Perşembe, Mayıs 20

Crash / Çarpışma (2004)


Paul Higgis’in yazıp yönettiği filmde, Sandra Bullock, Don Cheadle, Matt Dillon, Terrence Howard gibi isimler var… Geniş bir kadroyla çekilmiş.

Önyargılarımızla, paradigmalarla yaşıyoruz. Maviyse güzel, kırmızı ise acı gibi… Kafamızın içinde odacıklar var. Bir görüntüyü, olayı ya da kişiyi mutlaka sokmak zorundayız bu odacıklardan birine. Dışarıda kalan bişey olursa huzursuzlanıyoruz… Yaşamımızın her anını da önyargılarımızı güçlendirecek örnekler bularak geçiriyoruz.

Los Angeles bütün dünyadan 48 milletin bir araya geldiği metropol. Irkçılığa dönüşen önyargılar sadece beyazın siyaha olan tahakkümüne değil, Çinli’nin Meksikalı’yı küçümsediği ve aşağıladığı, mazlumun da zalime dönüştüğü bir traji-komediye ev sahipliği yapıyor.

İki zenci genç kafeden çıkmışlar. Kendilerine ne kadar kötü davranıldığını sipariş bile veremediklerini konuşuyorlar. Üzerimizdeki elbiseler de gayet iyi. Üniversite öğrencileri gibi giyindik. Bu sırada karşıdan zengin oldukları görünümlerinden anlaşılan beyaz bir çift geliyor. Kadın gençleri gördüğünde daha bir fazla sokuluyor kocasına. Bu harekete bozuluyorlar… Her şey normal, bu korkma neyin nesi… Acaba taşıdığımız silahlardan mı diyip, çiftin jipini gasp ediyorlar.

Filmde iyi ve kötünün insanın ayrılmaz bir parçası olduğu ve insanın sadece iyi veya sadece kötü olamayacağı da özellikle işlenmiş. Örneğin filmin en kötü adamı hayatını tehlikeye atıp birini kurtarıyor. Birçok filmde Crash’in aksine iyi insan ve kötü insan kavramlarının keskin bir çizgi ile ayrıldığını görüyoruz.

Beni en etkileyen sahne ise film yönetmeni Cameron’un karısı ile birlikte yolda giderken durdurulmaları ve kadının üst arama bahanesi ile tacize uğraması.

Crash bir trafik kazası sonrası aşağıdaki cümle ile başlıyor:

We're always behind this metal and glass. I think we miss that touch so much that we crash into each other just so we can feel something. Metal ve camın arkasında yaşıyoruz. Dokunmayı özlüyoruz ve bişeyler hissedebilmek için çarpışıyoruz.

Derin iletişimsizlik, tahammülsüzlük, saygı ve sevgi yoksunluğu ırkçılığa evrilerek toplumu patlamaya ve dağılmaya hazır bir bombaya dönüştürüyor. Herkesi huzursuz ediyor. Birçok sahnede kilit ve kapı görüyoruz. Bizi tehlikeli olan ötekilerden ayıran, koruyan şey kilitli bir kapı olamaz… İletişim, diyalog, hoşgörü, iyi insan olma gayreti, saygı ve sevgi huzurlu toplumların anahtar kavramları.


MAYBE TOMORROW

I've been down and
I'm wondering why
These little black clouds
Keep walking around
With me
With me

It wastes time
And I'd rather be high
Think I'll walk me outside
And buy a rainbow smile
But be free
They're all free

So maybe tomorrow
I'll find my way home
So maybe tomorrow
I'll find my way home

I look around at a beautiful life
Been the upperside of down
Been the inside of out
But we breathe
We breathe
....

Cuma, Mayıs 14

THE EDUKATORS / EĞiTMENLER (2004)



Macera Berlin’de başlar.
Avusturya’nın gözümüzü gönlümüzü açan dağ manzaraları eşliğinde gelişir...

ve yine Berlin’de sonlanır (ama sonuçlanmaz!).



The Edukators (Eğitmenler): Iki ‘aktivist’ genç.

