Pazar, Ekim 25

Planlanan Yazılar

Aşağıdaki filmleri izleyip yazmayı planlıyorum...Eski filmler olduğu gibi, aralarında vizyona ne zaman gireceği belli olmayan filmler de var...

-Son Metro / Le Dernier Metro (Truffaut)
-400 Darbe /Les Quatre Cent Coups (Truffaut)
-Arka Bahçe / Constant Gardener (Meirelles)
-Avatar (James Cameron), 3D film
-Acı (Cemal Şan)
-Bornova Bornova (İnal Temelkuran), 46.Antalya Film Festivali En İyi Film
-Kosmos (Reha Erdem), 46.Antalya Film Festivali En İyi Film
-Bir Dil İki Bavul (Orhan Eskiköy, Özgür Doğan)
-Beyaz Bant / Das Weisse Band (Michael Heneke)
-Sherlock Holmes (Guy Ritchie)
-Das Boot (Wolfgang Petersen)


ARALIK AYI ICIN:

Old BoyGood FellasApocalypse NowKan Dökülecek (There Will Be Blood)SarkuteriOlduren Sis (The Mist)Kayip cocukler sehriIn BrugesOkuyucu (The Reader)Düşüş (The Fall)Sonbahar (Yönetmen: Özcan Alper)Arka Pencere (Hitchcock)Vertigo (Hitchcock)RumbaTaksi ŞoförüOtomatik PortakalNord (Kuzey)Duygu Imparatorlugu

Cumartesi, Ekim 24

Jules et Jim / Jules ve Jim (1962)



Jules ve Jim arasında geçen “Kadınların kiliseye girmesi beni hep şaşırtmıştır. Kadınlar Tanrı'yla ne konuşabilirler ki?" cümlesinden sonra, “ikiniz de aptalsınız” diyerek Catherine köprüden suya atlar…

Bu sahne bana şunu hatırlattı:

Zamanın birinde, 5-6 yaşlarındaki komşunun küçük kızı, arkadaşlarımla yazlığın bahçesinde oturup sohbet ederken, yanımızdan hızlıca geçti. Asık bir suratla “ben intihar etmeye gidiyorum” dedi… Şaşırdık, sohbet durdu, arkadaşlarla birbirimize baktık… Görev bana düştü… Peşinden gittim hemen… Yüksek bir duvarın üzerinde, yaşamın kıyısında, atlayacak gibi duruyordu… Elinden tutup yanımıza getirdim… Havadan sudan konuştuk…Morali düzeldi. İntihar edecem demesinin nedeni anlaşıldı: İlgi görmek istiyormuş…

Film bir kadın ve iki aşık üzerine… Catherine ne zaman ne yapacağı belli olmayan, kendisine aşık olanları süründüren bir kadın. Jules Alman, Jim Fransız… Yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen iki dost oluyorlar. Derken savaş çıkıyor. İki düşman ordunun askerleri, istemeden birbirlerini öldürmekten korkuyorlar… Film, Birinci Dünya Savaşı’nı gösteren belgesel görüntüleri içeriyor… Savaş sırasında mektupla nişanlanan bir askerin ilginç ve dramatik hikayesine de şahit oluyorsunuz…

Jeanne Moreau Catherine rolünde, Oskar Werner Jules’u oynuyor. Kendisini Fahrenheit 451’de Guy Montag olarak tanımıştık. Jules rolünde Montag’ın çok ötesinde bir performansı olduğunu söyleyebilirim. Henri Serre ise Jim olarak kaşımızda…

Filmin ismi Jules ve Jim olsa da, merkezinde Catherine var. Kadının “femme fatale” kelimesini dolduran bir yapısı var. İlginçtir http://tr.wikipedia.org/wiki/Femme_fatale_(kavram) adresinde kelimeyle ilgili filmler arasında Jules et Jim yok… Unutmuşlardır…

Anlatıcı dış ses neredeyse Amelie’dekiyle aynı… Öpüşme sahnesinde arkada dolaşan sinek de… Truffaut, Yeni Dalga’nın öncülüğünü yapmasıyla birlikte, bütün dünyaca tanınan ve izinden gidilen bir yönetmen… Örneğin 1967’de çektiği Siyah Gelinlik isimli filmde düğün günü damat öldürülür… Gelin intikam için seri katile dönüşür… Eşinin ölümden sorumlu tuttuğu 5 kişiyi öldürür… Tarantino’nun Kill Bill’inde de (2004) böyle bir hikaye vardır… Truffaut’un külliyatını izlediğimiz vakit, bir çok yönetmenin filmlerinde ustalarına selam gönderdiğini göreceğiz…

http://www.youtube.com/watch?v=1JH3O4HSs7g adresindeki video, filmi izlemeniz için iyi bir neden… Jules ve Jim, “dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı” dinledikleri için çok mesut, çok bahtiyar oldular eminim…


