Cumartesi, Şubat 27

Im Juli / Temmuz'da (2000)


Balkanlar’dan geçen yol filmi, sımsıcak, parıldayan güneşli yaz hikayesi, Juli'nin saçlarındaki gibi bir aşk örgüsü...

Im Juli’de henüz yaşamının anlamını bulamamış erkekler için aşağıya yazdığım sağlam bir tüyo var: Teoriyle pratiği de birleştirmeyi unutmamak lazım tabi...

"Aşkım,

Kilometrelerce yol kat ettim, nehirleri geçip, dağları aştım... Hüsrana uğradım ve ızdırap çektim, nefsime karşı koydum ve güneşi takip ettim. Böylece senin önünde duruyorum ve sana seni seviyorum diyorum…"

Fatih Akın’ın ikinci uzun metrajlı filminde başrolleri Moritz Bleibtreu (Daniel), Christiane Paul (Juli), Mehmet Kurtuluş (İsa), İdil Üner (Melek) oynuyor…

Amelie tadında, sinemadan çıktığınızda sizi mutlu hissettirecek türden…

Yönetmen, röportajda, bir yanım Juli, diğer yanım Daniel diyor... Juli duyguyu, Daniel mantığı temsil ediyor...

İsa ile Daniel 7 Temmuz'da Bulgaristan'da karşılaşıyorlar.

Okulların kapandığı 1 Temmuz'a geri dönüp bir haftalık süren, 8 Temmuz'da biten eğlenceli bir yolculuğa çıkıyoruz..

Daniel kendi halinde, safça, bir Fizik öğretmeni… Kuralcı (okulun son günü ders yapıyor), hesap kitap yapmadan hareket etmeyen (nehirden karşıya arabayla uçmaya çalışırken formüller kullanarak hız hesabı yapıyor), kaderinin peşine takılabilen bir adam… Juli onu görür görmez aşık olmuştur. Sokak pazarında Daniel’e güneş sembollü Maya şans yüzüğü satar… Hediyesi kabilinde gece için bar-diskoya bir davetiye verir… Üzerinde güneş sembolü taşıyan bir kadın senin hayatını değiştirecek, seni mutlu edecek diye de falına bakar… Niyeti basit: Bar’da göbek deliği dekolteli, kocaman güneşli bir elbise ile Daniel’in karşısına çıkmak… Juli’nin ayrıca dövmeleri de var güneşli…Ensesinin hemen altında ve belinde… Hedefi ıskalamak imkansız gibi görünse de Daniel hazır canlıdır… Bara erken gider, güneş’li bir kız arar… Ay’lısını bulur, ve fakat güneş’lisini bulamaz… Çabuk pes eder… Dışarı çıkar…. Türk kızı Melek sokakta karşıdan gelmektedir… Melek üzerindeki güneşli tişört ile Daniel’in kaderidir. Sadece tişörtte değil… Uzun eteğinde de bir sürü güneş görürsünüz… Melek’e aşık olur…
Beraber Hamburg sahilinde otururlarken Melek’in: Güneşim, ayım sana ışık olsun diye söylediği şarkı (dinlemek şarttır – İdil Üner’in sesi müthişmiş) bitirici darbeyi vurur… Peşinden dünyanın öbür ucuna da olsa gidecektir artık… Melek ismi gibi bir insandır… Kanatları eksiktir bi… Havalimanından tatil için İstanbul’a uğurlanır. Ortaköy’de bir hafta sonra buluşacaklardır… Daniel yola, onun peşine döküntü bir araba ile düşer…

Juli, Daniel’in Melek’le bar çıkışında konuştuğunu görmüştür… Ertesi gün hayalkırıklığını ve sırt çantasını yanına alıp tatile çıkar… Otostop çekmektedir… Her tatilde yaptığı gibi, ilk denk gelen arabaya binip, arabanın gittiği yerde tatilini geçirecek… Tesadüf bu ya, Daniel’in arabasıdır durdurduğu…

Birlikte Macaristan, Romanya ve Bulgaristan’ı geçerken, türlü maceralar yaşarlar. Kötü gibi görünen fakat filmin konsepti gereği bir türlü doğru dürüst kötülük yapmayan insanlarla karşılaşırlar.. Hatta kötü görünümlü, güzel insanlar aralarında aşk filizlenmesini sağlayacak bir takım yardımlar bile yaparlar… Daha doğrusu Juli’ye yardım ederler…

Filmdeki dikkatimi çeken ayrıntılar:

Güneş ve Ay’ın rekabeti var filmde… Dekorlar, etekler, tişörtler, dövmeler, takılar ya güneşli ya aylı… Melek’in söylediği şarkı bile öyle: İdil Üner muhteşem sesiyle: Güneşim, ayım sana ışık olsun diyor… Filmin başlarında güneş tutulması yaşanır… Ay Dünya ile Güneş’in arasına girer… Daniel güneşe tutulmuştur.

