Pazartesi, Eylül 27

Flashbacks of a Fool / Bir Aptalın Anıları (2008)



Joe Scott (Daniel Craig), orta yaşlarında, popülaritesini kaybetmek üzere olan bir Hollywood yıldızıdır. İşine olan ilgisini kaybetmeye başlamış, vaktini ve enerjisini sabahlara kadar süren uyuşturucu ve seks partilerinde harcamaya başlamıştır.
En büyük destekçisi, evinin temizliğine yardımcı olan Eve bile, onu terk etmek üzeredir. Kalabalıklar içinde yalnız olan Joe, bir gün annesinden bir telefon alır. En yakın çocukluk arkadaşı Boots ölmüştür.

Şöhret olmadan ayrıldığı İngiltere'deki küçük kasabasına bir daha hiç dönmemiş olan Joe, bu ölüm karşısında yıkılacak ve hayatı, anıları bir film şeridi gibi canlanacak, bizleri de gençliğine, henüz 15 yaşındaki Joe Scott'un (Harry Eden) masum geçiyormuş gibi görünen yaz tatiline götürecek...

Bazı anılar asla solmaz!..

Hayat bir deniz gibi. Çoğu zaman kıpırtısız, bazen hafif dalgalı, bazen hırçın. Hafızamızda asla solmayan, bizi bir türlü rahat bırakmayan anılar vardır. Çoğu zaman onları denizin derinliklerinde tutmayı başarırız. Ama en olmadık, umulmadık anlarda denizin üstü köpürür, yaşam çalkalanır. Durulması için anılarla yüzleşmek gerekir. Onlarla helalleşmediğimiz sürece peşimizi bırakmazlar ve hayata kaldığımız yerden devam etmemizi hep engellerler. Joe da, arabasını durdurup kendisini açık denizin köpürtülü sularına atacak, kendi geçmişiyle yüzleşecektir. Geçmişini geride bırakmak için, terk ettiği günden beri hiç gitmediği memleketine en sevdiği arkadaşına son görevini yapmak üzere geri dönmesi belki de şu hayatta yapabileceği en doğru şey olacaktır.



Yaşanılan her an ve anılarımızı oluşturan her olay zamanın akışı içinde cereyan ederken, sonuçlarını çoğu zaman düşünmeyiz. Aslında hayat denilen şey bir bütün belki de. Birinin bir jesti, bir kararı, bir hareketi ve dahası bir seçimi domino taşları gibi bir diğerini etkiliyor ve yönünü değiştiriyor. Tıpkı, masum geçen o yaz, Joe'nun seçimi gibi.


Sonuç mu ?

Başlamadan biten çok güzel bir ilişki, yönünü kaybedip bir başka kıyıya vuran dalgaların savurduğu bir şişe gibi, olması gereken kişiyle değil hemen yanını ıskalayan bir evlilik...



İnanılmaz bir kazaya kurban giden masum bir çocuk...



Bunun sorumluluğunu taşıyamayan ve kendini başkalarıyla cezalandıran bir anne...



Her şeyden kaçıp bambaşka bir yaşam ve kariyer yapan ama kendinden kaçamayan yalnız bir adam...



Hem yetişkin Joe'yu oynayan Daniel Craig (yeni sarışın Bond) hem de gençliğini oynayan Harry Eden gerçekten çok güzel bir oyunculuk çıkarmışlar. İlk kez bir filmini izlediğim yönetmen Baillie Walsh'u da oldukça beğendim. Hikayeyi ön plana çıkaran güzel çekimleriyle bence bu filme hayat vermiş.



Filmin müzikleri gerçekten muhteşem.







IMDB linki için tıklayınız..

Filmin fragmanını izlemek için tıklayınız..

Perşembe, Eylül 23

A Serious Man / Ciddi Bir Adam (2009)



60'lı yıllarda Orta Amerika'da musevi cemaati üyesi bir fizik profesörü olan Larry Gopnik'in yaşamından bir kesite tanık olduğumuz film Coen Kardeşler'in son marifeti. Sıradan bir insanın sıradan yaşamında başına gelen sıradan ve sansasyonel olmayan şeylerin sorgulandığı bir kara mizah olarak tanımlayabilirim filmin konusu. Tamam sade bir tanımlama olmadı, kabul ama filmin 'motto'suna gayet uymakta: "Başına gelen her şeyi sadelikle kabul et".