Şarkıyı sevdiyseniz, Vanessa Paradis-Le tourbillon de la vie avec Jeane Moreau isimli videoyu aşağıdaki adresten izleyin: Jeanne Moreu’yu yıllar sonra yeniden görün…
http://www.youtube.com/watch?v=vDg4kW8HHoY&feature=related

Siyah beyaz görüntüler kartpostal tadında. Resim, müzik, tiyatro, kitaplar ve sinema sanatına duyulan sevgi ve bağlılığın elle tutulacak kadar somutlaştığı bir eser…

Gelelim yönetmenin sanata olan tutkusunun kaynaklarına: Truffaut doğduğunda annesi 17 yaşında. Gerçek babasını hiç tanımamış… Annesi bir adamla evleniyor. Ancak Truffaut’u istemiyor… Evde çocuğun ses çıkarmasına bile tahammül yok… Bu sorunlu dönemde kitapların içinde kayboluyor. Kitap kurdu oluyor… Okuldan atılacak bir öğrenci profilinde. Okuldan kaçarak, sinemaya gizlice, para vermeden gidiyor. Yüzlerce film izliyor… İzleyecek film kalmıyor. Bazı filmleri tekrar tekrar izliyor…

Truffaut kitapları o kadar çok seviyor ki…Çocukken favori yazarı Balzac için odasında bir küçük mabet yapıyor… Mum yakıyor… Mumdan yangın çıkıyor… Dayak yiyor… Bütün bu anlattıklarım yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olan 400 Darbe’de yer alıyor… Filmde kendi çocukluğunu anlatıyor…Ona göre sanat yaşamdan esinlenmeli…

Jules et Jim’in bir sahnesinde kitaplar yakılıyor… Kitapların yakılması yönetmeni derinden etkileyen bir konu olsa gerek ki, izlediğim iki filminde de böyle sahneler var…

Yönetmenle ilgili bir diğer detay da: Çektiği filmlerin senaryoları ağırlıklı olarak kitaplardan…Jules et Jim; Henri-Pierre Roché’un yarı otobiyografik kitabından uyarlanmış…

Bu noktadan sonra yazacaklarım, Truffaut’la 1970’de yapılan röpartaj. Filmle ilgili detaylar içerdiği için filmi izlemeye niyetliyseniz, izledikten sonra okumanızı tavsiye ederim. Google’da françois truffaut interviews yazarsanız, Samuels’in röportajını barındıran, bir e-kitapla kaşılaşacaksınız. Yazdıklarımı yazarı belli olmayan, DVD’nin içinde çıkan Türkçe kitaptan aldım… Röportajda, Jim’in Alman olduğu yazıyor…Yukarıda Fransız olduğunu söylemiştim… Çelişkinin nerden kaynaklandığını araştırıyorum…

Samuels: Jules et Jim filmindeki Catherine hakkında ne düşünüyorsunuz?
Truffaut: Son derece muhteşem olduğunu. Gerçek hayatta böyle bir kadınla karşılaşsaydınız, sadece hatalarını görürdünüz. Ama filmde bunlara yer verilmiyor.
Samuels: Ancak bir çok eleştirmen, en azından Amerika’da, Catherine’in bir cadı, bir nevrotik, bir adam yiyen olduğunu düşünüyor.
Truffaut: Bir Fransız psikiyatrın ne dediğini biliyorsunuz; “Jules ve Jim annelerine aşık iki çocuk hakkındadır”.
Samuels: Sizce Catherine neden Jim’i öldürür?
Truffaut: Çünkü bu olay romanın sonunda yer alır. Alevler içindeki tabut da kitaptan alıntıdır… Gösterdiğim her şey romanda yer almakta. Onu neden öldürdüğünü bilemiyorum. Çünkü kitapta bunu açıklamıyor. Bu psikolojik bir öykü değil. Başı ve sonu olan bir aşk öyküsü. Kitapla film arasındaki fark, filmin daha bağnaz olması. Ben o filmi çektiğimde 30 yaşından gençtim. Halbuki romanın yazarı 73 yaşında bir adamdı.
Samuels: Kitapların yakıldığı sahneye neden yer verdiniz?
Truffaut: Çünkü Jim bir Alman ve o yanan da Reichstag ateşi. Benim için bu bir devrin kapanışını sembolize ediyor; sanatçıların ve sanat meraklılarının devrini. Ayrıca bizi filmin sonunda, Jim ve Catherine’in yakıldığı sahneye de hazırlıyor.
Samuels: Böyle tarihsel bir boyut var. Acaba sahnelerde kullanılan, önceki dönemlere ait Picasso tablolarına yer vermenizin nedeni de bu mu? Zamanı bu şekilde mi belirtmek istediniz?
Truffaut: Evet.
Samuels: Bu film fotoğraflarla, öykülerle dolu. Neden?
Truffaut: Jules ve Jim, anlatılan olayların üzerinden 50 yıl geçtikten sonra yazılan otobiyografik bir roman. Bu kitapta beni çeken sadece öykü değil, aynı zamanda zamansal mesafeydi ve bunu filme aktarmam gerekiyordu. Bu yüzden karakterlerde çok az yakın çekim kullandım. Kullandığımda ise tam boy görüntü vermeye çalıştım. Filmin eski bir fotoğraf albümü havasında olmasını istedim.

www.idefix.com adresinde filmi bulabilirsiniz…

Pazartesi, Ekim 19

NALIN AĞACI (1978)

(1978 Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye)


Bu hafta cumartesi akşamı, kuzey Italya’da, bir çiftlikte, tarım ve hayvancılıkla geçinen 4-5 fakir ailenin gündelik hayatlarını izleme şansı yakaladım.
Geçtiğimiz yüzyılın başlarıydı.