Juli acayip şekilde Avatar’daki Navi’lere benziyor… Hiç makyajsız Avatar 2'de oynayabilir:)

Müzikler klas. Titizlikle seçilmiş. Sezen Aksu, Akın filmlerine çok yakışıyor.

Suicide Swing: Güneşli aylı bir şarkı daha: Branka Katic ve Birol Ünel’i dans ederken görüyoruz…
Brooklyn Funk Essentials'tan Ska Ka-Bop da tavsiye edilir.

Fragman üzeri survivor'i buradan dinleyebilirsiniz...
Melek'in Daniel'e doğru ilerlediği, ilk karşılaştıkları sahnede, adamın biri ters ters yürüyor... Bu işte bir terslik var demek olabilir:)

Kaliteli filmler Türkiye’nin tanıtımına katkı sağlayabilecek en önemli unsur… Ortaköy Juli ve Daniel'le ayrı bir güzel. “Güneye gitmek” umarım Im Juli’yi izleyen yabancıların da anladığı bir detaydır. Güneye gitmek, bizim için cennete gitmek gibi bişey…

Bir rivayete göre Romenler çekime izin vermedikleri için filmin Romanya’da geçen bölümü fotoğraflarla anlatılıyor… Zorunluluktan olsa da ayrı bir hava katmış ve filmin en beğenilen yerlerinden biri olmuş.

Fatih Akın yazıp yönettiği filmde kendine de bir rol ayırmış. Oyunculuktan ziyade yönetmenlikte başarılı diye düşünüyorum.

Çarşamba, Şubat 24

HAYAT VAR (2008)




Bizim’ kasabanın Uluslararası Aşk Filmleri Festivali’ne bu sene gelen tek Türk filmi:



Reha Erdem'den HAYAT VAR idi...
E kaçırmak olmazdı,
kaçırmadık.


Pazartesi 18:30 seansı.
tam da, Hayat var mı ki bu dümdüz ülkede dedirten bir gündü.
gri, yağmurlu, fazlasıyla sıradan.


Türk-Yunan-Bulgar ortak yapımında başroller:
Elit Işcan (HAYAT)
Erdal Beşikçioğlu (Baba)
Levent Yılmaz (Dede)


Ne beklediğimi bilmeden gittim, hiçbirşey okumadım film hakkında.
Kaç para kaç ve Korkuyorum Anne’yi izlemiş, beğenmiştim, bu yeterliydi.
Festival broşüründe, gösterimde film ekibi de hazır bulunacak deniyordu.


Reha Erdem'i kanlı canlı görelim, neler neler anlatır dinleyelim, hatta belki birkaç soru bile sormaya çalışalım diye hafiften heyecanlandım.


boşa çıktı.


Sadece Elit Işcan gelmişti.


(Belki de yaşı gereği) çok da konuşkan değildi (16 yaşında).


Kendisine yöneltilen sorular üzerine, Mons’a o gün geldiğini, çevreye bir göz atacak kadar vakit bulabildiklerini, müzeyi gezmek isteyip –kapalı olduğu için!- giremediklerini, karanlık (dark, gloomy) tabir edilen bu filmde oynamanın kendisini zorlamadığını, filmin Türkiye’de pek popüler olmadığını ama festivallerde oldukça beğenildiğini, film çekilirken sadece 14 yaşında olduğunu, şu anda liseye devam ettiğini ama ilerde iyi bir oyuncu olmak istediğini, Reha Erdem’i ve O’nunla çalışmayı çok sevdiğini, ilerde oyuncu olursa yine Erdem ile çalışmak istediğini söyledi.

Salonda bulunan, -birkaç ispanyol Erasmus öğrencisi dışında- orta yaş ve üstü, 40-50 kişilik izleyici grubunun sempatisini kazandı Elit.


Geç bunları da filmden bahset derseniz, tereddüt ediyorum derim. :)


Anlatmaya değer bulmadığım için değil, bilakis gayet etkilendiğim ama sözcüklere dökemediğim için.

Yine broşüre bakarsak, film için şuna benzer bir tanıtım var:


Hayat, 14 yaşında, Istanbul Boğazı’nın, sapa, gözden uzak bir kıyısında, babası ve dedesi ile birlikte yaşamaktadır. Babasının küçük motorlu kayığı, boğazdan geçen gemilere alkol, ve kadın taşır. Astım krizleri ile yatağa bağlı dede, egoist ve çabuk öfkelenen bir yapıdadır. Herkes tarafından boşlanmış genç Hayat, yetişkinliğe, zor ve sancılı bir geçiş yapmaktadır.


Izlemeden önce bu yazıyı bile okumamıştım ve film başlayınca bakın neler oldu:


Açılış sekansı, beni koltuktan kopardı ve küçücük bir teknenin içine attı, bir gece vakti boğazda, bilmem kaç bin grostonluk tankerlerin arasında… dolaştırmaya başladı.


