Cumartesi, Eylül 22

Porto (2016)



Portekizli olmayan iki gencin yolları Porto’da kesişir...
Göz-göze geldikleri anda akıl devreden çıkar,
Zaman durur.
Pür aşkın deryasına dalarlar...
İçlerinden biri o deryada kaybolacaktır.

-*-

hayal mıdır rüya mıdır ben şaştım
çok aradım köşe köşe dolaştım
sevda derler bir sahilde ulaştım
aşkın deryasına daldı gizlendi

hüri mi, melek miydi peri mi?
bir güzele benziyordu durumu
dedi veysel faş eyleme sırrımı
bilmem nere gitti noldu gizlendi.


-*-
Bir gecelik aşk hiç bu kadar güzel anlatılmamıştı.
Jim Jarmush soluğu hissediliyor.

Aşk filmi bile olsa, bağlamdan kopuk bir şekilde, damdan düşer gibi aralara sıkıştırılan sevişme sahnelerinden hiç haz etmiyorum. 
Fransız filmlerinde çok yapılır. 
Gençken sanat sanıyordum ama artık gişe kaygısı ile hareket edildiğini düşünüyorum. 

Porto filmi bu yaklaşıma istisna olmayı başarmış. 
Cüretkar çekilmiş sahneler yerli yerinde. 
Aşk, melankoli ve aşıkların ruhunda bıraktığı iz-düşümü filmin geneline nüfus etmiş...tek bir sahnenin omuzlarına yüklenmemiş.

Mons aşk filmleri festivalinde, yani benim bu filmi izlediğim şehirde,  en iyi senaryo ödülü almış. :)

Anton Yelchin çok başarılı. 
Porto, yetenekli oyuncunun dramatik şekilde ölümünden önce oynadığı son filmi 
(Kendi arabası tarafından ezilerek hayata veda etmesi bana hala gerçek ötesi geliyor!)


-*-
Şimdi soru şu: Yönetmen Aşık Veysel’i tanıyor muydu?
Siya Siyabend dinlemiş midir?
Nasıl oluyor da filmin ortamı ve hissiyatı aşağıdaki şarkılar ile bu denli örtüşüyor?
Demek ki temeller evrensel. 
Özümüz bir.

Bir seher vakti


Bilmem şu dünyaya niye geldim?

Pazar, Eylül 2

Kızım, Figlia Mia/ Ma Fille



İtalya’nın Sardinya adası.

Annesine ve annesinin koyduğu kurallara sıkı sıkıya bağlı, uyumlu uslu sevimli bir kız çocuğu olan Vittoria,  bir gün tuhaf bir tesadüf sonucu Angelica ile karşılaşır.

Cüretkar, gizemli, başına buyruk, güzel ve günahkar Angelica…
Minik Vittoria, bu 'farklı' kadına karşı beslediği merak ve sempatinin etkisi ile  onunla her geçen gün daha fazla yakınlaşmaya ve birlikte daha uzun vakit geçirmeye başlar.
Bu durumdan annesinin haberi yoktur…

-*-

Kadın psikolojisi ve enerjisi çevresinde, ada hayatının ve italyan toplumunun yansımalarını bulabileceğiniz sade dokunmuş, komplekssiz, gerçekçi(*) bir film.

Yine bu sayfalarda üzerinde konuştuğumuz Respiro’yu beğendiyseniz bu filmi de mutlaka izleyin. 
İkisini de görmediyseniz “iki film birden kuşağı” yapın.
İyi gelecektir.

(*) Babası Sardinya adasında doğup büyümüş, çocukluğunun tüm tatilleri bu adada geçmiş olan arkadaşım, filmin gerçekçiliğini, işlenen psikolojik yapının otantikliğini onayladı :)



İtalyan arkadaşımın anlattıklarından aldığım notlar:

Filmin erkekleri aksanlarına varıncaya kadar adalı,
İtalyan adalarında Angelica’ya benzeyen kadınlara rastlamak çok mümkün,
bu adalarda iş olanakları çok kısıtlı ve ekmeğini kazanmak zor,
insanlar arasında birbirinin hayatına iç içe geçmişlik, birbirine tutunma, dayanışma mecburiyeti ve fakat farklı olanı dışlama eğilimi mevcut.