Tabiatla iç içe gerçekleştirilen kollektif üretimin birer parçası olan sade insanları, mevsimlerin değişimi eşliğinde, ve mevsimler kadar doğal yaşattıkları saygı, sevgi, paylaşım ve dayanışma çerçevesi içinde tanıdım.

Bu insanların dünyasından dış dünyaya açılım olarak algılayabildiğim bir motif ise, yedi yaşındaki erkek çocuğunun okula gönderilme kararı idi.
Bu kararı veren kişi kilise rahibidir.
Çocuklarının çiftlik işlerindeki yardımından vazgeçmek her ne kadar büyük bir fedakarlık olsa da, yoğun dinsel inançla yoğrulmuş anne ve babası için Tanrı buyruklarının sözcülüğünü yapan din adamının önerisine hayır demek pek de mümkün değildir.
« çocuğa zekayı veren Tanrıdır, kullanılmasını istemektedir »

Anne, rahibin karşısında tek kelime konuşmaz ama gözlerinde sanki memnun bir gülümseme vardır. Baba hayatında 'okul duvarı’ ‘görmemiştir.
Kiliseden çıkıp çiftliğin yolunu tuttuğunda ise söylenmektedir:

"Bir bu eksikti! … okula giden bir köylü çocuğu…herkes ne der?”

Oğlancık, ayağında sadece çorapları ve tahta nalınları ile, yaz-kış demeden, 6-7 km yol yürüyerek okuluna ulaşmaktadır. Birgün nalınların teki kırılır ve babası yeni bir çift yapabilmek için gizlice bir ağaç keser. Ağacı gizlice keser, çünkü:
çiftlikteki hayvanlar, çiftçilerin barındığı evler, işledikleri toprak, ve elde ettikleri ürünün bir kısmı gibi …
ağaçlar da çiftlik sahibinindir.

Toprak sahibi ağacın kesildiğini farkettiğinde, ailecek ödenecek bedel ağır olur…




-0-
Bu filmin anlatımında; keskin politik mesajlar, duygu sömürüsü, yüceltme ya da yerme öğeleri göremiyoruz.
Bu film için aslında fazla söze de gerek yok.
Italyan sinemasının en sağlam köşe taşlarından biri.
Bir klasik.

-0-
Senarist ve yönetmeni Ermanno Olmi’nin kendi çocukluk anıları ve çevresindeki köylülerin anlattığı hikayelerden esinlenerek çektiği filmde, Italya’nın Bergamo yöresindeki çiftçiler, kendi yöresel lehçeleri ile oynamış (1,2). Otantik altyapı ve inandırıcılık açısından bu durum bence çok fark yaratmış.



Türkiye’de Yüksel Aksu ‘Dondurmam Kaymak’ filminde benzer bir girişimde bulunmuştu.

Zamanın Italyasında film, Italyanca altyazili olarak gösterilmiştir çünkü konuşulan dil tamamen yerel ve ülkenin diğer bölgelerindeki insanların tek kelime anlamadığı bir dildir (3).
-0-
-0-
-------------------------------------------------------------------------------------------------
- (filmlerinizde) köylü köklerini öne çıkarıyorsunuz. Fakat bizim kuşağımız bu kökleri kaybetti. Bu durum sizce ne getirir?
-E. Olmi (3) : Toprağı işlemesek bile, toprağa dair bir mihenk noktamız herzaman olacaktır. Faaliyetlerimizde, deneyimlerimizde, hayatta kalmak için dahi, toprağı her zaman hesaba katmak zorundayız. …(Geçmişte) insan, toprakla doğrudan ilişki içinde olduğunda, toprak ve ürünleri için çok büyük fedakarlıklar yapsa bile, direk (dolaysız) ilişki insana kolaylık ve güven sağlıyordu. Kolaylık ve güven diyorum çünkü toprakla ilişki sadık (dürüst) bir ilişkidir. Toprak, üzerinde çalışan insana hiçbir zaman ihanet etmez. Günümüzde ise bu gerçekliğin, bu sadakatin anlatımlarını bulamıyoruz….Bu, toprağa geri dönmeliyiz demek değil, fakat şu anki üretim araçlarımızda bu değeri (dürüst ilişki ve üretim şeklini) geri kazanmalıyız demektir.
-------------------------------------------------------------------------------------------------
-0-
Usta bir kameranın yakaladığı harika resimlerden oluşan ve neredeyse belgesel kalitesinde bilgiler içeren filmde, 30 yaş üstü yurdum insanı, eğer köy kökenli ise mutlaka kendinden birşeyler bulacaktır. 'Küreselleşen' dünyamızdaki 20 yaş altı gençleri ise sanırım youtube’a filmin ‘alternatif’ tanıtımını veren (19 yaşındaki) ingiliz genç temsil ediyor:
tarihteki en sıkıcı film ! diyerek.. :-) (4)