Tabii öyle Kadıköy-Beşiktaş vapurundan martılara ekmek atma kıvamında değil...bambaşka.


Insanın kendini birdenbire gerçeküstü bir mekanda bulup, korkuyla yüreğinin hoplaması gibi.

Rüyamda görmüşüm, hakim duygu hala aklımda ve/fakat uyandığımda tarif edemezmişim gibi.


Artık filmin gerisi batsa çıksa bile umrumda değildi, sırf bu açılış bana yeterdi ki zaten film de batmadı… çok hızlı olmasa da, bazen kafaları karıştırsa da hep aktı...
Hayat’in güzel saçları gibi, Boğaz’ın mavi-yeşil sulari gibi.


Kolay olmasa gerek, herkesin gözü üzerinde bir güzelliğin, Istanbul boğazı'nın, kabus yanını, güzelliği filiz filiz çiçek açmış bir genç kızın, Hayat’ın, olumsuzluklarla kuşatılmış dünyası ile birleştirip, estetikten hiç ödün vermeden yansıtmak ve hatta yaşatmak.


Reha Erdem’in baktığı, bu yaşanmakta olanda fazla söze yer yoktu.


Fazla fazla konuşmaya hiçkimsenin isteği, ihtiyacı, ve zamanı yoktu.


Nefes nefese, en çok konuşmaya çabalayan, durum hakkında izleyiciye tek-tük ama önemli ipuçları veren dede, aslında konuşması bir o kadar da zor olan kişiydi. Astımlı nefesiyle, kelimeler güç bela ciğerinden sökülüp, ağzından döküldükçe, bizler de hafiften öksürüp, film boyunca kaç kez boğazımızı temizledik bilmiyorum (ben ve önümde/arkamda oturan başkaları).   :-)


-*-
Dersiniz ki, ya da deme ihtimaliniz var:


Peki bu tablo ile, filmin, bir AŞK filmleri festivalinde yeri var mıydı?


- evet, elbette vardı.


Bülent Ortaçgil'in şarkısını hatırlayın:


Savaştık savaşa yazdık
Yenen ağlar yenilen ağlar
Bir baktık ki yapayalnızdık
Diyen ağlar demiyen ağlar


Ama aşk var. bir tek aşk var
Aşk var mı var
Aşk var...


Reha Erdem şarkıya çok ustaca şunu eklemişti:
... öyleyse HAYAT da var. UMUT da.




Filmin geçmişe sünger çekip, geleceğe bakan kapanış sahnesinde, Hayat ve taşralı sevdalısı, en sonunda ve iLK KEZ Boğaz’a gülümserken bana…


UMUT Istanbul’a TAŞRA’dan akıyor ve akmaya devam edecek’i hissettirdi.







-*-
Son olarak, filmi izlemiş (ve sevmiş) olanlarla, izleyecek (ve sevecek) olanlara Orhan baba'nın filme damgasını vurmuş şarkısı ile selam ederim. :)

Bir Kapıdan Gireceksin
Bir kapıdan gireceksin
Neler neler göreceksin
Her çileye göğüs gerip
Hayat budur diyeceksin

Gün gelecek isyan edip
Niye doğdum diyeceksin
Gün gelecek isyanına
Kahkahayla güleceksin

Seveceksin seveceksin
Çok seveceksin

Ağlamak var gülmek var
Sevilmek var sevmek var
Ne arasan var bu dünyada
Dertler varsa mutluluk var

Aldanmak var kanmak var
Aldatmak var yanmak var
Ne arasan var bu dünyada
Ne dert varsa çaresi var

Bazen dertten zevk alacak
Bazen asktan kaçacaksin
Bazen bosa geçen güne
Pisman olup yanacaksın

Gün gelecek bir günaha
Köle olup kanacaksın
Gün gelecek günahında
Tek teselli bulacaksın

Mutlu oldum sanacaksın
Sanacaksın

Çarşamba, Şubat 17

Gerry (2002)


Gece yarısı komşuları uyandırmadan bir film mi izlemek istiyorsunuz?
Fazla diyalog içermeyen, sürekli altyazı takip etmek zorunda kalmayacağınız bir film mi tercih edersiniz?
5+1 ses sisteminiz olmadığı için; içinde fazla ses, efekt olmayan bir film mi sizi çeker?

Doğru filmdesiniz! Gerry tam size göre…

Aynı isime sahip iki arkadaş (Matt Damon / Casey Affleck) Güneybatı Amerika’da bir yerlerde arabalarıyla çöl kenarında tali bir yola girerler ve dururlar. Arabadan inip yürümeye başlayan iki arkadaş biraz yürüyüş yaptıktan sonra anlık bir dürtüyle koşmaya başlarlar. Yanlarından geçen birkaç çocuk ve yetişkin gördükleri son canlılar olur.

