Pazartesi, Mart 29

Levottomat / Restless / Huzursuz (2000)



Tepeden tırnağa bir Finlandiya filmi olan “Huzursuz” da, ambulans doktorluğu yapan Ari isimli bir gencin perspektifinden, yaşadığı hayatın bir kesitine tanık oluyoruz. Yaşamı boyunca sevgi kavramınından uzak kalmış ve tüm ilişkilerini anlık yaşayıp tüketme eğiliminde olan Ari dolayısıyla herhangi birisine bağlanamayan ve güvenemeyen bir kişiliğe sahiptir.

Güneşli bir Helsinki günü plaja giden Ari (Mikko Nousiainen), deniz kıyısında Tiina (Laura Malmivaara) isimli bir kızla tanışır. Ari’den çok hoşlanan Tiina, onu o gün ve sonrasında görmek ister. Birlikte güzel vakit geçiren çift, Tiina’nın ilişkiyi birlikte yaşama aşamasına taşımak istemesi üzerine ilk krizini yaşar. Ari, Tiina’yı kendisini mutsuz edeceği endişesiyle uyarır, ancak olacakla öleceğin de önüne geçilmez.



Tiina’nın vaktinin çoğunu birlikte geçirdiği yakın arkadaşları vardır. Evlenmeyi planlayan iki çift ile birlikte eğlenerek geçirdikleri hafta sonlarından birinde Ari’yi diğer arkadaşlarıyla tanıştırır. Üç çift birlikte güzel vakit geçiriyor görünmektedir. Ta ki, birbirlerine yaptıkları itiraf oyunlarına kadar…

“Mutluluk hak edilecek bir şey değildir!”



İtiraf oyununda, herkes hayatta hiç yapmadığı veya tatmadığı bir duyguyu itiraf ediyor.
- Ben şimdiye kadar hiç aşık olmadım
- Ben şimdiye kadar sevişmelerimde hiç orgazm olmadım
gibi…

Bu samimi itiraflar, çiftler arasında soğuk rüzgarlar estirmeye ve diğerlerinin de itirafçıya bakış açılarının değişmesine neden olacaktır.

Ari’nin kadınlar üzerinde anlaşılmaz ve belki de tabulaşmış bir çekiciliği vardır. Kendi içinde çelişkileri ve kanıksanmışlıklarına rağmen yolunda giden ikili ilişkiler, Ari’nin gruba katılmasıyla temelinden sarsılacaktır.



Aldatma, ihanet, yasak ilişki, seks bağımlılığı; mutlu sona varacakmış gibi görünen, evliliğe giden ama bozulan ilişkiler bir süreliğine altı kişilik bu arkadaş grubunun arasına girse de asla birbirlerinden kopamamaları bana şaşırtıcı geldi. Kadınların tutkularından dolayı Ari’den kopamamaları anlaşılır olabilir ama aldatılan eşlerin de sanki başka dostlar, arkadaşlar bulamayacaklarmışçasına Ari ile ilişkilerini sürdürmeleri biraz garipti. İnsanların tutkuyu bile akıl almaz bir sakinlik ve serinkanlılıkla yaşaması biz Akdeniz kanı taşıyanlar için hayli şaşırtıcı diye düşünüyorum.

Ari, Finlandiya’ da yaşayan bir “ıssız adam”. Çağan Irmak (burada kendisine de söz hakkı doğuyor tabi ama) ses getiren filmi “Issız Adam” ı çekerken büyük bir ihtimalle bir yönüyle bu filmden etkilenmiş görünüyor. En azından bana öyle hissettirdi. Ari’nin tek başına acı çekerek duş aldığı sahne Cemal Hünal’ın oynadığı sahneyle epey bir benzerlik içinde.

Bence “huzursuz” bir aşk ya da tutku filmi değil, aldatma ya da ihanet filmi de diyemeyiz sanırım. Bunun için aldatma fiilinin önem kazanabilmesine fırsat verecek aşk, sevgi gibi bir paylaşım olması gerek. Belki de filmin ismi bu duyguyu tam olarak karşılıyor: Ben izlerken yaşamda bir sonraki güne uyanmak için kendince makul sebebi olmayan birinin huzursuzluğunu hissettim…

“Bazen net görebilmek için uzaklara gitmek gerekir!”