Bana ise kendi çocukluğumun en tatlı anılarını hatırlattı : ninemin yanında, traktör römorklarına çoluk çocuk doluşup, komşu köylere tütün kırma ve dizme imecesine gidilmesi, köyümüzde neşeli bir telaş içinde yapılan üzüm hasatları, üzüm sergileri çevresinde yakalamaç oyunu, geceyarılarına kadar odun ateşinde kaynatılan pekmez kazanları …

Bir dostumun çok güzel ifade ettiği gibi:
Bir de köyler var bu memlekette, sefaletle mutluluğun zıtlığında yer bulan.
Film bana bu köyleri animsatti...
Ve de, tarlada hep beraber şarkı söyler gibi çalışmanın tarif edemediğim coşkusunu.
















Pazar, Ekim 18

Salaklar Sofrası / The Dinner Game / Le dîner de cons (1998)

Film gösterim zihniyetimiz hep Hollywood filmlerine endeksli olduğu için ya hiç izleyemediğimiz ya da orijinal gösterim tarihinden çok sonraları izlediğimiz o kadar çok başyapıt var ki... Salaklar Sofrası benim bu statüde değerlendirdiğim filmlerin başında gelir.




14 Mayıs 1999' da sinemalarımızda gösterime giren Salaklar Sofrası genel hatlarıyla bir durum komedisi olarak görülse de arka planda inceden inceye verdiği mesajlar çok çarpıcı. Salaklık nedir? Kimdir salak? Neye göre ve niçin salaklık yaparız? gibi soruları kendi kendimize sorduran bir komedi.




Filmimiz, bir işadamı grubunun her Çarşamba akşamı, rastladıkları garip alışkanlıkları ya da meziyetleri olan bir kişiyi akşam yemeğine davet edip dalga geçmelerini konu alıyor. Gerçekten de garip kişilikleri ve alışkanlıkları olan bu insanlarla buluşma François Pignon (Jacques Villeret) ile karşılaşınca farklı bir hal alıyor. Öldüren replikler, bu kadar da olmaz artık dedirten sahneler, dahiliğin hemen ötesinin ahmaklık olduğunu kafamıza dank ettiren diyaloglar…


Ülkemizde tiyatro sahnelerinde de uyarlanmış versiyonu sergilenmekte.


Anlatmakla olmaz, izlemeniz lazım J


Filmin IMDB linki için tıklayınız


Yaklaşık 7,5 dakikalık bir film sahnesi izlemek isterseniz


Hala izlemek için sağlam bir sebep arıyorsanız orijinal dilindeki (Fransızca) şu sahneye bir göz atın


İyi seyirler…



Cuma, Ekim 16

Karanlıktakiler (2009)


Çağan Irmak'ın son filminde 30'lu yaşlarındaki Egemen ile aynı evde yaşadığı ciddi psikolojik sorunları olan annesi Gülseren'in hikayesi var...

Ana karakterin ismi neden Egemen? diye aklıma takıldı hemen... Anlatılan aile yapısının (Gülseren'in) çocuğa böyle bir isim vermesi ilginç geliyor.. Özensiz bir seçim mi diye düşünüyorum.. Belki bir bulamadığım anlamı vardır..Türkiye'deki egemen toplumun "kol kırılır yen içinde kalır" mentalitesi ile kırık hayatları tekrar tekrar kararttığını mı söylüyor bize Çağan Irmak?

Evin karanlığı ve antikalığı ile reklam ajansının tam zıt şekilde aydınlığı ve modernliği dikkat çekici...Evde insanın ruhu daralıyor, ajansta çalışanlar arasında gerilim olsa da kendini çok daha iyi hissediyorsun... Filmin sahneleri bir şekilde seni içine çekiyor ama, bazı izleyiciler "ben oraya oraya girmek istemiyorum" diyebilir:)


Meral Çetinkaya'nın oynadığı zor rol oskar alan/almak isteyen oyuncuların soyunduğu cinsten..Başarılı... Ama gerçekten filmde insanın içini sıkan bir hava var... Özellikle de Çetinkaya'nın oynadığı anne ekrana geldiğinde... Erdem Akakçe'yi de Egemen rolünde beğendim...

Hal böyleyken atmosferiyle Türk seyircisinin ilgisini çekebileceğini pek sanmıyorum...Babam ve Oğlum ile Issız Adam'ın reklamını seyirci yapmıştı...Karanlıktakiler'in olumsuz reklamını yine seyirci yapacak demektir ve gişede tahminim bir Issız Adam'ın yarısına ulaşması sürpriz olur şeklinde...

