Pazartesi, Aralık 28

BIR ZAMANLAR BATIDA (1969)

Çoğu yaşıtım gibi ben de çocukluğum boyunca, pazar günleri televizyonda ‘kovboy’ filmleri izledim. Ailecek iştirak edilen bu pazar eğlencelerine sebep babam, kendi kuşağının tommiks-teksas okuyarak büyümüşlüğünden bahsederdi bize. Kovboy filmlerinin altın çağını yaşadığı o yıllarda (50 li yılların ortaları), filmlerle yetinmeyen çocuklar foto romanlara sarılıyorlardı anlaşılan.

Pazar sinemalarının birbirine benzeyen onlarca filmi arasında, nadir de karşılaşılsa, hatta tüm filmin belki küçücük bir parçasını bile oluştursa, şu iki temayı severdim (inanın vardı öyle filmler):

çocuk yaşında bir şekilde kızılderili kabilesine dahil olmuş ve onların geleneklerini benimseyerek büyümüş beyaz insanın hikayesi, ve kızılderili kıza aşık beyaz erkek. :)

Tarihte haksızca kapanmış bir sayfanın, tersine çevrilemiyeceğini bilmenin çaresizliği içinde...
bir kez olsun eşitlik sağlansın isterdim.
Western adı altında sınıflandırılan film türü zaten bana biraz da beyaz adamın çirkin zaferini meşrulaştırma çalışması veya bir tarih çarpıtma çabası gibi geliyor.

Lakin, bu türün içinde, (aslında bir yanıyla da dışında, ötesinde),spaghetti western’ diye anılan bir çeşit var ki, bu yaşımda hala severek izliyorum. Işte bu hafta hatırlatmak istediğim film, bu türün en bilinen örneklerinden: Bir Zamanlar Batıda.



Öncelikle kilit bir ismi, yönetmenin adını söyleyelim: Sergio Leone.
Bir Avuç Dolar İçin, Iyi Kötü Çirkin, Bir Avuç Dinamit, Bir Zamanlar Amerika gibi unutulmaz filmlerin Italyan yönetmeni 60’li yılların başında düşüşe geçen western tarzına yeni bir nefes olmuş [1]. Bir Zamanlar Batıda filminin senaryosunu üç büyük yönetmenin (Dario Argento, Bernardo Bertolucci ve Sergio Leone) yazdığı dikkatimi çekiyor. Filmin çarpıcı müziği Ennio Morricone’un eseri.
Film "Batida Kan Var" ismiyle de biliniyor.

Böylesine zengin bir filmi karikatürleşmeden anlatmanın zorluğunun farkındayım ama denemekten ne çikar?




-o-
Issız bir alanda kurulmuş, bomboş bir tren istasyonunda, 3 kovboyun, ‘birini’ beklediği ölümsüz açılış sekansı, aynı zamanda uzun bir giriş jeneriğidir [1].

Uzun bekleyişin ardından gelen trenden hiç yolcu inmez.
Üç kovboy tam gitmeye yeltediği anda, istastondan ayrılmakta olan trenin arkasından, beklenilen isimsiz kovboy ya da 'Armonika' (Charles Bronson) gizemli melodisiyle belirir.
Filmin ilk düello sahnesinden önceki konuşma çok uzun olmaz.



—Ya Frank?
— Frank bizi yolladı.
— Bana at getirdiniz mi?
— (kenarda bağlı 3 atı işaret ederek, ve pis pis gülerek)
Görünen o ki, bir at eksiğimiz var.
— Hayır. Fazladan iki tane getirmişsiniz.

Böylece daha filmin başında, başrol kalitesindeki 3 karakter sahneden silinir. Bu izleyiciyi saşırtır, algıyı açar, gizemi arttırır.


-0-
Diğer yanda, ‘ileriyi gören’ çılgın bir irlandalı, kimsenin tenezzül etmediği ıssız, uzak, ama üzerinde su kaynağı olan bir toprak parçasını (yüzlerce hektarlık büyük bir parça!) çok ucuza satın almış, buraya ‘sweetwater’ (tatlısu) ismini vermiş, ve yıllarca sabırla beklemiştir.
Neyi mi beklemiş? Bunu film ilerledikçe anlıyoruz.

Irlandalı göçmen o gün, bir ay önce şehirde tanışıp gizlice evlendiği yeni eşi Jill'i (Claudia Cardinale) beklemektedir. Fakat kutlama masalarını hazırladıkları sırada 3 çocuğuyla birlikte katledilir. Jill çiftliğe vardığında, Irlandali ve çocuklarını, kırmızı-beyaz kareli örtülerle süslenmiş masaların üzerine upuzun yatırılmış bulur. Hemen pılıyı pırtıyı toplayıp geldiği yere, şehre geri kaçacağı tahmin edilen kadın, beklenenin tersine, evlilikten dolayı artık kendisinin olmuş çiftliğe yerleşir.