Oldukça yakışıklı,
Gücü kuvveti yerinde,

Belli bazı becerileri (bina güvenlik sistemleri kurulumu ya da duruma göre devre dışı bırakılması gibi)

sıkı dostlukları,
Ve dünyanın şu anki düzenine hayli itirazları olan iki genç insan…

Aynı evi paylaşmakta ve geceleri adrenalin pompası bir işle uğraşmaktadırlar :

Berlin’in zengin muhitlerindeki saray yavrusu villalara gizlice sızmak,
eşyaların yerini bir sanatçı yaratıcılığı ile değiştirip,

Hiçbir şey çalmadan yazılı bir MESAJ bırakmak :

VARLIKLI GÜNLERiNiZ SAYILI



Öte yandan, gençlerden birinin kız arkadaşı zor durumdadır.

Zengin bir işadamının lüks arabasına (son 3aydır sigortalamadığı) arabasıyla çarpmıştır. Yıllar boyunca taksitler halinde ödemek zorunda olduğu borcun altında ezilmektedir.
Bir de işinden kovulur, kirasını bile ödeyemez duruma gelir.
Böylece Eğitmenlerin yanına taşınır.

Gençlerin evine taşındıktan kısa bir süre sonra da, sevgilisinin geceleri neyle iştirak ettiğini, beklenmedik bir şekilde, üstelik sevgilisi birkaç haftalığına Berlin dışındayken öğrenir.

Öğrenir de hiç geri kalır mı ??

Borçlu olduğu işadamının evine Edukators yöntemiyle girmek ister.

Istediğini yapar.

Malesef bu kızcağız, diğer iki genç kadar prensip sahibi değildir....biraz baştankara, hafif uçarı…(ve aşık!, acaba kime??)

Nerde duracağını bilemez…
Bu yaştaki, ve bu özellikteki kızların sahip olduğu bir potansiyelle, herşeyi arapsaçına çevirmeyi kolayca başarır.


Sonuçta,
3 genç, sözkonusu iş adamını (bir dağ klübesine)
kaçırmak zorunda kalırlar.

Adam da eskinin hızlı solcularından çıkmasın mı sana ??





Işte Avusturya Alplerinin o muhteşem manzaraları eşliğinde,
havada buram buram aşk kokusu,
günlerce konuşup yüzleşme imkanı bulurlar.

Birbirleriyle, … sistemle,…kendileriyle.
Stipe Erceg, Julia Jentsch, Daniel Brühl


Sonlara doğru benim gibi safdiller, “kafası çalışan insanlar, aralarındaki yargı ve güç mekanizmaları devre dışı kalırsa, konuşup tartışarak, uzlaşaçak bir nokta bulabilirler” iyimserliğine yelken açmış güldür güldür akacakken,

Film çok yerinde ve okkalı bir tokat atar:
adalet MÜLKÜN temelidir

ve film,
–sadece filmlerde olabilecek-
güzel bir sürprizle biter.

'her yürek devrimci bir hücredir'


-0-

Eğitmenlerin çok katmanlı, ince ince işlenmiş alt-metinleri yok.

Yeni bir önermesi yok.

Muhalif ruhları okşuyor orası kesin.

Belki çok bildik hatta klişeleşmiş ama çok da önemli soruları yeniden soruyor...
E bu da güzel.

Konuyu ele alışı ütopik ve naïf.

Anlatım akıcı ve hoş.

Oyunculuklar oldukça başarılı.

Amerikan sinemasına alternatif filmlerin yeşereceği bahçede…

sade ve anarşist bir kır çiçeği tohumu olarak algıladım.


Bu bahçenin bir köşesinin de Berlin olması bence bir tesadüf değil.

(Berlin deyip geçmemek icap eder. Entellektüel devinimi ve birikimi yabana atılır bir şehir değildir. Pek çok şey bir yana, film festivali ve resim sergileri, sözü geçme ve saygınlık anlamında, Paris’in kendini beğenmiş havasını çoktan söndürmüştür. Eskinin doğu-berlininde, şimdinin restore edilmiş, ama hala karanlık, hala asık yüzlü mahallerinde geceleri taksiler cirit atar. Garip giyim kuşamlı insanları kah bir plastik sanatlar atölye çalışmasına, kah bir moda defilesine, ya da underground müzik çalışmasına taşır.)



Film bitti,

Kalktım 10 yıl önce okuduğum bir kitabı [1] yeniden karıştırdım.
Bireysel itaatsizlik üzerine yeniden düşündüm.
17 yaşına gelince oğlum da izler diye filmi arşive kattım.




Umarım siz de izlersiniz.