Egemen'in İstanbul'daki yalnızlığı ve buna bulduğu çözüm ise bazı işkolik vakaları açıklar nitelikte...Tanıdık geldi... Zaten Çağan Irmak'ın başarısındaki sır da bu bence... Filmlerindeki bişeyler çok tanıdık, çok yakın geliyor insana...

Filmi işten çıktıktan sonra izledim...Belki farklı bir zaman diliminde izlenmeliydi...

Salı, Ekim 13

Surrogates - Suretler (2009)


Benden bu haftanın sürprizi sinemada izlediğim Suretler isimli film... 25 Eylül'de gösterime girdi. Oynamaya devam ediyor...

Robotlar çekici geliyor nedense bana:) Gerçekçi buluyorum bazı robotlu filmleri bir yere kadar... Filmin başında izledikleriniz "makinelerin yükselişi" kelimesini aklınıza getiriyor... Zaten yönetmen U-571 ve Terminatör 3'ü de çeken Jonathan Mostow... Aklımdayken, denizaltı filmi seyredecekseniz, U-571 yerine Das Boot'u tercih edin derim...

Birden fazla filmle benzeştiğini söyleyebiliriz... Ben en çok Island (Ada)'ya benzettim... Ada'nın ana teması çok daha gerçekçiydi... İnsanların yine suretleri var...Ama kanlı canlı... Suretler'de ise robotlar bu görevi üstleniyor...

2009 yılı ABD yapımı filmde başrolde Bruce Willis var... Sadece ismiyle önemli bir seyirci kitlesini sinemaya çekebilen bir aktör. Aksiyon kelimesi ile adı özdeşleşmiş...

Hikaye 2017 yılında geçiyor ve aynı isimli çizgi romandan senaryolaştırılmış...İnsanların %99'unun artık bir robot kopyası var...Kopyanız size birebir de benzeyebilir, fantastik bir tip de olabilir... Seçiminize kalmış... Zaten internet ortamında da aynı değil mi? Kimimiz kendimiz gibiyiz, kimimiz hayalimizdeki kişi...

Suretler sayesinde toplumda suç oranı yaklaşık sıfır'a çekilmiş... Kazayla ölüm gibi bir ihtimal neredeyse kalmamış, herşey güllük gülüstanlık... Ama her zaman olduğu gibi robotlara gıcık olan birileri pişmiş aşa su katıyor...:) Anarşist bir grup robotlardan arındırılmış bölgeler kuruyor... Aslında filmin ince mesajı burada gizli bence... İyiyle kötü birbirine karışıyor... Gerçek hayatta da çok örneği var.

Ortalamanın üzerinde bir sinemaseveri tatmin etmeyebilir fakat, bilimkurgu ve robotlar ilginizi çekiyorsa, denenebilir... I, Robot, Terminatör ve Island'ı beğendiyseniz, sinemada izlemek şartıyla tavsiye ederim...

Cumartesi, Ekim 10

Tanrı Kent (2002)

Yönetmenliğini Fernando Meirelles ve Katia Lund'un birlikte yaptığı film 2002 yılı, Brezilya -Fransa ortak yapımı.

Meirelles ile Blindness'ı izledikten sonra tanışmıştım. İyi ki de tanışmışım:) Artık takip ettiğim bir yönetmen daha var...Farklı bir tarzı olduğu ortada..İki filmde de görüntüler muhteşem. Tanrı Kent'te oyuncular amatör... Filmlere artık oyunculardan önce yönetmenin kim olduğuna odaklanarak bakıyorum. İzleyeceğim filmi böyle seçiyorum...

Bir sonraki filmim ise Francois Traffaut'tan Fahrenheit 451 olacak.. Traffaut'un 400 Darbesini İzlemiştim.. Onu da yeniden izleyip, yorumlamayı planlıyorum..

Gelelim Brezilya'nın Rio de Janerio kentine..Film gecekonduların yıkılması için, oturanların Rio'nun dışında bizdeki deprem evleri tarzı evlere yerleştiği Tanrı Kent'te geçiyor. Trainspotting ile Slumdog Millionaire'yi andırıyor... Ortak yönleri var.

Uyuşturucu, silah ve suç batağındaki belki ilkokul çağında bile olmayan çocukların, gençlerin gerçek hikayesi... Bu anlamda, film inanılmaz kategorisine giriyor... Birileri şiddeti sıradanlaştırdığını, kanıksattığını yani olağan bir şeymiş gibi gösterdiğini söyleyip filmin sinemalarda oynatılmasını engelleyebilir. Trainspotting filmi için de benzer bir suçlama vardı çünkü...Uyuşturucu kullanımını özendiriyor... Bense tam tersini düşünüyorum... Filmler toplumları uyarıyor... Mesela Körlük filmi, üzerimize almamız gereken bir ikaz:)

Filmde geri dönüşler (flashback), görüntüler, kimi sahnelerde ekranın ikiye bölünmesi, müzikler etkileyici...Hikaye sürükleyici...50'ye yakın ödül almış, IMDB'de 17.sırada görünüyor... Filmseverler arasında hakettiği ilgiyi görüyor..İzlenmesi şiddetle:) tavsiye olunur. En iyi 15 film listemi güncellemem gerekecek yakında...