Ari ve Kuzey Avrupa halkının yaşadığı bize çok uç noktalarda gelen ama bu kadar geniş yelpazede cereyan eden yaşanmışlığı çok kısır bir duygu sözlüğüyle dile getirmeleri ve bunu kanıksamış olmaları biraz tatsız geliyor insana. Sanırım bunda yaşanılan iklimin ve onun etkilediği toplum kültürünün bir nebze payı var. Bilemem tabi bu konunun uzmanlarının işi.

İklim demişken, bir İskandinav filmi izlememize rağmen; soğuk, kar ve buz arka plan manzaralı sahnelerle karşılaşacağınızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Film boyunca güneşli; tekne-sahil-deniz üçlemeli sahneler çoğunlukta. “Finlandiya’nın sahilleri de mi varmış?” dedirten sahnelerde deniz suyu sıcaklığının 15C den fazla olduğunu sanmıyorum ;)



IMDB linki için tıklayınız

Filmin fragmanı için tıklayınız

Levottomat hakkında yazılmış doyurucu bir yazı

Çarşamba, Mart 24

The Number 23 / 23 Numara (2007)


"Emin ol, günahların seni bulacaktır!"

Özel bir şirkette köpek yakalayıcısı olarak çalışan Walter Sparrow (Jim Carrey), bir restoranın bahçesine kaçan ve boynundaki madalyonda NED yazan bir köpek tarafından ısırılır. Doğum gününü kutladığı gün ise karısı sahaftan alınma bir kitap hediye eder. 23 numara adlı bu kitabın önsözünde şunlar yazmaktadır:

“Bu kitapta anlatılanlar ve kişiler birer hayal ürünüdür. Eğer öyle olmadığını düşünenler ve kendi yaşamlarıyla benzeştirenler varsa ölü ya da diri bu kitabı okumamalıdırlar”.



Kitapta anlatılan birçok şeyin kendi hayatıyla birebir örtüştüğünü gören Walter kendisini kitapta bahsedilen Detektif Fingerling ile özdeşleştirir. Kitaptaki bölümler ilerledikçe Walter 23 sayısının lanetini keşfeder ve hayatındaki her şeyin, tarihlerin ve özel günlerin hep 23 sayısına ulaştığını fark eder. Biraz araştırdığında 23 sayısının gizemiyle bilgiler öğrenir. Gerçekten de çevremizdeki birçok gerçek ve tarihin 23 sayısıyla yakından ilgisi vardır.

Hiroşima’ya bomba 8:15 de atılmıştır. 8 ve 15 in toplamı 23 eder.
İnsanoğlu, erkek ve dişiden gelen 23 çift kromozoma sahiptir
Dünya ekseni 23 derece eğikliğe sahiptir
Kanımız vücudumuzun içinde bir turunu 23 saniyede tamamlar
Maya takvimine göre dünyada yaşam 2012 yılında son bulacaktır. 20 + 1 + 2 = 23 eder.



"Zaman, kendisine ekli anlamlı sayılardan oluşan bir sayma sistemidir"

Walter ve eşinin yakın arkadaşı, bunun bir paranoya olduğunu, bir şeyi takıntı haline getirdiğimizde algımızın hep onu bulacak şekilde, yaşamın içinden o ayrıntıları süzeceğini söylese de Walter’ ın yaşamı ve 23 sayısı arasında tesadüfle açıklanamayacak derecede kuvvetli ilişkiler vardır.


Kitabın üstünde yazar ismi olarak Topsy Kretts (Top Secrets) görülmektedir ama literatürde ne böyle bir yazara ne de bu isimde bir kitaba rastlanmamaktadır.

Walter’ ı ısıran NED isimli köpek (N=14, E=5, D=4 --> 23) sürekli karşısına çıkar ve her seferinde bir mezarlığa götürür. Köpek 23 ncü yaş gününde öldürülen bir kadının mezarı önünde durmaktadır.

