Cumartesi, Ocak 30

Volver / Donus (2006)



Film La Mancha’da, kadınların mezar taşı temizliği görüntüleri ile başlıyor… Sert bir rüzgar var havada… Tozu dumanı birbirine katan. Çiçekler, yapraklar uçuşuyor…

Sole’nin ağzından köyde kadınların erkeklerden daha uzun yaşadığını öğreniyoruz. Filmdeki tek erkek karakter; Raimunda’nın (Penelope Cruz) kocasının da çok uzun yaşamayacağına dair bir işaret... Kadın ruhundan anlamayan, futboldan başka bişeyle ilgilenmeyen, alkolik itici bir tip… (Yönetmenin futbolla ilgili takıntısı olduğuna Carne Tremula’da değinmiştik.)

Köyde, insanlar ölmeden mezarlarını alırlar, kendi mezarlarının bakımını yaparlar... Komşuları Agustina’ya göre bu, vakit geçirmek için rahatlatıcı bir faaliyettir… Kaybettikleri yakınlarının mezarlarıyla da sürekli ilgilenirler...

Sole ile Raimunda’nın annesi Irene (Carmen Maura) kocasının kolllarında uyurken 2002’de bir yangında ölmüştür… Mezarlık ziyaretinden sonra, köydeki teyzelerini görmeye giderler… İlerleyen yaşına rağmen evde yemekler yapmasını, hayatını sürdürebilmesini hayretle karşılarlar… Annelerinden hala yaşıyor gibi bahsetmesi ise bunaklık işaretidir… İşin ilginç tarafı ev hala annelerinin kokusuyla dopdoludur, sigara böreği de sanki onun elinden çıkmış gibidir…

Karşı komşu Agustina’ya teşekkür etmek için uğrarlar. Yaşlı teyzelerinin hayata tutunmasında payı vardır elbet… Fakat Agustina’nın da acısı büyüktür. Köyün tek hippisi olan annesi, tesadüfün iğne deliği misali; Irene ve kocasının yanarak öldüğü gün ortadan kaybolmuştur… 3,5 yıldır sanki yer yarılmıştır da içine girmiştir… Bu sefer, daha önceki ortadan kaybolmalarına benzememektedir…

Köylülerin bir yandan ölümü çok doğal karşılamaları, diğer yandan da, ölenlerin "yeniden göründüklerine" dair bir sürü söylentiye ortak olmaları odaklanılması gereken bir detay... Yeniden görünme dedikodusu, insanları belki de büyük acılardan kurtarmanın bir yolu... Ölenleri hayal de olsa, diriltmenin şekli…

Sole, Raimunda ve kızı mezar ve köy ziyaretinden sonra, Madrid’e günlük hayatlarına dönerler…
Bir otobüsün belirir, üzerinde “VOLVER A SENTIR” (dönüşü hisset) yazan kırmızı bir otobüs ekranı kaplar…

Otobüs, Raimunda’nın kazağı, kızı Paula’nın tişörtü, durak… Her şey kıpkırmızı bu sahnede... Motosiklet, çanta, park etmiş araba, askıdaki eşofman da kırmızı. Çerçeveler… Bu kadar kırmızı hayra alamet değil tabi… Kanı çağrıştırmakta…

Paula, yıllardır babası bildiği Paco’nun tecavüz girişiminde bulunmasıyla, onu bıçaklayarak öldürür… Raimunda cinayetten bir süre sonra karşılaştığı kızına gerçek babasının o olmadığını anlatır, cesedi saklar. Kızının cinayetten dolayı bir zarar görmemesi için her türlü fedakarlığa hazırdır… Aynı gün, apartman girişindeki restoranın sahibi Barcelona’ya uzun süreliğine gitmektedir ve işlemeyen mekanın anahtarlarını taliplerine göstermek üzere Raimunda’ya teslim eder… Soul Kitchen gibi, hikayenin merkezine yerleşmese de, restoran filmin eğlenceli yerlerinden biri… Paraya ihtiyacı olan Raimunda gelen bir talep üzerine mekanı işletmeye karar verir… Kendi elleriyle ve arkadaşlarının yardımıyla yaptığı yemekler, mezeler, tatlılar yakındaki bir film seti çalışanlarının büyük beğenisini kazanır…


