Pazar, Kasım 29

In Bruges (2008)


Sonsuzluğun geri kalanını Bruge’da geçirmek:

Filmin yönetmeni Martin McDonagh aynı zamanda senaristi… İrlandalı McDonagh’ın ilk filmi. Yönetmen Six Shooter ile 2006 yılında En İyi Kısa Film Oskar’ını kazanmış… In Bruges’un da adaylıkları ve aldığı ödüller oldukça fazla…

Colin Farrell (Ray) ve Brendan Gleeson (Ken), tetikçi olarak yaptıkları son işten sonra, patronları Ralph Fiennes (Harry) tarafından ortadan kaybolmaları için adını bile daha önce duymadıkları Belçika kenti Bruge’a yollanır…

Ray’in küçük bir çocuğu yanlışlıkla öldürmekten dolayı derin bir vicdan azabı var…

Patronlarından haber beklerken bir yandan da Bruge’un keyfini çıkarmaya çalışmaktalar… Ancak bu onlar için çok basit olmayacak…

Bruge görüntüleri sizi kente çekiyor. Müthiş bir görme isteği uyandırıyor. Oyunculuklar kalite… Özellikle Gleeson’u ön plana almak lazım… Tahminim yönetmenle can ciğer kuzu sarması oldukları yönünde… Oskar alan kısa filmde de birlikte çalışmışlar… Daha önce Arka Bahçe’de izlediğimiz Ralph Fiennes'in de özel bir oyuncu olduğu su götürmez...

Normal şartlarda filmlerin müziklerini çok rahat dinleyemem… Konsantre olunca, müziği maalesef kaçırırım… Ama bu filmde öyle olmadı… Müzikler çok iyi ve fark edilmeyecek gibi değil… Baskın… Özetle film bazılarının favori filmi olacak cinsten bir kara mizah ürünü… Imdb’de en iyi 250 film listesinde 183. sırada… Türkiye’de sinemalarda gösterilmemiş olması ilginç bir detay… Bu nedenle filmin Türkçe ismi yok…

Filmdeki fantastik diyaloglar ve anlardan bazılarına gelince:

Ray (çocuk katili) akşam yemeğine çıkardığı kıza; Chloe’ye restaurant’ta sorar: “Bir cüceye at sakinleştiricisini nasıl satarsın?”

Susturucu takılmış silahla, çocuk parkının bankında oturan Ray’e arkadan yaklaşan Ken… Ray’in elindeki silahı başına dayadığını görür. İntihar teşebbüsünü engeller:


Kendini öldürmeye hakkın yok!
Benim yok ama senin var? Öyle mi? Bu nasıl adalet?

Harry, Yuri’den silah temin etmeye çalışıyor: “Normal bir adam için normal bir silah istiyorum…”

Ken, Ray’i niye öldürmediğine dair açıklama yapar:

-Çocuk intihara meyilli Harry… Sadece yürüyen bir ölü…
-Ken, dün seni arayıp şunu mu söyledim: Bir iyilik yapıp Ray’in psikoloğu olur musun? Hayır! Sanırım sorduğum soru şuydu: Bir iyilik yapıp, Ray’in beynini dağıtabilir misin?

Ray’in Harry’ye: “Hayır, o çocuk değil, cüce…” Demeye çalışması…

Harry’nin dünyanın en prensipli katili olmasından dolayı tereddüt etmeden silahı, söz verdiği gibi, çenesine dayaması…

Yılbaşı önceleri gösterime giren “yılbaşı filmlerinden” ziyade; karlı, çam ağaçlı, ışıklı, harika binalarıyla yılbaşına hazırlanan Bruge’da çekilen in Bruges çok daha iyi bir tercih…

Filmlerdeki hataları yakalamak gibi bir takıntınız varsa, bira bardaklarına dikkat etmeniz lazım…
Ne yazık ki, DVD’de bir sorun çıktığı için filmin ikinci yarısını VCD’den Türkçe olarak izlemek zorunda kaldım… Filmin orijinal dilde, Türkçe altyazıyla izlenmesi tavsiye edilir… Çünkü kullanılan dil, filmin en önemli unsurlarından…

Film bitti, yıllar önceki bir öğretmenim aklıma geldi... Özür dileme kavramına karşıydı... "Sen adamı öldürüyorsun, ondan sonra da özür diliyorsun" derdi...



Pazartesi, Kasım 23

Les Quatre Cents Coups / 400 Darbe (1959)

400 Darbe, Francois Truffaut’un ilk uzun metrajlı filmi. Sinemada, “Yeni Dalga” diye bilinen akıma öncülük eden filmlerden. 1959 yılında Fransa’da 24 yönetmen ilk filmini çekti. Ertesi yıl, aynı akımı takip eden 43 film daha çekildi.

Filmin orijinal ismi, Les Quatre Cents Coups, Fransızca’da okulu kırmak, serserilik yapmak anlamına geliyor.

Yönetmen, 27 yaşında çektiği bu filmle kendi sorunlu çocukluğunu anlatır. Cannes 1959’da “en iyi yönetmen”i alan film, birçok başka ödül de aldı… En iyi yönetmen ödülünü, sanırım, bir sınıf dolusu çocukla başetmesine borçlu… Çocukların oyunculukları şahane…

Başroldeki Jean-Pierre Léaud, Antoine Doinel’i oynuyor. Jean-Pierre; Truffaut’un özyaşam öyküsünü anlatmaya devam ettiği 4 filmde daha yer aldı.

Özellikle, çocuk eğitimi ile ilgilenenlerin izlemesi gereken bir filmdir… Filmde bir çocuğun suçluya nasıl dönüşebileceğini görebilirsiniz… Sinemaya tutkun insanların da seyretmesi önemlidir, zira, bir yönetmenin nasıl yetiştiğine şahit olma şansına sahip olursunuz… Okuldan kaçıp kaçıp yüzlerce film seyretmiş bir çocuğun hikayesidir film… Yeni bir film kalmayınca, tekrar tekrar izler. Truffaut ilk filmi Andre Bazin’e adar. Bazin ona kol kanat geren tek kişidir.