Gerry bir kayboluş filmi. Kaybolan iki arkadaş tekrar düzlüğe çıkmak için sabır ve çaba dolu bir arayışa doğru yürürler, yürürler, yürürler…


Çok az diyalogun olduğu, olanların da bir süre sonra şuursuzlaştığı ve mutlak bir sessizliğin hakim olduğu filmde gürültü yapan tek şey zaman zaman esen rüzgarın uğultusu ve adımların toprakta çıkardığı hışırtılar.

Zaten yavaş çekilen sahneler; sıcak, susuzluk ve yorgunluk arttıkça iyice halsizleşen hareketlerden ötürü iyiden iyiye yavaşlıyor. Film boyunca hızlı çekim görebileceğimiz sahneler yalnızca bulutların hareketleri. Güneşin önünden geçtikçe tuz gölü üzerinde ışıltılı oyunlar oynuyorlar.

Hayatlarını kaybetmek üzere olan iki arkadaşın espri anlayışlarına ise bir şey olmuyor!

- Sence yolculuk nasıl geçiyor?
- Oldukça iyi!


Görüntü yönetmenliğini Harris Saviden’in yaptığı filmi Gus Van Sant yönetmiş. Senaryoyu ise Van Sant ile birlikte filmin iki (ve tek) oyuncuları Damon ve Affleck yapmışlar. Bu iki oyuncunun senaryoyu da bir nebze doğaçlama sürüklemeleri kabul edilebilir bir şey olsa gerek… Film müziklerinde Kırgız müzisyen Abdorahman Nurak’ın bir eseri var.


24 günde çekilen bu filmde, hemen hemen her Van Sant filminde görmeye alışkın olduğumuz “doğrudan kameraya bakan oyuncu olmaması geleneği” aynen devam ediyor. Bu da; izleyicide yaşananların kendi başına geldiği algısını oluşturuyor. Şahsen ben izlerken kendimi su ve yol bulmak için planlar yaparken buldum. Film bir yönüyle bana yakın zamanlarda çekilen “açık deniz” filmini anımsattı.

Filmin IMDB linki için tıklayınız

Filmin açılış sahnesi (Monopol’ün müziği eşliğinde)

Pazartesi, Şubat 15

Hollywood Ending / Hollywoodvari Bir Son (2002)


Yaptığı güzel ve başarılı filmlerle 2 Oscar® kazandıktan sonraki 10 yıl içerisinde çaptan düşen ve ucuz reklam filmleri çekmek zorunda kalan bir yönetmen Val (Woody Allen). Onu şaşaalı eski günlerine döndürmek için altın bir şans yaratan eski bir eş Ellie (Téa Leoni) ve onu eski kocasından çalan havalı bir yapımcı Ed (George Hamilton). Yetmezmiş gibi, şimdilerde birlikte olduğu genç, güzel, aktrist olma hayalleriyle yanıp tutuşan, yarım akıllı bir sevgili Lori (Debra Messing)…

İşte bir Woody Allen komedisi için gerekli koşullar sağlanmış bile…


New York City üzerine “hiç uyumayan şehir” filmini çekecek usta bir yönetmen arayan yapımcı Ed, karısı Ellie tarafından işi eski kocası Val’e vermesi konusunda ikna edilir. Bu pek de kolay olmamıştır. Val, piyasada zorlu, çalışılması güç ve masraflı bir yönetmendir.
Val’in sevgilisi Lori ile filmi yönetmek isteyip istememesi üzerine yaptığı diyalog filmin kalanı için çok güzel tüyolar vermektedir:

- Biliyorsun, bir yanım bu filmi yapmayı çok istiyor
- Ya öbür yanın?
- Sorun da o. Diğer yanım da çok istiyor !

Val’in eski eşi Ellie ile bir restoranda yaptığı profesyonelce iş ve teşekkür görüşmesi, Val tarafından araya serpiştirilen artık son bulmuş evlilikleriyle ilgili sitemlere ve karşılıklı konuşmalara dönüşür. Tabi klasik bir Allen ağdalı gevezeliğiyle… Bir sahneye gülümserken bir diğerinin replikleri kulaklarınızı dolduruyor.


Val için eski günlerine dönme ve sefaletten kurtulma yolunda asla mahvedilmemesi ve çok iyi kullanılması gereken son şans; hastalık hastası ve takıntılı yönetmen tarafından nasıl kullanılacaktır? Bundan sonrası bir durum komedisine dönüşür. Çünkü Val aşırı heyecan ve stresten psikolojik geçici körlük yaşar. Artık bu görsel sanatın kör bir yönetmeni vardır.

Film boyunca görme ve algılama üzerine ustaca tasarlanmış; izlerken Metin Şentürk’ün kulaklarını çınlatacak espriler var.