Walter içinde bulunduğu gizin ve 23 sayısının sırrını çözmek için karısı ve oğluyla birlikte çabalar ama gerçek aslında kendi içinde saklıdır. Daha fazla bir şey söylemeyelim, bundan sonrası “spoil” a girer ;)



------------------------- o -------------------------

23 sayısı benim için de özel bir sayıdır (çocukluğumdan beri oynadığım ve rakamlarını ezberlediğim tombala kartımın sayılarından biridir ;)). Asal ve asil bir sayıdır 23: kendisinden başkasına bölünmez. 23, tüm dünyada sağlam bir hayran kitlesine sahip “lost” dizisinde de ele alınan lanetli sayı dizisinin de bir elemanı aynı zamanda. Basketbolun dünyanın her yerinde sevilmesini sağlayan efsane oyuncu Michael Jordan’ın; futboluyla ve özel yaşamıyla herkesin ilgisini çeken David Beckham’ın (Galaxy takımındaki) forma numaraları hep 23’ tür.



23 Numara’nın son zamanlarda yazılmış en güzel, ilginç ve özgün senaryolu filmlerden biri olduğunu söyleyebilirim. Yeteneğinin sadece komedi filmlerine özgü olmadığını bize defalarca kanıtlayan Jim Carrey, “Sil Baştan” filmindeki performansını yakalamış hatta geçmiş ve filmi tek başına sürüklemiş.

Filmin yönetmeni Joel Schumacher, bizi ana konudan koparmayan ve ayrıntılarla çok boğuşturmayan dozunda bir film çekmiş.


Filmin IMDB linki

Filmin Resmi Sitesi

Filmin Fragmanı


Cuma, Mart 19

Broken Flowers / Kırık Çiçekler (2005)



Hayatının büyük kısmını kısa süreli ilişkilerle geçiren, orta yaşı çoktan geçmiş, bağlanma problemi yaşayan; yaşamını Don Juan ile özdeşleştirmiş bir adam olan Don Johnston ‘ın (Bill Murray) yaşamına ortak oluyoruz bu filmde. Hayatın tüm zevklerini konsantre bir şekilde yaşamış ve tüketmiş olmasından ötürü artık en ufak bir yaşam isteği duymayan ve yüreğinde sevgi kırıntısı bile kalmamış adamın yaşamının dönüm noktasına tanık oluyoruz.

Filmin ilk kareleriyle birlikte harika bir müzik sizi karşılıyor. Sadece film boyunca izleyip unutacağınız cinsten değil, her zaman dinlemek isteyeceğiniz türden bir müzik. Sonra fark ediyorsunuz ki film baştan aşağıya kaliteli müziklerle donatılmış.

Don sevgilisinin kendisini terk ettiği gün, pembe zarflı pembe kağıt üzerine kırmızı mürekkeple daktilo edilmiş imzasız bir mektup alır. 20 yıl kadar önce birlikte olduğu kadınlardan biri kimliğini gizli tutarak Don’a 19 yaşında bir oğlu olduğunu söyler.


Don’un Etiyopya asıllı polisiye romanlar yazarı olan komşusu Winston (Jeffrey Wright), bu imzasız mektubun sahibini ve dolayısıyla Don’un oğlunu bulmak için hafiye gibi ipuçları araştırır, 20 yıl önce birliktelik yaşadığı kadınların listesini Don’dan alır ve Don’a her ayrıntısı düşünülmüş bir seyahat planı hazırlar. Don için geçmişiyle ve belki de yüzüstü bıraktığı eski aşklarınla yüzleşeceği yolculuk da böylece başlamış olur.

Filmde müthiş sıcak bir komşuluk ilişkisi var. Don ve Winston’ın ailesi arasındaki güzel dostluk, Winston’ın Don’ın tüm bezginliğine ve sinir bozucu boş vermişliğine rağmen yaptıkları görülecek cinstendi. Komşusunun her an vazgeçeceğini iyi bildiğinden, ona seyahat boyunca dinleyebileceği bir yol müziği CD si (Etiyopya Müzikleri) hazırlayan Winston müziklerin arasına kendi sesinden motive edici ve yönlendirici mesajlar koymayı da ihmal etmez.