O herhangi bir kadın değildir.


'Remarkable' bir kadın olduğunu film ilerledikçe anlıyoruz.
Jill’i görür görmez hemen vakıf oldugumuz bir şey var gerçi:
muhteşem güzelliği…:)


Bu arada hedef saptırmak amacıyla, cinayetin faili olarak, hapisten yeni kaçmış Cheyene (Jason Rabords) gösteriliyor. Cheyene’in suçlama hakkındaki yorumu dikkate değer:




— Herşeyi öldürebilirim ama bir çocuğu asla. Bu, rahip öldürmek gibi birşey…hem de Katolik bir rahip.

Çetesiyle birlikte cinayeti işleyen Frank (Henry Fonda) ise, başka bir gücü, yani parayı elinde tutan ve bölgede ilerlemekte olan demiryolu inşaatının patronu olan Morton’un (Gabriele Farzetti) adamıdır. Demiryolu inşaatı önüne çıkan ufak tefek engelleri temizleyen, ama aynı zamanda kontrol edilmesi zor bir adam.


Söylesene, hepsini öldürmen gerekli miydi? Sana sadece korkutmanı söylemiştim.
— Insanlar ölürken daha iyi korkuyorlar.


Olay örgüsü içinde birdenbire kadın kahraman Jill, üç erkeğin (Armonika, Cheyene ve Frank ) merkezine yerleşir. Konu kadının bırakıp gitmek istemediği mülk ve zengin olma hayali çevresinde döner gibi görünse de, Armonikanın Frank ile çok eskilere dayanan bir hesabı da olduğu aşikardır.

Tabii ki bir western filminde, bir hesabın kapatılmadan bırakıldığı görülmüş değildir.

Hesaplar kapatılır, ...
olması gerektiği biçimde…



-0-
Beni filme bağlayan unsurları sanırım şöyle ifade edebilirim:
Bu ve benzeri filmlerde anlatılanlar, her yönüyle mükemmel kahramanların değil ama anti-kahramanların (anti-héros) hikayesidir. Sözkonusu olan kişiler, bütün gün at tepesinde olduğu halde ütüsü bile bozulmamış tertemiz gömlekleri ve afilli şapkalarıyla yakışıklı, iyi kovboylar değil, hayatta kalma mücadeleleri, çıkar çatışmaları, kendilerine has değer yargıları, prensipleri, iğneli espri anlayışları ve romantizmi sergilenen anti-kahramanlardır. Yüze ve özellikle gözlere odaklı yakın plan sahnelerde, yüzlerinin her ayrıntısıyla ve özellikle de bakışlarıyla gerçek insanlar izleriz, mitleştirilmiş kahramanlar değil.

Bu filmlerdeki kovboylar, iyi veya kötüyü ak ile kara gibi net sergilemezler. Kötüler hep ve katışıksız kötü olmadığı gibi, kanatsız melekler de yoktur. Herkes, içinde iyilik ve kötülükten payına düşeni barındırır.
Kazananlar ve kaybedenler bariz bir şekilde çizilmez.
Hatta değişen çağ karşısında hemen herkes birşeyler kaybetmektedir.

Filmin alt metninde gizli, bir zamanlar batıda neler olup bitiyordu sorusunu ise kendimce şöyle yanıtlayabildim:

Bir zamanlar batıda, her şeyi göze alarak, ve gemileri yakarak oraya ulaşmış göçmen insanlar, tozu dumana katarak, var güçleriyle çalışmaktadırlar.

‘Bir salyangoz sürünürken, arkasında demirden iki iz bırakıyor’.

Atlantik kıyısından başlayan tren yolları, raylar uç uca eklenerek Pasifik’e doğru ilerlemektedir. ‘Demir atların’ yani ‘medeniyetin’ geçtigi her yerde kurulan ve hızla genişleyen kasabalar görürüz. Serbest girişimcilik, amerikan rüyasının olmazsa olmazıdır elbet. Ama silahların izin verdiği ölçüde...
Sermaye sahipleri ile iyi silah kullanan çetelerin kol kola olduğunu görürüz. Ve akabinde doğal olarak, yasaların uygulanabilirliği ve adaletin yasal yollardan sağlanmasındaki güçlük belirir.

Bugünkü süper güç ABD’nin genetiği bozuk tohumları baş döndüren bir hızla toprağa serpilip bol kanla sulanmaktadır.