Film kendini izlettirirken, Val ve Ellie de aralarında aslında tamamlanmamış bir şeyler olduğunu keşfedecektir.

Sonuç mu: Her koca bir süreliğine kör olmalıdır !


Woody Allen yazmış, yönetmiş, oynamış, daha ne yapsın? Bize de hani bana, hani bana deyip izlemek düşer :)


Filmin IMDB linki için tıklayınız

Filmin fragmanı için tıklayınız

Jeux d’enfants / Love Me If You Dare / Cesaretin Var Mı Aşka ? (2003)


Julien (Guillaume Canet), annesi akciğer kanseri hastası olan, meraklı bir çocuktur. Sophie (Marion Cotillard) ise Julien ile aynı sınıfta okuyan, Polonya asıllı fakir bir ailenin kızıdır.

Julien, annesinin kendisine verdiği, en sevdiği oyuncağı olan bir kutuyla oyunlar oynamaktadır. Okul arkadaşları Polonya göçmeni olduğu için Sophie ile dalga geçip onu itip-kakmaktadırlar.

Bu iki çocuğun yaşamları boyu sürecek dostlukları ve aralarında oynayacakları oyun Julien’in elindeki kutuyu en mutsuz anında Sophie’ye vermesiyle başlar. Bir çeşit cesaret oyunu oynayan Julien ve Sophie birbirlerine kutuyu her verdiklerinde karşı taraftan yapılması zor veya toplum kurallarını hiçe sayan, disipline başkaldıran bir şey yapmasını ister.

Var mısın, yok musun ?

Başlangıçta basit ve eğlenceli bir oyun gibi gözüken bu cesaret dolu meydan okumalar, Julien ve Sophie’nin üniversiteye giden birer yetişkin olduğu yaşlarda çığrından çıkan ve yaşamlarını değiştiren tehlikeli oyunlar halini alır. İki genç aralarında filizlenen aşkın da farkına varamazlar.


Beni çok etkileyen bu filmi ilk kez İzmir’de yaz akşamları bir teras katında, ücretsiz film gösterimleri yapan bir açıkhava sinemasında izlemiştim. İki gencin birbirlerine farklı bir güçle bağlandıkları; hayata ve kadere karşı koyuşları ile sonsuz bir hür irade ve özgürlüğün; aslında nevrotik bir esarete dönüştüğünü görmek son derece ilgi çekici bir deneyimdi. Şimdi filmi tekrar izlediğimde bir yönüyle bu film bana Luke Reinhart’ın meşhur romanı Zar Adam’ı anımsatıyor.


Filmi orijinal ismiyle çevrildiğinde “çocuk oyunları” olarak çevrilebilir. Ben Türkçe bir isim versem en azından “var mısın, yok musun?” derdim sanırım. Ama “cesaretin var mı aşka?” olarak çevrilmiş. Çok alakasız da durmamış, ne dersiniz? Filmin birçok sahnesinde atlıkarınca görsel bir figür olarak kullanılmış, oyun kutusunun üzerinde de bir atlıkarınca var.


Genç yönetmen Yann Samuell, yer yer tiyatro dekoru gibi sahnelerle masalsı anlatımlar oluşturmuş. Kamera arkası görüntülerde; işini iyi yapan, çok samimi, kafalarda klişe oluşturan huysuz, esen-gürleyen yönetmen görüntüsünden uzak bir yönetmenle tanıştım. Canet ve Cotillard çok iyi oynamışlar ancak çocukluklarını oynayan minik oyuncuların da hakkını teslim etmek lazım.



Filmin çeşitli versiyonlarla kendini gösteren müziği ise herkesçe çok tanıdık bir müzik: La vie en rose.


Beni etkileyen duygu yüklü sahne şuydu:
- (Julien ): Hazineni almayacakMetin Rengi mısın? (oyun kutusunu göstererek)
- (annesi): Benim tek hazinem sensin!


Film sonunda bir izleyici olarak şu soruları kendime sormadan edemedim:
- Aşk bir oyunu başlatır mı, sonlandırır mı?
- Hep söylediklerimizden pişmanlık duyarız, ya söylemediklerimizden?
- İradeniz dışında bir şeyler elinizden kayıp giderken hangi acı, hangi sevinç bizi kendimize getirebilir?

Cap ou Pas Cap ?


IMDB linki için tıklayınız

Filmden bir sahne

Cuma, Şubat 12

My Own Private Idaho / Benim Güzel Idaho’m (1991)


Birçok başarılı filme imza atmış, oyunculuğunu kabul ettirmiş, günümüzün en karizmatik ve en çok kazanan oyuncularından Keanu Reeves ile henüz 23 yaşındayken uyuşturucudan ölen, kısacık yaşamına çok başarılı filmler sığdırmış, ailesindeki tüm bireylerin bir doğa ismi taşıdığı aktöre River Phoenix bu Gus Van Sant filminde bir araya gelmişler. Filmi yöneten Van Sant aynı zamanda filmin Shakespeare’in ünlü oyunu 4. Henry'den esinlendiği senaryosunu da yazmış.

