka planda film çekimi yapıldığını gözümüze sokan dev mikrofonların, film ekibinin ne işe yaradığını henüz anlayabilmiş değilim..

Modernleşen hayatın insanları yalnızlaştırdığına dair izler de görüyoruz filmde.. Kadın cep telefonu ile konuşuyor çok meşgul.. Sürdüğü bebek arabasındaki çocuğunun önünde ise bir dvd player... Çizgi film izliyor.. O da kendi dünyasında.

Filmin biçok sahnesinin çekildiği yer bir Yunan adası.. Ama filmde bahsi geçmiyor bu mekanın..

Benim için en komik sahnelerden biri, Elias tuvaletten çıkarken para vermeye niyetinin olmadığını anlayan görevli kadın, para dolu tabağı uzatır.. Elias bozuklukları almaya çalışır.. Sonra kovalanır.. Bi diğer sahnede de kendine ceket beğenir lokantanın askılığından.. Dolaşırken yolda, müzisyenlerden biri farkeder, kendi ceketi olduğunu.. Kovalamaca başlar. Biraz Charlie Chaplin kokan sahneler tabi..

Cennet Batıda, Im Juli’yi anımsattı.. Yol hikayesi olması bakımından.. 150 dakika sürmesine rağmen oldukça akıcı, kolay izlenebilen, eğlenceli bir film.. İyisiyle ve kötüsüyle hayatın yaşamaya değer olduğunu da söylüyor.. Amelie gibi, “kendini iyi hisset” film kategorisine de sokabiliriz.

Cuma, Ekim 15

Taxi Driver / Taksi Soforu (1976)


Birçok sinamaseverin en iyi ilk 100 filmi listesinde üst sıralarda bulunduğuna inandığım, 1976 senesine ait bir yapıt... Yönetmen Martin Scorsese ve Robert DeNiro lokomotif konumdalar... Eşlik edenler : Jodie Foster, Harvey Keitel ve Mavi Ay’dan tanıdığımız Cybill Shepherd..



Scorsese özellikle suç ve suçun kökeni ile ilgili filmler üzerinde çalışmış.. En son izlediğim Departed (Köstebek) yine aynı konu üzerine, meşhur bir film. Suç makinesi haline nasıl gelinir? Bunda devletin ve toplumun rolü nedir...? Sorularına cevap niteliğinde filmler diyebiliriz.. Ayrıca psikolojik problemli insanları da Scorsese filmlerinde çokça görüyoruz.

İnsanın kafasına kazınan o kadar çok replik var ki... Yıllardır unutulmamış / unutulmayacak.


Are you talking to me? DeNiro ayna karşısında bu repliği doğaçlama yapmış. Senaryoda bu söz yok. DeNiro rolüne mental ve fiziksel olarak hazırlandığını belli ediyor. Akıl hastalıkları konusunda bilgi toplamış. Taksicilik yapmış. Vücut çalışmış.

Jodie Foster filmde oynadığı rolle aynı yaşta. Leon’daki Matilda’yı andırıyor durumu..



Zindan Adası gibi, filmin sonunda bariz bir netlik yok.. İnsan ister istemez Travis’in hayalleri mi? Yoksa gerçek mi bunlar diye düşünüyor..

En önemli tema bana göre “yalnızlık”... Yalnız insan merdivendir, hiçbir yere ulaşmayan... İstanbul’da mesela İstiklal’de yürüyorsun.. Kalabalığın içinde.. Tanımadığın insanlar.. Yalnızsan daha bir ağır geliyor.. Halbuki orada bulunma sebebin insanların arasına karışmaktır. Bi de yalnızlığın bir hali daha var: Teoride etrafında çok insan var.. Fakat pratikte yalnızsın. Öyle hissediyorsun.. Kocaman şehirlerde yalnız insanlar, milyonların içinde binlerce... Gece yalnız uyursun ekran karşısında.. Bir ses olsun istersin evde.. Televizyonu açık bırakıp yatarsın..

Travis rolünde Robert DeNiro genç yaşına rağmen çok başarılı... Travis karakteri senaryo ve oyunculuk anlamında çok inandırıcı...

Vietnam savaşından yeni dönen Travis uykusuzluk hastalığına çözümü geceleri taksi şoförlüğü yapmakta arar. New York’un en belalı yerlerinde çalışır.. Uyuşturucu satıcıları, gangasterler, fahişelerle dolu bir bölge. Seçim kampanyasında başkan adayı Paladin için çalışan Beatsy ile tanışır.. Onunla tanışması da pek normal değildir.. Bir süre takip eder çalıştığı yerin etrafında.. Sonra yanına gider.. İkna eder güzel kadını... Çay – kahve içtikten sonra, bir sonraki buluşmada sinemaya gidilecektir. Yanlış bir film seçimi herşeyi berbat eder. Travis bir sonraki görüşmeleri için telefonda Beatsy’i çok arar.. Başarılı olamaz. Yönetmenin dediğine göre en kritik sahne budur.. Kamera Travis’ten koridor’a, boşluğa döner. Issız Adam’ı andıran bir sahne..

