Pazar, Kasım 5

Manchester by the Sea / Yaşamın Kıyısında (2016)



2016 yapımı filmin yönetmeni ve yazarı Kenneth Lonergan. Başrolde Casey Affleck, Lee Chandler karakteriyle karşımızda.

En iyi başrol ve en iyi senaryo oskarlarını almış, gittiği her festivalden ödülle dönmüş olması dikkat çekici. Müzikleri ve çoğu sahnedeki görüntüler özenle seçilmiş, emek verilmiş bir film olduğu belli.

Amerikan sinema endüstrisinde pek alışkın olmadığımız sadelik ve sakinlikle ilerliyor yapım. Hikaye basit, ancak çok iyi ve detaylı işlenmiş. Karakterler inandırıcı ve gerçek hayatta karşılıkları var.



Yönetmen; Lee Chandler'ı anlatırken, bolca geridönüşler (flashback) kullanmış ve bu sahnelerin geçmişe ait olduğu kolay anlaşılıyor.

Hikayenin kısa özetine gelirsek: Lee Chandler Boston taraflarında tek oda 10 m2 bir bodrumda yaşıyor. Apartman bloklarında kapıcılık, bakım-onarım işleri yapıyor. Oldukça düz ve asosyal bir adam. Çok zorunda kalmadıkça konuşmuyor. Bara gittiğinde ya nedensiz bir kavgaya karışıyor ya da kendisiyle yakınlaşmak isteyenleri sessizliği ile itiyor.



Bir gün gelen telefonla kasabaları Manchester By The Sea'de; hastanede yatan abisi Joe Chandler'in ağırlaştığını öğreniyor. Arabayla hemen yola düşüyor. Hastaneye vardığında ölüm haberini veriyorlar. Joe'nun vasiyetinde 16 yaşındaki oğlu Patrick'in velayetinin Lee'ye verilmesini istediği yer almakta.



Apayrı iki karakter olan Patrick ve amcası Lee'nin bir arada yaşamasının önünde bir çok zorluk bulunuyor. Filmin bu bu noktasından sonra, önlerindeki engellerle mücadele metodlarını ve Lee'yi yaşama karşı bomboş bırakan geçmişteki büyük travmayı öğrenmeye başlıyoruz.

Pazar, Ağustos 6

93 Yazı (Été 93)


Carla Simon Pipo’nun filmi, Berlin Film Festivalinde yönetmenlerin ilk uzun metrajlı filmlerine verilen ödülü almış.
--
Frida isimli kız çocuğu 6 yaşında anne-babasını kaybeder.

Küçük kız, anneanne ve dedesinin kararı ile kırsalda yaşayan dayısının evine yerleşmek üzere Barselona’dan ayrılır. Frida'nın dayısı, eşi ve 4-5 yaşlarındaki kızı ile birlikte İspanya’nın Katalan bölgesinde, muhteşem bir doğada, sessiz bir çiftlik hayatı sürmektedir. Sakin evlerindeki sade hayata Frida’yı mümkün olduğunca dahil etmeye çalışırlar. Özellikle de evin minicik sevimli çocuğu birdenbire bir abla bulmuştur kendine ve bu durumdan hiç şikayetçi değildir..




Çeşit çeşit meyve ağaçları, orman, nehir, yerel yaşam biçimi, özellikle de her şeyi, her yeri kaplamış olan sessizlik, ilk başta çocuğun kalbindeki yası perdeler gibi olur. 

Tamamen yabancısı olduğu bu ortamda, derinden derine kendini hissettiren anne-baba özlemi (özellikle anne özlemi!) ile başa çıkmaya çalışan minik Frida, yönünü, hayata karşı referanslarını ve belki biraz da masumiyetini kaybetmiştir. Can evindeki boşluğu çok açık ifade edemese bile, hep dilemektedir; annesini...
--
Yönetmen, çocukların en iyi gözlemlenebileceği yerde, doğanın içinde, usta ve incelikli bir çocuk profili çıkarmış. 

Finalde insanı yürekten vuran bir “durum sineması” yapmış...

Kesinlikle izlemeye değer!