Not: Henry Fonda’nın film boyunca yüz ifadesine özellikle bakışlarına yaptığı kötülükleri hiç yakıştıramamıştım. Sonradan Fonda’nın bu filmde ilk kez kötü adam canlandırdığını ve bunun izleyicide hafif bir şok bile yarattığını okudum. :)

Cuma, Aralık 25

Cherry Crush / Kör Tutku (2007)


Okulda kız arkadaşlarının sanatsal ama müstehcen fotoğraflarını çeken, onlara kullandıkları rujlara göre isim veren ve bunları internetten yayınlayan bir genç: Jordan Welles (Jonathan Tucker).

Hayattaki tek arzusu yılda sadece 4 burslu öğrenci kabul eden bir müzik okulunda okumak olan, bunun için her şeyini verebilecek, muhteşem çello çalan, çok güzel bir kız: Shay Bettencourt (Nikki Reed).


Çektiği fotoğrafların fark edilmesiyle okuldan uzaklaştırılan Jordan başka bir okulda okumaya başlar ve orada fotoğrafını çekmek için tam kriterlerine göre olan güzel Shay ile karşılaşır. Shay, kendisinin çıktığı adamla gizli fotoğraflarını –gerektiğinde şantaj yapabilmek için- çekmesi ve kendisine vermesi karşılığında Jordan’a fotomodellik yapabileceğini söyler.

“Fotoğraflara karşılık fotoğraflar!”


Jordan, Shay’in fotoğraflarını çektikçe ve hayatını dışarıdan bir gözle izledikçe Shay’a aşık olur. Bu tutku, Jordan’ı tahmin bile edemeyeceği olayların içine çeker.

Yönetmenliğini Nicholas DiBella’nun yaptığı “cherry crush”, ülkemizde “kör tutku” ismiyle gösterime girmiş. Bence, “vişne çürüğü” daha doğru ve yerinde bir isim olurdu. Bu film sayesinde, “ruj fetişizmi” diye bir fetişten de haberdar oluyoruz :)


Filmden aklıma takılan sözler ise şunlar:

“Doğal bir zarafetle yaşanan kurgulanmış hayatlar”
“İyi bir fotoğrafçı konuyu yakalar, iyi bir konu da fotoğrafçıyı”
“Bazı şeyler yüksek sesle dile getirilince yok olur!”
“İnsanların kafalarında yaşadığı hayat gerçekte yaşadığı hayattan daha iyidir!”
“Hayat yaptığımız yanlışları düzeltebilmek için ikinci bir şans verir mi?”

Kim bilir ?

IMDB linki için tıklayınız.
Filmin fragmanını izlemek için tıklayınız.

Mies Vailla Menneisyyttä / The Man Without A Past / Geçmişi Olmayan Adam (2002)


Trenle gece yolculuğu yapan bir adam, Helsinki’de bir bankta yorgunluktan uyuklarken üç sokak serserisince öldüresiye dövülür. Bitkisel hayattayken kalbi duran adam birden canlanır ve hastaneden kaçar. O artık kim olduğunu bilmeyen, geçmişi olmayan bir adamdır.

Kendisini Helsinki banliyölerinde bulan ve yaşama tutunmaya çalışan geçmişi olmayan adam, çevresindeki insanların takdirini ve sevgisini kazanır ve aralarına kabul edilir. Etrafındaki insanların hayatlarına renk ve yeni tatlar katmaları için küçük fikirleriyle katkıda bulunur.

Markku Peltola

Yeni ve zor yaşamında aşkı yeniden bulan adamımız, sevgiyi aktarabilmek ve karşısındaki sunabilmek adına basit ve etkili tavırlarıyla bence izleyiciye güzel mesajlar da veriyor.



Filmden aklımda kalan güzel replikler:
Bir ağaç düşen yaprağı için yas tutar mı?
Hafızanı kaybetmiş de olsan hiçbir zaman umudunu kaybetme!
Bu acılı adamı nasıl unutabilirim?

Kati Outinen
(Irma rolüyle 2002 Cannes Film Festivali En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü aldı)

Filmin Aldığı Ödüller:- 2002 Cannes Film Festivali Jüri Büyük Ödülü
- 2002 Cannes Film Festivali En İyi Kadın Oyuncu Ödülü
- 2002 Kiliseler Birliği Ödülü
- 2002 Fibresci Yılın En İyi Filmi Ödülü
- 2003 Oscar® En İyi Yabancı Film Adaylığı

Filmin IMDB linki için tıklayınız.