Tanrı Kent'i Yoncalık Elektronik, 169 Sokak Küçükpark Bornova'da bulabilirsiniz...


Çarşamba, Ekim 7

Full Metal Jacket (1987)

Bu filmi Platoon'dan (1986) sonra izledim... Full Metal Jacket bir yıl sonra çekildiğine göre: Yönetmen'in bir bildiği var demek ki... Oliver Stone'un filmini beğenmemiş...:)

Stone Vietnam'da yaşadığı olaylardan yola çıkarak çekmiş Müfreze'yi..Vietnam gazisi... Kendini izleten bir film yapmış Stone... Kubrick'in filminden sonra izleseydim, böyle düşünmezdim..

Full Metal Jacket'in giriş sahnesi ve devamı en az 20 dakika'dır..Özel bir yer taşır tarihte...Savaşı yine Amerikalı'ların gözünden anlatır...Tarafsız olmaya çalışsa da, taraftır...

Vietnama gidecek acemi askerlerin eğitiminde kullanılan yöntem bumerang gibidir..Keskin bir bıçak..Fırlatmışsın..İnsan taş değil ki yontasın...Bir yere kadar...Yöntemin sana da döner gelir. ..Tutamazsın..

Biz de askerdik..Eğitim aldık. Şaşırtıcı geldi...Metod aynı... Ne Almanlar'a karşı ülkesini savunan Rusya'nın bir filmini ne de Vietkong'ların filmini görmedim... Dünya'ya hep aynı gözlükten mi bakacağız? Kurtuluş Savaşımız'ı çekebilecek bir Kubrick yok mu?

...Platoon'u yazmayacağım...

Salı, Ekim 6

Fahrenheit 451 (1966)



1951 yılında Ray Bradbury'in yazdığı aynı isimli kitaptan 1966'da Francois Truffaut'un çektiği filmde başrolde Oskar Werner ve iki rolü birden oynayan Julie Christie var.

Teknolojinin ilerlemesi ve yeni dünya düzeni gereği itfaiye teşkilatı farklı bir görev üstlenmiştir: Kitapları bulup yakmak... Daha filmin başında ekranda hiç yazı göremezsiniz... Filmle ilgili bilgiler sesle iletilir... Televizyon antenlerine kamera odaklayarak... Yazılı her şey yasak olduğundan başroldeki itfaiyeci Montag değişmeye başladığı günlerde merak edip eline aldığı kitabı heceliyor...

Okumayı unutmuş insanlar... Televizyonun esiri olmuşlar ve birer robota dönüşmüşler... Duygusuz, fikirsiz, akılsız... Hepsi aynı... Montag'ın dönüşümündeki nedenlerin filmde iyi açıklanamadığı, Truffaut'un eserin kritik yerlerini kırptığı eleştirisi var... Kitabı okumak lazım...

Film İngilizce ve renkli olarak çekilmiş...Truffaut bu isteklere başta karşı çıkmış. Karşı çıkmasını şuna bağladım: Fransızca'da; Özgür İnsan, Kitap İnsan (livre, libre) kelimeleri birbirine çok yakın...Filmde yer alan önemli bir diyalogda bu kelimeler book people, good people olarak biraz da esprisi kaçmış şekilde İngilizce'ye çevrilmiş....Bunun gibi birden fazla çeviri - dil sorunu yaşanmıştır sanırım....

Suretler isimli 2009 yapımı filmde olduğu gibi, yine mevcut düzene karşı çıkan insanlar, şehir dışında izole edilmiş bir yer kuruyorlar ve kitapları yaşatmak için kitaba dönüşüyorlar...Herkes bir kitap ezberliyor...İkizlerden biri birinci cilt, diğeri ikinci cilt...Şeklinde esprili bir anlatım da var..

Filmde bulduğum ilginç noktaları çok detaylara girmeden, başlık olarak iletmek istiyorum:

-İtfaiyeciler Nazi SS'lerine benziyor. Selamlaşmaları, kıyafetleri vb...Hatta bir ara yakılan kitaplar arasında Mein Kampf da görüntüye gelir.
-Okuldaki sahnede, koridor duvarları nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde daralıp genişliyor...
-İtafiyecilerin üst kattan, yatakhaneden zemine inmek için kullandıkları boru aynı zamanda onları yukarı güç harcatmadan çıkarıyor..
-Bu boru bir nevi parmak izi tanıyor olsa gerek ki, bi ara Montag'a çıkış izni vermiyor.