Derken anneleri, teyzelerinin öldüğü gün, Sole’ye –görünür-… Ama öyle böyle bir görünme değildir… Kanlı canlı karşısındadır… Gerçekleri ve Raimunda’nın geçmişte yaşadığı büyük dramı, annesinden bir zamanlar nefret etmesinin nedenini filmin ilerleyen sahnelerinde öğreniriz…

Raimunda rolündeki Penelope Cruz, Volver isimli şarkıyı gitar eşliğinde restoran müşterilerine söyler… Volver, annesinin kızına öğrettiği bir şarkıdır… Hikayede büyük bir önemi var, çünkü Raimunda bu şarkıyı söylediğinde annesinin öldüğünü düşünüyordu, fakat annesi onu dışarıdan gizlice izleyip ağlamaktadır… Dönüş gerçekleşmiştir... Volver diyen acıklı ve iç burkan, ölüyü dirilten muhteşem bir sesle annesini farkında olmadan geri getirmiştir…

Yönetmen için La Mancha, annesi demek... Volver de annesinin hatırlanması demek... Bu nedenle film boyunca bolca çiçek görürsünüz: Elbiselerin, masaların, duvar kağıdının, perdelerin, kaselerin, tabakların üzerinde.

Filmdeki kadınlar, Almodovar'ın çocukluk hatıralarından, gözlemlerinden kalma... Evlerde hiç erkek olmazmış... Büyürken vakti hep kadınlarla geçmiş...


Almodovar'ın doğduğu yer La Mancha. Don Kişot'un memleketi… Çok rüzgarlı bir yer... Yel değirmenlerinin yerini rüzgar tribünleri almış... Alaçatı'dakilerle aynı görünümleri…

Filmde Penolope Cruz Sophia Loren'e benziyor… Almodovar bu seçimin bilinçli olduğunu söylüyor…

Almodovar’ın ilk filmlerinde oynayan ünlü aktrist Carmen Maura ve yönetmen için, on yıldan sonra film bir dönüşü simgeliyor…

Sinema dergisinde tanıtımını gördüğüm ve izlemek istediğim, 2009’da en iyi yabancı film Oskar’ını alan Japon yapımı Okurbito filmini de iyice merak ettim… Ölümün yaşamın bir parçası olduğunu, her ölümün yeni bir hayatı müjdelediğini anlatmasıyla izlenecekler listeme girdi…

Çarşamba, Ocak 27

Tasogare Seibei / The Twilight Samurai / Alacakaranlık Samurayı (2002)


Samuraylar… Bir elleri her zaman keskin kılıçlarında; gurur, kibir ve kızgınlık dolu bakışlarla, her an gelebilecek bir tehlikeyi karşılayacak şekilde hazır beklediğini düşündüğümüz, bizlere birkaç aksiyon filminde tanıtıldığından öte haklarında pek de bir şey bilmediğimiz samuraylar…

Kırtasiye işleri yaptıkları ofis görevleri olan, yaşam mücadelesi ve geçim muhasebesi yapan, iş çıkışında iki tek atan samuraylar…

Ne kadar da farklılar değil mi?


Samuraylık sisteminin hüküm sürdüğü 19. yy ortalarında, küçük bir köyde düşük rütbeli bir samuray olan Iguchi Saibei (Hiroyuki Sanada); bunamış yaşlı anası, ölen karısından kendisine miras iki kızıyla birlikte yaşamaktadır. Diğer samuraylardan farklı olarak, günlük ev işlerini de yapmak zorunda olan Saibei’ye arkadaşları; gece hava kararır kararmaz evinin yolunu tuttuğu için “Alacakaranlık Samurayı” adını takmışlardır.


Kendi kişisel temizliğine ve kılık kıyafetine özen gösterecek zamanı da olmayan Saibei, köylülerin gözünde saygınlığını yitirmiş bir samuraydır. Kader, çocukluk aşkı Tanoe (Rie Mayozawa) ile yollarını tekrar kesiştirir ve Saibei’ye saygınlığını geri kazanma fırsatını verir.

“Kaç paralık adamsın?” ya da “beş para etmez adam” deyimleri dilimize nereden geldi bilemiyorum ama 19. yy Japon İmparatorluğu’nda, Hindistan’daki kast sistemine yakın bir soyluluk sistemi olduğu açık ve insanlar kazandıkları paralara göre sınıflandırılmışlar. 1500, 500, 150, 50 para kazanan samuraylar ve köylüler. Alacakaranlık samurayı Seibei 50 para kazanan bir samuraydır ve hayat onun ve ailesi için zordur.