Film,- eğer daha önce Coen Biraderler'in filmlerini izlemişseniz- daha ilk karelerinden filmin esas konusuyla bir ilgisinin olmadığını tahmin edeceğiniz bir pasajla başlıyor (en azından ben ilerleyen karelerde bir sürpriz yakalayamadım). İki yüzyıl önce, karlı bir kış günü yolda arabasıyla kalan bir adama ak sakallı bir ihtiyar yardım eder. Bunun üzerine yardım ettiği kişi onu bir tas çorba içmeye mütevazı kulübesine davet eder. Adamın karısı misafiri görünce onun 3 yıl önce ölen birisi olduğunu (dybbuk = musevi kültüründe ölmüş bir kişiye ait kötü ruh) iddia ederek elindeki buz kıracağını ak sakallı ihtiyara saplar. Bir müddet kan akmamasını düşündüğü şeyin doğruluğuna yorsalar da, sonra akacak kan damarda durmayacaktır ve ihtiyar adam kendisine yardım eden bir kişiye bu yaptığınız reva mı diyerek bu pasajı sonlandıracaktır. Bunu niye anlattım, açık ettim. Hayatta bazen bir işaret olduğuna kendimizi inandırdığımız şeylere o kadar kaptırır ve gereğinden fazla dikkatimizi veririz ki, akıp giden hayatı biraz kaçırdığımız olur. Filmin kalanını izlerken beyninizin bir köşesinde bu pasajı 'replay' etmeyin sakın :)


Profesörümüz, olağan rutinliğiyle devam eden hayatında ters giden şeyleri fark eder: Karısı ondan boşanmak istemekte, dahası samimi iş arkadaşlarından biriyle evlenmek istemekte ve bunun için kendisinden dinsel bir boşanma izni istemektedir. Bir baltaya sap olamamış kardeşi evinde kalmakta ve evdeki yaşamı aksatmaktadır. Kızı bir alışveriş hastası olmuş, ergenliğine adım atmak üzere olan oğlu mariuhana içmeye başlamıştır ve kendisini sevdiği TV kanalı parazit yaptığında çatıya çıkıp tamir eden bir insan olarak değerlendirmektedir. Yetmiyormuş gibi, sınıfındaki yabancı uyruklu bir öğrenci geçer not alamadığı için kendisine rüşvet teklif etmektedir. Okul yönetiminin açıklanacak terfiler öncesi kurduğu terfi komitesine de, yine kendisini kötüleyen ve terfi ettirilmemesini isteyen imzasız mektuplar gitmektedir.



Ciddi Bir Adam, aslında hayatla ilgili gerçekleri merak eden, her şeyin bir sebebi olduğuna inanan; matematik ve fiziğin bilimselliğini kişiliğinde barındıran, etrafımızda dönen şeylerin arasındaki ilişkileri kavramak için arayışa giren bir adamın hikayesi. Burada aslında birtakım tezatlar var. Fizik dersinde öğrencilerine 'Belirsizlik Teoremi'ni, 'Schrodinger'in Kedisi'ni öğreten bir adamın; hayatında her şeyin belirli bir sebebe dayandığını kendisine ispatlama gayretleri.
Neden tüm bunlar ve niçin ben?

Adamımız içinden çıkamadığı bu sorulara yanıt bulurum ümidiyle cemaatinin önde gelen din adamlarının görüşünü almak ister. Genç deneyimsiz rahip (burada sürpriz bir isim "The Big Bang Theory" dizisinin yahudi karakteri Wolowitz karşımıza çıkıyor) ise yaşamın dikkatimizi çekmeyen sıradanlıklarını bir yanıt olarak sunar.



Bu yanıtlar ciddi adamımızı kesmese de olayları zamanla akışına bırakacaktır. İnancı sorgulamak gerekli midir? Ya da bir şeyleri değiştirir mi? Olaylar olur, yaşanacaklar yaşanır. Tesadüfler bazen sadece tesadüftürler. Ne kadar merak etsek de Schrodinger'in Kedisi yaşıyor mu yoksa ölü mü bilemeyiz.