Çarşamba, Aralık 23

Avatar (2009)


Avatar; Hint mitolojisinde, Tanrı’nın Dünya’ya inmiş hali… Bir insan, ağaç ya da eşya… Film’de avatarı olan insanlar Pandora gezegeni yerlisi, bir Na’vi kılığına girebiliyorlar… Bu işin şekli Suretler filmindekiyle aynı: Bir cihazın içine yatıyorsunuz. DNA'nız kullanılarak genleriyle oynanmış, sizin suretiniz bir Na’vi'yi beyninizle yönetiyorsunuz…

Na’vi kılığına girmekteki amaç, yerlilerin içinde yaşadıkları muhteşem doğanın, toprağın altında yatan paha biçilmez maden… İnsanlar önce avatarlar yardımıyla kendi dillerini öğretip onları “medenileştirmeye-özgürleştirmeye” çalışıyor… Yerliler esas amacı anlayıp karşı durunca, avatarlar elçi görevi üstleniyor: Tatlı bir dille: “Başka yere taşının, yoksa bombalar yağacak üzerinize” diyorlar…

District 9’da uzaylılar, insan ırkı tarafından eziliyordu… Avatar’da da benzer bir durum var… Farklı olan bu sefer deplasmana giden istilacı insanlar…

Na’vi’ler tipleriyle, yay-okları, doğayla kenetlenmeleri ve atlarıyla Kızılderililer’i çağrıştırıyor.

Askerlerin içine girip, hareketleriyle yönettiği robotlar Robocop’u anımsattığı gibi, District 9’da bundan bir adet mevcut. Nintendo Wii oynama isteği uyandırıyor…

Filmin %60’ının bilgisayarda yaratıldığı belirtilmekte… Hangi sahneler olduğunu tahmin etmek kolay fakat aradaki farkı anlamak zor.

Yönetmen James Cameron’un Titanik, Terminatör, Aliens, Abyss gibi filmleri çektiğini düşünerek, filmi izlemeden önce beklentilerimizi çok da yüksek tutmamak faydalı olacaktır…

Tanıtımına 150 bin dolar ayrılması nedeniyle, medyada sıkça, “sinema tarihinde çığır açacak bir yapıt” diye bahsediliyor kanaatindeyim… Eğer farkı yaratan 3D IMAX teknolojisi ise, tanışmak henüz mümkün olmadı, ayrı konu. Avatar, 3D filmlerin daha sık çekilmesine ön ayak olabilir…

İzleyen sayısı arttıkça IMDB’de ilk 5’e gireceğini tahmin ediyorum… Özellikle gençlerden yüksek oy alacağı kesin.

Sigourney Weaver’in filmdeki ismi gözümden kaçmadı: Grace… Oynanan rolle isimler arasındaki uyumluluk artık dikkatimi çekmeye başladı…

Elephant / Fil (2003)



Bir Amerikan lisesinde (Watt High School) sıradan gibi görünen bir gün. Her biri okul öğrencisi olan karakterler: John, Elias, Nathan, Carrie, Acadia, Eric, Alex, Michelle, Benny, Brittany, Jordan, Nicole…

Okul büyük bir yaşam kompleksi gibi: Spor salonları, futbol sahası, derslikler, laboratuarlar, fotoğraf kulübü, kütüphane, yemekhane…

Filmin sade konusu, çekimleri, hayattan bir kesiti çoğu zaman yorumsuz bir şekilde izleyiciye sunuyor.



Yönetmen ve -bu filmde aynı zamanda- senarist Gus Van Sant yine yapmış yapacağını.

Çevre seslerinin verildiği, diyalogsuz, klasik müzik eşliğinde yakın plan takip çekimler; etrafta dolaşıyormuşsunuz da kamera sizin gözlerinizmiş ve sağı solu kolaçan ediyormuşsunuz hissi veriyor.

Filmin birbirinden habersiz karakterlerinin birbirleriyle karşılaşmaları ve diyalogları; hangi karakterin gözünden bakıyorsak ona göre her seferinde farklı çekim açılarıyla tekrar tekrar nakledilmiş.

Mavi – yeşil gökyüzünün fırtına bulutlarıyla yavaş yavaş kaplanıp kararması, filmdeki dönüm noktasına da görsel olarak işaret ediyor.


Internetten rahatça silah ve mühimmat satın alabilen ve kargo yoluyla sorgusuz sualsiz ellerine teslim alabilen Eric ve Alex okullarında dehşet verici, anlamsız bir katliama girişiyorlar.

Sıradan geçmesi gereken bir okul günü umulmadık bir şekilde son buluyor. Geride izleyicinin kendi kendine sorduğu bir yığın sorular bırakarak.

Değişik izlenimler:
- Filmdeki tüm karakterler, gerçek hayattaki isimlerini kullanmışlar.
- Elias’ın kendi isminin yazılı olduğu montu ve çataldan yapılmış bileziği ilginç ve güzel aksesuarlar.
- Hiçbir sahnede kameraya doğrudan bakan oyuncu yok.

Film boyunca değişik yerlerde çalan Beethoven’in piyano konçertosu ve ay ışığı sonatı harika bir derinlik katmış.

Eric'in de dediği gibi: "hiç bu kadar adi ve adil bir gün görmemiştim..."