Ülke içi çekişmelerin de yaşandığı o dönemleri de anlatan filmde, yoksulluk hat safhada ve kıtlık yüzünden ölen insanlar var. Nehirler, aktıkça bu bir deri bir kemik kalmış cesetleri taşımakta.


Alacakaranlık samurayı, sorumluluk, fedakarlık, yaşam onuru ve saygı üzerine yapılmış yalın bir film. Düello yapacak iki insanın, biraz sonra ölen ya da öldüren taraf olacağını bile bile, kültürden gelen bir saygıyla karşılıklı eğilmeleri, birbirlerine kılıçlarını çekmelerini rica etmeleri belki klişe ama oldukça ilginç. Saygının nefret ve zorlama ile değil de gelenek ve alçakgönüllülük ile yapılması insanı etkiliyor.

Filmden aklımda kalan güzel sözler şunlar oldu:
“Dünya ne kadar değişse de, düşünme gücün varsa, her zaman bir yolla yaşamını sürdürürsün” (Seibei, Konfiçyus öğretilerini okuyan kızına söylerken..)
“Dayak yemiş köpek havlamaz” (Seibei, eski sevgilisinin eski kocasıyla düello yapıp kazandıktan hemen sonra..)

Bir söz de benden olsun ;)
“Eğer kapalı bir yerde samuray gibi dövüşeceksen kısa kılıç kullan!”

Film 12 dalda Japon Akademi Ödülü’nü almış. 2004 Hong Kong Film Festivali’nde “En İyi Asya Filmi” seçilmiş ve aynı yıl “En İyi Yabancı Film” dalında Oscar’a da aday gösterilmiş.

IMDB linki için tıklayınız.

Filmin fragmanı için tıklayınız.

Cuma, Ocak 22

To Die For / Sonsuz İhtiras (1995)


Nicole Kidman’ın çıkış yaptığı yıllarda çevirdiği ilk filmlerinden sonsuz ihtiras bir Gus Van Sant filmi. Matt Dillon İtalyan eş Moretto rolünde, Joaquin Phoenix ise Suzanne Stone’a ihtirasla bağlı lise öğrencisi Jimmy rolünde. Joaquin Phoenix, genç yaşta uyuşturucu kurbanı olan River Phoenix’in küçük kardeşi bu arada…

Güzel, sarışın bir TV spikerinin kocası öldürülür. Film bu ölüm haberini yapan gazete kupürlerini göstererek başlıyor ve her şeyin başlangıcına; TV’ye çıkma aşkıyla yanıp tutuşan Suzanne Stone’un hikayesine dönüyor. Nicole Kidman’ı böyle bir rolde izleyeceğimi hiç hayal etmemiştim. Fettan ve öldüren cazibeli hatun (“femme fatale”) rolünü gayet başarıyla oynamış.


“Eğer televizyona çıkmıyorsanız Amerika’da bir hiçsiniz!..”

“Bazı insanlar vardır; ne olduklarını ya da ne olmak istediklerini bilmezler”

Gus Van Sant imzasını daha ilk karelerde rahatça görebileceğimiz filmde, yine güzel ayrıntılar var. Konuyu açıklayıcı ancak filmde çok yer kaplamasını istemediği sahneler (örneğin gazete kupürlerinin gösterildiği anlarda) metal müzik eşliğinde ve hızlı çekim gösterilirken, normal hızdaki çekimlere dönüşte daha melodik müzikler arka fonda çalmaya başlıyor.


Filmin bir dikkat çekici noktası da sahnelerin yer yer röportaj havasında çekilmiş olması. Sanki bir filmin kamera arkasını izliyormuş havasına kapılıyorsunuz. Yavaş çekim çekilmiş sahneler de her Van Sant filminde olduğu gibi aralara serpiştirilmiş. Sahnelerin çekim hızı farkının izleyici ilgisini çektiğini ve adeta (eski Rüstem Batum Show’ larda olduğu gibi) beynimizi patakladığını söyleyebilirim ;)


Güzel metaforlar da film boyunca kullanılmış. Suzanne’in evde ayakta dururken etrafında döndükçe günün gece olması, dünyanın etrafında dönerken geceyi gündüze kovalamasına bir gönderme gibiydi. Hava raporunun sunumu için canlı yayına bağlanmak üzere geri sayım sahnesi ile; Jimmy ve Russell’in Larry Moreto’yu öldürmek üzere adım adım ilerlemesi ekrana eşzamanlı olarak getirilmiş.