Antoine’ın evde çıt çıkarmasına bile tahammül edemez annesi. Kitap sevgisi bu dönemde gelişir. Evin kuytusunda sessizce kitap okur… Balzac’ı o kadar sever ki, odasının bir köşesine sunak yapar, mum yakar… Fakat mum yangın çıkmasına ve dayak yemesine neden olur…

Evde yüzlerce kitap okuyan, okul zamanında da sınıftan kaçıp yüzlerce film izleyen bir çocuk… Truffaut “çocukların kötü yetiştirilip mutlu olmaları, iyi yetiştirilip mutsuz olmalarından daha iyidir” demiş… Kitaplar ve sinema demek ki, onu mutlu etmeye yetmiş… Zaten kitaplara olan sevgi boyutunu aşan ilgisini Fahrenheit 451’de, 400 Darbe’den 7 yıl sonra yeniden göstermişti…

İlgisiz bir anne, pasif bir üvey baba, ceza vererek okulu, öğrencileri yöneten müdür ve öğretmenler. Islahevine düşen bir çocuk...
Truffaut’un çocukluğunu anlattığı bu film sayesinde, diğer filmlerindeki kadın’ın yerini ve önemini farketmek daha kolay olacaktır…

Bir sahnede Hababam Sınıfı’nın Badi Ekrem’ini eken öğrencilerin nereden esinlendiklerini görürsünüz: Beden Eğitimi öğretmeni, öğrencileri okulun bulunduğu semtin sokaklarında koşuya çıkarır… Öğrenciler koşarken, sırayla üçer beşer kaybolur, gizlenir… Dersi kırarlar.

Filmin final sahnesi de entrasandır. Antoine deniz kenarındadır. Kıyıdaki dalgalar Antoine’ın ayak izlerini, karanlık geçmişini siler, hayatında sembolik temiz bir sayfa açar. Sahne donar ve film biter…

Donuk karenin kullanıldığı filmlerden birisi Martin Scorsese’nin 1990’da çektiği Sıkı Dostlar’mış (Good Fellas)… Bir sonraki filmim için adres belli oldu:)

Pazar, Kasım 22

Hotel Rwanda / Hotel Ruanda (2004)



Hotel Rwanda’nın yönetmeni Terry George… Kanadalı, İngiliz, İtalyan ve Güney Afrikalı firmaların ortak yapımı olan filmin başrol oyuncusu Don Cheadle; Paul rolünde.

Bu filmi izlerken insanın kendini filmdeki bir başrolün ya da yardımcı rolün yerine koyduğunu yeniden fark ettim… Genelde film kimin gözünden anlatılıyorsa, sen de osundur… Kamera senin gözlerin gibi izler olan biteni bazen de… Filmi izlerken sadece koltuğunda değil, bir tarafın yanında oturuyorsundur...

Belçika’lı Sebena grubuna bağlı, Ruanda’daki otelin müdürü Paul işte böyle biri… Çünkü; 1994 Raunda Soykırımı olarak bilinen, 100 günde yaklaşık 1 milyon insanın öldürüldüğü trajedide Oskar Schindler gibi onlarca insanı kurtarmaya çabalıyor. Hayır, onu bize bağlayan şey tam anlamıyla bu değil… Safça ağzından dökülen sözler:

“"Tüm Dünya basınının gözü burada.. Barış antlaşması imzalandı..Endişelenmeyin..."

“Saçmalık, barış yanlısı birini neden öldürsünler ki?..." (--Cumhurbaşkanı Hubirmanya'yı Tutsi asiler öldürdü-- haberini dinledikten sonra)

“Olsun, bütün dünya görsün...Zulme müdahele ederler..." (Otelden 800 metre ileride yabancı bir gazeteci hayatı pahasına çektiği görüntüleri dönüp otelde izlerken, Paul de görüntülere şahit olur…Kusura bakma senin izlediğini bilmiyordum der gazeteci…)


Bir sahnede saflıklara dayanamayan BM Albay'ı, (Nick Nolte oynuyor) Paul'e gerçeklerin ne olduğunu anlatır: “Anlamazdan gelme Paul, buradaki en zeki adamsın…"

Film bize şunları anlatıyor:

-Ruanda’yı sömüren Belçikalılar, ülkede suni bir bölünme yarattılar... Boy, burun, kafatası ölçüsü, güzellik vs.. gibi kriterlerle Tutsi’ler ve Hutu’lar diye sözde iki ırk meydana getirdiler. Herkesin kimliğinde ırkı da koca harflerle yazıyordu.

-Ülkenin yöenetimini azınlık olan Tutsi’lere verdiler. Tutsiler yıllarca, Hutular’a göre, rahat ve ayrıcalıklı bir hayat yaşadılar.

-Ruanda ile işi biten Belçika, ülkeden çekilirken, bu sefer yönetimi Hutular’a devretti. Yılların verdiği ezilmişlik duygusu ve intikam hırsıyla Hutular, Tutsiler’i ve ılımlı Hutular’ı katletti.

-Medeniyetin beşiği Batı, bu katliamı seyretti. 1 milyon kişi Çin malı, 10 centlik palalarla vahşice öldürüldü...

-Ruanda nüfusunun 10 milyon civarında olduğunu da not düşelim.

-Arka Bahçe, District 9 ve Hotel Rwanda, tamamen tesadüfi bir şekilde arka arkaya izlediğim bu filmler; Kenya, Güney Afrika ve Ruanda’yı anlatıyor... Üçü de Afrika filmi ve üçünde de basit, anlaşılır ve net bir mesaj var: Afrika gelişmiş ülkelerin günahlarını asla affetmeyecek.