Kaçırılmayacak bir film olduğunu düşünüyorum.

Filmin Aldığı Ödüller:
2003 Cannes Film Festivali – Altın Palmiye Büyük Ödül
2003 Cannes Film Festivali – En iyi yönetmen ödülü

IMDB link için tıklayınız.

Cuma, Aralık 18

Paranoid Park (2007)

Ailesi dağılmak üzere olan, 16 yaşında, tek tutkusu kaykaya binmek ve yazmak olan bir genç: Alex Tremian (Gobe Nevins).

Ufak bir macera yaşamak isteyip bir yük trenine asılarak kaçak yolculuk yapmaya çalışan Alex; kendini savunurken yaptığı refleks hareketin bir insanın ölümüne yol açabileceğini elbette ki bilemezdi. (Bize bir an için “sleepers” filmini anımsatıyor.)

Çocuğun yaşadığı şaşkınlık, üzüntü, korku, endişe ile olay karşısında aklıselim ve soğukkanlı davranma çabaları arasında yaşadığı gelgitler güzel nakledilmiş. Alex rolü, Dostoyevski’nin ünlü başyapıtı Suç ve Ceza romanındaki Raskolnikov’u anımsatıyor.

Film boyunca Alex’in annesi ve babası, -sanki “Alex’in yaşamında çok az yer kaplıyorlar” mesajını vermek istercesine- çok az ve yarım kadraj görünüyorlar. Yönetmen izleyicinin sadece öyküye odaklanmasını, bunun dışındaki detaylarla konsantrasyonunun bozulmamasını istiyor. Gereksiz gördüğü detay görüntüleri yakın çekim kamera kullanarak flu aktarıyor, gereksiz gördüğü diyalogları sessizleştirip müzik eşliğinde ve çoğu zaman “slow motion” aktarıyor. Dahiyane bir fikir olduğunu söyleyemem ama izleyiciyi yönlendirdiği kesin.

Filmin oyuncularının “mySpace” den seçildiği, çok düşük bir bütçeyle çekildiği, çoğu Portland da “Burnside Skatepark” ta yapılan çekimlerin 18 gün sürdüğü de rivayetler arasında.

Film müzikleri her telden şarkıyı barındırıyor: Rap, Heavy Metal, klasik, country, …

Film birkaç ödül de almış:
- BSFC (Boston Society of Film Critics) Ödülü / En iyi sinematografi ve en iyi yönetmen (2008)
- Cannes Film Festivali / 60. Yıl Özel Ödülü (2007)
- Independent Spirit / Yapımcı Ödülü (2008)

Yönetmen: Gus Van Sant

Filmin IMDB linki için tıklayınız.

Çarşamba, Aralık 16

Frozen Land / Paha Maa / Buz Diyarı (2005)


Soğuk coğrafyanın insanlarının yaşam savaşlarına tanık olduğumuz “Frozen Land” bizlere uzak kültürlere ait insanların gri yaşamlarını anlatıyor. Burada yaşayan herkes sanki tek başına, herkes sanki kalabalıklar içinde yalnız. Alkol ve uyuşturucu bağımlısı olmak genci – yaşlısı herkes için sanki sıradan bir şey. Yaşam siyah-beyaz bir sinema sahnesi gibi ve her an “the end” diye bir yazı çıkıp bitecekmiş gibi…


Buz Diyarı, Skandinav ülkelerindeki bilmediğim ama uzaktan uzağa merak edip deneyimlemek istediğim yaşamdan çok uzak geldi bana. Kar ve soğuk insanların ruhuna işlemiş, bu coğrafyanın insanının bu denli soğukkanlı olmasına şaşmamak gerek. Karısının ölüm haberini alan biri bu kadar mı anlayış ve sükunetle karşılar?

Filmde anlatıma derinlik katan öğeler olarak ilk göze çarpan; öyküdeki insanların bir an için yaşamdan soyutlanıp koptukları sahnelerde sesin ve konuşmaların yerini boğuk bir müziğe bırakması.




Filmde işlenen “kesişen hayatlar” teması Magnolia, Babel gibi filmleri çağrıştırıyor. Sanki yapılan bir yanlışın bedelini zincirleme olarak herkes ödüyor. Müreffeh bir yaşam seviyesi olduğunu sandığım Finlandiya’da insanların işlerini kaybetmesi ve beş parasız bir yaşama ve dolayısıyla suça mahkum olmaları pamuk ipliğine bağlı.

Filmlerin orijinal dillerinde izlenmesi gerektiği fikrim bu filmle bir kez daha pekişti. Filmde bence abartılmış hiçbir sahne yok. Her şey doğal ve hayatın içinden. Öylesine ki, olayların kesişmesi bile bu doğallığın dışında hayret verici gelmedi bana. Tüm oyunculuklar iyiydi ancak Mikko Leppilampi bana göre bir iki adım öne çıkmış. Rolüyle anlatılacak duyguları çok iyi aktardığını düşünüyorum.