Amerikan polisine de göndermeler sezilebiliyor. Sivil polislerin suçlu Jimmy’i babasıyla deniz kıyısında midye çıkartırken yakaladıkları sahnede kravatlı ve ağzında tüttürdüğü sigarayla şuursuz bakışlar fırlatarak suya girmeleri ve Jimmy'i kelepçelemeleri; soruşturma sırasında Jimmy’e Suzanne Stone ile nerede seks yaptığının sorulması üzerine “otoyolun hemen sağındaki tarlada, hani şu sizin kahve içip “donut” yediğiniz yerde” demesi, bazı klişelere gönderme gibiydi.


Filmin her telden çalan geniş bir “soundtrack” yelpazesi var. İşte birkaçı aşağıda:

Wasting Away – Nailbomb

Sweet Home Alabama - Lynyrd Skynyrd

All by Myself – Eric Carmen & Sergei Rachmaninoff

Godanginuta – Keiko Nosaka & Sachiko Miyamoto

Season of the Witch - Donovan Leitch


Nicole Kidman bu filmle en iyi kadın oyuncu dalında altın küre almış.

Filmin IMDB linki için tıklayınız.

Filmin fragmanı için tıklayınız.

Çarşamba, Ocak 13

Soul Kitchen (2009)


“Life is what happens to you while you're busy making other plans” John Lennon’a ait bu laf afişte yer alıyor. “Hayat; siz başka planlarla meşgulken, olanlardır…” Ama bundan daha anlamlı, vurucu sözler Fatih Akın’a ait:

Soul Kitchen bir sevgi ve dostluk filmi olmasının ötesinde, bireyin hayatın dayatmaları kaşısındaki güçlü duruşunun ve teslim olmamasının filmidir…

Fatih Akın bu son filmini 2009’da çekti. Başrollerde Zinos (Adam Bousdoukus), abisi Illias (Moritz Bleibtreu), yetenekli ve asabi aşçı Shayn (Birol Ünel), sevimli garson Lucia (Anna Bederke) ve Zinos’un sevgilisi Nadine (Pheline Roggan) var.

Çekim yeri Hamburg’un kentsel dönüşüm projesinde yer alan Wilhelmsburg semti. Mekan ise arsasının değeri ile emlakçıların iştahını kabartacak genişce bir yer… Nedense film boyunca tavernaya dönüşeceğini hayal ettim…

Filmin tarz olarak “komedi” diye nitelenmesinin bir avantajı ve dezavantajı var: Espri anlayışı gerçekten evrensel bir şey değil… Hatta yakın arkadaş grubunda bile değişkenlik gösterir… Soul Kitchen’e ağzımız kulaklarımıza varacak diye gitseydik, herhalde tatmin olmazdık…

Diğer yandan komedi sınıfına girmesinin ise şöyle bir avantajı var: Zinos’un bazı belalardan Real Madrid’in futbolcusu Ronaldo’nun hızı ve çalımlarını kullanması gibi kolayca sıyrılmasını normal karşılıyoruz… Hatta bu durum ilaç kutusuna düğmenin uçtuğu sahnede zirve yapıyor :)

Müzikler filmden çıkar çıkmaz sizi soundtrack arayışına sokacak cinsten… İnternet’te ve dergilerde okuduğum yazılarda istisnasız bir mutabakat var.

Bazı kaynaklarda Fatih Akın'ın Soul Kitchen’i abisine ithaf ettiği yazılmıştı. Monica Bleibtreu’nun (Moritz Bleibtreu’nun annesi) geçtiğimiz sene 13 Mayıs’ta vefat etmesi ile birlikte durumun değiştiğini tahmin ediyorum. İşin ilginç yanı, Nadine’in ninesini oynayan Bleibtreu filmde de öldü… İki olay arasında bir ilişki olabilir… Araştırmaların devam ediyor…