-İnsanlar televizyonlarla çift yönlü etkileşim içindeler...Televizyonla konuşabiliyorlar...Ama sorunlu bir iletişim bu...Yani ne desen aşağı yukarı aynı cevabı veriyor...
-Film müziği, korku filmi müziğine benziyor.
-Görüntüleri, sahneleri çekildiği yılı gözönüne katarsak geleceği anlatma konusunda başarılı...

-Film geleceği anlatsa da, bazı nesneler geçmişten kalma...Gelecekte insanlar aşırı modernlikten sıkılıp antilara merak salabilirler:)
-Yakılan kitaplar arasında Fransızca kitaplar ağırlıkta, yönetmen kendi kitaplığından getirmiş olmalı. İngilizce, Almanya ve İspanyolca kitaplar var...
-Salvador Dali'nin kitabının yandığı sahnede, bir çırpıda Dali'nin neredeyse bütün eserlerini gördük...

İzlemesi çok kolay olmayan, sabır isteyen bir film olmakla birlikte, Truffaut ve kitaplar için gömek lazım gelir...


Pazar, Ekim 4

Werckmeister Harmonies (2000)

(Karanlık Armoniler)



Macar-Alman-Fransız – 2000

Yapay renklerin, bir kaşık suda akılalmaz fırtınalar koparttığı bir dünyada,
küçücük bir çırpınan dalga iseniz,
Çıkın oradan!
Kendinize sakin bir öğleden sonra ayırın…ya da bir geceyarısı.
Siyahın, beyazın, ve gri tonların;
dingin,
buğulu,
ve ahenkle sarmalayan (ama hiç de güvenli olmayan) sularına yavaşça bırakın kendinizi.

Katolik batı-Avrupa, Slav rüzgarı ve fokurdayan Balkanların kavşağındaki bir coğrafyadaki taşraya tanıklıktır bu.
acelesi olmayan bir kamera gözleriniz olsun.
masum bir merak ve serinkanlılıkla tüm kasabayı dolaşan Janos rehberiniz…











Kuru soğukta uzun uzun yürüyün….
uzun uzun yürümenin ritmine ve çekiciliğine şaşırarak.



Bu kasabada tekdüzelik vardır,
alışmışlık vardır
ve beter bir kabüllenmişlik; geçmişi ve gelmekte olanı…

bir gece vakti kasabanın kalbine demir atan ve dengeleri sadece varlığı ile dahi tehdit eden sirk,
uzak okyanusların devasa -ve ölü!- balinasını sergilemekte, büyük gösteride de esrarengiz prensin söz alacağını vadetmektedir.

Buradan itibaren belirsizlik, endişe ve gerginlik öne çıkmaya başlar
gerginlik artar,
alınan ya da alınması planlanan önlemler yetersiz kalır…
Kırılma noktasını yaşarız,

Ardından, kontrolden çıkan kalabalıkların bile bir pişmanlık anı olabileceğinin muhteşem resmi kanımızı dondurur (1).



Sadece gölgesinden tanıdığımız ve kendisinin de bir başkası tarafından konuşturulduğu kuvvetle muhtemel prens şöyle der(1):

kurdukları ve kuracakları, yaptıkları ve yapacakları birer aldanma ve yalan. Düşündükleri ve düşünecekleri saçma. Düşünüyorlar, çünkü korkuyorlar.


...

-0-
Macar yönetmen Bela Tarr filminde, László Krasznahorkai’nin ‘The melancholy of resistanceisimli kitabından esinlenmiştir. Film boyunca müzik (Mihály Vig’in film için bestelediği müzik) Tarr’in ifadesiyle “kendi karekteristiği ile varolur. Tıpkı diğer ana kahramanların oynadığı kadar ana bir rol oynar”. Kimilerine göre sadece ‘Hanna Scygulla’ nın performansını görmek için bile izlemeye değer bir film. Kimilerine göre ise çok yavaş…10 dakikalık plan sekanslar (plan-séquence) içeriyor.

Gerçekte, Tarr planlarının uzunluğunu yine kendi deyimiyle ‘lanet olası (11 dakika ile sınırlı) Kodak film bobinlerisansürlemektedir.
-0-

Bir kez bu suya girenler için ise ‘Damnation’ ve hakkında en çok konuşulan 7 saat uzunluğundakiSatantango’’ya yelken açmak kaçınılmaz gibi görünüyor.


-0-



kaynaklar:
(1):
http://avrupasinemasi.blogspot.com/search/label/Macaristan
http://www.youtube.com/watch?v=RX5rqy6TM4g&feature=related
http://www.youtube.com/watch?v=pRW4TRhosT4&feature=related
http://www.brightlightsfilm.com/30/belatarr1.html

Film fişi :
http://french.imdb.com/title/tt0249241/


Cumartesi, Ekim 3

Blindness (2008)


2008 yapımı film, aynı yıl Cannes Film Festivali açılışında oynamış. Nobel ödüllü, Portekizli yazar Jose Saramago'nun aynı isimli kitabından uyarlanmış. Brezilya - Japonya - Kanada yapımı.