Beatsy’den artık geriye öfke kalmıştır.. Öfkesini aday Paladin’e yöneltir... Beceremez.. Toplum için bişeyler yapmak zorunda hisseder kendini.. Iris'i kurtaracaktır.. Kadın satıcılarıyla mücadele etmeye karar verir.. Daha kolay bir hedef sonuçta.. Ama ortalık kan gölüne döner.... Kendince yağmur rolü üstleniyor.. Yağınca bütün pislikleri temizleyen bir yağmur..


Taxi Driver sürükleyici bir klasik film.. İçimizdeki ve etrafımızdaki Travis’leri farketmemizi, düşünmemizi sağlıyor. Tek başına Robert DeNiro için bile izlenebilir.

Çarşamba, Ekim 13

House of Fools / La Maison de Fous / Dom Durakov / Deliler Evi (2002)



Rusya - Çeçenistan sınırında bir akıl hastanesi. Tüm hastalar hastanenin hemen yakınlarından geçen treni bekliyorlar. Sanki ilk kez görüyormuşçasına merakla, umutla ve saygıyla bakıyorlar trene pencereden... Tren, hastalara uyumadan önce iyi geceler öpücüğünü veriyor her gece. Bu tren, izole yaşamlarında onların kendilerini yaşıyor hissettiren tek şey ve dış dünyayla kurdukları tek bağ. Her birinin gözleri, trene bakarken hayallerinde beliren ve yaşama sevincini oluşturan umutla parlıyor, yüzleri ise aydınlanıyor.



Hoş bir Bryan Adams şarkısı eşliğinde trenin geçiş sahnesiyle başlıyor filmimiz.



Bryan Adams filmimizin konuk oyuncusu. Başrol oyuncusu Çeçen hasta Janna'nın (Zhanna - Yuliya Vysotskaya) sürekli hayallerinde karşımıza çıkıyor. Adams, Janna'nın Rusya'daki hayali nişanlısı.



Deliler Evi'nde kimler yok ki?
Akordeon çalarak kendisi gibi hasta arkadaşlarını sakinleştiren, onlara spor yaptıran, hayallerinde Bryan Adams'ın kendisine geldiğini ve sevgilisi olduğunu gördüğü Çeçen bir hasta,
Faşizm düşmanı, eski bir direnişçi kadın,
Bir cüce,
Şiirden hoşlanan ve şiirler yazıp içlerinden beğendiklerini sırtından hiç çıkarmadığı heybesinde saklayan bir şizofren,
Üzerinde onlarca askeri madalya ile dolaşan ve her sabah merdiven dayayarak çıktığı damın tepesinde ezan okuyan bir Çeçen,
Sürekli dua eden ve hiçbir şey yememekte direten bir başka müslüman,
Kendini kadın olarak kabul etmiş bir adam,
Ve birçoğu...



Rus - Çeçen savaşının patlak vermesiyle bir gün hastaların merakla ve umutla bekledikleri tren gelmez. Telefon ve telsiz hatlarının kesilmesinden savaşın çıktığını anlayan hastane personeli trenin artık geçmeyeceğini ve pencere önünde boşuna beklememelerini söyler.

"Bazen demir lokomotifler de yorulur"

Bir hastane dolusu savunmasız ve özürlü insan, bir sıcak savaşın içinde kendi kaderine terk edilmiştir.

Savaşın karanlık yüzü, anlamsızlığı filmde çok güzel işlenmiş. Rus yüzbaşının ağzından Tolstoy'un şu sözlerine yer verilmiş: "bir insan başka birini öldürünce neden mutlu olur? Mutlu olunacak ne var ki?". Her iki tarafın savaş sırasında öldürdükleri karşı tarafa ait cesetleri para karşılığı birbirlerini teslim ettikleri sahnede iki tarafın yüzbaşıları, Rus -Afgan savaşında aynı cephede savaştıklarını ve birbirlerini kurtardıklarını öğreniyorlar. Savaşı o an unutup çocuklar gibi gülüyorlar.




Savaşın sona ermesiyle, hastalar tekrar eski günlerine dönmek isteyecekler ve kendileri için bir hastaneden çok "yaşadıkları bir ev" olarak gördükleri yerde yaşamlarına kaldıkları yerden devam edeceklerdir.
Film boyunca, hastaların birbirleriyle olan ve belki çok anlamlandıramadığımız ilişkileri çok büyük bir ustalıkla ekrana taşınmış. Belki kendi hareketlerini kontrol edemeyen bu insancıklar söz konusu diğerleri olduğunda kollama, sahip çıkma dürtüsüyle hareket ediyorlar ve akıllılık ile delilik arasında belki de hiç var olmayan sınırı ortadan kaldırıyorlar.