Yaşamdan bir şey anlayamıyor olabiliriz, ama anlamasak da yaşananlardan hepimiz sorumluyuz.

Tüm gerçekler yalan gibi göründüğünde ve içindeki yaşama sevinci öldüğünde ne yapacaksın?



Tüm film boyunca olaylar bir musevi kömünitesi içerisinde geçmekte, musevi öğretileri ve yaşamı boyunca cereyan etmekte. Bu sizi bir miktar sıkabilir ama sanırım esas anlatılmak istenen evrensel. Coen Biraderler bunu sadece kendi bakış açılarından anlatmak istemişler. Bunu yaparken de kendi alt kültürlerinden zengince yararlanmışlar.

Coen Biraderler

Film için 'farklı' yorumu sanırım en doğru yorum olur. Her izleyici de dolayısıyla farklı köşelerinden bakacak ve yorumlayacaktır.

Filmin IMDB linki için tıklayınız

Filmin fragmanı için tıklayınız

Perşembe, Eylül 16

Shutter Island / Zindan Adasi (2010)


2010 yılı yapımı filmde yönetmen Martin Scorsese ve başroldeki Leonardo DiCaprio öne çıkıyor. Dr. John Cawley’i oynayan Ben Kingsley’i de unutmamak lazım gelir.

1954’ün ABD’sinde topluma zarar verme ihtimali yüksek olan, ağır cezalık suçlar işlemiş akıl hastaları bir adaya kapatılmaktadır.

Adamımız Teddy Daniels adli polistir ve ada-hapishaneden kaçan bir hastayı aramak için görevlendirilir. Henüz tanıştığı, Portland aksanı ile konuşan Seattle’lı partneri Chuck ile birlikte tek ulaşım aracı olan feribota binip adaya gelir. Güvenlik önlemlerinin had safhada olduğunu, buradan kaçmanın mümkün görünmediğini ilk sahnelerden söyleyebiliriz. Bununla birlikte adadan anakaraya yüzerek ulaşabilmek de olasılıksız.

Teddy’i feribotta deniz tutmuştur. El titremesi ve kusma sorunu yaşar. Suya karşı hassasiyeti var.

Adadaki disiplin, güvenlik aşmış durumdadır. Polislerin bile silahla dolaşmasına izin vermezler. Silahlarını gardiyana teslim edecekler. Chuck bu sahnede bir türlü kılıfından çıkarıp silahı veremez. İlginç ve şüphe uyandıran bir detaydır. Polisin en becerikli olması gereken konu hızlı silah çekebilmek değildir de nedir?

Adamımız 3 öz çocuğunu suda boğarak öldürdüğü için adaya kapatılan, kaçtığı düşünülen kadın için hasta, gardiyan, hizmetli ve doktorlarla görüşür. Kadının kaldığı koğuşa bakar. Yerde gizlenmiş bir not bulur. THE LAW OF 4 / WHO IS 67? 4’ün kanunu / 67 kim?. Koğuşta iki çift ayakkabı vardır. Demek ki ayakkabısız kaçmıştır. Ayakkabıların hiç de kadın ayakkabısına benzemediği görülüyor.


Teddy’nin partneri Chuck, kaçak mahkumu tedavi eden doktorun olaydan sonra izin alıp adadan ayrıldığı söylenince pek nadir yaptığı bir iş yapıp devreye girer: Hangi mantıkla izin verirsiniz? der. Psikiyatr Sheehan’a telefonla ulaşmaya çalışırlar ama ne mümkün…

Bu noktada filmin Inception (Başlangıç) ile örtüştüğü birkaç madde sıralayayım:

- Başrol oyuncusu
- Başrolün geçmişi
- Gerçekle rüya-halüsinasyonların birbirine karışması…
- Rüya içinde rüya

Adada konuşulan kişiler, dolaşıldıkça edinilen bilgiler ve izlenimler şüpheli durumun artmasına ve şiddetlenmesine neden olur. Geçmişiyle ilgili bir takım rüyalar ve halüsinasyonlar gören adamımızın neden adada olduğunu anladığımızı sanırız: Adada kayıtlarda ve ortalarda görünmeyen bir mahkum daha vardır; Teddy’nin karısının ölümüne neden olan bir kundakçıdır.