Filmin bizdeki melodisi:



Cumartesi, Ağustos 18

MY LADY


Emma Thompson (filmdeki adıyla Fiona), oyunculuk yeteneklerinin doruğunda, gerçekçi bir performans ile karşımızda.

Çözülmesi zor aile davalarında uzmanlaşmış, başarılı bir yüksek hakimi canlandırıyor.

(Örneğin yapışık doğmuş ikizlerin, ikisinden birinin hayatı pahasına, ve anne-babanın resmi itirazına rağmen ameliyatla ayrılıp ayrılmayacağına karar veriyor.)

Etik ve sosyolojik uzantıları olan, zor olduğu ölçüde medyatik davaları sonuca bağlamak onun günlük hayatını oluşturuyor.

Bir taraftan, eşine az rastlanır derecede bir zerafet, ölçülülük, işine hakimiyet izliyoruz...

Ama öte yandan mesleğinin doğal olarak omuzlarına yüklediği ağır sorumluluk ve işini doğru yapabilmek adına harcadığı gayret hayatının her alanını kaplamış, bu uğurda pek çok şeyden vaz geçmiş bir kadın var.  

Fiona'nın karşısına çıkan bir davada, ölümcül bir hastalıktan kurtulmak için gerekli kan naklini dini inancı gereği red eden 17 yaşındaki genç hakkında bir karar vermesi gerekecek, ve bu zor karar Fiona'nın hayatında bir kırılma noktası olacaktır.

Film hızlı bir şekilde dramatik yoğunluğa ulaşıyor.
Çok kaliteli sorular sormamızı sağlıyor.
İlla ki "ben olsam ne yapardım?" noktasına getiriyor sizi.
Derinde bir yerde bulanık, tam irdelenmemiş, yarım kalmış hissi yaratan bir hafiflik hissettim. Ama olsun.
Yine de izlemeye değer.

Pazar, Kasım 5

Manchester by the Sea / Yaşamın Kıyısında (2016)



2016 yapımı filmin yönetmeni ve yazarı Kenneth Lonergan. Başrolde Casey Affleck, Lee Chandler karakteriyle karşımızda.

En iyi başrol ve en iyi senaryo oskarlarını almış, gittiği her festivalden ödülle dönmüş olması dikkat çekici. Müzikleri ve çoğu sahnedeki görüntüler özenle seçilmiş, emek verilmiş bir film olduğu belli.

Amerikan sinema endüstrisinde pek alışkın olmadığımız sadelik ve sakinlikle ilerliyor yapım. Hikaye basit, ancak çok iyi ve detaylı işlenmiş. Karakterler inandırıcı ve gerçek hayatta karşılıkları var.



Yönetmen; Lee Chandler'ı anlatırken, bolca geridönüşler (flashback) kullanmış ve bu sahnelerin geçmişe ait olduğu kolay anlaşılıyor.

Hikayenin kısa özetine gelirsek: Lee Chandler Boston taraflarında tek oda 10 m2 bir bodrumda yaşıyor. Apartman bloklarında kapıcılık, bakım-onarım işleri yapıyor. Oldukça düz ve asosyal bir adam. Çok zorunda kalmadıkça konuşmuyor. Bara gittiğinde ya nedensiz bir kavgaya karışıyor ya da kendisiyle yakınlaşmak isteyenleri sessizliği ile itiyor.



Bir gün gelen telefonla kasabaları Manchester By The Sea'de; hastanede yatan abisi Joe Chandler'in ağırlaştığını öğreniyor. Arabayla hemen yola düşüyor. Hastaneye vardığında ölüm haberini veriyorlar. Joe'nun vasiyetinde 16 yaşındaki oğlu Patrick'in velayetinin Lee'ye verilmesini istediği yer almakta.