Don’ın yıllar sonra birdenbire ortaya çıktığı bu sürpriz ziyaretleri ev sahiplerini de epey şaşırtır. Aradan geçen 20 yılda herkes hayatını farklı bir şekilde kurmuş, hiçbir şey anılardaki gibi kalmamıştır. Don, her ziyaretine elinde bir buket çiçekle gider. Çiçekler de en az kendisi kadar bezgin ve kırılmış görünmektedirler…



Don, eski sevgililerine yaptığı bu garip yolculukta, hep kendisini mektupta öğrendiği oğluna kavuşturacak ipuçları arar. Tek başına seyahat eden her genci, kendisini aramak için yollara düşmüş oğlu zanneder. Filmin sonunda dikkatli izleyicilerden kaçmayacak bir sürpriz de var: Bill Murray’in gerçek oğlu (Homer) da bir sahnede görünüyor. Yaşlanmış ama güzelliklerinden fazlaca birşey kaybetmeyen ünlüler de filmde Murray' e eşlik etmiş: Sharon Stone (Laura), Frances Conroy (Dora), Jessica Lange (Carmen), Tilda Swinton (Penny), Julie Delpy (Sherry).



Yönetmen ve senarist Jim Jarmusch bu filminde Don Johnston karakteri için tek isim olarak Bill Murray’i düşünmüş ve filmi adeta onun üzerine inşa etmiş. Filmi izlerken yönetmenin bu ısrarında ne kadar haklı olduğunu anladım. Bill Murray; yaşam amacı kalmamış, hiçbir şeye heyecanlanmayan, donuk bakışlı ve mimiksiz yüz ifadelerinle Don Johnston karakterini sıfırdan yaratmış adeta. En az “lost in translation” filmindeki kadar usta bir oyunculuk sergilemiş.



Jim Jarmusch

Filmin kamera arkası görüntülerini izlediğimde, çekimlerde kullanılan klakette filmin adı olarak hep “dead flowers” görünüyordu. Sanırım yönetmen film vizyona girerken son bir fikir değişikliğiyle adını “broken flowers” olarak değiştirmiş. Ben filmin isminin son halini sevdim.

Film, müzikleriyle de ön planda. Etiyopyalı müzisyen Mulatu Astatke & Ethiopian Quintet, Holly Golightly, The Tennors başta olmak üzere birçok müzisyen ve yorumcunun eşsiz müzikleri aynı filmde buluşmuş.

Film 2005 Cannes jüri büyük ödülünü almış.

Filmin IMDB linki için tıklayınız

Cumartesi, Mart 13

The Big Lebowski (1998)



Coen Kardeşler’in yazıp yönettiği, 1998 yılında vizyona giren filmde başrolleri Jeff Bridges (Dude-Lebowski) ve John Goodman (Walter) oynuyor…

Jeff Bridges 2010 yılında En İyi Oyuncu Oskar’ını alarak yıllar önce hakkettiği ödülüne nihayet kavuşmuş oldu.

Bornozuyla süpermarket alışverişine çıkması, sütün tazeliğini koklayarak anlaması ve kapalı ortamlarda özellikle kafası bişeylere bozulunca taktığı güneş gözlüğü ile sıradışı bir karakter olduğunu daha ilk karelerden itibaren Lebowski bize gösteriyor...

Kendini Dude diye lakaplandıran; savaş karşıtı, bowlingci, aylak, ağır ve sakin hareketleriyle pandaları-tembel hayvanı andıran ve sevimli bir adam olan Lebowski’nin bekar evine iki genç adam izinsiz girer... Şiddet kullanarak eşinin borcunu ödemesini isterler. Salondaki halıya işer bitanesi..

Lebowski parmağında yüzük olmadığını ve klozet kapağının yukarıda olduğuna işsaret ederek, evli olmadığına ikna eder adamları… Zaten gangsterler, evin bir milyonerin evi gibi görünmediğini biraz geç de olsa anlamışlardır. Aynı isimde iki kişi vardır...

Vietnam’da yaşadıklarının etkisinden kurtulamamış bowling ortağı Walter bizim adamı halıdaki zararı tazmin için milyarder Lebowski’yi bulması gerektiğine ikna eder... Dude, soluğu Big Lebowski’nin evinde alır... Olaylar gelişir...

Filmin başından itibaren zavallı Dude sürekli saldırganlığa maruz kalır… Evine giren Treehorn’un adamlarından dayak yer. Zararını karşılaması için Big Lebowski’ye gittiğinde yüksek sesle azarlanır… “This agression will not stand, man” der… Takım arkadaşı Walter rakipleri Smokey’e sıradan bir sebeple bowling salonunda silah çeker… Elleri titrer… Sadece filmin başında değil her yerinde tartaklanır, azarlanır, dayak yer, kafasına fincan fırlatılır. Bu şehirde seni istemiyoruz denir… Spermleri kendinden izinsiz alınır.