Adamımızın sanrılarında artışlar başlamıştır. Gündüz gözüyle ölen karısıyla konuşabilmektedir.

Kayıp hasta kadını hapishane yönetimi bulur. Fakat bir acayiplik vardır: Fırtına gibi bir dolu sıkıntıdan kadın dışarıda bulunduğu süreçte hiç de etkilenmiş gibi görünmemektedir.. Sapasağlamdır. Bunun dışında adamımız kısa süre sonra gerçek kaçağı da bulmuştur. Bir sürü acı gerçeği onun ağzından öğrenir. Başının ciddi belada olduğunu, adadan kurtulmanın kolay olmayacağını anlar.. Bu sahnedeki önemli detay ise, uçurumdan aşağıya inmesine neden olan sigara izmariti rüzgara rağmen yerinde durmaktadır. Filmin bazı yerlerinden bazı nesnelerin bir kaybolup geri gelmesi de ilginç bir durum.. Örneğin, mahkum bir kadının sorgu sırasında elindeki bardak görüntüden kaybolur.. Teddy’nin ölen eşinin elindeki viski şişesi buharlaşır filan..

Yeri gelmişken, Alman askerlerinin kurşuna dizildiği sahnede de bir acayiplik var: Bütün silahların aynı anda ateşlenmesi beklenirken, sanki sırayla-arka arkaya tetiğe basılmış gibi, esirler domino taşları misali yere yığılmaktadır.

Son dönemde evde izlediğim DVD’ler içinde dikkatimi komple teslim alan, pür dikkat kesildiğim tek film olması ile birlikte filmin finali yeniden izleme arzusu yarattı.

Filmin mesajını gerçek ve gerçeğin görüntüsü farklıdır diye alıyorum. Gerçeğe ve doğruya ulaşmak hiç de kolay değil. Yönetmen bir sürü done vermesine rağmen gerçeği belki de kabullenmek istemediğimiz için göremiyoruz. Teddy ile özdeşleşiyoruz.

Hangi filme benziyor derseniz: Kelebek, Alcatraz Kuşçusu, Esaretin Bedeli gibi hapishaneli, adalı, kaçmalı filmler ilk akla gelebilir. Hitchcock’un Sabotajcı isimli filminde de benzer bir atmosfer olduğunu söylemek mümkün.. Savaştan yeni çıkmış ya da çıkmak üzere olan Amerika’nın paranoyaları dile getiriliyor... 6.His isimli filme izleyiciyi şaşırtmasıyla benzetebiliriz. Makinist’i de unutmamak lazım kardeş filmler kategorisinde. Gerilim sahnelerinin bazıları What Lies Beneath It’i hatırlattı. Akıl Oyunları, K-Pax, Momento ve American Psycho’yu da es geçmeyelim… Böylesine çok filmi akla getirmesinin tesadüfi olmadığını düşünüyorum.

Okuduğum ilk yorumlara aldanıp sinemaya gitmekten vazgeçmiştim.. Filmi iyi bir ses düzeni, sinema perdesi ve karanlıkta izlemenin çok daha etkileyici olacağına eminim. Gerilim ve gizem temalı filmleri sevenler için çok ideal. Artan gizem ve seyircideki tedirginlik elle tutulur cinsten. Müzikler gerilimin voltajını arttırmada çok başarılı... Belki tek başına dinlemek anlamlı olmayabilir ama filmle ciddi bir bütünlük sağlıyor.

Çarşamba, Eylül 15

The Guitar / Gitar (2008)


Yeni bir güne uyandım. Giyindim, işe gitmek üzere yola koyuldum. Her gün geçtiğim kalabalıkların arasında yol aldım. Boğazımdaki ağrılar için doktora gitmiştim, onun sonuçlarını öğrenmeye gidiyorum.



...
...
Sonsuz bir boşluktayım. Kanserim. İki ay ömrüm kalmış. Önce sesimi kaybedeceğim, sonra da soluk alışverişlerim zorlaşacak. Endişeleniyorum, korkuyorum. Şuursuz ama otomatik adımlarla işime doğru ilerliyorum. İşte bana ayrılan 'kübik'e geldim bile. O da ne?.. Müdürüm geldi, elinde bir zarf. Çalıştığım dört yıla karşılık dört haftalık bir maaş. İşimi de kaybettim.