Zira, bügünkü günde, ‘can sıkıntınızdan başka kaybedecek birşeyiniz yok’…



-o-
[1]: Gençler İçin Hayat Bilgisi El Kitabı: Gündelik Hayatta Devrim, Raoul Vaneigem, AYRINTI Yayinlari

Perşembe, Mayıs 6

GÜNAYDIN VIETNAM / GOOD MORNING, VIETNAM (1987)


Yıl 1965, yer Vietnam / Saygon.
Amerika işgalindeki topraklarda Amerikan askerlerini eğlendirmek, günlük sıkıntılarını ve vatan özlemlerini dindirmek amaçlı radyo yayınları yapılmaktadır. Radyo yayınları, askeri disiplin içerisinde yürütülen; sadece izin verilen belli müzisyenlerin eserlerinin çalındığı, eğlenceden uzak; yaşadıkları coğrafyanın gerçeklerinden uzak yayınlardır.

…Ve artık bu yerel radyonun Yunanistan görevinden henüz gelmiş; hareketli, sıra dışı, komik bir DJ’i vardır: Adrian Cronauer (Robin Williams).

"the wrong man in the wrong place at the right time."

Daha ilk programında izleyiciyi kırıp geçiren ve gönüllerde taht kuran Cronauer , üst rütbeli komutanlar tarafından fazla serbest bulunduğu için pek sevilmez. Ama Cronauer ordu radyosundan hayran mektubu alan ilk radyo sunucusudur: Hem de binlercesini…


Tam bir geveze olan Cronauer sabahın erken saatlerinde, meşhur akıllara kazınmış “Günaydıııııın Vietnaaaaam!” nidasıyla programına başlar ve sürekli konuşur. Tanıdığı arkadaşlarına, üst rütbeli komutanlarına takılır, o zamana kadar çalınmamış parçalar çalmaya başlar, taklitler yapar ve tüm dinleyenleri aşağıdaki gibi diyaloglarla güldürerek vazgeçilmez olur.

“Hayatım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor ama ben sıkıldım”
“Yemek o kadar acıydı ki ayağımdaki kıllar bile yandı”

------------ o ------------

Daha çok askeri yaşayışın, savaşın görüntülerini izleyeceğimiz beklentisiyle oturduğumuz film bizi ilk karesinden itibaren yanıltıyor elbette. Günaydın Vietnam’da bol bol kahkaha, ince espriler ile birlikte yüzünüze tokat gibi çarpan gerçekler ve düzene karşı bir başkaldırı var.

Robin Williams -birçok filminde olduğu gibi- yine farklı, tabu deviren, yalanlar ve kabullenilmişlikler üzerine dönen hayatı eleştiren ve ötesinde değiştirmeye kalkan muhalif bir rolde. Tıpkı Ölü Ozanlar Derneği, Patch Adams, Good Will Hunting’ de olduğu gibi. Bazı roller vardır bazı aktörlere/aktrislere yapışır ve özdeşleşir. Robin Williams, bu birbirine benzer ama bir yandan da farklı rollerle bizlere yaşadıklarımızı, gördüklerimizi ve de bize gösterilenleri sorgulamamızı sürekli hatırlatıyor.



Filmde askeri yaşam ve düşünce biçimiyle ilgili olarak; Saygon’un başkomutanı ve emrindeki binbaşı arasında geçen şu diyalog müthişti.

- Binbaşı: Bu radyoyu askeri mantığa göre yönetiyorum efendim!
- Komutan: Söylediğindeki çelişkiyi görebiliyor musun?

Unutulmaz sahneler…
Cronauer ’in Saygon’da askerlerin bir şeyler yemek/içmek için gittiği restoran-barda parmaklarına karidesleri takıp onları Kim Wilde’ın “keep me hangin on” şarkısının sözlerini değiştirerek söylediği sahne.

Saygon’da bombalar amaçsızca ve acımasızca patlarken, masum insanların kanları nedensizce akarken Cronauer ’in Louis Armstrong’tan çaldığı şarkı tüm tezatlığıyla kulaklarınızda çınlıyor: “I think to myself, what a wonderful world!”

Direniş arttıkça terör olaylarının arttığı Vietnam’da, işleri kontrol altına almak için bölgedeki askerlere haberler, gerçekler sansürlenerek veriliyor.