Karşımıza çıkan rollerin bir iki kelime ile tanımını yaparsak filmi ilginç kılan şeyin ne olduğunu bulabiliriz belki.

Dude: Savaş karşıtı, hippi
Walter: Vietnam’da kayışı koparmış
Donny: Salağın önde gideni
Big Lebowski: Kore gazisi, milyarder
Maude Lebowski: Nihilist, feminist, sanatçı
Bunny Lebowski: Bütün şehre borçlanmış bir kumarbaz
Brandt: Milyarder yalakası
Jesus: Sapık bowlingci
Smokey: Savaş karşıtı, kırılgan bir adam
Maude Lebowski: Nihilist, feminist, sanatçı
Treehorn: Porno girişimcisi

Filmde sıklıkla duyduğumuz kelimeler:

The rug really tied the room together. (Halı odayı dolu gösteriyordu)
White Russian. (Beyaz Rus - Dude’un sürekli içtiği içki)
Am I wrong? (Walter’ın ağzından düşürmediği kelime: Yanılıyor muyum?)
Her life is in your hands. (Hayatı senin ellerinde)
She kidnapped herself. (Kendi kendini kaçırdı)
You are entering a world of pain. (Acılar dünyasına girmek üzeresin)
Mark it zero / Mark it eight. (Sıfırı işaretle / Sekizi işaretle)


Filmde favorim 10 sahneyi sıralıyorum:

1. Treehorn telefonda konuşurken bir yandan da not kağıdına bişeyler yazmaktadır. Dude bunu fark eder, adam koçandan kağıdı koparıp uzaklaşır uzaklaşmaz, bizimkisi kendinden hiç de beklenmeyen bir çeviklikle ve temkinlilikle telefonun yanına gider. Not kağıdını dedektif edası ve kurşun kalemin yanıyla hafif hafif karalamaya başlar... Gördüğü şey kaşısında bir duraksayıp devam etmesi ve şaşkınlığı...

2. Maude Lebowski Dude’a –Alman- yapımı film izletmektedir... Ekrana, kapıda bir kablo TV tamircisi ile onu karşılayan rahat giysiler içindeki kadın evsahibi gelir... Tamirci: “Maine name ist Karl. Ich bin expert.” diye kendini tanıtır, içeri girer... Maude, Dude’a döner: Bundan sonra olacakları tahmin ediyorsundur herhalde? Dude düşünmeden cevap verir: He fixes the cable.

3. Walter ölen arkadaşının krematoryumdan aldığı küllerini okyanusa döker... Küller rüzgar nedeniyle Dude’un üzerine gelir.

4. Dude, yolgeçen hanına dönen evinin kapısına önlem alır... Yere tahta bariyer çakar, sandalye dayar... İki saniye sonra kapıdan gene yabancı adamlar kolayca girer. Kapı içeri değil, dışarı açılmaktadır çünkü.

5. Dude, çalındığı için polise arabasının içinde neler olduğunu anlatmaktadır: Evrak çantası… İçinde de evraklar var… Polis merak edip sorar: Ne iş yapıyorsunuz?

6. Treehorn yakında seksin elektronikleşeceğini, %100 sanallaşacağını anlatmaktadır... Dude manuel metodlarla işini gördüğünü söyler.

Treehorn: Interactive erotic software. The wave of the future, Dude. One hundred percent electronic!

The Dude: Yeah well, I still jerk off manually.

7. Dude, Big Lebowski ile ilk karşılaştığında, konuşmanın bir yerinde “This aggression will not stand – Bu saldırgan tutum devam edemez” der. Lafı televizyonda Bush’un yaptığı, yeni duyduğu konuşmadan araklamıştır.

8. Walter’a Donny’e sorar: Bunlar Nazi’mi? Hayır nihilist onlar. Korkacak bişey yok.

Donny: Are these the Nazis, Walter?
Walter Sobchak: No, Donny, these men are nihilists. There's nothing to be afraid of.

9. Walter 15 yaşındaki Larry’nin ödev kağıdını kanıt torbasına koymuştur: “Is this your homework Larry?”... Kelime onlarca kez tekrar edilir, fakat sonuç alınamaz... Larry’e ait olduğunu düşündüğü son model arabayı hacamat eder... Fakat araba başkasınındır.