Konuyu özetlersek: Hangar’dan bozma, döküntü, genişçe bir restaurant’ın sahibi olan Zinos’un başı vergi ve sağlık denetmenleriyle derttedir… Bir tesadüf sonucu tanıştığı aşçı Shayn’ın sayesinde işler çok iyi gitmeye başlar… Ancak bu dönemde üç büyük sorunla daha baş etmek zorunda kalır… Hapisten şartlı tahliye olan abisiyle olan ilişkileri, kendisini Hamburg’ta bırakıp Çin’e giden ve Sezen Aksu misali -haydi gel benimle ol- diyen sevgilisi Nadine ve denetçileri üzerine salan, restaurant’tın arsasında gözü olan Thomas Neumann… Bu adamın isminin Neumann olmasının da bir anlamı var muhakkak… Günümüz dünyasının yeni (Neu) insan (mann) modeli… Para için her şeyi yapabilen açgözlü bir tip… Filmdeki karakterlerin, iyisiyle kötüsüyle, Yeşilçam naifliği-lezzeti taşıdığını düşünmekteyim… Sinemadan çıkınca kendimi iyi- mutlu hissettirmesiyle de Amelie’yi anımsattı…

Pazar günü 12:15 seansında İzmir Sineması’nda izledim filmi… Salonda 5 kişi olması, sinemanın yıpranmış görüntüsü ve artık bakım onarım için para harcanmadığına dair izler içermesi, gösterimin sonlarına doğru ses sistemindeki arıza bana, bu salonun da kısa bir süre sonra kapanacağı hissini verdi. Umarım düşündüğüm gibi olmaz…

Youtube’de film müziklerini bulmak için Locomondo diye aratınca çoşkulu bir şarkı çıktı… 4-5 dilde söylenmiş, aşkla ilgili… "Take my soul" dese de, konumuzla çok alakalı değil ama dinlemenizi tavsiye ederim. Netice itibariyle Fatih Akın bizi Locomondo ile tanıştırmış oldu:

The Doors’un Soul Kitchen isimli şarkısını dinledim… Filmle bir ilgisi olmadığını yönetmenin medyada dile getirdiğini görmüştüm… E, peki klipte resimlerde gördüğümüz Jim Morrison (soldaki) neden Adam Bousdoukos’a bu kadar benziyor? Biri bana açıklamalı :)

Fatih Akın Adam Bousdoukos ile büyümüş... Sernaryoyu birlikte yazmışlar... Adam'ın hayatı ile Zinos karakteri arasında büyük paralellikler var...

Favori adamım Zinos. Zira neredeyse film boyunca ağrıyan belini tutarak yürümesi ile çok sempatik. İşini sahiplenen çalışkan bir adam, tutkulu bir aşık ve utangaç. Oyunculuktaki adamım ise Birol Ünel. Karizmatik, yetenekli serseri tarzı ile hafızalarımıza kazındı.. Bir numaralı şarkım ise, Locomondo'dan: Fragosiriani ... Sürprizim Uğur Yücel ile Sokrates’i oynayan Demir Gökgöl… Diğer bir güzellik ise Sezen Aksu şarkısı…

Filmin youtube’daki sitesi fragmanları ve müzikleri içeriyor… ... Bu klip özellikle tavsiye edilir:)

Salı, Ocak 12

Hwal / The Bow / Yay (2005)


Yaşlı, balıkçı, ok ve yay ustası bir adam (Jeon Sung-Hwan) ve 16 yaşını tamamlamak üzere olan genç ve masum bir kızın (Han Yeo-Reum) hikayesini anlatıyor “yay”. Balıkçı 7 yaşındayken bulduğu kızla birlikte yaklaşık 10 yıldır bir teknede beraber yaşamakta ve geçimlerini açık denizde balık tutmak için teknelerine gelen amatör balıkçılardan sağlamaktadırlar. Balıkçı, kız 17 yaşına bastığı gün onunla evlenecektir.


Balıkçı ok ve yayı maharet gerektirecek incelikte kullanıyor ve tüm yeteneklerini kıza da öğretiyor. Kayığa balık tutmak için gelenler genç kıza ilgi gösteriyorlar ve çoğu zaman da ondan faydalanmak istiyorlar. Her seferinde ihtiyar adamın ok ile attığı ihtar atışlarıyla ağızlarının payını alıyorlar.