Perşembe, Kasım 19

La Haine (NEFRET), 1995

50 katlı bir binadan tepetaklak düşen bir adamın hikayesidir bu. Adam, düşüşü boyunca, kendini rahatlatmak için sürekli tekrarlamaktadır:
buraya kadar sorun yok,
buraya kadar sorun yok,

buraya kadar sorun yok…

Ama önemli olan, düşüş değil, yere çarpma anıdır.






Paris yakınlarındaki bir toplu konut sitesinde yaşayan genç Abdel, gözaltındayken polis ‘hatası’ ile ağır yaralanıp komalık halde hastaneye kaldırılır. Bu olay sonucu çıkan ayaklanmaların ertesi sabahı, sözkonusu sitede yaşayan üç genç arkadaşın çevresinde film dönmeye başlar [1].

Gençlerden bir tanesi o sabah, günlük ‘olağan’ sorunlarına ek olarak biraz daha fazla öfke, biraz daha fazla kin ve intikam duygusunu da yanına alarak çıkmıştır dışarı.



Üstüne üstlük bu genç, polisin ayaklanmalar sırasında site’de kaybettiği silahı bulur. Bulur bulmaz da arkadaşlarına, eğer Abdel ölürse durumu eşitlemek için kendisinin de bir polis vuracağını bildirir.

Ortalıkta dolaşan üç genç,…


üç serseri mayın.


Pimi çekilmiş bir saatli bombanın tiktakları arasında,
giderek artan bir gerilimle ilerleyen,
ve üçlünün hayatına damgasını vuracak olan o günde,

silah nerde, nasıl ve kime patlar sizce ?



-0-


Yönetmeni, 69 doğumlu Mathieu Kassovitz filminden şöyle bahsediyor:
“La Haine, filmin geçtiği sitede yaşayanlara ve kendimize karşı mümkün olduğunca dürüst olmasını istediğimiz için gerçekleştirilmesi zor bir filmdi. La haine, bazılarının inandığı gibi, hayvanat bahçesine bir gezinti ya da ‘banliyöce konuşma sözlüğü’ değil. Filmin bir hikayesi var ve bugün Chirac (Jacques) tarafından sosyal kırılma ısrarcı terimi ile tanımlanan, büyük ve çözülmekte geç kalınmış bir probleme parmak basmayı deniyor.”

Kassovitz amacına fazlasıyla ulaşmış, sebepleri ve çözüm önerilerine değinilmese bile banliyöler çevresinde düğümlenen sorunlardan bir kesit, gerçekçi ve çarpıcı bir şekilde sunuluyor. Izleyici sarsılıyor. Hatta finalde tokat yiyen izleyici, tokatın etkisi dağılmadan salondan çıksın diye, bitiş jeneriği filmin başına alınmış.


Bu arada genç yönetmenimizi ‘Amélie’ filminin temiz yüzlü delikanlısı olarak da biliyoruz: hani Paris tren istasyonlarındaki bozuk parayla çalışan fotoğraf makinelerinde, insanlarin beğenmediği için yırtıp attığı vesikalıkları toplayıp, yapıştırıp kolleksiyon yapıyordu ya, işte o çocuk! ;-)

Kendisi de göçmen bir ailenin çocuğu olan Kassovitz, Paris’in yumuşacık romantik yüzünün keyfini çikartmadan önce, iyi tanıdığı perde arkasıyla yüzleşmeyi tercih etmiş…adeta bir felaket habercisi gibi…zira filmden 10 yil sonra, 2005’te iki göçmen gencin ölümü üzerine çıkan ayaklanmalarda Paris banliyöleri haftalarca yanmıştı [2].


Fransa, Belçika ve Ingiltere'deki banliyölerin, bizdeki ‘varoş’ kültürü ve barındırdığı olumlu/olumsuz potansiyellerden çok farklı olduğunu düşünüyorum. Karşılaştırmalı incelenmesi, bir sosyoloji tez konusu olabilirdi.

Izmirden gecekondu mahalleleri

-0-

Banliyöde, varoşlarda ya da başka şekillerde ... sonuçta;

Tepetaklak düşen bir toplumun hikayesidir bu, ve malesef:

buraya kadar sorun var,
buraya kadar sorun var,

buraya kadar sorun var!
…’

-0-

Nefret’i ilk kez Izmir Buca’da seyretmiştim. (Protesto ismiyle gösterildi.)
Bilenler bilir, böyle bir filmi izmir’de sinemada seyretmek Tayfun Kepsutlu gibi bir şövalye olmadan pek mümkün değildir. Izmir’li sinemaseverler, lütfen Tayfun Bey'in yillardır büyük bir özveriyle sürdürdüğü nitelikli film gösterme inadına sahip çıkın! Lütfen aşağıdaki iki sayfayi dikkatle okuyun:

http://yeryuzugunlugu.blogspot.com/2007/02/bucadan-ege-niversitesine-sinema.html




http://ebrukepsutlu.blogspot.com/



Kaynaklar:
[1]:
http://fr.wikipedia.org/wiki/La_Haine


[2] : http://www.tumgazeteler.com/?a=5605270

not: eğer filmi izlerseniz bana bir zahmet şunu yazın da rahatlıyım: hikayenin tam orta yerinde, umumi tuvaletten çıkıp, o sırada kendi aralarında didişmekte olan üç gence başından geçen ilginç bir olayı anlatan ve sonra da sakince çekip giden sevimli ihtiyar size ne düşündürdü? :-}

not2: geçenlerde gosterime giren Bornova Bornova filmi ile La Haine'in karşılaştırmalı incelemesini sinekiyatri'de bulabilirsiniz: http://sinekiyatri.blogspot.com/2009/11/bornova-bornova-2009.html

Salı, Kasım 17

Bornova Bornova (2009)


Bornova Bornova filmi "bizim Bornova'da geçiyor"...
Yönetmen İnan Temelkuran'ın ikinci filmi. Öner Erkan, Hakan rolünde. Kadir Çermik Salih'i oynuyor. Damla Sönmez ise Özlem'i canlandırıyor...