Şaşkınım. Bir telefon bulmalıyım. Sevgilimin yanımda olmasına ihtiyacım var. Hemen gel diyorum... Geliyor... Söze nasıl başlayacağımı kısa bir an tasarlarken o daha atik davranıyor. Ayrılış anlarının saçma sapan telafi sözleriyle dolu ritüeli başlıyor. Ve bittiğinde terk edilmiş oluyorum...


Tanrım! Bir saat önce sağlıklı, işinde-gücünde, bir ilişkisi olan kadındım. Tesadüfler bu kadar gaddarca bir mahvoluş ve yok oluş planı tasarlayabilirler mi?




Her şeyin kendi kendine bitişini seyredemem. Kontrol her ne olursa olsun bende olmalı. Bir seçim yapmalıyım. Alternatifim var mı? Olabilir mi?..
Aslında var. Önümde her geçen günü beni bir katastrofa sürükleyecek ve sonunda ebediyete gönderecek muhtemel iki ay var. Acı çekmeden zamanı öne çekebilirim. Ya da hep ertelediğim, daha sonralara bıraktığım hayatımı iki ay konsantre yaşayabilirim. Kaybedecek bir şeyim yok!.. Tek yapmam gereken bu ikisinden birini seçmek. İlkini seçmek üzereyken; ister korkaklık deyin ister cesaret ikincisini seçiyorum.



Yaşamak bazen yürek ister.

Manzaralı bir çatı katında yaşamayı hep istemişimdir. Şöyle geniş olmalı... Hayallerimle doldurabileceğim kadar geniş. Kendime iki ay sürecek yeni bir hayat kuracağım. Bir gün kullanabileceğim ümidiyle yaptığım birikimim ve birçok kredi kartım var. Kredi kartları -paranın sanal sahipleri- ve telefonum hayallerimi gerçekleştireceğim sanal ve kısa hayatıma yardımcı olacaklar.



Eski yaşantıma ve alışkanlıklarıma başkaldırıyorum. Plansız ve düzensiz olmak, bir vejetaryen olarak her türlü eti yemek, tatmadığım lezzetleri ve hazları tatmak istiyorum. Gözlerimi kapattığımda hep aynı şeyi görüyorum. Küçük bir çocukken, her gün saatlerce bıkmadan, usanmadan izlediğim müzik dükkanındaki kırmızı elektrogitar. Çocukluktan beri, büyük bir arzuyla istediğim şey o elektrogitarı çalmak. Bunca yıldır bunu gerçekleştirmek için hiçbir şey yapmamış olmama şaşıyorum. O gitarı alacağım ve kalan günlerimi onu çalmayı öğrenerek geçireceğim. En azından bunu yapacağım. Ben kendi mucizemi gerçekleştireceğim. Sonuç ne olursa olsun. Sonunda ben mutlu olacağım...



Şimdi dağılın!..
Kendi hayatlarınıza dönün.
...Ve kendi mucizelerinizi yaratın.
Çünkü yaşam çok kısa...

Filmin IMDB linki için tıklayınız
Filmin fragmanı için tıklayınız

Cumartesi, Eylül 4

Inception / Baslangic (2010)



Leonardo DiCaprio'nun başrolde olduğu filmde, daha birçok ünlü oyuncu da yer alıyor.

Yönetmen Christopher Nolan bir röportajda: "Çocukluğumdan beri, hayatım boyunca rüyalarımdan etkilenmişimdir... Benim rüyalara olan başlıca ilgim ve bu filmi yapma nedenim, uyurken, fark etmeden bütünüyle bir dünya yaratabilme deneyiminden kaynaklanıyor. Sanırım bu, insan aklının potansiyeli, özellikle de yaratıcılığı ile ilgili çok şey söylemekte. Rüyaları her zaman büyüleyici bulmuşumdur." demiş.


Filmin konusunu çok kısa özetleyeceğim bu sefer: Başkasının rüyasına girip fikirlerini, gizli bilgileri çalmak ya da rüyada bir insanın beynine fikir tohumu yerleşmesini sağlayıp büyütmek üzerine:)

Benim de rüyalara karşı eskiden gelen bir ilgim var ve izlediğim bu filmden yola çıkarak düşüncelerimi paylaşmak istiyorum...