İhtiyar balıkçının kıza olan aşkı o kadar büyük ki, bir yandan babası gibi onu kolluyor, yediriyor, içiriyor, hatta kendi elleriyle yıkıyor. Her karaya çıktığında ona evlenecekleri gün için kıyafetler, hediyeler alıyor. Tüm bunları büyük bir umut, sabır ve bilgelikle yapıyor. Evlenecekleri yani kızın 17 yaşına gireceği güne kadar takvimdeki günleri hapishanede özgür olacağı günü bekleyen mahkumlar gibi, terhis olacağı günü şafak defteri karalayarak bekleyen askerler gibi işaretleyerek bekliyor, bekliyor, bekliyor…

Kızın dünyası ise yaşadığı açık denize demirlenmiş balıkçı teknesinden ibaret ve bu kısıtlı yaşamdaki tek insan ihtiyar balıkçı.



Ancak bir gün tekneye balık tutmak için gelen bir genç, sonsuza kadar aynı dinginlikte sürecekmiş gibi görünen yaşamlarını değiştirir. Küçük teknelerinin dışındaki dünyayı merak eden kız için artık günler aynı geçmeyecektir. Elindeki bitkiyi sabırla, şefkatle sulayan ve çiçekler açacağı günü bekleyen bir bahçıvan gibi kızın kendisinin olmasını bekleyen ihtiyar balıkçı, başlarda elindeki tek silahı ok ve yayla dış dünyayı merak eden kızı engelleyebileceğini zannetse de düşüncelere ve arzulara fiziksel engellerin bir işe yaramayacağını er ya da geç anlayacaktır.


Diyalogların çok çok az olduğu filmin altyazıları sanırım bir iki sayfaya sığacak kadar azdır. Yakın plan yüz çekimleri ve fotoğraf duruluğunda görüntülerle süslenmiş, daha çok lirik ve teatral bir anlatımla süren filmin sonu ise sürpriz.

Alışkanlık, sevgi, sabır ve hayat ile ilgili güzel ve yalın bir film.

Yay şu vurucu cümleyle sona eriyor: “öleceğim güne kadar bir yay gerginliğinde güzel, güçlü bir ses gibi yaşamak istiyorum”.

Film boyunca duygular hep yaydan yapılan “ve bizdeki kabak kemane ile kemençe arası” bir çalgıyla anlatılıyor. Ben bu ruhu derinden dinlendiren çalgıyı ve müziğini çok sevdim.


Filmin yönetmeni çevirdiği filmlerle sinemaseverlerin haklı beğenisini kazanmış Kim Ki-Duk bu filmiyle 2006 Fantasporto Film Festivali’nde bir de özel jüri ödülü almış.

Filmin IMDB linki için tıklayınız

Kaynaklar:
http://www.ikamuzu.com/bow/

Trailer için tıklayınız

Pazar, Ocak 3

Carne Tremula / Ciplak Ten (1997)



Pedro Almodovar’ın izlediğim bütün filmlerini sevmiştim…

Los Abrazos Rotos (Kırık Kucaklaşmalar) isimli yeni filminin 8 Ocak 2010 günü gösterime gireceği açıklandı… Volver’dan sonra ikinci filmini sinemada izleme şansını yakalayacağız… Diğerlerini DVD’den seyrettim.

İlk izlediğim Todo Sobre Mi Madre (Annem Hakkında Her Şey), yönetmeni 6-7 yıl önce takip etmeye başlamama yetmişti… Hala en sevdiğim filmi olduğunu söyleyebilirim… Hable Con Ella (Konuş Onunla) da Pedro Almodovar’ın filmi olduğunu bize açıkça göstermişti… Bu iki filmden önce çekilmesine rağmen Carne Tremula (Çıplak Ten)’i en son izledim... 1997, 1999 ve 2002 yıllarında çekilen bu üç filmi sırayla anlatmak istiyorum…

Çıplak Ten; 3 erkek, 2 kadın arasında geçen, bazı sahnelerini kaçırdığınız zaman anlaşılması zor olabilecek bir film… Sinemada izleyince filmin bütünlüğünün, konsantrasyon koşulları sağlandığından pek bozulması mümkün değil ancak, evde verilen araların sayısı arttığında filmi geri sarıp yeniden izlemek zorunda kalabilirsiniz…


Yukarıda anlattığım zorluğun temel nedeni, av-avcı rollerinin film ilerledikçe değişmesiyle ilgili. Sadık bir sinema izleyicisiyseniz bu uyarıyı es geçebilirsiniz… Kurgu oldukça basit aslında. Gözünüzü kırpmayın yeter:)