Ara sokakta bir bakkal... Neresi olduğunu bir dolaşayim bulurum iki dakikada... Eski terminal kafe'nin oldugu yer; Dunlop lastikçi... Lastikçinin olduğu binanin giriş kapisinin önü. Yandaymiş kapi...

Büyükpark, Bornova Anadolu Lisesi... Suphi Koyuncuoğlu Lisesi'ne doğru Bornova Merkez'den giderken, ara sokakları seçersen görecepin daryollar... Levanten evlerinin çevresi yani... Komple Bornova… Bu arada filmde bi acayiplik vardi… Dunlop lastikçinin olduğu apartmanda oturuyor kız... Evin penceresinden deniz görünüyor... Halbuki o apartmandan deniz görünmez... Yönetmen belki de, İzmir'i anlatan bir görüntü vermek istemiş…

Oyunculuklar harika ve doğal… İnandırıcı… Diyaloglar da öyle… İzlenmesi tavsiye edilir… Çok beğendim.

Hakan futbolcu olma hayali ile yaşarken ayağı kırılmış, futbol hayatı bitmiş. Bir süre sonra askere gidiyor… Asker dönüşü kendisini bekleyen meslek taksicilik. Bu dönemde çocukluk arkadaşı Salih ile arkadaşlık yapıyor… Salih serseri kelimesinin hafif kaçacağı bir adam, liselilere uyuşturucu satıyor…

Hakan filmin femme fatale’si Özlem’e yanıyor… Salih, müşterisi olan bu kızı tanıyor ama, Hakan çok saf bir adam, bir süre ne olup bittiğini anlamıyor...

Murat ise üçüncü adamımız… Felsefe okuyarak ömrünü tüketmiş, evinde seks dergilerine erotik hikaye yazarak yaşamını kazanıyor… Hakan’ın Murat’tan merak edip dinlediği bir hikaye gerçeklerle yüzleşmesini sağlıyor…




Filmin 1995 yapımı, dilimize Protesto olarak çevrilen La Haine ile karşılaştırmasını yaparak yazımı bitirmek istiyorum:

Ikisi de yoksul mahallede geçiyor… La Haine varoş filmi.

Ikisinde de üç erkek var. Rollerin önemli kismini paylaşan... La Haine'deneredeyse kadından eser yok… Bornova'da femme fatale var.

Filmdeki karakterlerin önemli kısmı uyuşturucu kullanıyor.

Filmde kullanilan silahlarin bir hikayesi var... Protesto'da tabanca,Bornova'da bicak… Filmin göbeğine yerleşiyor…

Ikisinde de önemli bir karakterin ölümü var.
Iki film de yönetmenlerinin ikinci filmi… Hatta oyuncularin da öyle… Çünkü yönetmenler asağı yukarı ilk filmdeki ekiple devam ediyorlar...

Bornova Bornova'nin göz kırptığı filmlerden biri Tanrı Kent, diğeri La Haine olabilir… Özellikle La Haine'ye cok benziyor…

Iki filmde de bira reklami var. (Gizli reklam denen cinsten ama izleyicinin gözünden kaçmayacak kadar net)Yonetmenlerin ikisi de olayin gectigi yerleri oyle ya da boyle biliyorlar..Yani yasam nasil, konuşmalar nasil, insanlar ne yer ne icer? Sorunlari nedir?

Iki filmde de sağlam küfürler var ve çokca...

Iki filmde de diyaloglar cok gercekci...Yasamdan firlamis..Ama Bornova Bornova'da bu hissiyat bana gore daha fazla... La Haine kurgu, Bornova Bornova ise yaşamdan kolaj.

La Haine'de sekanslar cok uzun... Yönetmen kesmeyi sevmiyorum diyor mesela... Bornova Bornova icin de ayni seyi soyleyebiliriz... Diyaloglar uzayip gidiyor... Sahnelerin kesintisiz oldugunu dusunuyorum. Yeniden izlemek lazım.

Iki filmin yonetmeni de, topluma açık ve net bir mesaj verme amacıyla oturup yazmislar hikayeyi... Mesaj kaygilarini da cok açikca belli ediyorlar ve amaclarina ulasiyorlar…

La Haine'nin uyarisinin ise yaramadigi anlasiliyor...Fransa'nin varoslari hatirlarsiniz filmden yillar sonra sehrin altini ustune getirmisti...Bornova Bornova'nin uyarisi da bir ise yaramayacak maalesef… Lümpen ve amaçsız nüfus giderek artiyor...

Iki film de cok ucuza mal olmustur..Maliyet odakli yapilmis...La Haine'nin siyah beyaz olmasinin onemli nedenlerinden biri de maliyetmis.. en pahali sahne sanirim helikopterle cekilen sahne...

Ikisinde de oyunculuklar sağlam... Ben yine bu konuda da Bornova'yı daha çok sevdim…

Pazartesi, Kasım 16

2012 / (2009)


Felaket filmlerinin ünlü yönetmeni Roland Emmerich tarafından yönetilen 2012 filmi konusunu yüzyıllar önce yapılmış olan birtakım inanış ve kehanetlerden alıyor. Maya Medeniyeti’nin çok ileri bir medeniyet olduğu ve astronomide iyi oldukları, birçok gezegenin ve yıldızın daha o tarihlerde farkında oldukları bir gerçek. Maya takvimine göre yıllar 2012 de son buluyor. Nibiru adlı bir gezegenin varlığı (Maya tanrısı Marduk adıyla da bilinir), bu gezegenin Dünya dan 3 kat büyük olduğu ve yörüngesinin Dünya ile çakışacağı ve bu da bilinen yaşamın son bulacağı kehaneti günümüzde dahi konuşulan bir konu. Hatta “Gezegen X” olarak da varolduğu rivayet edilen bu gezegenin Amerika Ulusal Uzay Araştırma Merkezi NASA tarafından bilindiği ancak insanlıktan gizlendiği de konuyla ilgili komplo teorileri arasında yer almakta ve güncelliğini korumakta. Ünlü kahin Nostradamus’un da 2012 yılından sonrası için bir kehanette bulunmaması bu tarihe bir gizem katıyor.