Janna'nın söylediği şu replik ve oynandığı sahne için bile bu filmi tekrar izleyebilirim:
"Birileri bir yerlerde bizi sevdiği için hayatta olduğumuzu biliyor musun?"

Filmin yönetmeni Andrey Konchalovskiy konuyu çok güzel yakalayan çekimler kurgulamış. Janna'nın akordeounu eline alıp çaldığı sahnelerde, filmin genelinde kullanılan karanlık çekimin yerine güneşli, renkli ve parlak sahnelerin yer alması; sonra hayallerden gerçeğe dönüldüğünde tekrar eski halini dönmesi çok farklı bir anlatım katmış. Tıpkı güneşin bulutların arasına girdiği zaman, dünyayı daha koyu ve gerçekliğin tüm çıplaklığıyla görmemiz gibi. Yuliya Vysotskaya müthiş bir oyunculuk sergilemiş.


Andrey Konchalovskiy

IMDB linki için tıklayınız
Filmin fragmanı için tıklayınız

Cumartesi, Ekim 2

Le Silence De Lorna / Lorna's Silence / Lorna'nın Sessizliği (2008)


Lorna, kendisi gibi Arnavut sevgilisiyle evlenip Belçika'da yaşama ve bir cafe açma hayalleri olan genç bir kız. Hayalleri, gerçekleştirilmesi zor bir hedef onun için. Öncelikle Belçika vatandaşı olması gerek. Göçmen olmasını ve oturma belgesini almasını kolaylaştıracak bir yeteneği, eğitimi ya da mesleği yok. Bunu başarabilmek için yapabileceği tek şey sahte bir evlilik...




Bu konuda Fabio adında taksicilik yapan bir adam ve çetesiyle bir işbirliği yapan Lorna, Claudy adında Belçika vatandaşı bir eroinman ile düzmece bir evlilik yaşamaktadır. Claudy'ye para vererek gerçekleştirdiği bu evlilik ile Lorna'nın planı, Belçika vatandaşlığını aldıktan bir müddet sonra anlaşmalı bir şekilde boşanmak ve kendisi gibi Belçika vatandaşlığına geçmek isteyen Rus bir mafya babasıyla -bu sefer kendisi- para için evlenmektir. Bu sayede sevgilisi Sokol ile hep hayal ettikleri cafe için para biriktirebileceklerdir. Sokol'da bu konuda boş durmamakta ve kısa zamanda bol para getirecek tehlikeli işlere bulaşmaktadır (Almanya'da, nükleer bir reaktörde deneysel olarak bir müddet vakit geçirmek gibi...).




Fakat Lorna'nın bu anlaşmayı yaparken bilmediği bir şey vardır. Rus mafya lideriyle evlenebilmesi için ilk kocası Claudy'nin ölmesi gerekmektedir.

Lorna hayallerine bu kadar yaklaşmışken bu korkunç plana sadık kalabilecek midir?


Sessizliğini koruyabilecek midir?

Kendisine gün geçtikçe bağlanan, eroin bağımlılığından kurtulmak için parası dahil her şeyini güvenip kendisine emanet eden Claudy'ye sırtını çevirebilecek midir?



Lorna'nın iş yaptığı çetenin patronu Fabio'nun kesin kuralları vardır, hiçbir şeyi riske etmek istemez. Claudy'nin aşırı doz alarak ölmesini sağlayacaktır. Onun için "her keş günün birinde tekrar başlayacaktır" ve bu yolda aşırı dozdan ölmesi doğaldır...

Sessiz bir kabulleniş içindeki Lorna vicdanı ile baş başa kalarak Claudy için yapamadıklarını, içinde büyüttüğü hayali Claudy için yapmakta kararlıdır.



Kimilerine nefes almak kadar kolay olan ihanet, bazı hümanist bedenlerde aklı yitirten kabullenilemez bir acıya dönüşecektir.

Doğal tavırları ve yeteneğiyle Lorna karakterine hayat veren Arnavut oyuncu Arta Dobroshi'ye Claudy rolüyle Jeremie Renier eşlik ediyor.

Filmin hem yönetmenliğini hem de senaristliğini üstlenen Dardenne Kardeşler, Avrupa ülkelerinde vatandaşlık ve oturma / çalışma hakkı almaya çalışan binlerce insanın dramını ve çaresizlikten başvurdukları yolları gözler önüne serdiği bu filmiyle 2008 Cannes Film Festivali'nde "en iyi senaryo" ödülünü almışlar.



Jean-Pierre & Luc DARDENNE

IMDB linki için tıklayınız
Fragmanı izlemek için tıklayınız

Related Posts with Thumbnails