Rüyalarla ilgili birkaç temel konu var:


- Rüyayı kontrol edebilmek: Internet'te "lucid dreaming" kelimesini aratarak detaylı bir araştırma yapabilirsiniz. http://www.eksisozluk.com/ 'da yazılanları tavsiye ederim. Rüya içinde rüya görmek, rüyayı kontrol edebilmek, uyanıp tekrar uyuduğunda rüyaya kaldığın yerden devam etmek ve rüyada gördüklerini fiziksel olarak yatakta da senkronize şekilde tekrar etmek gibi dallanıp budaklanabilecek bir konu... Örnek vermek gerekirse: Öğrenciyken bir gece yine ertesi sabaha yapmam gereken ödeve el sürmemenin derin hüznünü yaşıyordum... Sabahın 5'ine saati kurdum. Kalkıp yapacağım sözde. Görülmemiş bir durum ama huzurlu bir uyku için iyi tercih... Sabah zil çalıyor. Rüya görmekteyim... Rüyamda birisi diyor ki: Zil gerçekte çalmıyor. Rüya görüyorsun... Zemberek boşalana kadar çalan zil, pes ediyor ve susuyor... Ben klasik kalkacağım saatte kalkıyorum... Zilin çalmadığını düşünüyorum.. Duymamış olamam... Sonra aklıma rüya geliyor...
- Aynı rüyayı görmek: Bir önceki madde tecrübeyle sabit olup benim için mantıklı bir durumken, bu çok fantastik bi durum gibi geliyor... Başkalarıyla aynı rüyayı görmek bence şöyle mümkün olabilir: Tek yumurta ikizisin... Yine tek yumurta ikizi sevgiliniz var... Yediğiniz, içtiğiniz, giydiğiniz, soluduğunuz her şey aynı... Aynı rüya görülebilir... Bir ihtimal... Öteki türlü size rüyasını anlatan kişiyle aynı rüyayı gördüğünüzü söylüyorsanız; de-javu hissi gibi birşey olabilir olsa, olsa... Bu bakımdan Inception'un bana uzak gelen tarafı, aynı rüyayı yaşamak... Filmde altyapısı ortaya konuyor bi şekilde..
- Dönemsel tekrar eden rüyalar görmek: Mezun olalı yıllar olmuş.. 60 çeşit dersin arasında, meslekle en alakasız derslerden birinin final sınavını kaçırıp sınıfta kalıyorum. Rüya sırasında çok bunalıyorum bu yüzden... Uyanırsam ne ala... Kabus bitiyor. Yılda bir-iki kez gördüğümü bilirim...
- Rüyada standart görüntüler-olaylar: Bir uçurumdan aşağıya uçmak, yere hep yakınsın ama bir türlü inemiyorsun... Ya da bir yokuştan aşağıya yuvarlanan büyük bir topun içindeymişin gibi dönen bir görüntü... Özellikle çocukken ateşlendiğim zamanlar görürdüm dönerli rüyalardan. Bi de apartmandayım... İndiğim ya da çıktığım merdivenlerden biri sonraki kata bağlı değil. Apışıp kalıyorum... Bir yol bulamıyorum.. (Filmde böyle bir sahne vardı)
Fakat en klasiği bence; uykuya dalmak üzere iken düşme hissiyle irkilip uyanmak... Bu durumu Jack London, Adem'den Önce isimli kitapta açıklıyor: Atalarımız vahşi hayvanlardan korunmak için ağaçta uyurdu.. Daldan düşüp ölenler çoktu.. Bir kısmı ise hayatta kalırdı fakat geçirdikleri büyük travma genlerine işleyecek boyuttaydı... Bize kadar ulaştı.
Özetlemek gerekirse, rüyalara merakınız varsa, Matrix tarzı filmlerden hoşlanıyorsanız izleyebilirsiniz.. Ama IMDB'de 4.sıraya çıksa da klasik bir film olur mu kuşkum var. Filmin fragmanı ile birlikte müzikleri yapan Hans Zimmer ile tanışın:

Related Posts with Thumbnails