Bu kısa bilgileri verdikten sonra film hakkında konuşalım. Emmerich, Dünya’nın maruz kaldığı doğal felaketler diye sinema tarihinde bir alt başlık yaratmış gibi. Daha önceki filmlerinden biri olan “yarından sonraki gün”de (“the day after tomorrow” ) de olduğu gibi insanoğlunu bekleyen ve Dünya üzerindeki yaşamın şeklini değiştirecek olayları ele almış.

Film günümüzle başlıyor ve 2009 yılında yapılan astrofizik araştırmalarına bizi götürüyor. Hindistan’da yerin 3.5 km altındaki bir madende varolan 2 km derinliğindeki bir kuyu içerisinde nötronium elementleri güneş patlamaları sonucu aşırı çoğalıyor ve sıvılaşmaya başlayarak yerkabuğu için tehdit oluşturuyor. Bu da kendini orta ve büyük şiddette depremler olarak belli ediyor. Başlangıçta sıradan depremler olarak değerlendirilen bu hareketlenme halk içinde panik yaratırken büyük devletlerin lider kademeleri aralarında yaptıkları gizli toplantılarla acil eylem planları oluşturuyorlar.


Yerin bir kağıt gibi yırtılması, gökdelenlerin devrilerek yıkılması, her gün kullanılan yolların yüzlerce metrelik yarıklara dönüşmesi, yerin metrelerce altında giden bir metronun bir anda bir uçakla burun buruna gelmesi, insanların şaşkınlığı ve çaresizliği hem görsel bir şölen şeklinde sunuluyor hem de izleyiciyi koltuklarını adeta çiviliyor. Film bu anlamda çok başarılı, izlediğiniz her şeyin bir bilgisayar programı marifetiyle yaratılmış görüntüler olduğunu bilmenize rağmen kesin bir gerçeklik hissi uyandırıyor.


Her ne kadar bir felaket filmi izliyor olsak da, Dünya gün be gün sona yaklaşırken ailesini kurtarmaya ve eski eşini tekrar kazanmaya çalışan bir adamın da hikayesi var. Liderlerin ve bir grup üst sınıfın tüm insanlık adına karar vermesi ve insanlığı kendi kaderine terk etmesi insanca değil gibi görünürken onların bunu insanoğlunun varlığını gelecekte de sürdürebilmesi için yapması düşündürücü çelişkilerdi.


Her felaket filminde olduğu üzere birtakım klişeler de filmimizde var, beklediğiniz halde gerçekleşmeyen klişeler de... Olayların cereyan ettiği ana ülke her zamanki gibi Amerika Birleşik Devletleri. Başkan ve adamları yine tüm insanoğlu için çaba sarf ediyor. Çin, bu filmde Hollywood tarafından resmen tanınmış bir süper güç olmuş. Felaket sahneleri sırasında yerde yuvarlanan dev bir “donut”da ilginç bir şekilde klişe olmuş. Bu sefer Özgürlük Heykeli’ni başına bir iş gelirken, dev dalgaların altında kalırken görmüyoruz. Zamana karşı bir yarış varken, koskoca uçaklar bir karış farkla gökdelenler arasından sıyrılıyorken, geri sayım çalışırken her anın önemi varken, insanlık adına atılan tiratlar ve uzun öpüşme sahneleri için her zaman vaktin bulunması da sanırım bir klişe. Filmin illaki bir yerinden görünen Amerikan Bayrağı da yine olmazsa olmazlardan.

“Peki bu nasıl oldu” diyebileceğimiz film ayrıntıları bu filmde de bolca var:
- Dünyanın manyetik ve fiziksel kutupları çok büyük yer değiştirmeler yaparken nasıl oluyor da yer konumlayıcılar çalışabiliyor ve büyük bir kesinlikle veriler aktarabiliyor?
- Felaketleri zincirleme reaksiyonlar şeklinde tetikleyen güneş patlamaları nasıl felaketin sonrasında daha ilk ayında dünyayı yaşanabilir sütliman bir yer haline terk ediyor? Kozmik evrende 1 ay çok kısa bir an değil mi?
- Kontrollü yapılan ve daha önce defalarca tekrarlanan bir işin simülasyonu yapılırken bile geri sayımlarda saniyelik şaşırmalar olabiliyorken insanlığın başına ilk kez gelen bir felaketin oluşu için geri sayım nasıl oluyor da saniyesi saniyesine tutabiliyor?
- Himalayaların tepesine kadar ulaşan azgın sular nasıl oluyor da başka anakaraları mesela Afrika’yı şeklen hiç bozmayabiliyor?
- Yer altında oluşan bu nükleer reaksiyon nasıl oluyor da dünyayı yörüngesinden çıkaracak bir patlamaya yol açmıyor ya da insanlık radyoaktif olarak nasıl etkilenmeden kalabiliyor?

Belki bu soruların bir kısmının yanıtı vardır, ama sormadan edilemeyecek sorular bence bunlar. Her ne olursa olsun, bu film, izleyicileri dünyadaki yaşam, kıyamet senaryoları, kehanetler, eski medeniyetler, astronomi gibi konularda daha çok bilgi sahibi olmaya itecek gibi. Bu ve buna benzer filmlerin; insanlığı benzer yaşanması olası senaryolar için hazırlamak amaçlı hükümetler tarafından finanse edilerek kurgulatıldığını düşünenler de pek azınlıkta değil gibi.