10. Dude, film boyunca bir sürü komisyon işine girer.. %5, %10 pay ister.. Ve fakat hiçbirinde iş sonuçlanmaz.. Parayı alamaz...


NOTLAR:

Dude’un hırkası çok ekzantrik... Giyesi geliyor insanın... Desenlerini kaydettim...

Müzikler kalite. İspanyolca Hotel California’yı dinlemek lazım. Yazının en altında birinci ve ikinci sıradakileri de tavsiye ederim.

Filmdeki en ağır eleştri feminist, entel-nihilist sanatçı tayfasına gitmiş diye düşünmekteyim.

Coen kardeşlerden çok film izlemedim ama, film temalarında suç üzerine odaklandıkları anlaşılıyor...

Bir şekilde Amerika’nın girdiği bütün savaşların bahsi geçiyor... İkinci Dünya Savaşı, Kore, Vietnam ve Irak...

Dude belki ortalama Amerikan vatandaşını temsil etmiyor. Fakat Walter’in saldırgan ve militarist tutumu ve “over the line” diyerek çizgiyi-sınırı aştığına dair rakibini sert dille ikaz etmesi, silahına sarılması Amerikan’ın tutumuna benzetilebilir. Üzerinde durulacak nokta: Her seferinde adamımız Dude’un başı belaya giriyor. Dayak yiyor, azar-hakaret işitiyor. Walter ise olay yaşandıktan birkaç dakika sonra hiçbişey olmamış gibi davranabiliyor.

Amerika ve İngiltere’den filmin fanları festival düzenliyorlar... Dudeism diye bir akım var..

The Big Lebowski’deki bütün replikleri ezberlemiş birine rastlarsanız şaşırmayınız..

Eğer bu film, 1998’de değil de, 2008’de çekilmiş ve vizyona girmiş olsaydı, internet imkanları ile birlikte hatrı sayılır bir gişe ve hayran kitlesi yapardı.

Dude Türkiye’den kime benziyor derseniz, herhalde ilk akla gelen cevap Bezgin Bekir olacaktır... Gerçi bizimkisinin konuştuğunu görmedik...

Maude resim yaparken çok değişik bir teknik kullanıyor… İplerle havada asılı, yere yüzü dönük paralel, iki üç metre yukarıda duruyor.. Elinde fırça var. Hareket halindeyken tuvale havadan boya fırlatıyor… Çırılçıplak… Sanat için soyunma denen şey demek ki, sadece filmler için değil, resim için de sözkonusu imiş… Yeni bir şey öğrendik.

MÜZİKLER:

1 NUMARA: Just Dropped In - Kenny Rogers & The First Edition

2 NUMARA: The Big Lebowski The Dudes Song

3 NUMARA: Hotel California cover by The Gypsy Kings

Pazartesi, Mart 8

...And Oscar® goes to... (2010)



En iyi film: The Hurt Locker
En iyi yönetmen: Kathryn Bigelow (The Hurt Locker)
En iyi kadın oyuncu: Sandra Bullock (The Blind Side)
En iyi erkek oyuncu: Jeff Bridges (Crazy Heart)
En iyi yardımcı kadın oyuncu: Mo'Nique (Precious)
En iyi yardımcı erkek oyuncu: Christoph Waltz (Inglourious Basterds)
En iyi özgün senaryo: Mark Boal (The Hurt Locker)
En iyi uyarlama senaryo: Geoffrey Fletcher (Precious)
En iyi animasyon: Up
En iyi yabancı film: The Secret in Their Eyes (Arjantin)
En iyi belgesel: The Cove (Louise Psihoyos ve Fisher Stevens)
En iyi kurgu: The Hurt Locker (Bob Murawski ve Chris Innis)
En iyi sanat yönetmenliği: Rick Carter, Robert Stromberg ve Kim Sinclair (Set dekorasyonu) (Avatar)
En iyi görüntü yönetmenliği: Mauro Fiore (Avatar)
En iyi görsel efekt: Joe Letteri, Stephen Rosenbaum, Richard Baneham ve Andrew Jones (Avatar)
En iyi ses kurgusu: Paul Ottosson (The Hurt Locker)
En iyi ses miksajı: Paul Ottosson ve Ray Beckett (The Hurt Locker)
En iyi film müziği: Michael Giacchino (Up)
En iyi orijinal şarkı: The Weary Kind (Crazy Heart)
En iyi kostüm tasarımı: Sandy Powell (The Young victoria)
En iyi makyaj: Star Trek
En iyi kısa metrajlı film: The New Tenants
En iyi kısa animasyon: Logorama
En iyi kısa metrajlı Belgesel: Rabbit a la Berlin