Film bittiğinde güneş gözlüklerimi takıp bir kumsalda güneşlenmek, arkadaşlarımla ve dostlarımla sohbet etmek istedim.

Filmi izlerken gözüme takılan birkaç kare oldu:
- Yılbaşı ağacında Finlandiya bayrağına en yakın mesafede bir Türk bayrağı var.
- Eşini kaybeden adam evinde çocuklarından kalan oyuncaklara bakarken elinde mıknatıslı ve tahtadan yapılmış bir IKEA treni tutuyor
- Çılgın partiler, asansörü olmayan apartmanların teras katlarında veriliyor.


Frozen Land (Türkçesi Buz Diyarı, orijinal adı Paha Maa) birçok ödülü de silip süpürmüş:
- Leeds Uluslararası Film Festivali / Altın Baykuş Büyük Ödülü
- Bergen Uluslararası Film Festivali /Büyük Ödül
- Atina Uluslararası Film Festivali / En iyi senaryo
- Göteborg Film Festivali / Kuzey Film Ödülü – Fipresci Ödülü – Kodak Kuzey Bakışı Ödülü
- Moskova Uluslararası Film Festivali / Özel Jüri Ödülü

Filmin IMDB linki için tıklayınız.

Cumartesi, Aralık 12

Respiro / Nefes Alıyorum (2002)


Filmin fragmanı ile başlayalım bu sefer… Harika bir müzik fragmana eşlik ediyor.

Yazar ve yönetmen Emanuele Crialese.. Roma doğumlu, Sicilya asıllı.

Kipa’da indirimdeki filmlere bakarken, Cannes 2002’de 3 önemli ödül birden alan Nefes Alıyorum’la karşılaştım…

Yönetmen filmi yazarken, birçoğu adanın yerlisi olan oyunculara ev sahipliği yapan Lampedusa’daki bu heykelden, balıkçı ve çıplak kadın figüründen esinlenmiş olabilir? Heykel filmin özeti bir nevi…:)


Denize sıfır, büyük ihtimalle sit alan olduğu için ruhsat alamamış, yarım kalmış yazlık site… Sitenin yıkıntıları arasında avladığı kuşları pişiren çocuklar. Kapıya tırmanan çocuk.. Kuş ya da balık avlamak için larva kullanmak. Serum lastiğinden yapılmış sapan yapmak… Berrak ve turkuaz renkli deniz, bulutsuz masmavi bir hava… Yazlık mekanların ulaşım aracı: Vespa’lar. Dar yollar. 3 tekerlekli küçük kamyonetler… Beyaz renkli, palmiyeli, ağaçlı çiçekli evler… Bizim evin 4 sene önceki perdesi… Sicilya’ya bağlı, Afrika’nın dibinde, bir ada kasaba… Kasaba davetkar… Güzelliği ile sizi çağırıyor…Buram buram Akdeniz kokan bir film… İzlerken genzinize iyotlu deniz kokusu kaçıyor… İnsanları bize, mekanları ülkemize benziyor…

Balıkçı kasabasında, insanların rutin günlük yaşamları var.. Belki de yüzlerce yıldır böyle… Erkekler balık tutuyor.. Kadınlar balık temizliyor, paketliyor... Çocuklar kayalıklarda oynuyor, mahalle kavgasına tutuşuyor… Bütün bu olağanlıkların içinde başroldeki Grazia (Valeria Golino) güzelliği, farklılığı ve özgür ruhu ile kasabanın delisi olarak ön planda… Komşuları artık bıkmıştır Grazia’dan, Milan’a bir psikiyatri enstitüsüne gitmesi gerektiğine dair tam mutabakat sağlamışlar…
Küçük yerlerde insanların farklılıklara tahammülü yok...
Grazia; asi fakat insanları, çocukları, müziği, hayvanları, denizi, Vespa’ya binmeyi seven kadın… Etrafındakilere kriz zamanları dışında, çoğu kez çok kibar davranıyor... İki erkek bir kız çocuğu, yakışıklı ve onu seven bir kocası var… En küçük oğlan önemli bir aktör olabilir büyüdüğünde… Erkek çocukların ablasını ve annesini sahiplenmesi bizim kültüre benziyor… Zaten mekanlar da çok sıcak ve tanıdık…
Respiro; gökyüzü, deniz ve kasabanın görüntüsü ile size bir Akdeniz tatili yaptıracak kadar çarpıcı…