Apayrı iki karakter olan Patrick ve amcası Lee'nin bir arada yaşamasının önünde bir çok zorluk bulunuyor. Filmin bu bu noktasından sonra, önlerindeki engellerle mücadele metodlarını ve Lee'yi yaşama karşı bomboş bırakan geçmişteki büyük travmayı öğrenmeye başlıyoruz.

Pazar, Ağustos 6

93 Yazı (Été 93)


Carla Simon Pipo’nun filmi, Berlin Film Festivalinde yönetmenlerin ilk uzun metrajlı filmlerine verilen ödülü almış.
--
Frida isimli kız çocuğu 6 yaşında anne-babasını kaybeder.

Küçük kız, anneanne ve dedesinin kararı ile kırsalda yaşayan dayısının evine yerleşmek üzere Barselona’dan ayrılır. Frida'nın dayısı, eşi ve 4-5 yaşlarındaki kızı ile birlikte İspanya’nın Katalan bölgesinde, muhteşem bir doğada, sessiz bir çiftlik hayatı sürmektedir. Sakin evlerindeki sade hayata Frida’yı mümkün olduğunca dahil etmeye çalışırlar. Özellikle de evin minicik sevimli çocuğu birdenbire bir abla bulmuştur kendine ve bu durumdan hiç şikayetçi değildir..




Çeşit çeşit meyve ağaçları, orman, nehir, yerel yaşam biçimi, özellikle de her şeyi, her yeri kaplamış olan sessizlik, ilk başta çocuğun kalbindeki yası perdeler gibi olur. 

Tamamen yabancısı olduğu bu ortamda, derinden derine kendini hissettiren anne-baba özlemi (özellikle anne özlemi!) ile başa çıkmaya çalışan minik Frida, yönünü, hayata karşı referanslarını ve belki biraz da masumiyetini kaybetmiştir. Can evindeki boşluğu çok açık ifade edemese bile, hep dilemektedir; annesini...
--
Yönetmen, çocukların en iyi gözlemlenebileceği yerde, doğanın içinde, usta ve incelikli bir çocuk profili çıkarmış. 

Finalde insanı yürekten vuran bir “durum sineması” yapmış...

Kesinlikle izlemeye değer!




Ellerin karanlık yalnızlığında,
Tıkandım kaldım geceler boyu.
Düşlerin karanlık yalnızlığında,
Tıkandım kaldım günler boyu.
--
Dilerdim ki Zamandan,
Dilerdim ki Yağmurdan,
Dilerdim ki Rüzgardan seni,
Hep seni...
Dilerdim ki Benlerden,
Dilerdim ki Ölenlerden,
Dilerdim ki Gülenlerden seni,
Hep seni...
Dilerdim ki Zamandan,
Dilerdim ki Rüzgardan,
Dilerdim ki Yağmurlardan seni,
Hep hep seni
Dilerdim ki İnsanlardan,
Dilerdim ki Alanlardan,
Dilerdim ki Duvarlardan seni,
Hep seni...
--
Sonunda:
Ellerin karanlık yalnızlığında
Düşlerin karanlık yalnızlığında
İnsanın karanlık yalnızlığında
Dilerdim ki Zamandan,
Dilerdim ki Yaşamdan,
Dilerdim ki Rüzgarlardan seni,
Hep seni
Hep seni
Hep seni
Can evimden vurdun
Can evimden vurdun
Can evimden vurdun beni!

(Şiir: Siya siyabend)

Salı, Kasım 8

Siyah Beyaz





"İyi Yürek" filmini izlemiş ve beğenmişseniz bu filme de bir şans verebilirsiniz...
mekan Türkiye'de... Ankara'da: Siyah-Beyaz bar.
ve bu sefer barda kadınlara da yer var...