Ne dersiniz? Bu yaşlı gezegenin sonu geldi mi?

Kaynaklar:
Resmi web sitesi : http://www.whowillsurvive2012.com/
Trailer / Teaser : http://teaser-trailer.com/2008/11/2012-movie-trailer.html
IMDB linki : http://www.imdb.com/title/tt1190080/

Çarşamba, Kasım 11

Breaking and Entering / Hırsız (2006)


Film aşağıdaki soruları sorarak başlıyor ve izleyiciyi iki saat sürecek bir yaşam hikayesinin kesitini izlemeye hazırlıyor.



Birbirinize bakmaktan ne zaman vazgeçersiniz ?
Bir uyarı olması gerekmez mi ?
Birinin "hey dikkat, dikkatli ol !" demesi gerekmez mi?
Çünkü, o sıra biz iyi olduğumuzu, sorun olmadığını düşünüyor olabiliriz.
Sonra; dönüp bakar ve aradaki uçurumu görürüz.



... O ...


Londra'nın bir kenar mahallesinde kesişen hayatlar. Will (Jude Law), İsveç'li bir eşe -Liv- (Robin Wright Penn) ve 13 yaşında otistik ve takıntılı bir kıza sahip işine aşık bir mimar. Eşiyle birtakım sorunlar yaşıyor.




Amira (Juliette Binoche) Sırp kocasını Bosna Savaşı'nda kaybetmiş ve oğluyla birlikte Londra'da yaşayan müslüman bir kadın. Oğlunun okuması için her türlü maddi ve manevi fedakarlıkta bulunuyor. Ancak oğlu bir hırsızlık çetesinin üyesi ve hayatını harcıyor. Hırsız ismiyle Türkiye' de 2007 Şubat'ında gösterime giren filmimiz de tam burada başlıyor.




Will laptopunu ve projesiyle ilgili herşeyini çalan hırsızı yakalamak için nöbet tuttuğu bir gece başarılı olur ve hırsızı evine kadar takip eder. Bir tesadüf sonucu annesiyle tanışır ve ona aşık olur. Eşiyle arasındaki sorunlardan dolayı kopuk bir hayat yaşayan ve sevgiyi dışarıda arayan Will, yaşadığı şeyin aşk olduğunu sanar ama yanılır.



Filmin sonu bana her ne kadar klasikleşmiş Yeşilçam filmlerinin sonunu da anımsatsa, kendime şu soruları sormadan edemedim:


Aşk nedir ?
Sevgi nedir ?
Fedakarlığın sınırları var mıdır? Neler olmalıdır ?



Juliet Binoche'un sade ama ışıltılı güzelliğini izlemek için oturmuştum filmin biraz da başına ama itiraf etmeliyim ki Jude Law' ın ve Robin Wright Penn' in oyunculuklarına bayıldım. 1996'da yaptığı İngiliz Hasta (The English Patient) ile Akademi ödüllü Anthony Minghella' nın filmin yönetmenliğini yaptığını görüyoruz.






Filmden aklımda kalan güzel diyaloglar ise şunlar oldu:


- Mutlu musun ?
- Yeterince mutluyum.


- Birşeyleri değiştirmek istesen neyi değiştirirdin ?
- Bugüne kadar yaşadıklarımın hepsini -oğlum dışında-.


Kaynaklar:
Filmin IMDB linki: http://www.imdb.com/title/tt0443456/
Filmin web sayfası http://www.breakingandentering-movie.com/index2.html
Wikipedia linki http://en.wikipedia.org/wiki/Breaking_and_Entering_(film)
EkşiSözlük yorumları http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=breaking+and+entering

Pazar, Kasım 8

District 9 / Yasak Bölge 9 (2009)


Filmi politik – bilimkurgu diye nitelemek mümkün… Her şeyden önce konunun Güney Afrika’nın en büyük şehri Johannesburg’da geçmesi anlamlı… Güney Afrika 1948-1994 yılları arasında “apertheid” rejimiyle yönetilmişti. Ülkede yaşayanlar ırklarına göre 4 bölgeye ayrılmışlar, devlet hizmetlerinin kalitesi de, insanların rengine göre değişmekteydi. Farklı bölgede yaşayanlar, kendi ırkına ayrılan bölgeye göç etmeye zorlandı.

Durban sahilindeki tabela yukarıda bahsedilenlerin nasıl bir şey olduğu konusunda fikir veriyor. Filmde benzer tabelaların uzaylılar için olanlarını görüyoruz…

Detay için: apartheid adresini kullanabilirsiniz.

Yönetmen, Johannesburg doğumlu, 30 yaşında Neill Blomkamp. Başrolde Sharlto Copley oynamış. Wikus Van De Merwe’yi canlandırıyor…

Filmin başından itibaren belgesel havası röportajlardan ve kamera çekimlerinden veriliyor…

Hikaye şöyle: 1982 yılında Johannesburg’un üzerinde devasa bir uzay gemisi belirir… Günlerce bir hareket olmayınca, bir keşif takımı geminin gövdesinde delik açarak içeri girer… 1 milyon kadar uzaylı açlıktan ölmek üzeredir. Hükümet uzaylılar için tecrit edilmiş bir bölge kurar… Etrafını gözetleme kuleleri ve tel örgülerle çevirir… Giriş çıkışlar yasaklanır…

Uzaylılar; Türkçe altyazıda “karides” olarak isimlendirilmiş. İnsanlar bu kelimeyi onları aşağılamak için kullanıyor. Kelimenin İngilizce orjinali “prawn”… Aslında prawn denen canlı çekirgeye çok benzeyen bir böcek… Hatta bu böceğin Johannesburg’un Parktown denen varoşunda yaşayan Parktown Prawn denen bir türü de var…

2010’lara yaklaştığımızda uzaylı nüfusu 1,8 milyona ulaşmış, bölgeye sığmaz olmuşlar ve insanlar ayaklanmaya başlamıştır… İnsanlar uzaylıları artık yanıbaşlarında istemiyorlar. MNU isimli özel güvenlik şirketi bir yandan uzaylılardan nasıl rant sağlayağını, silahlarını inceleyerek, onları kesip biçerek araştırırken bir yandan da bu yoğun nüfusu şehrin çok uzağına, District 10’a taşıma işine girişmiştir.