Polis’in dar sokaklarda Vespa’yı kovaladığı sahneye dikkat: Arkada yeni havalanan bir yolcu uçağı göreceksiniz…Yarım saniyelik bir an… Bu ipucundan yola çıkarak kasabayı buldum… Google Earth’de Lampedusa Airport yazarsanız… Ada’ya ulaşırsınız… Uçak pisti ile sokakların dik kesişiyor olması, ayrıca kayalık yapısı doğru yerde olduğumuza dair bir kanıt… Uçak Türkiye’ye, doğu yönüne havalandığına ve o yükseklikte olduğuna göre, sahne hangi sokakta geçiyor en fazla üç tahminde bulabiliriz…

Diğer bir detay: Çocuklar avlanan balıkları para gibi, değişim aracı olarak kullanıyor… Zaten filmde paranın esamesi okunmuyor…

Deniz kestanesi derinize battığında, sadece zeytinyağı değil, patates ve hıyarın da tedavi için kullanıldığını göreceksiniz..

Filmin başlarında yer alan… la bambola, bomba şarkıymış :) Buradan dinleyebilirsiniz… Çok sevdim… 10 kere izlediğim sahnede bu müzik çalıyor… Sözlerini de ekşi sözlükten bulabilirsiniz.

Filmdeki çocukların nasıl seçildiğini gösteren kamera arkası… Io kelimesi “ben” anlamına geliyor İtalyanca’da…

İtalyanca isola, ada demek… Bizdeki izole kelimesini çağrıştırıyor... İzole olan sadece ada değil, adada yaşayan insanların beyni...

Başrol karakterinin ismi; Grazia, İngilizce’de grace, Türkçe’deki fazilet, nezaket, zerafet anlamında…

Filmde ateş günahı, deniz arınmayı temsil ediyor kanaatimce… Tren özgürlüğü…

no ragazzo no
no ragazzo no
del mio amore non ridere
non ci gioco più

Çarşamba, Aralık 9

Eternal Sunshine of the Spotless Mind / Sil Baştan (2004)

Eternal Sunshine of the Spotless Mind / Sil Baştan (2004)


Öykü rutin olarak güne başlayıp işine gitmek için istasyona gelen bir adamın son anda bilinmez bir dürtüyle Montauk’a giden bir trene binmesiyle başlıyor. Trende bir kızla tanışıyor ve birlikte güzel anlar yaşıyorlar. Film yaklaşık 15 dakika süren bu girişten sonra başlıyor.

Joel (Jim Carrey), Clementine (Kate Winslet) ile aralarında hızlı ve tatlı bir şekilde gelişen yakınlaşma üzerine sevgililer günü hediyesi vermek isteyip Clementine’in çalıştığı kitap mağazasına gider ancak sevgilisi Joel’i hayatında ilk kez görüyor gibidir. Joel bir posta kartı alır ve Clementine’in Joel ile yaşadıklarını hafızasından sildirttiğini öğrenir. Joel de aynı yerde aynı şeyi yaptırmaya, hafızasının Clementine ile ilgili bölümlerini sildirmeye karar verir.



…Ve pişmanlık.
Ya anılarımız bizi üzseler de onları unutmak istediğimizde yaşamamızın bir anlamı kalmıyorsa ?

Joel anılarını sildirirken Clementine’in kendisi için ne kadar önemli ve vazgeçilmez olduğunu düşünür ve zihninin kendisini ele verişinden ve geri dönülemeyecek silinişten kaçmaya başlar.

“Kaçabilirsin, ama saklanamazsın”

En iyi senaryo dalında Oscar alan bu hikayeyi gerçekten ilginç buldum. Hafızasından her ayrıntıyı silişinde boşluğa düşüş sahneleri, hatırlananların hafızanın karanlıklarında kaldığı sahnelerde arka planın yavaş yavaş kararması, anıların yaşandığı anların silme işleminin devam ettiği zamanda yaşananlarla karışıp değişmesi çok güzel ve farklı sahnelerdi. Anlatıma inanılmaz bir derinlik kattığını düşünüyorum.

İnsanın yıllar önce yaşadığı hatıralarla bugünün farkındalığıyla konuşması inanılmaz derecede çıldırtıcı geliyor bana.

…Keşke.

Filmin sonu bizi –belki de alışıldık- bir sürprize götürüyor. Yönetmen Michel Gondry’i tebrik etmek lazım.

Filmden aklıma takılan diyaloglar şunlar:

“Unutanlar şanslıdır çünkü hatalarının derdini çekmezler”
“Beni utancına sakla”
“Sen olmadan hiçbir şeyi hatırlayamıyorum”

LEKESİZ ZİHNİN SONSUZ IŞIĞI..

Tıklayın:
Filmin IMDB linki için
Film müziği (piyano ile)

Pazartesi, Aralık 7

Das Boot / Denizaltı (1981)




Wolfgang Petersen’in yönettiği 1981 yapımı film, İkinci Dünya Savaşı sırasında ağırlıklı olarak bir Alman denizaltısı, U 96’da geçiyor.