Ellerin karanlık yalnızlığında,
Tıkandım kaldım geceler boyu.
Düşlerin karanlık yalnızlığında,
Tıkandım kaldım günler boyu.
--
Dilerdim ki Zamandan,
Dilerdim ki Yağmurdan,
Dilerdim ki Rüzgardan seni,
Hep seni...
Dilerdim ki Benlerden,
Dilerdim ki Ölenlerden,
Dilerdim ki Gülenlerden seni,
Hep seni...
Dilerdim ki Zamandan,
Dilerdim ki Rüzgardan,
Dilerdim ki Yağmurlardan seni,
Hep hep seni
Dilerdim ki İnsanlardan,
Dilerdim ki Alanlardan,
Dilerdim ki Duvarlardan seni,
Hep seni...
--
Sonunda:
Ellerin karanlık yalnızlığında
Düşlerin karanlık yalnızlığında
İnsanın karanlık yalnızlığında
Dilerdim ki Zamandan,
Dilerdim ki Yaşamdan,
Dilerdim ki Rüzgarlardan seni,
Hep seni
Hep seni
Hep seni
Can evimden vurdun
Can evimden vurdun
Can evimden vurdun beni!

(Şiir: Siya siyabend)

Salı, Kasım 8

Siyah Beyaz





"İyi Yürek" filmini izlemiş ve beğenmişseniz bu filme de bir şans verebilirsiniz...
mekan Türkiye'de... Ankara'da: Siyah-Beyaz bar.
ve bu sefer barda kadınlara da yer var...

Mesai bitiminde  bazı mekanları ikinci adresi eyleyenlerin filmlerine kayıtsız kalamasam da, filmi tereddüt etmeden cumartesi kontenjanıma almamı sağlayan en kuvvetli sebep muhteşem oyuncu kadrosuydu.

Nejat İşler, Derya Alabora, Erkan Can, Taner Birsel, Şevval Sam, Rıza Sönmez...ve Tuncel Kurtiz.
Daha ne olsun?!

Nejat İşler çoğu filmde gördüğümüz pervasız/nihilist/cüretkar/sert adamdan epey farklı, mülayim bir doktor tiplemesi çıkartmış.
Yönetmen (Ahmet Boyacıoğlu) kendisi de tıp doktoru (genel cerrah) olduğu için Nejat İşleri iyi yönlendirmiş sanırım...

İnternette okuduğum kadarıyla Ahmet Boyacıoğlu işini çok seven ve samimi bir sinemacıymış.  Filmde bu samimiyet çok güzel hissediliyor. Yönetmenimiz doktorluğu bırakmış zaten...sinema daha ağır basmış.

Ama yönetmene şunu söylemeden de geçemiyorum: Madem ki bu denli yetenekli oyuncuları bir araya getirme şansını elde ettiniz, neden senaryoyu biraz daha yüklemediniz?

Keşke bu kadroyu bulmuşken ince ince işlenmiş, alt-metinler barındıran diologlar oynansaydı...ama öyle olmamış. Karakterler üstten üstten, hafif, geçilmiş. Film çiğdem-çekirdek kıvamında ilerleyip bitiveriyor.
En sağlam sahne Derya Alabora- Erkan Can arasında (elbette barda) geçiyor.

Belki de bazılarının film hakkında dediği gibi bomboş hayatlarımızın sade bir tezahürü olsun istenmiş... Eyvallah.
Biraz da şöyle mi düşünüldü acaba: bu kadro nerde olursa olsun, ne yaparsa yapsın, misal, sette geniş bir zamanda, çay-simit-sohbete girse bile, rahatça izletir kendini...
Evet, doğru düşünülmüş... izletiyor! :)

Sonuç: 50li yaşlara merdiven dayamış olanlar bir baksın derim.
vakit kaybı değil...
40-45 yılın yanında 75 dakikanın lafı olmaz, sele gitmiş değirmenin şakşağı da aranmaz...değil mi? aranmaz...

Çarşamba, Ekim 26

O da Beni Seviyor





Sinemada izleyeli 15 yıldan fazla olmuştu.
O yıllardan bu yana güzelim film müziklerini dinliyorduk...
(Mare Nostrum ; Ulaş Özdemir)

40 yaş eşiğini geçen de , filme yeniden bakalım dedik.:)

Yine sımsıcak, 
yine öyle doğal, 
yine masum ve türkülü geldi bize.
Birbirinden usta tiyatrocularla dolu kadronun daha bir farkına vardık.
Tuncel Kurtiz bu sefer cennetten bir masal anlattı.
Barış Pirhasan'ın o günden beri yer aldığı ürünlerin peşine düştük.

İyi ki yeniden izledik!
Tavsiyemdir, kesinlikle vakit kaybı değildir.




Kimler izlesin listesi:

 "O da beni seviyor" cümlesini ortaokul-lise yıllarında içinden geçirmemiş ya da sırdaşının kulağına fısıldamamış genç kız var mıdır? 

Tüm genç kızlar izlesin öyleyse...
Aşkı ararken FB'de takılı kalmasınlar.