Yıllar geçmiş ama çok bir şey değişmemiş gibi…

…Günaydın Bağdat!
…Günaydın Kabil!
…Günaydın Prizren!
…Günaydın Saraybosna!


Filmin IMDB linki için tıklayınız.

Filmin fragmanı için tıklayınız.

Cumartesi, Mayıs 1

Fargo (1996)


Suç filmleri arasında ismi unutulamayacak bir yapıt. Son derece basit görünen fidye suçunun seri cinayetlere dönmesi ile içinden çıkılmaz bir hal alması gerçekçi ve aynı zamanda komik bir dille anlatılmış. Tema müziği defalarca dinlenir… Norveç folk şarkısı.

Far ve Go kelimelerinden gitmek için çok uzak bir yer olduğu tahmininde bulunuyoruz. Karlar altındaki uçsuz bucaksız bembeyaz düzlükler insanı hipnotize ediyor..

Açılışta gerçek bir olaydan esinlendiği söylense de, filmin sonunda yazılar geçerken, kurmaca bir öykü olduğunu anlıyoruz… Yönetmenlerin dediğine göre, birbirinden bağımsız gerçek olayların bir kolajı... Örneğin odun biçme makinesi sahnesi yaşanmış...

Vavien bu filme benziyor. Adamın karısı hakkında, kaçırılma/öldürme planı yapması, planın düşündüğü gibi gitmemesi... Sorunlu, ergen bir erkek evlat. Saf ve ailesini çok seven bir ev kadını... Kayınpederin kızını kocasından sakınan tavırları.. Zengin oluşu.. Daha sayılabilir..

Jerry’nin borçlarıyla başı beladadır… Şartlı tahliyeyle dışarı çıkmış, ortak bir tanıdık aracılığıyla iki haydut ile tanışır. Karısını kaçırmalarını ister. Salıverilmeye karşılık kayınpederinden 80 bin dolar alıp bölüşeceklerdir. Böylelikle hem kendisine istediği işleri, parayı birtürlü vermeyen kayınpederinden intikam alacak, hem de borçlarını ödeyecek.

Jerry anlaştığı adamlara 80 bin dolardan bahsetse de, acılı babaya fidye olarak 1 milyon dolar istendiğini söyler… Zaten her işinde bir üçkağıt çevirmektedir.

Korku filmleri klasiği olan etkileyici küvet-duş perdesi sahnesiyle birlikte kadın kar maskeli iki adam tarafından kaçırılır… Plakasız araçtan, arka koltuktan gelen gürültüden şüphelenen ve rüşvet teklifini kabul etmeyen polisin öldürülmesi ile başlayan cinayetler zinciri Jerry’nin planlarını berbat eder…

Oyunculuk anlamında fidyecileri oynayan Steve Buscemi (komik görünüşlü diye tarif edilen) ve Peter Stormare (ağzından sigara düşmeyen psikopat) ön plana çıkıyor… Olayları aydınlatan hamile polis Frances McDormand ise 1997’de en iyi kadın oyuncu Oskar’ını almış… Marge rolü komik ve zeki bir karakter canlandırması… Mimikleri, jestleri ve doymak bilmeyen haliyle sempatik bir kadın.

Marge bir nevi akil adamı oynuyor… Filmdeki tek aklı başında, işini kusursuz yapan, dürüst karakter… Zaten film sonundaki ağır mesajı da onun ağzından duyuyoruz: “Bütün bunlar bir avuç para için miydi?, Hayatta paradan çok daha değerli şeyler de var”
Filmin bana en ilginç gelen yerlerinden biri, komik olan fidyecinin, 960 bin doların üzerine konmasına rağmen, basit bir arabanın hesabını yapması... Psikopat olan diğerinin ise çıkan anlaşmazlık sonunda baltayla saldırısı... Zenginlik deniz suyu içmek gibi bişey galiba? İçtikçe susatmakta...
İki soyguncu başlarında maske, sırtlarında bankanın para çuvalları, arkalarında polis kan ter içinde kaçıyorlar: Biri diğerine; "hep söylerdim de inanmazdın, para sahibi olur olmaz dertler başlar diye" Sahne bu fıkrayı hatırlattı... Fidyecilere para sahibi olmak hiç yaramadı...

The Big Lebowski, No Country for Old Men ile birlikte izlediğim üçüncü film olan Fargo yönetmenlerin net bir çizgisi olduğunu göstermekte.
Related Posts with Thumbnails