Brezilyalı Fernando Meirelles tarafından yönetilmiş. Filmi yazar ve yönetmen birlikte izlemişler. Saramago ağlıyor ve film bittiğinde "kitabı yazıp bitirdiğimdeki kadar mutlu oldum" diyor Meirelles'e...

Kitabı okumayanların filmi izledikten sonra kitabını da okuma isteği duyacaklarını söyleyebilirim.

Film için alternatif bir sonu kolayca üretebiliriz: Dünya'daki bütün insanlar kör oluyor ve ya buradan bir çıkış yolu buluyorlar, kör oldukları halde ya da insanlığın sonu geliyor..Çünkü görmeyen gözlerle buğdayı ekmeğe dönüştürmek bile imkansız...

İsmi belli olmayan gayet modern bir şehirde, oyuncuların filmdeki isimleri de belli değil. Aklıma televizyonda izlediğim Oslo'daki Vigeland Parkı gelid. Bronz ve granit 212 çıplak insan heykelini yaratan Gustav Vigeland da aynı sebeple, zamana meydan okumak ve evrensel bir değer elde etmek gayretindeydi herhalde.

Bu tip ipuçları filmin (kitabın) bir felaket filmi değil, liberal sisteme bir uyarı ve eleştiri olduğunu öğrenmemizi sağlıyor. Liberal sistemin insanlığı sona götüreceği de tartışılabillir.

Nedeni belli olmayan bir şekilde insanlar körleşmeye başlıyorlar..Durum, bildiğimiz körlük tanımına uymuyor. Doktorlar gözde herhangi bir anormallik tespit edemiyorlar. Hastalar süt dolu bir havuzda yüzmek gibi tabirini kullanıyorlar. Hastalığın nasıl bulaştığı da belli değil...İlk kör olan adamın temas ettiği kişiden başlayarak hızlıca yayılıyor...Körleri toplumdan tecrit ediyorlar. Toplama kamplarında bir başlarına bırakıyorlar.

Saramago diyor ki; insanlar toplumsal olaylara duyarsızlaşıyor, körleşiyor. Derya içre olup denizi bilmeyen balık gibiler. Gocuklu celep kaldırınca sopasını sürüye katılıveriyorlar. Kendine yabancılaşmış insan, insan değildir.

Evet, film yavaş ilerliyor...Buna rağmen bir yerinde yakalıyor seni ve sonuna kadar merak içinde izleniyor.

Perşembe, Ekim 1

Enemy at the Gates (2001)


Blog'daki ilk savaş filmi. Hem de İkinci Dünya Savaşı, Stalingrad Savunması sırasında geçiyor. Fransız yönetmen Jean-Jacques Annaud; Ayı, Gülün Adı, Tibette 7 yıl filmlerini çekmiş. İlginçtir, doğum tarihi 1 Ekim 1943..Filmin geçtiği günlerden neredeyse tam bir yıl sonra.
Savaş sırasında 2 milyon insanın öldüğü kentte geçen bir film için izleyicinin beklentisi savaşın gerilimini hissederek gözünü kırpmadan izlemek yönünde.
Vassili Zaitsev (Jude Law) isimli Rus asker keskin nişancılığı ile Stalingrad'da bir halk kahramanına dönüşüyor. Kenti savunanların en önemli moral kaynağı. Alman Binbaşı Erwin König ise Zaitsev'i öldürmek üzere özel görevle Stalingrad'a gönderiliyor. Aralarında sadece ölümüne değil, psikolojik bir savaş da başlıyor.
Joseph Fiennes, Zaitsev'i keşfeden gazeteci-politikacı Danilov rolünde. Filmin arka planında da kırık bir aşk hikayesi var. Aynı kadına, Danilov ve Zaitsev sevdalanıyorlar. Ölümün kol gezdiği Stalingrad'da aşkın da öldürücü olduğunu anlıyoruz.

Knowing (2009)

Knowing (Kehanet) 2009 yılında gösterime girmiş. Sürükleyici ve izleyiciyi geren bir tarzı var. Sonuyla da dikkat çekici. En azından klişe bir son değil.

Yönetmen Alex Proyas, 2004 yılında I, Robot'u çekmişti. Robot'u sevdiyseniz, Kehanet de size göre diyebiliriz. Sinemalarda oynayan Suretler isimli filmin de I,Robot'a benzediğini tahmin ediyorum..

Filmin din felsefesi barındırdığını söylemek gerek. Henüz gelmediyseniz, iman'a gelmeniz an meselesi:)

Filmlerin bazı sahnelerinde nefesinizi tutarsınız resmen, tam konsantrasyon izlersiniz. Uçak ve metro sahneleri bu anlamda başarılı. Bir detayı söylemeden edemeyeceğim: Tıkanan yolda polis'in uçağa bakış açısıyla, uçağın geliş açısı arasında çok değil, 90 derece kadar fark var..Belki de yönetmenler böyle atraksiyonlarla dikkat çekmek istiyorlardır. Belli mi olur?

minormax
Related Posts with Thumbnails