Bu filmde kendi dünyalarında kaybolmuş iki erkek fahişe Mike (Phoenix) ve Scott (Reeves)’ın yaşamından kesitlerle kendilerini arayışlarına ortak oluyoruz.

Mike bir narkolepsi hastası. Derin uyku atakları sırasında kendisini hiçbir yere gitmeyen yollarda ve kendisini bebekken terk eden annesinin peşinde onu ararken görmekte. Uyku atakları her an ve sık sık olabiliyor ve nerede ne zamandır yattığını bilmediği bir halde bulabiliyor kendini. Kırılgan, naif bir yapısı var. Yaşadığı zalim dünyada ayakta kalabilmek için yapmayı bildiği tek şey vücudunu satmak.

Scott ise fahişelik yapmasına gerek olmayacak kadar zengin bir ailenin çocuğu. Ancak babasına duyduğu nefret yüzünden ona acı çektirmek için bu yolu seçmiş.

Aslında her ikisi de sevgiyi arıyorlar.


Usta yönetmen alışageldiğimiz üzere yine farklı ve şaşırtan çekim tarzları uygulamış.

Erkek fahişelerin; önünde müşteri bekledikleri, pornografik yayınlar satan dükkandaki dergilerin kapaklarında yer aldıkları ve yakın plan çekimlerde canlanıp dile gelerek konuştukları sahne ilgi çekiciydi.

Film birçok Amerika eyaleti ve Roma’da geçiyor. Her biriyle ilgili hikaye anlatılırken, sahne başında ekran sabit bir renkle (yeşil Portland, mavi Idaho, kırmızı Roma gibi) kaplanıyor. Bu film boyunca devam ediyor.

Mekan içindeki konuşmaların mekan dışı çekimlerle verildiği sahneler de var. Sevişme sahneleri ise sabit, fotoğraf gibi görüntülerle enstantaneler şeklinde verilmiş.


Filmden aklımda kalan replikler şunlar oldu:

Ben bir yol tadımcısıyım.
Hırsızlık benim mesleğim ve birinin mesleğini yapması günah değildir.
Bir yolun görünüşüne bakarak nerede olduğumu anlayabilirim.

Filmin müzik seçimleri yine çok güzel.

Elton John – Blue Eyes

Satırlarıma filmin mottosuyla veda etmek istiyorum.


Wherever, whatever, have a nice day.



IMDB linki için tıklayınız

Filmden bir sahne
Bob’in Scott ve Mike’i ödlekler diye azarlamak istediği ama cevabını fazlasıyla aldığı sahne.

Çarşamba, Şubat 10

Ensemble, C’est Tout / Hunting & Gathering / Bir Aradayız, Hepsi Bu - 2007


Bir temizlik firmasında çalışan, zayıf, cılız (anoreksia hastası), sevmekten korkan, belli ki hayatı boyunca çok incinmiş, annesiyle ilişkileri kötü giden bir kadın: Camille

Bir restoranda aşçı olarak çalışan, hayattaki tek varlığı anneannesi (Paulette) olan; daima yorgun, hayatı boş vermiş, sadece günü yaşayan bir adam: Franck

Satılmak üzere olan bir apartmanda kendisine miras kalmış bir dairede kiracısıyla (Franck) yaşayan; asil bir aileden gelen, tiyatro merakı olan, insancıl, harika bir insan: Philibert

Evinde kedileriyle, kuşlarıyla mutlu bir şekilde yaşayan, tek varlığı torununu (Franck) büyütmüş; hayatının son demlerinde, yaşlı, güçsüz bir kadın: Paulette



4 sıradan ve kötü giden hayat birleştiğinde nasıl 4 iyi giden hayata dönüşür? Film bunu anlatıyor en azından hissettiriyor.


Bir Fransız ve de özellikle Audrey Tautou filmini –bence- diğer filmlerden ayıran en önemli özellik bir son beklentisi içine sizi sokmadan; sıkmadan, arkanıza yaslanıp tüm duygularınızla izleyebilmenizdir.

Film nasıl başladı, nasıl bitti anlayamadım bile. Biraz da yıllarca Yeşilçam filmleriyle yoğrulmuş izleyiciler olarak, bilinçaltımızda hep “iyi başlayan filmler kötü sonlanır” ya da tam tersi “filmde her şey kötü gidiyorsa mutlaka sonunda selamete çıkar” beklentisiyle kendimi filmi izlerken buldum.