Mesai bitiminde  bazı mekanları ikinci adresi eyleyenlerin filmlerine kayıtsız kalamasam da, filmi tereddüt etmeden cumartesi kontenjanıma almamı sağlayan en kuvvetli sebep muhteşem oyuncu kadrosuydu.

Nejat İşler, Derya Alabora, Erkan Can, Taner Birsel, Şevval Sam, Rıza Sönmez...ve Tuncel Kurtiz.
Daha ne olsun?!

Nejat İşler çoğu filmde gördüğümüz pervasız/nihilist/cüretkar/sert adamdan epey farklı, mülayim bir doktor tiplemesi çıkartmış.
Yönetmen (Ahmet Boyacıoğlu) kendisi de tıp doktoru (genel cerrah) olduğu için Nejat İşleri iyi yönlendirmiş sanırım...

İnternette okuduğum kadarıyla Ahmet Boyacıoğlu işini çok seven ve samimi bir sinemacıymış.  Filmde bu samimiyet çok güzel hissediliyor. Yönetmenimiz doktorluğu bırakmış zaten...sinema daha ağır basmış.

Ama yönetmene şunu söylemeden de geçemiyorum: Madem ki bu denli yetenekli oyuncuları bir araya getirme şansını elde ettiniz, neden senaryoyu biraz daha yüklemediniz?

Keşke bu kadroyu bulmuşken ince ince işlenmiş, alt-metinler barındıran diologlar oynansaydı...ama öyle olmamış. Karakterler üstten üstten, hafif, geçilmiş. Film çiğdem-çekirdek kıvamında ilerleyip bitiveriyor.
En sağlam sahne Derya Alabora- Erkan Can arasında (elbette barda) geçiyor.

Belki de bazılarının film hakkında dediği gibi bomboş hayatlarımızın sade bir tezahürü olsun istenmiş... Eyvallah.
Biraz da şöyle mi düşünüldü acaba: bu kadro nerde olursa olsun, ne yaparsa yapsın, misal, sette geniş bir zamanda, çay-simit-sohbete girse bile, rahatça izletir kendini...
Evet, doğru düşünülmüş... izletiyor! :)

Sonuç: 50li yaşlara merdiven dayamış olanlar bir baksın derim.
vakit kaybı değil...
40-45 yılın yanında 75 dakikanın lafı olmaz, sele gitmiş değirmenin şakşağı da aranmaz...değil mi? aranmaz...

Çarşamba, Ekim 26

O da Beni Seviyor





Sinemada izleyeli 15 yıldan fazla olmuştu.
O yıllardan bu yana güzelim film müziklerini dinliyorduk...
(Mare Nostrum ; Ulaş Özdemir)

40 yaş eşiğini geçen de , filme yeniden bakalım dedik.:)

Yine sımsıcak, 
yine öyle doğal, 
yine masum ve türkülü geldi bize.
Birbirinden usta tiyatrocularla dolu kadronun daha bir farkına vardık.
Tuncel Kurtiz bu sefer cennetten bir masal anlattı.
Barış Pirhasan'ın o günden beri yer aldığı ürünlerin peşine düştük.

İyi ki yeniden izledik!
Tavsiyemdir, kesinlikle vakit kaybı değildir.




Kimler izlesin listesi:

 "O da beni seviyor" cümlesini ortaokul-lise yıllarında içinden geçirmemiş ya da sırdaşının kulağına fısıldamamış genç kız var mıdır? 

Tüm genç kızlar izlesin öyleyse...
Aşkı ararken FB'de takılı kalmasınlar.

Malatyalılar izlesin...özellikle Malatyalı olup da uzak düşenler.

Cem töreni coşkusu nasıl olurmuş, bilenler ve bilmek isteyenler..

Çevresinde, filmde tanık olduğumuz incelikte öğüt verecek teyzeleri, nineleri olmayanlar izlesin:  

"SABRETMEYİ ÖGRENMELİSİN, 
ŞÜKRETMEYİ ÖGRENMELİSİN" 








Related Posts with Thumbnails