Çarşamba, Mart 3

Bi-Mong / Himu / Dream / Rüya (2008)



Kendinizi bir başkasının rüyalarının kahramanı olarak hayal ettiniz mi? Ya hiç rüyanızın peşinden gidip gerçeklerle yüzleştiniz mi?

Kendisini terk eden eski kız arkadaşını hala seven ve unutmayan, her uykuya dalışında onu rüyasında gören bir adam…

Nefret ettiği erkek arkadaşını terk eden, onu görmek bile istemeyen ama her gece uyurgezer bir halde ona koşan ve onunla birlikte olan bir kadın…

Ne kadar da zıt görünüyor değil mi? Siyahla beyaz gibi.

…Ama siyah ve beyaz aynı renktir *.

*(Renkler beyaz ışığın prizmadan ayrıştırılmasıyla oluşur. Her rengin kaynağı beyazdır. Siyah ise tüm renkleri soğurur ve mutlak renksizlik halidir)




Jin (Jô Odagiri ) her gece rüyasında kendisini eski kız arkadaşının peşinden giderken görür ve rüyalarında kız arkadaşıyla birlikte olur. Onun için tatlı, zevk dolu rüyalar; Ran (Na-Yeong Lee) için uyandığında ertesi gün pişmanlık duyduğu, fiziksel ve ruhsal olarak zarar gördüğü acı dolu bir kabusa dönüşür. Kimilerinin mutluluğu başkalarının acılarının üzerinde yükselmektedir.

Jin ve Ran, yaşamlarının rüyalar aracılığıyla birbirine bağlı olduğunu keşfettiklerinde, kontrolsüz olarak hareket edip istenmeyen şeyler yaşanmasına ve çevrelerine felaket saçmalarına engel olmak için birçok şey denerler:

Saati kurmak, birbirlerini kontrol etmek, kahve içmek, sırayla uyumak, hiç uyumamak, göz kapaklarını bantla yüzüne yapıştırmak, kendine fiziksel işkence yapmak…


Sahi, uyumamak için kendinize neler yapabilirsiniz?

Jin’in Ran ile kendisini bileklerinden kelepçelemesi geçici bir çözüm olsa da, uyurgezerlik halinde bile Ran’ın bilinci kaybolmamaktadır. Kelepçenin anahtarını bulup açması ve Jin’in rüyalarıyla yönlenmiş bilinciyle istemediği şeyleri yapmaya devam etmesi fazla uzun sürmez.

Rüyaların sayısı arttıkça Jin ve Ran arasındaki anlaşılmaz bağ daha da ilginç bir hal alır. Terk eden ve edilen eski sevgililer de birliktedirler. Jin ve Ran aynı rüyada buluşup bu gerçeği keşfettikleri anlarda geçen dörtlü kavga sahnesinin bir benzerini daha izlemediğimi söyleyebilirim. Eski ve yeni sevgililerin eş değiştirerek (kombinasyonel olarak) kavga ettiği sahnede rüya, hayal ve gerçeğin iç içe geçtiğini görüyoruz.


Rüyaları sona erdirmenin ise tek yolu vardır. Jin ve Ran da bu yoldan yürürler. Bir kelebek misali özgürlüğe kavuşup tekrar hayata gelmenin yolundan…

"Chuang Tzu bir kere rüyasında bir kelebek olduğunu gördü. Uyandığında ise kelebek olduğunu düşlemiş bir insan mı yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi olduğunu bilmiyordu"


Kim Ki Duk 15 nci bu uzun metrajlı filminde, daha önceki filmlerinde olduğu gibi görsel ve lirik anlatımı ön planda tutup hayallerimize ve düşlerimize uzanıyor yine.

Filmim IMDB linki için tıklayınız

Filmin fragmanı için tıklayınız

Related Posts with Thumbnails