Sevgililer ve aşk gününün yaklaştığı şu günlerde, belki de modern hayatın ve ekonominin de zorlamasıyla aşka çok ağır anlamlar yüklüyoruz ve tabulaştırıyoruz. Bu film, bu konu üzerinde biraz düşündürüyor izleyiciyi. Aşktan çok şey beklemek çok saçma, günlük yaşamın fasit çemberinde bile biraz pencereden dışarı bakmak lazım sanki?

Filmi izleyecekler için bir uyarı/tavsiye: Eğer seviyorsanız, yanınıza mutlaka bir şişe kırmızı şarap alın, canınız fena halde çekebilir… Söylemedi demeyin :)

Film müziklerini Frédéric Botton yapmış.

IMDB linki için tıklayınız

Filmin fragmanı için tıklayınız

Filmin web sitesi için tıklayınız

Pazar, Şubat 7

Cache / Hidden / Sakli (2005)


Yönetmen Michael Haneke filmlerinde gelişmiş ülkelere: “Ayakta kalmak ve kendinizi korumak için kurduğunuz sistem bir gün sizi de yutacak…” mesajını vermiş…
İzleyip göreceğiz…
Filmin fragmanına buradan ulaşabilirsiniz.

Cache, ahlak değerleriyle ilgili bir film. Kişinin suçluluk duygusu ile nasıl yaşadığını anlatıyor. Kabul etsem ne yaparım? Kabul etmesem ne yaparım? Aslında filmin temel fikri bu diyor Haneke.

Konuyu kısaca anlatmaya çalışayım: Georges (Daniel Auteuil) ve Anne Laurent’in (Juliette Binoche) Pierrot isminde bir oğulları ve entelektüel, kitaplarla dolu, işlerinde de başarılı bir yaşantıları vardır. Günün birinde kapılarının önüne isimsiz paket bırakılır. Bir çocuğun elinden çıkmışa benzeyen, ağzından kan gelen bir yüz resmine sarılmış video kaset aileyi huzursuz eder. Kasette sabit bir kameradan evlerinin önünün gün boyu kayda alındığı görülüyor…


Kasetler çeşitlendikçe Georges’un çocukluktan kalma bir sır sakladığını anlıyoruz… Geçmişte, köyde anne ve babasının yanında Cezayirli bir çift çalışmaktadır… Oğullarının ismi Majid… 1961’deki kanlı gösteride, karı-koca öldürülünce Majid’i evlat edinmek isterler… Georges buna uydurduğu yalanlarla engel olur. Çocuğu yetiştirme yurduna verirler...

Başına gelenler için şüphelendiği tek kişi Majid’dir…

Filmi şöyle okuyabiliriz: Georges Fransa’yı temsil ediyor… Zengin, başarılı, kültürlü ve güvenilir bir yaşamı var… Fakat geçmişinde karanlık noktalar bulunuyor… İncisini korumak için kapanan istiridye gibi… Hatasını kabul etmiyor… Koruma mekanizmalarını harekete geçiriyor… Gerçeği, -rüyasından anlıyoruz- kendine göre değiştiriyor, çoğunlukla da saklıyor (cache’liyor). Kendince geçerli mazeretler üretiyor… 6 yaşındaydım, neden suçluluk duyayım… Yaptığım bir bencillik yüzünden, bir kişinin hayatını etkiledim… Küçük krallığıma yeni bir paydaş istemiyordum… Çocukluk işte…
Majid ise Cezayir… Mağdur ve acı çeken...



Georges ile ilk buluştuğu sahnede, Majid’in endişeli, tehlike içinde, korkmuş ve saldırgan olmasını bekliyoruz… Halbuki tam tersi… Yönetmen bizi şaşırtmaya devam ediyor…

Demek istediği şu: Mağdurlar geçmişte ve gelecekte, aynı kaderi yaşıyor…

Zalimler ise pek bir küstah…

Çocuklarının ismi Pierrot demiştik… Filmde bir de Pierre isminde adam var… İsimlerin birbirine benzemesi nedensiz değil… Pierrot: Pierre’cik demek…

17.Ekim.1961’de Paris’te yaşayan Cezayirliler Fransa’nın ülkeleriyle ilgili politikası ve işgali protesto için gösteri yaparlar. Polisin katliama dönüşen müdahalesi, 200 ile 400 kişi arasında olduğu tahmin edilen göstericinin ölümüyle sonuçlanır… Seine nehrinde ceset ve ağır yaralılar yüzmektedir… Olay hem dünyadan hem de Fransızlar’dan saklanır. Bilgi:

Birkaç ay önce izlediğim L'ennemi intime filminde ülkelerinin bağımsızlığı için savaşan, napalm bombaları ile buharlaştırılarak yok edilen 1,5 milyon Cezayirli anlatılıyordu…

Caché'nin en etkileyici sahnelerinde hep Majid var: Georges’un rüyasına giren çocukluk hali… Masada uzun uzun ağladığı sahnede insanın kendini tutması zor. Majid’i ikinci kez gördüğümüz, filmin afişinin nerden geldiğini keşfettiğimiz izlemesi sancılı kısım…