Malatyalılar izlesin...özellikle Malatyalı olup da uzak düşenler.

Cem töreni coşkusu nasıl olurmuş, bilenler ve bilmek isteyenler..

Çevresinde, filmde tanık olduğumuz incelikte öğüt verecek teyzeleri, nineleri olmayanlar izlesin:  

"SABRETMEYİ ÖGRENMELİSİN, 
ŞÜKRETMEYİ ÖGRENMELİSİN" 








Pazar, Aralık 20

Rüzgarın Hatıraları

Rüzgarın Hatıraları;

"mazide tamamlanmamış ödev kalmasın" kontenjanından bir film.

Ak sürüdeki kara koyunun filmi,
yerkürenin sonsuz güzellikleri içinde, 
aslında özlediğimiz "bir avuç toprak" iken, 
dünyayı birbirimize DAR etmemizin filmi...

Toplumsal bellekten süzülen acının, 
karakalem resimlerde somutlanması hali,
kardeşin kardeşe "ajan" demesinin filmi,
en ihtişamlı dağların doruklarında bile sınırların nasıl dayatıldığının,
korku kültürünün insan yüreğine nasıl akıtıldığının... hüzünlü filmi.


Rüzgarın hatıraları;
1943'te geçiyor ama  (malesef) bugünü de gösteriyor.

Çevremizde milyonlarca mülteci el açıp dilenirken, 
en sevdiğimiz denizlerde boğulup can verirken, 
bir savaş çığırtkanlığıdır almış başını gidiyor iken
Rüzgarın Hatıraları'na 
"tarihti, geldi geçti" diyebilmek mümkün değil.

-*-
Hala gösterimde iken sinemada izleyin.
Her biri muhteşem bir tablo güzelliğindeki sahnelere sinema yakışır.
(Görüntü yönetmenine saygılarımı sunarım.)
Aram'ın iç seslerini Bülent Usta yazmış.
En kısa zamanda bu yazarı okumak isterim.

Ve tabii ki Özcan Alper iyi ki var bu ülkede.
"Sonbahar" ve  "Gelecek Uzun Sürer"den sonra bir kez daha ana akım filmlerin dışında bir bakış açısı sundu bizlere. 
Bir kapı araladı.

Pazartesi, Ocak 19

İYİ YÜREK (the good heart)

"iyi bir barmen, müşterisi ne istediğine karar vermeden ne istediğini bilir".



Yaşlı ve yorgun bir barmen,
 sokaklardan toplayıp yaşadığı mekana getirdiği genç çocuğa barmenliği öğretirken,
 öğretirken öğretirkeeen...kimin kime ne öğrettiği karışmaya başladığında...filmden kopamayacağınızı anlıyorsunuz. 


Başlangıçta aslında kalp krizleri, ölümden dönmeler ve hastane mekanı var.
Barmen ile barmen adayı hastanede tanışıyor.

Usul usul, acele etmeden...abartmadan, çağlayıp  coşmadan... hayata dair, varoluşçu, minik sıçramalarla film ilerliyor. 
Zaman zaman gülümsetiyor ama esasında sağlam bir dram.

Ortalarda biryerde bara April geliyor. 
April bir kadın.
Erkeklerin kadınlardan kaçıp sığınabildiği tek mekanda, gerçek bir barda, bir kadına yer açılabilir mi?
-*-

Çok iyi çalışılmış, gerçekçi yapımları seviyorum.
Gerçekçi otantik bar atmosferi ve dialoglarının arkasında çok tecrübeli ve çok uluslu (İzlanda-Fransa-Danimarka) bir sinema tasarım grubu olduğunu sonradan okudum.

Yalnızca son 10 dakikasında keyfim kaçtı.
Sadece finalin tahmin edilebilirliği bu denli keyif kaçırmaz sanırım.
Finalde aceleye gelmiş başka bir şey vardı sanki.

TV'de bile, reklam aralarının tacizine rağmen, filmden kopamadım.
İzlediğime değdi.

Pazartesi, Haziran 16

KIŞ UYKUSU



Tek kelimeyle MÜ-KEM-MEL !!!

filme girmeden önce 3 saat sürmesiyle ilgili çekincelerimiz vardı.
Bırakın 3 saati, bir 3 saat daha olsaydı keşke...

lütfen sinemada izleyin. 
DVD aynı tadı vermez.

not:

Ses düzeninde bir çınlama vardı.
Görevlileri uyardığımız halde düzelt(e)mediler.
cinemaximum kırık not aldı.



Related Posts with Thumbnails