Başrolde denizaltının kaptanı olarak Jurgen Prochnaw var… Filmdeki bakışları resimdeki gibi, karizmatik.

Filmin başında 40.000 denizcinin U-boot’larda görev aldığını ve 30.000’inin evlerini bir daha geri dönemediğini öğreniyoruz…(U-boot=unterseeboot)

Savaş filmleri arasında özel bir yeri var. Daha önce İkinci Dünya Savaşı’nı Almanlar’ın gözünden izleme şansımız olmamıştı. Diğer savaş filmlerinde Nazi bayrakları, marşları, selamlaşmaları filmin yarısını kaplarken, Das Boot’ta Alman denizaltının Alman olduğunu filmi orta yerinden izlemeye başlarsanız hemen mümkün değildir.

Müziği bir klasik olacak nitelikte. Görüntü, ses ve oyunculuk; denizaltı atmosferine sizi çekmekte son derece başarılı. Kapalı alan fobisi olan biri herhalde bu üç saati geçen filmi izlerken zorlanacaktır.
U-boat’larla ilgili kısa bilgiler vereyim: Almanlar özellikle savaşın başlarında denizaltılarını çok etkin bir şekilde kullandılar… Müttefik devletlere ait yüzlerce ticari gemi batırdılar. U-boat bir konvoy tespit ettiğinde, etkin bir şekilde diğerleriyle haberleşerek, wolf-pack (kurt sürüsü) denen ekipleri kurup gemilere saldırırdı. Savaşın ilerleyen günlerinde, radarların geliştirilmesi, uçakların etkin kullanımı, yeni su altı bombaları, denizaltıların haberleşmek için kullandıkları şifreleme algoritması enigma’nın ele geçirilmesi, ticari gemilere savunma silahları yerleştirilmesi ve konvoyların destroyerlerle korunması gibi sebeplerle etkinlikleri sona erdi.

Das Boot isminde bir zamanlar TRT’de bir dizi yayınlandığını ve çok ilgi çektiğini öğrendim. Hatta DVD’sinin üzerinde director’s cut yazmasından, diziden yapılan kırpmalarla, 3 saati aşan bir filme dönüştürüldüğü sonucu çıkıyor.

Filmi izledikten bir süre sonra, Piri Reis isimli denizaltıyı gezme şansım oldu. Bir savaş gemisinin neredeyse minyatür hali. Ayakta durmak, bir bölümden diğer bölüme kafayı bi yerlere vurmadan geçmek bile antremansız kişiler için bir mesele... Yataklar bir insanın boyu ve eni genişliğinde. Fazlası yok... İnsanlardan daha çok bombaların rahatı düşünülmüş...Yatağınızın altında kocaman bir torpido duruyor mesela... İşte bu darlık yüzündendir ki, batırdıkları gemiden kurtulmaya çalışanları isteseler dahi esir alamazlar...


Mommo Kız Kardeşim (2009)





Henüz izlemediğim için filmin internet sayfasından aldığım aşağıdaki tanıtım paragrafını aktarmakla yetinmek istiyorum. Bu perşembe (10.12.2009) saat 19 :55’te TRT-1’de izlenebilir diyebilmek için gündeme getirdim.



Bir de Mustafa Uzunyılmaz’ın oyunculuğuna dikkat edelim derim. Hep başrollere takılı kalmamız sebebiyle belki hafızamızda yer etmeyen, ama her rolün hakkını vermeye çabalayan bu oyuncu, Her Şey Çok Güzel Olacak (Ömer Vargı), Filler ve Çimen (Derviş Zaim), ve Kader (Zeki Demirkubuz), gibi pek çok filmde var…peki hangi rollerde ? hatırlayanınız var mı?





Dokuz yaşında bir çocuk; hem ağabey, hem baba, hem anne, hem de bir bilge olabilir mi?

Ayşe için olur.

Ve hatta hiçbir şeyden korkmayan bir ağabeydir o.

Annesiz iki çocuğun içinizi ısıtacak, kimi zaman gözünüzü yaşartacak öyküsü.

Hem de gerçek.

Yalın bir dille köyü, köyün insanlarını, kardeşlerin ilişkini anlatan film, sürpriz bir finalle bitiyor. Senaryosu Atalay Taşdiken tarafından yazılan filmin yönetmenliğini de Atalay Taşdiken yaptı. Görüntü yönetmenliğini Ali Özel’in üstlendiği filmde Mete Dönmezer, Mustafa Uzunyılmaz ve Mehmet Usta rol aldılar.

Elif Bülbül ve Mehmet Bülbül çocuk oyuncular.



http://www.mommofilmi.com/index.html
Related Posts with Thumbnails