Amerikan film kültürüyle eğitilmiş seyirci, alışık olduğu gibi, filmin sonuçlanmasını bekliyor… İstediği olmayınca bu rahatsızlık veriyor… İzlediğim film, sinemadan çıkınca tüketilmiş olmalı… Unutup yeni tüketimlere hazırlanmak lazım…

Filmin son sahnesinde, geniş açıdan okulun önü geliyor ekrana… Kalabalık bir öğrenci grubu var… Gürültülü, diyaloglar anlaşılamıyor… Yönetmen finaldeki iki karakterin buluşmasını kendi arkadaşlarından görenler ve görmeyenler olduğunu söylüyor… Keyifleniyor amacına ulaştığı için… İlk izleyişinizde görmek isterseniz, ekranın sol tarafında öndeki iki kişiye bakın…

Hanake, finaldeki detayı görenlerle görmeyenler arasında bir tartışma çıkmasını istemiş… Film bittikten sonra, uzun uzun tartışılacak soru işaretleri ve olasılıklar bırakıyor…

Gerçeğin ne olduğunu asla öğrenemiyoruz… Binlerce gerçek var… Hangi açıdan baktığımıza bağlı…

Yönetmen, Caché’yi çekerek, Rıfat Ilgaz’ın Aydın mısın? şiirinde olduğu gibi, aydınları sert bir dille ikaz ediyor…

Salı, Şubat 2

TARNATION (2003)


Filmler ikiye ayrılır: yüksek bütçeli olanlar, ve yüksek bütçeli olmayanlar. :-)

Şaka bir yana, bugün bazı filmler akıl almaz paralar akıtılarak görücüye çıkıyor, ve bu sayede her mecrada kendini duyuruyor,
2 hafta önce izleme şansını yakaladığım Tarnation ise tamıtamına 218 amerikan dolarlık muazzam bütçesiyle dikkatimi çekmişti…

Jonathan Caouette 31 yaşında filmini yapmaya karar verdiğinde, elinde 11 yaşından beri biriktirdiği,
kaotik ve karanlık hayatının tanıklığını yapan, 160 saatlik amatör görüntü ve ses kaydı bulunuyordu.

Aile fotoğrafları, super-8 kamerasıyla yıllar boyu yaptığı çekimler, telefon mesajları, 80’li yılların pop kültüründen kısa alıntı klipler, ev video kayıtları…
Tarnation, tüm bu malzemenin derlenmiş hali.

Prodüktörler: Gus Van Sant ve John Cameron Mitchell
Filmin alt başlıgı: Your greatest creation is the life you lead
-*-

Jonathan mutlu bir çocuk değil.

Henuz 12 yaşındayken kendi kamerasının karşısına geçip, kocasından sürekli dayak yiyen ve sonunda kocasını öldürmüş bir kadını canlandırıyor.



Babasını hiç tanımadan büyümüşlüğü, annesinin elekto-şok tedavisi ile bir türlü giderilemeyen rahatsızlıkları, dedesi ve anneannesi yanında geçirdiği çocukluk ve ilk gençliği, maruz kaldığı fiziksel ve psikolojik şiddet, underground sinemasından etkilenmişliği, eşcinselliği, sevgilileri, kullandığı haplar, geçirdigi krizler, doğup büyüdüğü Texas’tan New York’a göç etmesi, 30’lu yaşlarında babasını bulup ilk kez görüşmesi, hayata tutunma çabası, kronolojik bir sırada,
hepsi hepsi 90 dakikada!

Aslını isterseniz bu çocuğun gerçekliği bünyeme ağır geldi…
her bir sahnesi, bir yandan sımsıkı kapatmak istediğim gözlerimi -nedenini çözemediğim bir şekilde- iri iri açmama sebep oldu. Bazen hüzün, bazen dehşet içinde.

‘Sadece bir kurmaca, sadece bir film’ diyerek geçme lüksüm ise zaten en baştan elimden alınmıştı.
Gece geç saatlerde bittiği vakit, filmden bende geriye kalan duygu Kavafis’in şu dizelerini çağrıştırıyordu:

Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.


 
Herşeyini ama illa ki annesine duyduğu sevgiyi dünyayla paylaşan Jonathan, izleyenle mahrem ve çok somut bir bağ kuruyor. Bence bu film, yolunda gitmeyen şeylerin, yaşanan mutsuzlukların tüm yeryüzüne dağılmışlıgının bir resmi gibi duruyor.

Sonuç olarak, akşamları evlerde tek tek ışıklar yanarken, her bir hanede neler olup bittiğini hep merak edenlere, ama en çok da kendi filmini çekmek isteyenlere içtenlikle tavsiye ederim.



Related Posts with Thumbnails