Film 1970’deki İspanya’nın siyasi durumu ile kısa bir giriş yapıp, yine 1996’da gelinen noktaya kısaca değinerek bitiyor… Diktatörlük ile demokrasi arsındaki farkın altını çizmeden geçmiyor…

Arada geçen 26 senede odaklanılan ise Victor’un son 6 yıllık macerası…

Victor (Liberto Rabal), fahişelik yapan Isabel’in (Penelope Cruz) oğlu olarak hastaneye yetiştirilemediği için bir belediye otobüsünün içinde doğmuştur… 20 yaşındayken bir barda, uyuşturucu bağımlısı Elena (Frencasca Neri) ile tanışır. Elena, telefonunu verdiği için ertesi gün evini bulan, kapısına gelen Victor’u görmek istemediğini söyler. Çıkan tartışmaya iki polisin müdahalesi sırasında silah patlar ve genç polis David (Javier Bardem) ağır yaralanır… Tekerlekli sandalyeye mahkum olur.

Elena, kendisini Victor’un elinden, hayatı pahasına kurtaran David’le evlenir. Uyuşturucu kullandığı çalkantılı günlerini geride bırakır…

4 yıllık hapis hayatında Victor’un kafasında kurduklarını dışarı çıktığında gerçekleştirmek bir takıntı haline gelmiştir. Bu amaç uğruna içerde kendini geliştirir… Her şeyden önce, David’i yaralayanın kendisi değil, David’in iş ortağı ve arkadaşı, karısıyla problemler yaşadığı için kendini alkole veren Sancho olması yıllarını çalmıştır…



Filme çeşitli nitelemelerde bulunmak mümkün: İntikam hikayesi, kadınları anlama kılavuzu, ava gideni avlayanlar derneği, aşk fedakarlıktır gerçeği, saplantılı aşk masalı ya da gerçek bir aşk şaheseri… Herkes farklı bir tad alabilir…

Carne Tremula’nın hatırlattıklarına ve unutmak istemediklerimize gelelim:

-Javier Bardem, bu filmden yedi yıl sonra kadar benzer bir rol oynamıştı… İçimdeki Deniz filminde yine ayakları felç olmuş bir adamı canlandırdı.
-Bardem, bu filmden 10 yıl sonra da No Country for Old Men ile en iyi yardımcı oyuncu dalında büyük ödülleri topladı.
-Müzikler klas.
-Ruth Rendell’in aynı isimli polisiye bir romanından uyarlama… Kitapta da ana karakter Victor.
-Filmin en sırıtan yeri, Victor ile David birbirleriyle yumruklaşmalı bir kavga ederken, ara verip televizyondaki canlı futbol maçını izlemeye başlıyorlar… Yönetmen’in futboldan nefret ettiğini düşündürüyor bu sahne…
-Karakterlerin birbirleriyle karşılaşması olasılık bilmini zorlayacak nitelik alabiliyor…
-Her filmde olduğu gibi bu filmde de, karakterlerin isimlerine bi bakalım: Victor: Bizdeki Zafer isminin karşılığı olsa gerek… İsim seçiminde bir anlam var.
-Beş karakterin tümünde de tutkulu aşk var. Sancho en delidivane olanı bence… Çünkü, kendine silah doğrultarak ateş eden aşkının, bunu yanlışlıkla yaptığını iddia ediyor.
-En saf olanları ise sanırım Elena… “Senin bana ondan daha fazla ihtiyacın var” diyerek, seçim kriterini açıklıyor.
-Filmin başında, otobüsün üzerinde görülen reklamda İspanyolca olarak “tam zamanında” yazıyor diye tahmin etmekteyim… Victor'un doğduğu otobüs... Aslında bebeğin hiç beklenmedik bir anda gelmesine gönderme yapılıyor olsa gerek...

-Renkler çok canlı...

-Yönetmenin İspanya ve Madrid sevgisi her filminde vurgulanıyor.

-Mutfakta çıkan yangın kadının kalbindeki yangını temsil ediyor olsa gerek... Aşk acısından görmez, duymaz, ne yaptığını bilmez hale geliyor... Yangın sahnesinde, alev almış bir tavaya suyla müdahale etmenin ne kadar tehlikeli olduğunu öğreniyoruz... Victor'un gayet sakin bir şekilde, doğru müdahaleyi profesyonelce yapması dikkat çekici...





Related Posts with Thumbnails