Wikus, MNU’da, 10. bölgeye göç operasyonu döneminde ekibin başına getirilir. Kameralara yaptığı konuşmalar saf ve komik bir adam olduğu izlenimi yaratıyor.

MNU ekibi District 9’a girerek uzaylılardan göç işlemini imza atarak onaylamalarını isterler… Bu sırada Wikus’u nüfuslarının daha da artmasını engellemek için uzaylı yumurtası yakarken görüyoruz…

Operasyon sırasında, Wikus bir barakada sıvıyla temas eder ve yavaş yavaş uzaylıya dönüşmeye başlar. İlk olarak bir kolu uzaylı koluna dönüşür… MNU şirketi Wikus’u dünyanın en değerli adamı olarak hemen ameliyat masasına yatırır… Çünkü uzaylıların silahı gen kontrolü yaparak çalışmakta ve insan eli bu silahları kullanamıyor. Wikus sayesinde el koydukları silahları test etme imkanına kavuşurlar ve silahların öldürücü gücü karşısında gözleri kamaşır.

Yarı insan yarı uzaylı Wikus MNU binasından kaçmayı başarır ancak şehirde, insanların arasında saklanamayacağını anlayınca, yumurtalarını yaktığı, göçe zorladığı uzaylıların bölgesi District 9’a sığınır… Haberlerde Wikus’un uzaylılar ile cinsel ilişkiye girdiği ve bu nedenle değişime uğradığı söylenmektedir.

Uzaylıları bir düşman olarak gören Wikus, artık kendini onlardan biri gibi hissetmeye başlamıştır.

Bu kadar bilgi yeterli sanırım ilginizi çekmek için :)

Filmin birinci yarısı ile ikinci yarısı arasında bariz bir aksiyon farkı var… Aksiyon severler ikinci yarıyı beklemeliler… İnternet’te araştırdığınızda, Türkiye’de bu filmin iki uçta değerlendirildiğini görebilirsiniz… Yani izleyiciler filmi çok kötü ya da çok iyi olarak niteliyor… Ara seçenekleri neredeyse kimse kullanmamış…

Ben kaçırılmaması gereken, sinema tarihinde önemli filmler arasında yer alacak bir film olarak değerlendiriyorum…

Neill Blomkamp 2005 yılında 6 dakikalık kısa film olarak Alive in Joberg’i çekmişti… District 9, bunun genişletilmiş ve geliştirilmiş bir versiyonu http://www.youtube.com/watch?v=iNReejO7Zu8
------------------------
Hıncal Uluç'un 11 Kasım 2009 tarihli "Berbat bir film" başlıklı, District 9'la ilgili yazısı üzerine:

Elestirmen baskalari yumurtlarken gidaklayan tavuktur...Demisler.. Her elestirmen icin gecerli degil tabi ama Hincal'a cok oturuyor bu laf...

Bornova Bornova filminin yonetmenini de agir bir dille elestirmisti... Filmle ilgili degil ama, kilik kiyafeti ile ilgili...

Simdi ben cikip da, Lafonten masallari cok gerzekce, tilki konusuyor, karga konusuyor.. bu nasil is.. Aklim almiyor diyebilirim... Hic hayvanlar konusur mu? Hincal yazisinda mantik hatalarindan bahsediyor, goremedim bu hatalar nedir, yazmamis... Yazsa, daha ayaklari yere basan bir cevap verebilirdim.. Bunla yetinelim: Evet mantik hatalari bulursun ararsan... Ya da sacma sapan seyler.. Lafonten masallarina hayvanlar konusuyor diye"gerzekce" nitelemesinde bulunmaktan bir farki yok...

Yonetmen ve senaryonun yazari bizzat Guney Afrika'da dogmus buyumus... Yani hayatin en aci gerceklerini, irkciligi, ayrimciligi, acligi, sefaleti...vs.. gormus, yasamis... Bana gore adam diyor ki: Kardesim, ben size yazilar yazdim, haberler yaptim, gazete koselerinde bas bas bagirdim... Hic biriniz ilgilenmediniz.. Simdi boyle bir film cektim... Eh artik izleyin gari... Bazi ilaclarin tadi kotudur... Cocuklara iciremezsin,,, ne bileyim, sutun balin icine karistirirsin,, icerler, anlamazlar... Film de tam olarak boyle bisey... Bilimkurgu sutunun icine karistirilmis politika ilaci... Politika dedigim insan olmanin verdigi sorumlulugu yerine getirmek... Yani insanlara daha iyi ve adil bir dunya icin mucadele etmek...

Hincal'in internet sitelerinde yeni ergin kategorisinde cok prototipi var... Mesela sinemalar.com web sayfasinda, ayni Hincal gibi dusunen en az 50 ayri kisiden 50 ayri yorum okuyabilirsin... Sunun da hakkini vermek lazim: Filmin birinci yarisi bittiginde, salondaki 8-9 kisinin yarisinin gidecegini dusunmustum:) ama ikinci yari gercekten kendini izletiyor... Mesela Robocop seven bir adam, final sahnesinden buyuk keyif alir nostalji yapar kanaatindeyim :)

Salı, Kasım 3

The Constant Gardener / Arka Bahçe (2005)



Domuz gribi ve aşısının bütün dünya'da tartışıldığı ve insanları çok korkuttuğu günlerde, yeniden akla gelen bir film: The Constant Gardener...

Fernando Meirelles’in The Constant Gardener’ına Türkçe isim bulmak gerçekten kolay değil... Arka Bahçe diye çevrilmiş. Benim önerim; Sebatkar Bahçıvan şeklinde... Ama pek seyircinin ilgisini çekecek bir isim olmadığı ortada:)

Senaryo John Le Carre’nin kitabından, Kenya’da geçiyor... Müzik ve görüntüler yönetmenin izlediğim her iki filmi; Körlük ve Tanrı Kent’ten çok daha iyi. Ralph Fiennes; Justin rolünde, Tessa’yı ise Rachel Weisz oynuyor. Weisz bu filmle 2005 en iyi yardımcı kadın oyuncu oskarı'nı almıştı.

Adamımız, Tessa ile bir basın toplantısında tanışıyor: Tessa, kürsüdeki Justin’i acımasızca eleştirir. Derdi, Üçüncü Dünya Ülkeleri üzerinde uygulanan devlet politikaları. Sabetkar kelimesi burada karşımıza çıkar.. Justin agresif sorulara bir kere bile sinirlenmez... Bu tutum bir süre sonra Tessa’yı pes ettirir.. Zaten diğer dinleyiciler de tartışamadan rahatsız olup çıkıp gitmişlerdir.. Kadın ağlamaya başlar ve sözlü saldırıya uğrayan Justin, saldırganı: Tessa’yı teselli eder.

Justin Kenya’daki British High Commission’a atanınca, Tessa daha yeni tanıştığı Justin’e net bir teklif yapar... “Beni de götür...İster karın olarak, ister sevgilin olarak...”

Tessa Kenya’da hızlı bir aktivist olarak sokaklarda cirit atar, sistemin tekerine çomak sokar, bir sürü düşman kazanırken, Justin gözlerini kapar, işini yapar, boş vakitlerinde evinin arka bahçesinde bahçevanlık yapar... Ta ki, yaşamını kökten değiştiren olay gerçekleşene kadar. Bir anda Tessa’nın yerinde, davanın başında bulur kendini…

Kenya’nın, dolayısıyla Afrika’nın insanın içini acıtan kaderi… İlaç şirketlerinin Afrikalılar’ı gizli deneylerinde fark ettirmeden kobay olarak kullanmaları… Gelişmiş ülkelerin kaşıkla verip kepçeyle alan dış politikaları… Özünde sıradan bir film olsa da, mesajıyla iddialı film kategorisine giriyor benim gözümde…

Filmde dikkat çeken detaylara gelince: Kadının biri söylediklerinin kanıtı olarak çantasından fotoğraf çıkarıyor.. Ben olsam çantamda taşımazdım, zaten çantam da olmazdı… Daha zor inandırıcı bir durum ise: Casusların arkalarında yazılı kanıtlar bırakacak kadar acemice davranmaları...

Son söz: Afrika görüntüleri ve Afrika müziği için izlemenizi tavsiye ederim.

Pazartesi, Kasım 2

ABOUT SCHMIDT / SCHMIDT HAKKINDA (2002)




“Schmidt hakkında”, özensizce yaşadığımız ve an be an elimizden kayıp giden hayata bir ara verip nereye gittiğini gözlememiz için kendimize bir fırsat yaratmamız gerektiğini hatırlatan filmlerden. Hemen hemen herkesin başına gelebilecek türden bir öykü ancak ustalıkla yorumlanmış oyunculuk birleşince keyifle izlenir bir film olmuş. Yönetmenimiz Alexander Payne.

Warren Schmidt (Jack Nicholson) 66 yaşında, Woodmen adlı sigorta şirketinde yıllarca çalışmış ve emekli olmuş bir adamdır. Yerini yeni nesil genç bir yöneticiye devrettiği Schmidt, kendisini emekliliğin tadını çıkaracağı güzel günlerin beklediğini sanarken, karısının beklenmedik ölümü, emeklilikle boşluğa düşmüş Schmidt’in hayatını iyice alt üst edecektir.

Hayat hikayesini Tanzanya’da yaşayan ve “yardımcı babası / yaşam sponsoru” olduğu Ndugu adındaki 6 yaşındaki bir çocuğa yazdığı samimi mektuplardan ayrıntılarıyla öğrenmeye başladığımız Schmidt kalan yaşamını dolu dolu yaşayarak geçirmek istemektedir ancak yıllar sonra kendi kanatlarıyla uçmak zevkli ama bir o kadar da zordur.


Evlenmek üzere olan kızının düğününe gitmek üzere karavanıyla yaptığı ziyareti sırasında yolculuk boyunca yaşadıkları ve yaşamına ait anılara geri dönüşü müthişti. Jack Nicholson’in tek başına oyunculuk dersi verdiği bu filmi belki birkaç kez izlemek gerek. Düğün yemeğinde kızının onuruna söyledikleri –ve belki de söyleyemedikleri- izlenmeye değerdi.

Beni etkileyen sahnelerden birisi de ölen ve kendisini en yakın arkadaşıyla aldatan eşine “beni affedebilir misin?” sorusunun yanıtını gökyüzüne baktığı esnada kayan bir yıldızla aldığı sahneydi. Müthiş bir iç konuşmaydı.

Filmden hayat adına manifesto gibi cümleler çıkarmak da olası. İşte benim seçtiklerim:
- Hiç kimse kendi için ölmez!
- Hayatım kimin için bir fark yarattı ?
- Benim sayemde dünyada ne iyi gitti ?

Filmin tanıtım parçası için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz:
http://www.imdb.com/video/screenplay/vi3820224793/


Filmin IMDB linki için http://www.imdb.com/title/tt0257360/




Related Posts with Thumbnails